9 May 2008

Anneler...

Nerden başlamalı bilmiyorum.

Dün akşam 4 aylık bebekleri olan arkadaşlarımız geldi. Doğumda yaşananlar, öncesi, sonrası. Anne olan arkadaşım doğurduktan sonra üç gün bir şey hissedememiş bebeğe karşı. Sonradan bir ısınmış yavrucummm diye. Her anne farklı hissediyor demek ki.

Bir de bebek doğmadan evi düzenleme, yuva yapma algoritmaları devreye giriyormuş. Gebeliklerinin son aylarında kadınlarda görülen temizlik hevesi, dur fayansları ovalayayım, halıları balkondan silkeyim gibi düşünceler normalmiş. Birinin kadının yanında durup saçmalama demesi ve kadını engellemesi gerekliymiş.

Lohusa cini diye bir şey varmış. Arkadaşıma bir kadın sesi sürekli, "bebek kötü", "sen onu at", "yere at", "yastıkla boğ", "şeytan o" gibi emirler verip duruyormuş. Psikolojik olarak kırmızı tacı takınca iyi geliyormuş, karabasanlar azalıyormuş. Kargalar görüyormuş bebeğin üzerinde.
Ama hepsi geçiyor tabi. Lohusa kadını yalnız bırakmamak gerekiyormuş. Başında durup beklemek ve ilgilenmek lazım. Yalnız bırakmamalı.

Doğruları söylemek...

Elif Şafak'ın "Siyah Süt"ünü okumuştum. Kitabın en sevdiğim yanı mevzuya farklı bir açıdan bakmasıydı. İçerden. Kutsal analığa, deneyimin yüceliğine, mucizesine laf etme riskini alarak. Günümüzde yaşayan, akıllı, aşık, yazar, entellektüel, dişi, ama en önemlisi kanlı canlı bir kadın olarak deneyimden aktarmak. Teoriden değil. Teorilere boğmak, idealleri saptamak erkek işi. Dünyayı sürekli kafalarındaki fikrilere göre yontma, uymadığında pratiği suçlama sendromu. Halbuki kadın önündekini görüyor. Eğer bebek maviyse mavidir. Kitapta yazsın yazmasın. Ama kadınlar konuşturulmuyorlar. Ne işte, ne ortamlarda. Annelerin forumları sessiz. Kapalı kapılar ardında çektikleri acıyı algılıyorsunuz. Öyle zor ki... Bebek isterken olmaması. Doktorlar, aşılar, tüpler, ilaçlar. Bir yandan soranlar daha bebek yok mu soruları, masum gözüken iktidar mücadeleleri, rekabetçi sorular. Kadınları yalnız bırakan kadınlar. Kadınları susturan adamlar. Kadınlar "içerden mırıldanmaya" başladılar mı dünya değişir. (Alev Alatlı'nın yazısında olduğu gibi.)

ÇÜNKÜ PRATİK KİTAPTA YAZANA BENZEMEZ

ve teorisyenler gerçek insana, gerçek kadına bakmaz. Gerçek anneye bakmaz. Analar askere oğlunu göndersin der. Ağlama der. Başını ört, kıçını ört, başını aç. Erkek söylemler. Pratikte dünya kadınlara bırakılsa ama gerçek kadın, erkekleşmemiş, ideolojik olarak körleşmemiş, iddasının arkasında sonuna kadar dünyevi iktidar mücadelesi olmayan sınıfsız kadınlar doğum odasında buluşsa. Deneyimi paylaşsalar ve konuşsalar dünya değişir.
Nerden başlamıştım nereye geldim.

Sonuç...

Doğruları söylemeye ihtiyacımız var. Olması gerekeni değil olanı söylene. Gerçekleri görmek zorundayız olanca çıplaklığıyla. Kendimiz ve çevremiz için. Egemen söylem, iktidarda olsun muhalefette olsun farketmez. Egemen söylem baskılar, yasaklar. Egemen söylem küçük düşürür, seni önemsizleştirir. Egemen söylem seni erkeklerle dolu bir toplantıda bıyık altı gülüşlerle aşağılar. Laf sokar. Dara düşünce aybaşı tuttu, menapoza girdi der. Dara düşünce fikir ayrılığına kapilan adamlar bir olur. Tepeden bakar, sansürler, geçersizleştirir. Hükümsüzleştirir, deneyimin sözünü asla dinlemez. İdealarla yaşar, hayallerle beslenir, umut satar. Gelecek vaadleri ve cennet hayalleri satar. Bugüne bakmaz. Doğuran kadının gözyaşına bakmaz. Anne dediğin kutsaldır, cennet ayaklarının altındadır. Bitti. Kadınlıkta hormon vardır, içgüdüsüyle sever. Isınamazsa anormaldir, anne değildir, kadın değildir.

Deneyimi aşağılayan her sistem utanç içinde yıkılmaya mahkumdur. Kendi büyük idealleri ölçüsünde büyük batar.

Hiç yorum yok: