25 May 2008

Alışmak Sevmekten Daha Zor Geliyor

Yalan. Alışmak da sevmek kadar kolay geldi. Hamileliğe alıştım. Maşallah şu anda kadar şansımız yerinde. Bulantımız yok. Alınganız ama bugünlerde iyimseriz. Bakalım. Gebe olduğumu sık sık unutuyorum. İlk günler günde yirmi kere bugün bebeğimde ne değişiklikler olmuş diye okurken, şu anda iki günde bire indi. Sanırım rahatladım….

23 May 2008

Hamilelikte Kaplan Kesilmek - Dişi Kaplan Sendromu

Bir süredir her tartışmaya atlayasım, her fikri savunasım var. Hem de sonuna kadar. İddacı biri oldum çıktım. Hayııııırrr öyle değiilll gibilerinden gidiyor. Hamileliğin tuhaf ve duyulmamış belirtilerini gösterme huyum devam ediyor. Bugün okuyunca gözlerime inanamadım. Sevgilim de inanamadı:

Alıntının tamamı şurada : Hamileliğin Utandıran Yüzü



6. Saldırganlık

Hamilelik hormonları en ürkek kadını bile inatçı bir savaşçıya dönüştürebilir! Eskiden üzerinde durmayacağınız bir konu için uzun tartışmalara girebilir, tartışmada galip gelmek için büyük bir hırs duyabilirsiniz. Ancak bu hormonlar sadece öfke ve saldırganlık duygularını artırmakla kalmaz aynı zamanda melankoliye de yol açabilir. Bu da anne adaylarının en basit duygusal konularda bile derin bir çöküntü hissetmelerine neden olabilir.

Ne yapmalısınız?

Öfke, saldırganlık ve melankoli gibi duyguların geçici olarak yaşanması normaldir. Ancak bu duyguların kalıcılık göstermesi ve kendinizi sürekli gergin, üzgün ya da öfkeli hissetmeniz durumunda mutlaka doktorunuzla görüşmeniz gerekir. Hamilelikte ruh durumunda geçici değişimler olağan karşılansa da, hamilelik başta depresyon olmak üzere bazı ruhsal sorunları tetikleyebilir ve böyle durumlarda mutlaka uzman yardımı alınması gerekir.

“.

İşte büyük hırs, işte haklı çıkma ihtiyacı. Yanarım, yanarım tutuşur yanarım kavurur ateşim, seni de, beni de belalım. Şair burda öfkesine sesleniyor. İçindeki haklı çıkma isteğine sesleniyor. Öfke kavuruyor, hırs yakıyor, en önemsiz konularda bile aykırı fikir üretme ihtiyacı. Ya da ben hep hırttım da hamileliğe mi bahane buluyorum? Diğer utanç verici maddeler, gaz ve çiş gelmesi. Evet aynen onlar da devam. Tuvaletlerle daha bir samimi oluyor insan
Bugünlerde çok agrümentatif olabilirim. İddacı ve kavgacı. İdare ediniz.

sevgiler.

kaplan! kaplan!

kaplan! kaplan! gecenin ormanında
işıl ışıl yanan parlak yalaza,
hangi ölümsüz el ya da göz, hangi,
kurabildi o korkunç simetrini?

hangi uzak derinlerde, göklerde
yandı senin ateşin gözlerinde?
o hangi kanatla yükselebilir?
hangi el ateşi kavrayabilir?

ve hangi omuz ve hangi beceri
kalbinin kaslarını bükebildi?
ve kalbin çarpmaya başladığında,
hangi dehşetli el? ayaklar ya da

neydi çekiç? ya zincir neydi?
beynin nasıl bir fırın içindeydi?
neydi örs? ve hangi dehşetli kabza
ölümcül korkularını alabilir avcuna?

yıldızlar mızraklarını aşağıya atınca,
göğü sulayınca gözyaşlarıyla,
güldü mü o, görünce eserini?
kuzu’yu yaratan mı yarattı seni?

kaplan! kaplan! gecenin ormanında
işıl ışıl yanan parlak yalaza,
hangi ölümsüz el ya da göz, hangi,
kurabilir o korkunç simetrini?

william blake
(çeviri: selahattin özpalabıyıklar)

şiir eksi sözlükten alınmıştır.

21 May 2008

Bebişin Kalp Atışları




Dün doktordaydık ve yavruşun kalp seslerini dinledik. Küüt Küüüt küüüt diye atıyordu gümbür gümbür. Hayatımda duyduğum en heyecan verici sesti. Sanki fantastik bir kurmacadan çıkmış hayata düşmüştü. Sanki bir düşünceydi önce sonra ete kemiğe bürünmüştü. Bir an dünya durdu. İçimde bir kalp daha var ve gümbür gümbür atıyor. Nasıl olur? Bir yandan inanılmaz bir mucize, bir yandan çevremizdeki tüm insanlar bu mucizeyi yaşadı. Hem çok sıradan, hem eşsiz. “O da ana kuzusu” lafının anlamını anlar gibi oldum. Kim olursa olsun onu karnında taşıyan kişi için özel ve mucizeydi herkes bir zamanlar.

İçinde bir can taşımak, bir kalbe ev sahipliği yapmak inanılmaz. İlk kez kendimi çok harmonik hissettim. O ses ben, sevgili, evren hepsi bir resmin parçasıydı hepsi tek yürekti gibi. İçim çok rahatladı. Derin bir oh.. Bebiş sağlıklı, keyfi yerinde. Maşallah. Böyle de gider inşallah.

Sürekli değişiyor, hızına yetişmek mümkün değil. Harıl harıl çalışıyor yavrum içerde. Türlü aşamalardan geçiyor. Mesela bu hafta kuyruğu küçülecek. Evrim mucizesi işte. Şekilden şekile giriyor ve insan oluyor. Bu mucize değil de nedir?

İşte böyle sevgili okuyucular. Yavruş ve ben iyiyiz. Güzel günler göreceğiz…

18 May 2008

Kadın Hastalıkları ve Utanç

Kadın hastalığı hastalıklı bir tabir. Adı üstünde kadın. Sadece kadınların başına gelen şeyler. Ailemdeki kadınlarda sık görülen hastalıklardan. Myomlar, göğüste kitleler, (ilk (ve umarım son) pkos benim). Bu hastalıklardan bahsederken kullanılan bir dil var, bilmiyorum dikkatinizi çekti mi. Ya da jinekologlardan bahsederken: Ayol onlar bıkmış görmekten… Başka bir uzvumuz için söyleniyor mu acaba? Mesela ortopedistler ayak görmekten tiksiniyorlar mı? Sinüzitle ilgilenen doktorların gördüğü muhtemelen jinekologlardan daha kötü (bir kere endoskopide tvye yansıtmışlardı ben kendimden iğrenmiş ve iyi ki derimiz var diye düşünmüştüm)

Bunun altında muhtemelen erkek doktora gitme zorunluluğu (her canınız istediğinde nerden bulacaksınız kadın doktoru), mahrem bir bölgeyi göstermek gerektiği için duyulan utanç, kocayı, sevgiliyi ya da babayı, (o bölgeyi korumak ve kollamakla sorumlu erkek birey) rahatsız etmeyecek bir şey söyleme ihtiyacı gibi faktörler var mutlaka. Ama sanki bana derinlerde bir yerlerde kadınların kendilerinden duydukları, toplumun da kadın organlarından duyduğu iğrenme duygusu var gibi geliyor. Hiç bir hastalık kadın hastalıkları kadar kötü gelmez. Hiç bir doktordan bir jinekologdan bahsedildiği gibi bahsedilmez. Anam onlar da bıkmışlar beyin görmekten, mesela bir beyin cerrahına. Hayır. Bu tür şeyler, meme, vajina, rahim gibi aslında kendimizin de utandığı bölgelerle ilgilidir.

İfade etmesi ve örneklendirmesi zor. Bu güçlü bir his. Bu çevreden algıladığımız bir şey. Bu belirli ortamlarda olan bir şey. Örneğin devlet hastanelerinde. Daha iyi olabileceğini, daha doğru teşhis olabileceğimi bilmeme rağmen bir türlü gitmek istemeyişimin altında bu algılama var. Orda oturan elli kadından biri olma tepkisi. Ve bu elli kadının erkeklere düşman gibi bakışını hissetme. Havada duran utanç, mahremiyet, öfke, tiksinme duyguları. En istemediğiniz muayene için beklemek zorunda kalmak. Doktorun karşısına titreyerek çıkmak, çünkü orası devlet. Bağırabilir, haşlayabilir, sonsuz iktidar sahibi bir adam. Ve son derece cılız bir iç sesle garip bir sabırsızlıkla bekleme. İç ses adam tiksinmiş diyor. Neden ama. Benim şeyim hiç de öyle tiksinilecek bir organ değil. Bir birbirimizi seviyoruz. Bu güne kadar hiçbir yamuğunu görmedim şahsen. Onu sevimli, iyi huylu, seksi ve güzel buluyorum. Koca doktora karşı satmış olmak, onun tiksinmişliğini kabullenmek ağırıma gidiyor. Rahatsız oluyorum. Kendi cinselliğiyle sorunu olan, karman çorman bir doğurmuşluklar, düşükler, istenmeyen kocalar, sevilmeyen erkekler, ev içi tecavüz, yorgunluk ve bezginlikle dolu kadınlar ordusundan korkup kaçmak istiyorum. Sonra bunun aslında tamamen bir öğreti bir kadın nefreti olduğunu ve içimde olduğunu görüyorum. Bunun anti tezi, kadın vücudunu bir beden olarak, bir birey olarak, kendine has bir yapısı olan bir canlı değil de bir çirkinlik, bir hastalık, doğaya uygunsuzluk, sorunların kaynağı, gel alalım rahmini, yumurtanı zaten sana ne lazım ki kolaycılığındaki yalnız erkeklerin oluşturduğunu görüyorum. Bir yanda o organ için ölmek, bir yanda küfürlerde kullanmak, fakat karşında olunca tiksinmek. Nötr olamadığımız bir ilişki. Halbuki bu da bir kol, bir bacak gibi, bir kalp, bir beyin gibi işlevleri olan, görevi bize hayatı zorlaştırmak değil, bize zevk vermek ve bir cana can vermek olan dünya tatlısı bir organ. Rahim, hem bağışlayan, hem kendisinin yirmi katına çıkabilen bir başka canı besleyen büyüten ve gerektiğinde dışarı yollayan mucizevi organ. Klitoris, vajina ikilisi bir zevk senfonisi. Bir mutluluk pınarı. Gerektiğinde akan, akmadığında meraklandıran. Yavruşun yoluna serilecek kırmızı halı. Binlerce renk, binlerce koku.

Dediğim gibi, aram hep iyi olmuştur benimkilerle. Göğüslerimle aramız limoniydi büyürken, büyüksünüz diye dertlendim ama kabullendik birbirimizi alıştık. Ona göre giyinmeye ve fazla zıplamamaya. Pkosun bir yan etkisi de testesteron yüksekliğidir. Hem östrojen, hem testesteron bir yandan, kadınlık, erkeklik ver elini derken. Bilir misiniz ki testesteron libido demektir. Testesteron kavgacılık, agresyon ve libido demektir. (Libidosu yüksek olan bedeniyle barışmazsa vay haline.)

Diyeceğim o ki, genel bir algı var kadın hastalıklarına dair. Kadın bunlar hastalanır, kadın bunlar kanar durur bişey olmaz. Toplumdaki aşağılanmayla eş, belki daha ağır kadın hastalıklarının aşağılanması. Belirli bir iğrenme ve rahatsızlıkla adlandırılması. (Erkekler prostattan bu denli utanç duyar mı acaba?) Önce kadınlar yapıyor bunu. Utanç duyarak, kendi bedenine yabancı olarak, doktorlar yapıyor, başka kadınlar yapıyor, kadın cemaatleri yapıyor. Sürekli kadınlıkla ilgili konuları görmezden gelme ve saklama, regl olan kadın kirlidir algısı. (Allahtan ped reklamları ortalığı sardı da biraz daha rahat konuşabilir olduk… )

Üniversitede öğrenciyken ben kızlar tuvaletinde bir yazı görmüştüm. Yazıyı yazan bölümde çalışan bir kadın besbelli. Büyük ihtimalle tampon kullanan kızlardan bazıları tamponu bir kağıda sarmadan çöpe atmış, yazıyı yazan kadın da bundan çok rahatsız olmuş. Ancak yazdığı şey şu: “Biliyorsunuz ki bu tuvaletleri erkekler temizliyor, siz nasıl ki babanızın kaldığı evinizde böyle bir hareket yapmazsınız, burda da yapamazsınız. ” Tam bu değil ama buna yaklaşık bir şey. Yazıda irite olduğum bir ton vardı. İnsan tampon görmek istemeyebilir anlıyorum. Çok hoş bir görüntü değil, ped de öyle. Ancak vurgu, lütfen başkalarını da düşünün ve dikkatli olun demiyor. Erkek görevliler temizliyor diyor. Araya babayı karıştırıyor. Garip bir utancı devreye sokarak ikna etme ihtiyacı. Yazıyı yazan görevlinin böyle bir hassasiyeti var. Ama temizlik yapanın kadın ya da erkek olması farkeder mi? Bu olayın altındaki biz kadınlar hadi neyse ama bari erkekleri düşünün algısı rahatsız edici. Hadi biz alışıkınız da onlar iğrenirler algısı. O gün de beni rahatsız etmişti, bugün de ediyor. Ben altında kadınlıktan ve kadına dair olan bütün olaylara duyulan bilinçaltı tiksintinin olduğunu düşünüyorum.

Herkese iyi geceler…

Anlatmaya Üşenmek...


Karışık bir medikal durumunuz varsa ve hastalıklardan bahsetmeyi sevmiyorsanız ve birileri size durumunuzla ilgili bir soru sorarsa ne yapmalısınız? Bir de soranlar

a - tıbbın bir bilim olduğuna inanmıyorsa,

b - kendilerinin hemen her konuda uzman olduğunu düşünüyorsa…

c - siz ne anlatırsanız anlatın, aynı şeyi söylüyorlarsa… yandınız. :)

Kadınlarımız yaralı. Baskı, baskı, baskı. En faşizanlarından bir tanesi ise bebekler. “Bebek düşünüyor musunuz?” “Düşünmüyor musunuz, neden?” “Hadi artık torun verin, hadi artık…” “Tüp bebek yapın? Hemen yapın.” “Aaa olmuyor mu?” gibi gider…

Toplumca çocuklara çıldırıyoruz ama sanki gereğinden fazla. Çocuk sevgisi, hamilelik, çoluk çocuğa karışmak elbette güzel şeyler. Ancak sadece anne ve baba adayını ilgilendiren konular. Konuya karışan diğer herkes fazlalık. Bu sorulardan rahatsız olmayan kadınlar ve adamlar da vardır belki. Olabilir. Ben şahsen çok itici buluyorum ve sanki arkasında (bazılarının) inanılmaz bir ardniyet varmış gibi geliyor. Adama yeterince erkek değilsin, kadına da yeterince kadın değilsin der gibi. Sizde bir sorun mu var der gibi. Ki olabilir. İnsanın türlü türlü hali var. Siz dünyaya yeni bir can getirme eylemini nasıl olur da bir başarı/başarısızlık öyküsüne dönüştürürsünüz? Bunu nasıl bir yarışa çevirirsiniz. Nasıl kıyarsınız insanlara? Zaten içi içini yiyen, bir umut olabilir mi diye bin tane forum okumaktan gözleri ağrımış, doktor doktor gezmekten yorulmuş insanlara bu reva mıdır? Hiç kimse bir diğerinin iç dünyasını yeterince bilemez.

Bu çocuk merakının altında ne var? Elif Şafak, kitabında demiş ki, annelere sürekli bir pompalama var, bebeğiniz zeki olsun diye klasik müzik dinletin, brokoli yedirin, onu yapın, bunu yapın. Sonra yine aynı kadınlar, bebeleri zeki olsun diye her fedakarlığa katlananlar bu defa yavrunun zekasını geliştirmeye, yaratıcılığını arttırmaya değil, çocuğu baskılamaya ve herkese benzetmeye çalışırlar. Bu ne yaman çelişki anne? Hani benim gençliğim nerde?

Yani diyeceğim o ki, çevremde gördüğüm kadarıyla kadınların üzerinde korkunç bir baskı var. Bu baskı olmasa da kadın kendi kendine baskı yapıyor zaten. Ne kadar kitap devirirsen devir, ne kadar seksi kadın olursan ol, bin tane pasta da pişirsen bilinçaltından bir ses doğuramıyorsan kadın değilsin diyor. Eksiksin diyor. Acı çekmelisin diyor. Belki herkese değil. Çocuğu bilinçli bir şekilde istemeyenlere değil. Ama yapısal bir sorundan (pkos gibi) dolayı bebek gelmeyi geciktirdikçe insan bunalıyor. Forumlara bakın. Kadınların çığlıklarını duyacaksınız.

Doktorlara gelince… Sanırım Türkiyede PKOs çok bilindik bir şey değil. Zaten kendisi hastalıktan çok sendrom diye de tanımlanıyor. Bir dereceye kadar adetleri geciken herkese diane 35 adlı sinir bozucu doğum kontrol hapı verilmiş. Metformin ne derece yaygın bilmiyorum. Her geçen gün konu hakkında yeni makaleler yayınlanıyor. Çok fazla yapısı bilinmiyor. Tedavi bebek istiyorsan başka, istemiyorsan başka oluyor.

Haydi biri daha sordu ve anlatın bakalım. Her ay yumurtlama olmuyor, ya da olsa bile yumurtalığın dışına çıkamıyor ve orda küçük kistler şeklinde birikiyor. Bu LH FSH dengesini bozuyor. Hormonlar zıvanadan çıkıyor. Erkeklik hormonları yükselişe geçiyor bu yüzden aşırı kıllanma ve erkek tipi kellik agresyon gibi durumlar ortaya çıkıyor. Aynı zamanda insülin direncine yol açtığı için kilo alıyorsunuz ve ne yapsanız veremiyorsunuz. Ancak orda yumurta tavuk bir durum var. Kilo verebilirsen yumurtlama başlayabiliyor ancak PKOS sebebiyle kilo vermek için çok az yemek gerekiyor ve yine de verilemiyor. Mekanizma şöyle. Siz bir şeker yediniz diyelim. Bu kana karıştı ancak bir anda kan şekeri yükseldi, insülin bu durumda eyvah diyerek kendini çoşturdu, fakat hücreler bu şekeri alıp enerji yapamadılar. Ne oldu bunlar direk saklanmak üzere yağa çevrildi, peki kan şekeri ne oldu? düştü. Sonuç: Bir şeker yediniz fakat eskisinden daha aç ve halsizsiniz. Metformin buna yardım ediyor. Hücrelere açın kapıları diyor. İnsülini kontrol altına alıyor ve yediğinizin faydasının görür oluyorsunuz. Dolayısıyla içinizin kavrulduğu açlık seansları azalıyor. Enerjiniz yükseliyor. Ayrıca insülin yola geldiği için yumurtlama başlıyor. İnsülinde bir sorun yoksa metformin olanı hiçbir şekilde bozmuyor. (Ben okuduklarımın yalancısıyım)

PKOS diet diye bir kitap var. (Bu arada bu konuda yabancı literatürde nerdeyse ayrı bir bölüm var ama hiç türkçe kitap yok) Kitabın özetle dediği şey şu. Siz şeker yemeyin. İlla karbonhidrat yiyecekseniz bunu proteinle beraber yiyin ki kana yavaş karışsın. Bir ara kitabı daha derinlemesine anlatırım. Dikkat edilecek şey şu: Karbonhidrat kısılacak. Karbonhidrat sadece sebzeden meyveden alınacak. Ekmek, makarna, pilav, tatlı, un… Bunları unutacaksınız.

Bir sonraki yazıda kendi başımdan geçenleri anlatmayı düşünüyorum.

Sevgiler, iyi pazarlar.

Bütün Pkoszedelere selam ederim

17 May 2008

Güzel Günler Göreceğiz Çocuklar...


NİKBİNLİK

“Güzel günler göreceğiz çocuklar,
güneşli günler
…………….göre-
…………………-ceğiz…
Motorları maviliklere süreceğiz çocuklar
Işıklı maviliklere
………………..süre-
……………………-ceğiz…
Açtık mıydı hele bir
………………..son vitesi,
adedi devir.
………….Motorun sesi.
Uuuuuuuy! Çocuklar kim bilir
………………………………..ne harikuladedir
…………….160 kilometre giderken öpüşmesi…

…”

Nazım Hikmet (http://nazimhikmet.fisek.com.tr/siir/nikbinlik.htm‘den alıntılanmıştır)

Bugün güzel bir gün. Gece saat 2:42. Sanırım başetmeyi öğreniyorum. İkincisi ve daha önemlisi yalnız değilim.

Dün gece uykusuz kaldığım için sabah uyanamadım. Biraz daha uyudum. Otobüs beni almadı, güç bela işe gittim. İşte aksilikler birbirini kovaladı. Büyük bir projenin sonundayız ve yorgunum. Sorumluluk çok fazla, yetki orantılı değil. Bir başlasam anlatmaya ohooo. Ama öte yandan, işimiz gücümüz var. Evimiz var. Sağlıklıyız ve yaşıyoruz. Ayaktayız. Ve daha da güzeli çok yakında üç kişi olacağız. Salı günü kalp atışlarını duymaya gideceğiz.

İçimde bir kalp daha olduğuna inanamıyorum. Benimki tık tık diye atarken yavruşunki de tıktıktıktık diye atıyor olmalı.

Dün akşam annemle konuştum uzun uzun. Biraz kendimi kasıyormuşum anlaşılan. Hani insan kendini tuhaf bulur durur, sonra başkasına anlatınca biraz daha normal hisseder ya.

Daha sonra bugün yakın arkadaşlarımdan oluşan gruba anlattım. Geçen sene doğurmuş bir arkadaşıma ultrasonla ilgili bir konu sorarken konular açıldı. Dedi ki özetle, her hamilelikten hamileliğe değişiyormuş mod. Birinde laylay, birinde endişe kumkuması olabiliyormuşsun. Birinde miden altüst olabiliyormuş, ötekinde aslan kesiliyormuşsun. Bunlar kitaplarda yazıyor ama insanın arkadaşından duyması başka. Sonra sonra asıl önemli kısma geliyorum. Tam benim ihtiyacım olan kısma. Bilgelik desem, sufilik desem: deneyimin gücü. Dedi ki:

” Daha önceki hamilelikte acayip midem bulanıyordu, hiç birşey yiyemiyordum. Öyle işte hem kadından kadına, hem hamilelikten hamileliğe değişiyomuş bu. Ve çok ezik hissediyodum kendimi, hırslanıyordum onu hatirliyorum. Geçmişteki olaylar fır fır dönüyordu kafamda, “bana o yapılır mıydı laaan” diye ağlıyordum falan :). O yuzden sinirlenme, negatif düşünme olumlu düşün diye bastıramıyorum insanın elinde diil, mantıklı geliyordu o hissettigim.”

Bu sözleri duyunca bana bir sakinlik geldi. Bir huzur geldi.

Sonra bu kadarla kalsa iyi devamı var:

“Simdi sen benim tee aylar hatta yıllar önce ettiğim salak lafları bile hatırlayıp kizabilirsin bana yani o derece bişey. Ozur dilerim Ozgurrrr, ne dediysem ne yaptıysam :) ”

Bu mailin arkasından diğer arkadaşlar da “biz de biz de, bak bana sarıyorsan ben de özür dilerim” diye mail attılar. Bunun üzerinde anladım ki sadece ben deli değilim. Biz hepimis böyleyiz. Bu olayın üzerine o kadar duygulandım ki (tabii kiii doğal olarak) bi fasıl da buna ağladım. Ama bu iç temizleyen, zehir akıtan türden bir ağlamaydı. Birden anladım ki dünyadaki en şanslı insan benim. Beni gerçekten seven ve daha önemlisi anlayan, içinde hisseden üstelik zeki, duyarlı ve de çok komik arkadaşlara sahibim. (Ya zaten biliyodum da, böyle bi daha şükreder ya insan. Hani ıssız bir yoldan geçerken, hani yılları sayar da insan, hani gözleri dolar ya birden… işte öyle bir şey… ) O yüzden artık resmi olarak olumsuz düşünmeme, tuhaf hırslanmalarıma, kindar duygularıma ve sarmalarıma izin çıkmış gibi hissediyorum. Özgürce saydırabilirim. Yapılır mı yahu benim gibi insana? Bundan böyle canımın çektiğince olumsuz olacağım ve somurtacağım.

Ve tabi tek derdim buymuş. Bu izin çıkınca sanırım olumsuz düşünmenin keyfi kaçtı. Yasadışıydı bir anda yasallaşınca şaşaladı garip. Tamam dedim yahu düşüncem. Salı günü de işte istifa edicem. Ohh mis. Böyle diyince bütün negatifler üfff sıkıcı dediler ve üzerimden başımdan akarak toprağa karıştılar. Ben de rahatladım. Gerçi gece gene uykumdan uyandım ama, buna sinirimin bozulması bir yana, “isabet, ben de güzel güzel yazımı yazarım” şeklinde davrandım. Bundan böyle uykumun kaçması tatsız bir konu değil. Keyfimin kahyası mıyım, kim demiş hergün aynı saatte yatılacak, kalkılacak diye. Özgür anne diye isim koymak iyi oldu bloga. Belki sonuç iyibariyle teoride ve pratikte de bir özgürleşme yaşarız. Olur mu kız? Neden olmasın…

16 May 2008

Uykusuz Her Gece...


Blogumu okuyan bir arkadaşım depresifliğimden korkmuş. Hormonlar, hormonlar. Hamileyken sinirli, gergin, duygusal açıdan çalkantılı olmak normalmiş. Kiminin midesi ağır bulanıyor. Benim de psikolojim bulanıyor gözüken o ki. Hiç bir depresyon belirtim yok. Gerginim. Çok çabuk sinirleniyorum. Bu şekilde nasıl gidecek bilmiyorum… Gece uykumdan uyanıyorum ve aklımda işte yapılması gereken işler, söylenen sözler. Kindarım da. Normalde yaşadığım stresler çarpı on etkiliyor. Sürekli ağlıyorum akşamları. Bu bir standart oldu. Sevgili yorgun. Kedi yorgun. Ben yorgun.

Stres her zamanki stres. İş her zamankinden biraz daha yoğun ve stresli. Ama ben kendimi bilirim. Bugüne kadar hiç uykumdan uyanıp da birine sinir olmadım. Korkuyorum bebişe zarar vericek diye. Uykusuz kalıyorum. Sürekli yorgunum. İşe gitmek istemiyorum, gitmeyince daralıyorum. 10. haftadan sonra azalıyormuş. Ne olurdu benim de herkes gibi midem bulansaydı ama modlarım daha düzgün olsaydı.

Aslında her an böyle değilim. Bir an geliyor çok ama çok mutluyum. Bebiş sağlıklı, ben sağlıklı, güzel günler gelecek… Bir an geliyor ben dünyanın en kötü annesiyim şimdiden. Benim olumsuzluğumdan korkup kaçmasın, anne diye geldik manyak çıktı bu diye.

Bebişin sağlığından endişeleniyorum.

Ve sürekli anlaşılmadığımı ve ifade edemediğimi hissediyorum. İnsanlar bana çok uzak. Şu sonuca bağlama hastalığı yok mu… Daha tahammülsüzüm. Aa şu yüzden. Yok bu yüzden. Değil. O yüzden değil. Benim hayatım üzerine “kesin şundandır” yorumlarına dayanamıyorum. Hamile bir kadının modlarının normal insanlarla bir tutulup anlaşılabileceğini sanmıyorum. Bugünlerde kimseyle anlaşamıyorum. Kendim de benzer şeyler yaptım mı eskiden diye kuşkulanıyorum. Empati sepetimi dolduruyorum.

Yarın güzel bir gün olacak, ben de güzel şeyler yazacağım. Salı günü doktora gideceğiz. Bebeğin kalp atışlarını duymak beni rahatlatacak… Sanırım tüm bunların sebebi içten içe korkuyor olmam.

13 May 2008

Siyah Süt - Elif Şafak


Az önce yatağa uzandım ve jet hızıyla siyah süt adlı kitaba dadandım. Çok tanıdık geliyor elimde değil. Daha önce okumuştum aslında oysa şimdi farklı. Şu an hamileyiz. Okuyunca canımız çilek reçeli istedi. (Bir yandan da çok endişeleniyorum. Göğüslerim acımıyor, midem bulanmıyor. Ne oluyor bana? Sorun mu var yoksa diye? Kafamda kırk tilki dolaşıyor)

Ne diyordum… Eminim bu kitabını okuyan ama diğer kitaplarını okumamış pek çok kişi vardır. Ben onlardan değilim. Araf, Baba ve Piç, Mahrem okuduklarım arasında. (Bit Palas listemde) Demek istediğim normalde de severim Elif Şafak romanlarını. Bu kitapsa ne romana, ne deneme yazılarına benziyor. Yakın bir duruşu var daha önce de söylemiştim. Bir ses, başka seslere benzemeyen. O ne muhteşem deneyim, ruhsal uyanma yaşadım, arındım filan değil. (Arınmak için bebek beklemek tuhaf değil mi? Kendini keşfetmek için hamile kalmak. ) O ya da bu şekilde değil, en mükemmel haliyle değil, son derece bilmişçe değil değil. Diğer edebiyat anneleriyle ilişki halinde üstelik.

Bu blogu neden yazıyorum? Ya da insan neden yazar. Belki burda bir yakınlık vardır. Ben hislerimi ve düşüncelerimi anlamak için yazıyorum. Yazana kadar ne çıkacağını bilmiyorum. Belki de akrabalık hissim burdandır. Belki normal olamayışlardadır. Belki evliliğe karşı oluşlardadır.

Yazamadım. Diyeceğim o ki, sizde bi tuhaflık varsa, herkes gibi değilseniz hemen açın bu kitabı okuyun ey hamileler ve hamile bir sevdiği olanlar. (ama kitapta da öyle yazıyor diyerek baymayın lütfen

İlginç Olamamak

Sürekli dönen dünya. Başa saran. Aynı insanlar yaşıyor çevrede, aynı bireyler. Sürekli aynı deneyimler, aynı dönemler. Nihayet beni sıkan şeyi buldum. Ne yaparsan yap, ne söylersen söyle, ne yaşarsan yaşa ilginç bir şey yapma ihtimalinin yok sayılması. Herkes aynını yaşıyor. Herkes… Herkes hamile. Senin ne özelliğin var ki deneyimin biricik olsun?

Kulak eksikliği sendromu da olabilir. Diğerleri bütün hikayeleri dinlemiştir, bütün olasılıkları bilmektedir.Mesela büyümeyi ele alalım. Bütün çocuklar meraklı bir evre geçirir, bütün çocuklar ergnelik bunalımına girer. Sanki birey olma hali yoktur. Sanki bir kuşak duygusal meksika dalgası yapmaktadır sürekli.

Ancak bu deneyimin sıradanlaşmasını getirir. Boşanana ben de boşanmıştım, evlenene ben de evlenmiştim, ağlayana ben de ağlamıştım denilmez. Denmesin. Her hamileyim diyene herkes kendi hamilelik öykülerini anlatmasın. Ben de senin yaşındayken lafı yasaklansın. Her insan farklıdır. Olaylar aynı bile olsa tepkiler farklıdır. Azıcık üşenmeyin de dinleyin kardeşim. Herşeyi bilemezsiniz.

Di mi?

9 May 2008

Anneler...

Nerden başlamalı bilmiyorum.

Dün akşam 4 aylık bebekleri olan arkadaşlarımız geldi. Doğumda yaşananlar, öncesi, sonrası. Anne olan arkadaşım doğurduktan sonra üç gün bir şey hissedememiş bebeğe karşı. Sonradan bir ısınmış yavrucummm diye. Her anne farklı hissediyor demek ki.

Bir de bebek doğmadan evi düzenleme, yuva yapma algoritmaları devreye giriyormuş. Gebeliklerinin son aylarında kadınlarda görülen temizlik hevesi, dur fayansları ovalayayım, halıları balkondan silkeyim gibi düşünceler normalmiş. Birinin kadının yanında durup saçmalama demesi ve kadını engellemesi gerekliymiş.

Lohusa cini diye bir şey varmış. Arkadaşıma bir kadın sesi sürekli, "bebek kötü", "sen onu at", "yere at", "yastıkla boğ", "şeytan o" gibi emirler verip duruyormuş. Psikolojik olarak kırmızı tacı takınca iyi geliyormuş, karabasanlar azalıyormuş. Kargalar görüyormuş bebeğin üzerinde.
Ama hepsi geçiyor tabi. Lohusa kadını yalnız bırakmamak gerekiyormuş. Başında durup beklemek ve ilgilenmek lazım. Yalnız bırakmamalı.

Doğruları söylemek...

Elif Şafak'ın "Siyah Süt"ünü okumuştum. Kitabın en sevdiğim yanı mevzuya farklı bir açıdan bakmasıydı. İçerden. Kutsal analığa, deneyimin yüceliğine, mucizesine laf etme riskini alarak. Günümüzde yaşayan, akıllı, aşık, yazar, entellektüel, dişi, ama en önemlisi kanlı canlı bir kadın olarak deneyimden aktarmak. Teoriden değil. Teorilere boğmak, idealleri saptamak erkek işi. Dünyayı sürekli kafalarındaki fikrilere göre yontma, uymadığında pratiği suçlama sendromu. Halbuki kadın önündekini görüyor. Eğer bebek maviyse mavidir. Kitapta yazsın yazmasın. Ama kadınlar konuşturulmuyorlar. Ne işte, ne ortamlarda. Annelerin forumları sessiz. Kapalı kapılar ardında çektikleri acıyı algılıyorsunuz. Öyle zor ki... Bebek isterken olmaması. Doktorlar, aşılar, tüpler, ilaçlar. Bir yandan soranlar daha bebek yok mu soruları, masum gözüken iktidar mücadeleleri, rekabetçi sorular. Kadınları yalnız bırakan kadınlar. Kadınları susturan adamlar. Kadınlar "içerden mırıldanmaya" başladılar mı dünya değişir. (Alev Alatlı'nın yazısında olduğu gibi.)

ÇÜNKÜ PRATİK KİTAPTA YAZANA BENZEMEZ

ve teorisyenler gerçek insana, gerçek kadına bakmaz. Gerçek anneye bakmaz. Analar askere oğlunu göndersin der. Ağlama der. Başını ört, kıçını ört, başını aç. Erkek söylemler. Pratikte dünya kadınlara bırakılsa ama gerçek kadın, erkekleşmemiş, ideolojik olarak körleşmemiş, iddasının arkasında sonuna kadar dünyevi iktidar mücadelesi olmayan sınıfsız kadınlar doğum odasında buluşsa. Deneyimi paylaşsalar ve konuşsalar dünya değişir.
Nerden başlamıştım nereye geldim.

Sonuç...

Doğruları söylemeye ihtiyacımız var. Olması gerekeni değil olanı söylene. Gerçekleri görmek zorundayız olanca çıplaklığıyla. Kendimiz ve çevremiz için. Egemen söylem, iktidarda olsun muhalefette olsun farketmez. Egemen söylem baskılar, yasaklar. Egemen söylem küçük düşürür, seni önemsizleştirir. Egemen söylem seni erkeklerle dolu bir toplantıda bıyık altı gülüşlerle aşağılar. Laf sokar. Dara düşünce aybaşı tuttu, menapoza girdi der. Dara düşünce fikir ayrılığına kapilan adamlar bir olur. Tepeden bakar, sansürler, geçersizleştirir. Hükümsüzleştirir, deneyimin sözünü asla dinlemez. İdealarla yaşar, hayallerle beslenir, umut satar. Gelecek vaadleri ve cennet hayalleri satar. Bugüne bakmaz. Doğuran kadının gözyaşına bakmaz. Anne dediğin kutsaldır, cennet ayaklarının altındadır. Bitti. Kadınlıkta hormon vardır, içgüdüsüyle sever. Isınamazsa anormaldir, anne değildir, kadın değildir.

Deneyimi aşağılayan her sistem utanç içinde yıkılmaya mahkumdur. Kendi büyük idealleri ölçüsünde büyük batar.

7 May 2008

Progestan

Doktor progestan verdi, moraller biraz düşebilir dedi. Biraz mı???

Yerlerdeyim. Dipteyim, sondayım, depresyondayım. Hamile kalmak, gebe kalmak. Kalınan bir şey. Kaldım. Ne anlama geliyor? Hamile bırakıldım. Bir yerdeydim önce sonra bir başka yerde gebe olarak kaldım. Burada bir süre duracağım? Depresyondayım. Şimdi de biraz burda durayım.

Ne olacak, ne kadar sürecek? Vallahi nazlı bir insan değilim. Yorganı kafama çekip hüzünlü şarkılar dinlemek istiyorum.

Gebelik Depresyonu ve Doğmamış Çocuğa Mektup

Zaman geçiyor.

16 Haziranda üç aylık olmuş olacak ve görece riskli dönemi kapatmış olacağız. Zaman geçiyor. Yeni yeni farkediyorum bazı şeyleri. Biz biraz körleme daldık bu işlere. Örneğin bundan böyle hiçbir şey aynı olmayacak. İçkiyi unut, sigarayı unut, beslenmene dikkat et.

Çok depressif hissediyorum hala. İçtiğim ilaç yapabilirmiş. Ne kadar sinik düşünce varsa aklımda. Bu çocuk eleştirmen, sosyolog filan olacak... Olaylara pozitif tarafından bakamıyorum, "ama bak iyiye gidenler de var" koca bir yalan. Dünya cennet bahçesi değil, olmayacak da. Aklıma "doğmamış çocuğa mektup" adlı tuhaf kitap geliyor, kendimi suçlu hissediyorum. Ortaokulda okumuştum, sonra tekrar okuduğum da oldu. Orianna Fallaci. Kendisi rahmetli oldu. Humeyniyle röportajları vardı. Ya eskiden Humeyni diye biri vardır. Şimdi Ahmedi Nejat var. İmaj herşeydir, şeriat hiç bir şey.

Doğmamış Çocuğa Mektup gebe bir kadının din ve dünya işleriyle hesaplaşması gibiydi. O günlerde ateisttim ben de çok katılmıştım kendisine. Şimdi bilmiyorum. Kadının depresif masallarını zalim buluyorum. Öte yandan kendim olumlu, kelebekli düşler kuramıyorum. Neden normal olamıyorum? Normal ne? Filmlere lanet olsun. İnsanın keyifle şişmanlayıp, şen şakrak doğurması gerekmiyor mu? Bu denli özlenmiş, istenmiş bir bebek. Babayı seviyoruz. Eee. Noluyor? Sırası mı bilmemne sendromunun. Sırası demek.

Hastalıklardan Konuşmak

Sürekli hastalıklarından bahseden insanlar vardır. Nasılsın diye açarsınız telefonu on beş, yirmi dakika boyunca ağıyan yerlerinden, oldukları ameliyatlardan bahsederler. Hastalıkları bitmez. Dinleyeni bitirir. Aslında bu insanların asıl istediği ilgidir. Son derece ben merkezcil olduklarından ancak kendileriyle ilgili konuşabilirler ve nasılsın sorusuna iyiyim dediğinizde sohbet tükendiği için (toplumumuzda daha geçer akçe olan) olumsuz olaylardan bahsederler. Genelde annelerde görülen, sırf ilgi çekmek adına çocuğunda varolmayan hastalıklar uydurma sendromunun tıpta bir adı var. Munchausen by proxy sendromu ya da vekaleten hastalık. Bu hastalar çocuklarını durmadan doktorlara taşıyarak, çocuklarını sürekli hasta olduğunu idda ediyorlar, doktor doktor geziyorlar

(Munchausen sendromu da insanın hasta olmadığını gayet iyi bildiği halde doktor doktor gezmesiymiş.)

Tabi bütün bunların altında "ilgi" çekme isteği yatıyor. Çok bir özelliği olmayan ortalama bir kadın ya da adam ele alın. Bu insan bir şekilde "özel" ya da "seçilmiş" olduğuna inanırsa ne olacak? O vakur ana pozları elinden alınırsa ne olacak? İlginç olan nokta, bu kadınların geçmişinde bir tıpla ilgili yarım kalmış bir meslek var. Bana tanıdığım bir hanımı çağrıştırdı bu vaka sanırım o yüzden düşünüp duruyorum. (İnsanın hamile hamile kutsal analığı sorgulaması tuhaf mı acaba?) Bahsettiğim hanım örneklerdeki gibi bir ilgi delisi. Sürekli kendisinin ve kızlarının hastalıklarından bahsediyor yana yakıla. Yaptığı fedakarlıklar, bitmeyen geceler dolusu uykusuzlukları... Çevresindekiler de vah vah çok çekti yavrucak durumundalar. Ama yavrucak dedikleri çocuk değil, anne. İlgi manyağı kadın bütün ilgiyi hasta yavrunun üzerinden alıp kendine yapıştıracak kadar büyük bir manipülasyon ustası. Geçmişinde tıpla ilgili erken bırakılmış bir kariyer de var. Sürekli hastalıktan bahsettikleri için de hastalıklardan kurtulamıyorlar. En acısı, çocuklarına da bulaştırmış. Sürekli ağrıyan sızlayan yerlerinden bahseden 75 yaşındaki teyzeler gibi bir kız yalnız 16 yaşında.

Bu kadın bu hastalıktan muzdarip midir? Yoksa kızı gerçekten hasta olduğu için endişelenen bir ana yüreği midir? Gerçekten endişelense kızını hastalığın yaratacağı stresten koruması, sürekli bundan bahsetmek yerine konuyu dağıtması gerekmez mi? Belki de hastalığın dereceeleri vardır. Belki hastalığı uydurmak yerine, olanı abartmak ve geçmesine izin vermemek gibi... Bunu çevreye göstermek ise çok zor.

Kimlik edinememek, hayatta varolacak rolü bulamamak çok yazık.

Konuyla ilgili bir yazı.

6 May 2008

Gebelik Kesesi

Dün o küçük keseyi gördük. Gerçekten de minicik bişi. Aynı zamanda myomlarımız da olduğu için bakalım nasıl bir hamilelik geçireceğiz. Binlerce kadın myomları olduğunu bilmeden bile pıtır pıtır doğuruyor. Sorun olmayacağını umalım olmasın.

Doktorun önerileri:
* Tombiş annesin çok kilo alma. 2000 kaloriyi geçme. 8 kilo alalım toplamda
* Progestan diye bir ilaç verdi. Düşük riskine yardımcıymış. Bu sabah başladım.
* Başkalarının gebelik öykülerini dinleme. Kadınlar anlatmaya bayılır. Kötü etkilenirsin.
* Gebelik tarihini geç söyle. Soranlara 15 gün sonrasını söyle yoksa daha doğurmadın mı diye arayıp canını sıkarlar...

Dün nedense çok depresif bir gün geçirdim. Moraller düştü filan. Bugün iyiyim.

Bebiş 5 hafta 5 günlükmüş.

5 May 2008

Gebelik ve Seks

Tuhaf şartlanmalarımız var. Hamile bir kadın ve seks nedense yanyana gelmiyor kafada. Oysa durumlar hiç de öyle değilmiş.

Pek çok kadın hamileyken son derece azgın, kudurmuş olabiliyormuş. Sex and the City dizisinden de hatırladığımız gibi. Miranda Hobbes hamiledir ve kudurmaktadır. Şöyle bir yorum yapar, insanın hamileyken neden evli olması gerektiğini anladım. Gebe bayanlar tabu olduğu için insanın kocası dışında birine çekici gelmesi zor. Bilmiyorum, ben dizinin yalancısıyım.

Ancak ilginç bilimsel bulgular var. O bölgedeki kan akışının artması sonucu, normalde orgazm olamayan kadınlar orgazm olabilir oluyormuş. Normalde olanlar multiple orgazm yaşıyormuş. (Normalde multiple olanlar hakkında bir yorum yok. Sanırım mutlu bir bebekleri oluyor) Üstelik bu bebek için çok da faydalıymış. İçerde yaşasın annem gene mutluu diye seviniyormuş yavrucak. Ancak son aylarda şöyle bir sakıncası varmış. İnsan ne kadar yaparsa yapsın yetmiyormuş. Orgazmlar biraz yetersiz geliyormuş. Kaynak burada.

Bazı durumlarda uzak durmakta fayda varmış. Onu da doktor söylüyormuş zaten.

Kadın Doğum Uzmanı Randevusu

Bugün doktora gidiyorum. Ufacık, tefecik içi dolu turşucuk...

Çevremdekiler yavruştan mercimek diye bahsediyorlar ve bana çok saçma geliyor. Sonra da fasulye olacakmış. Olur mu hiç. Koskocaman gelişmiş sinir sistemi ve sen ona diye diye bitki isimleri ver. İlla bir şey denilecekse balık denebilir...

Hamilelik durumuna alıştık sanırım. Dün iki tane kitap aldım. Bir tanesi "Bebeğinizi beklerken sizi bekleyenler" (What to expect when you are expecting) diğer "Bir çocuk büyütüyorum".
Dün uzunca bir süre okudum. İnternetteki bilgilerden çok da farklı bir şey söylemiyorlar. Bazı gebelik sitelerindeki yazıların birebir kitaptan alıntı olduğunu farkettim.

Öğrendiğim ilginç bir konu, bulantı ve kusmalar ancak kadınların yarısında oluyormuş. Halbuki biz gebeliğin belirtisi sanırız, sanki her kadın bulantı yaşıyormuş gibi. Oran %50.

Uzun uzun uyudum. Sürekli uyumak istiyorum.

2 May 2008

Metformin, Glukofaj, Poli kistik, Gebelik

Orda polykistik gibi gudik bir hastalıktan çeken, saçının dökümlesi yetmiyormuş gibi, kilo almak yetmiyormuş gibi, tüylenme yetmiyormuş, adetlerin 35i 40ı bulması yetmezmiş gibi deneyip deneyip hamile kalamamak...

Metformin işe yarıyor. Bunu söylemek istedim. Kullanmaya başladığımın 3. ayında hamile kalmış bulunuyorum. Doktorum sonrasında da devam dediği için içmeye devam ediyorum. Pazartesi görüşmeden sonra ne diyeceğini dinleyeceğim.

Buraya geldiğim yolu anlatmam gerek. Uzun bir hikaye.
Ama özetle bir süre kullandım, kilomda bir değişiklik olmadı. Sonra internetten araştırmalarım sonucu doktora dozajı arttırmayı önerdim, arttır dedi. 850m x 2 içmeye başladım. Çok faydasını gördüm. Kilo alma durdu, bir miktar kilo verebildim. Arada kas da yaptığım için kilodan çok incelmeme faydası oldu. Sonra bir süre bıraktım.

Daha sonra bebek sahibi olmak isteyince doktor neee bıraktın mı dedi. Ben de yok canım diyerek içmeye başladım. Çünkü doktor 3 ay kullan olmazsa sana cısss yapıcam demişti. Ben doktordan çok korkarım, iğne, ameliyat, bırrr. O nedenle biraz da korkudan ve metforminden (ve tabi kısmet olduğu için) 3. ayda Denemeye başlamamızın 2. ayında hamile kaldım.

  • Bu nedenle metformini DÜZENLİ kulllanın.
  • İşe yaramıyorsa DOZAJI kontrol edin.
  • Şeker yemeyin. Karbonhidrat fazla almayın. Doğrudan şeker içeren hiçbir şey yemeyin ama elma yiyin, kiraz yiiyin. Patates yiyin. Üzüm yemeyin.
  • Yapabiliyorsanız günde 1 saat yürüyün. 30 dakika bile farkediyor.
  • (Gerçi ben diyet yapamadım, spor da yapamadım. Hamile kaldığım dönem deliler gibi çalışıyordum. Ama yediklerime dikkat ettim. Öyle direk kana karışacak şeyler yemedim. Metformine çok dikkat ettim)

Oluyor. Olacak.

Bir de kafaya takmayın diyorlar ama nasıl yapıldığını bilmiyorum. Belki şunu düşünmek iyidir. "Aman olursa olur, bakalım.... "
(Yapabilen beri gelsin...)

Sallamadığınızda oluyormuş. Bebek diye düşününce, takılınca olmuyormuş.
(Biliyorum insan takıyor. Meditasyon, dua, telkin, sakinleşme, başka odaklar. Bir yol bulmalı...)

Duygu Mafyası

Bunlar bildiğimiz organ mafyası gibi değiller. Kendimizi buzlarla dolu bir küvette elimizde bir telefon numarası ve belimizde bir kesikle bulmuyoruz. Duygumu çaldın benden... gibi değil. Anlatayım.

Duygu mafyası, hayatta en hakiki mürşit hislerimizdir, yüreğimizin götürdüğü yerde piknik yapalım, yayılalım çoşalım, hep beraber doğurup, büyütüp, aynı filmlerde oynayalım ekibidir. Hollywood gibidir bir yandan, kadınlarda daha yaygındır. Bu mafya sanır ki bütün insanlar benzer duygu sensörleriyle donatılmıştır, bütün evlenenler sevinçten ağlar, bütün terkedilenler intihara kalkışır, hamile kalanlar neşe ve mutlulukla göklere fırlar, vesaire vesaire. Sanki belirli durumlarda hissetmeniz gereken şeyler tanımlıdır ve "human genome project" bunlara belli kodlar vermiştir. Mesela insan genlerinin ilk elli takımı tamamen hangi durumda ne hissedeceğimize ayrılmış. "0" kodu, (hayır division by zero değil, sıfıra bölme değil) anneliğe ayrılmış. Duyguların en yücesi elbetteki anneliğe dair olan: kutsal analık, bebekler, çocuklar... ilk sırada. Sonrakiler sırayla gidiyor.

Sanki belirli bir durumda toplumca kabül görmüş hisleri besleyemiyorsanız soğuk, problemli, ya da (çok çelişik gözüküyor biliyorum) ama duygusal kabul ediliyorsunuz. (Bakayım ben doğurunca delirecek miyim?) Yani sanki biri aşktan söz etmese kimse aşık olmazdı diyen (kimdi? kimdi? lord bişeydi. unuttum ve ilk anda bulamadım.. ) ünlü şahsa hak verdirecek kadar duygu kullanma kılavuzuyla donatılmışlar.

Bu fikir beni çok rahatsız ediyor. Az önce bir blogda bir annenin karnı burnundayken insanların gelip karnını sevmesi karşısında uçan tekme atma isteği duyması üzerine bir yazı okudum. Utanarak söylüyorum ki hamile bir arkadaşımı görünce aa bakayım diye göbeğini ellemişliğim var. Kendimi affettirmek için elimden geleni yapacağım. Ama işte bu bir kabul. Sanıyoruz ki hamileler bayılıyorlar bakın göbeğime demeye, elleyin göbüşü diye geziyorlar sanki. Hayır, gezen de vardır da, nerden çıktı ki bu fikir? Bizler analoji dışında ne yapacağını bilmeyen şaşkın bir türüz sanırım.

Annelikle ilgili problematik bir baskı da şu: Normal olman bekleniyor. Ben hayatım boyunca birey olacağım diye tepinmişken bir anda nasıl herkes gibi olabilirim. Nasıl herkes gibi hissedebilirim. Başkalarının ne hissettiğini nerden bilebilirim. Ya da mucize ikinci gün mucize gibi gelmemeye mi başlıyor? Yoo, bu hala mucize ve biz bebişle(henüz bir balık kendisi) çok mutluyuz. Anlatamadığımı hissediyorum. Bazı hislerin bana dışardan empoze edildiği hissine kapıldığımda rahatsız oluyorum. Belki de soğukluğun tanımı budur. Diğerleri öylesine afişe ediyor, duygularını bayrak yapıyordur ki, benzememek için insan olanı da saklamaya alışıyordur.

Hislerim sanki sürekli kapalı kutuların içinde, derimin altında kalıyor, toplu iğneyle ölü deriyi kaldırıp duygunun filizlenmesine izin vermem gerek. Bunun içinse baskı olmamalı. Sürekli nasıl hissediyorsun mucize değil mi söylemleri değil... Varolanı görüp paylaşmak isteyen bireyleri istiyorum. Hissizim diyorum ya böyle bir şey. Yoksa ağlamalar, gülmeler devam. Ama parodi gibi, sitcom gibi. Gerçek ben değil onlar.

Duygularınıza sahip çıkın. Duygu mafyasına bulaşmayın, uzaklaşın. Hamileliğin aşırı kutsallaştırılmasına ve dokunulmazlaştırılmasına izin vermeyin. Ben de vermiyim. Evet.

6. Hafta

Tarihlere bakacak olursak 6. haftamıza girmiş bulunuyoruz. Bir sürü değişiklik olmalı. Örneğin sabah bulantıları başlamalıymış. Halsizlik, yorgunluk,"midem bunalıyor, başım dönüyor" sendromları.

Bir kitap almalı. İnternette deli danalar gibi geziniyorum ancak nereye kadar. Bilgiler parça parça.

"Döllenmeden sonra 21-23 günlerde embryonun boyu 1.5-3 cm kadar olmuştur. Bu dönemde çok hızlı bir büyüme ve değişim söz konusudur. Somitlerin sayısı 4-12 çift kadardır. Göz ve kulak taslakları meydana gelmiştir. Nöral tüp yavaş yavaş kapanmaya başlar. Nöral taç adı verilen kısım ise kafatası ve kafayı oluşturmaya başlar.Oluşan 2 endokardial tüp birleşir ve S şeklinde tek bir tüp meydana getiriler. Bu asimetrik oluşum ilkel kalptir ve bu dönemde kasılmaya başlar. Yani embryonun kalbi atmaya başlamıştır. Ancak damarlar tam anlamı ile gelişmediğinden tam bir dolaşım olmaz." Alıntıdır.(http://www.gebelikbelirtileri.com/6.hafta.html)

Bakalım. Pazartesi doktora gidilecek. Bakalım neler çıkacak...

1 May 2008

Beslenme ve Cinsiyet

İngilizce de "you are what you eat" diye bir söz vardır Sen yediğinden ibaretsin, sen yediklerinsin anlamına geliyor. Düşününce doğru. Yediğin, içtiğin bir de soluduğun hava vücudunun inputları. Outputlar canlılığın, bedenin. Ter, çiş, kaka bunlar da yan çıktılar.

Gözüken o ki sadece sen yediklerin değilsin. Senin doğuracağın çocuk da birebir yediğin içtiğine bağlı. Hem de gebe kalmadan öncekilere. Yapılan bir araştırmaya göre bol kalorili beslenen annelerin oğlu, diyetine dikkat eden annelerin kızları oluyormuş. Haberin tamamını buradan okuyabilirsiniz.

Çok garip açılımları olan bir haber. Yorumlarda yazmışlar, ye tatlıyı doğur atlıyı, ye ekşiyi doğur ayşeyi.

Bilim ne tuhaf şey. Bundan bir yıl önce olsa, böyle bir araştırma sonucu olmasa, batıl inanç, cahillik sadece X ve Y ile ilgili bu işler diye ukalalık edebilirdi insanlarımız. Gözüken o ki hiçbir şey mutlak değil. Evet X ve Y belirliyor cinsiyeti, bu bilgi yanlış değil. Ama eksik. Hangi spermin yumurtayla aşk yaşayacağında yumurtanın da söz hakkı var. Annenin bedeninin de. Kadını genelde edilgen, bazı kararlara ve olaylara "maruz" kalan olarak görmenin bilime yansıması. Bir dönem batılı bilim adamlarının kadınlarda orgazm fizyolojik olarak mümkün mü diye araştırıp durmaları. (Hayır ben kötü sevişen bir erkek değilim, karımda orgazm olacak biyoloji yok.) Benzer şekilde cinsiyeti erkek belirler, elbette karar veren, "tecavüz eden" (kadının rızası bebek için şart değil nasılasa) o. Halbuki sonra döllenmede kadının orgazmının şansı ne kadar arttırdığı söylendi.

Karışık işler.

Bu arada yazının yorumlarını okurken gene çok şaşırdım. Yorum şöyle:
"açıkçası bebeğin cinsiyetine erkeğin spermi karar veriyor sonuçta hamile olan kadın zaten her besini tüketşyor bence bu araştırma yanlış"
Buna benzer pek çok yorum var.

  • Yalnız araştırma zaten cinsiyet spermdeki X ya da Y kromozomuna göre belirlenmiyor demiyor.


  • Yumurtanın hangi spermi seçeceğine annenin vücudu karar veriyor olabilir. Kriptik Dişi Seçimi konusunda çeşitli araştırmalar ver. Tek bir ilişkide milyonlarca sperm annenin vücuduna giriyor ama ancak bir düzinesi yumurtanın yanına yaklaşabiliyor. Spermlerin yolunu bulmasında yumurtanın rolüne ilişkin araştırmalar var.


  • İnsanın yediği içtiği yollardaki asiditeyi etkiliyor olabilir.


  • Araştırma yediğin cinsiyeti belirliyor demiyor. Etkiliyor olabilir diyor. Aradaki farkın kahvaltı yapanlar ve yapmayanlardan kaynaklanabileceği söyleniyor. Daha sonra çok daha kapsamlı bir araştırmayla bunun doğruluğu test edilebilir.


  • Kısacası araştırma daha çok erken bir seviyede. Ne sayılar, ne de sonuçlar tatmin edici. Ama itiraz ederken "bence bu yanlış" çok doğru bir yaklaşım gibi gelmedi. Bilgi, hakikat dediğimiz hergün yeni bulgularla yeniden yazılıyor.

    Yabacı basından bir tartışma buldum. Yorumlar bizimkilere benzer. Meraklısı için...

    Yaşasın 1 Mayıs

    Böyle günlerde insan kendini kötü hissediyor. Dışarda olmak isterdim ama işteyim. Okuduğum haberlere göre Disk önünde sendikacılara biber gazıyla dalmış polisler. Taksim polemiği nasıl da büyüdü. Doğduğunda savunmasız, küçücük olan, bin bir emekle büyütülmüş sevimli yavrular nasıl kardeşlerine biber gazı sıkabiliyorlar. Herkesin her dakika girebildiği, içebildiği, kusabildiği alana emekçiler sokulmuyor. Garip inatlaşmalar, güç gösterileri, bildik hesaplaşmalar. Usual suspects.
    Olağan şüpheliler iş başında.

    İsterim ki bebeğim doğsun, büyüsün ve 1 mayısta her istediği yerde emekçiler bayramını kutlasın. Üretmenin hazzını bilen, çalışmaktan keyif alan, emeklerinin karşılığını alan ve bayramını çoşkuyla kutlayan emekçilerle beraber halay çeksin, şarkı söylesin, dans etsin. Ve biz ondan haber alamadığımız için çıldırmayalım, faili meçhule, kör kurşuna, polis panzerine, biber gazına çatmış mıdır diye endişeden ölmeyelim.

    Umarım kıyımın ve vahşetin ülkesi olmaz Türkiye.

    Emeğin, ürettiğine yabancılaşmamış bireylerin kıymetinin bilindiği, gelir arttırmanın tek yolunun satmak satmak satmak olarak düşünülmediği bir yer olur. Öfkelerin dile geldiği, patlamadığı çatlamadığı, iletişimin hüküm sürdüğü, insanların anlaşamasalar da kardeş olduklarını bildikleri için, kavga da etseler, geri adım atmasalar da birbirlerini sevdikleri bir yer olur. Cinayetlerin, ölümlerin, içi boş milliyetçiliklerin, kof gururların değil, gerçekten öze dair cümlesi olan insanların, yeni Yunusların, yeni Pir Sultan Abdalların, yeni yaşamsever liderlerin ülkesi olur.

    Ve umarım bir daha asla "ayaklar baş oldu" gibi fransız ihtilalinden apartma sözler hiç bir kesime karşı kullanılmaz. Halk daha elit olur, elit daha halkçı olur ve hepsinin paylaştığı şey kader olur...

    O kadar uzak değil gelecek.
    Henüz gelmedi.
    Değişmesi mümkün.

    Ne zaman söylemeli? 574.9 mIU/mL

    BETA- HCG (SERUM) 574.9 mIU/mL referans aralığı 0.0-7.0

    Akşam eve gittik, annemleri aradık. Sevgiloşun annesini babasını aradık. Kardeşleri aradık. Tekrar tekrar yorgun düşene kadar telefon konuşmaları yaptık. Aslında diyorlar ki ilk üç ay çok riskli. Düşük olur, sorun olur, sonra üzülürsünüz diyorlar.

    Düşündük ki... Öyle bir şey olduğunda üzülürüz zaten. Söylesek ne, söylemesek ne. Bu kadar mutluyken paylaşmamak bencillik gibi geldi.

    Akşam canım tatlı istedi. Kiraz yedim. Keklerden, profitrollerden filan uzak durmayı düşünüyorum. Özellikle PKOS durumlarında şekeri kontrol altında tutmak gerek. Meyve, kan şekerini fırlatmayacak yiyecekler yemeli. Evet evet...