28 Kas 2008

Babalık ve Çalışmak: Çalışmak Her Zaman Anlamlı mı?

İşin bir de babalar yönü var tabi. Babalar da bebek de yaparım, kariyer de ayrımlarına gidiyorlar mı? Genelde çocuk isteyen tarafın erkek olmasının anlamı nedir?

Çalışmak önemli mi, değil mi derken bir önceki yazımda kendimi fazla teorik ve entel buldum. Demek istediğim aslında işi kimlik haline getirmenin sakıncalarına dair konuşmaktı. Aynı şeyin erkekler için de geçerli olduğunu düşünüyorum. (Erkeklerin buna pek katılacağını sanmıyorum. Formatlama çok güçlü.)

Nasıl ki bizim beynimizi, "kutsal annelik", "her kadın doğurmak ister", "kızım sen de Fatihler doğuracak yaştasın", "başında bir kocan olsun", "ama bir yandan kariyerin de olsun", "çalış ey Atatürk'ün kızları", hem Atatürk'ün hem Fatih'in torunları olarak, "hem çalış, hem doğur", diye yıkadılarsa, erkek arkadaşlarımızı da "işin yoksa hiçsin", "adam değilsin", "maaşın kadar adamsın", "mesleğin kadar erkeksin", "işin gücün yoksa erkek bile değilsin" şeklinde yıkıyorlar.

Diyorlar ki kızım, evlenene kadar bacaklarını kapalı tutacaksın. Erkeklere de diyorlar ki askere gidip, iş bulup efendi gibi çalışmaya başlayana kadar yok sana kız. Yani toplum önce kadını ve erkeği farklı kutuplara yolluyor, birleşmenin iznini (cinsellik kadar temel bir duyguyu!) şarta bağlıyor. Sen kızım bakire kal, evlenene kadar artık okuyo musun, çalışıyor musun takıl, ananın babanın dizinin dibinde ol. Oğlum sen de mezun ol, askere git, iş bul. Yani ne yapacağını sana toplum söylüyor.

Bir ara ABDde bir olay olmuş. Barbilerin içine ve GI Joe asker oyuncaklarının içine minik kasetler koymuşlar. Sarışın barbie, "matematikten nefret ederim", "hadi alışverişe gidelim" derken, GI Joe, "öldür onu", "savaş", "yapılmış bil" gibi sözler ediyorlarmış. İlerici ve yaratıcı bir takım anne babalar oyuncakçı dükkanına girip bu kasetleri değiştirmiş. Barbie, öldür onu derken, matematikten nefret ederim diyen bir asker düşünün! Matrak.

Bizler de aynı bu bebekler gibiyiz. Egemen ideoloji bazen onu, bazen bunu söylüyor. Eğer otomatik pilotta yaşamayı seçtiysek artık yakın ideoloji ne diyorsa onu yapıyoruz. Genelde de topluma uyuyoruz, uymayanları uyarıyoruz. Mesele sizin kişisel olarak ne düşündüğünüz de değil. Basit bir örnek, diyelim kocanız kariyerini kimlik edinmemiş, o kadar ısrarcı değil bu konuda. Sizin de çalışasınız var. Bebekten sonra o evde oturmayı, siz işe dönmeyi tercih ediyorsunuz. Ne güzel. Bu durumda toplum öyle bir devreye girer ki ikiniz de ruh hastasına dönersiniz. Kadınsan, "sen kadın değilsin, minik bebeğini bıraktın gittin", erkeğe de "sen erkek değilsin, karına ve çocuğuna bakmak senin görevin!" der toplum. Demeseler bile tuhaf bakarlar. Bu konudaki baskı inanılmaz.

Erkekler de, kadınlar da bize öğretilenlerle baş ederken eziliyoruz. İşin baba yönü var. Şimdi ben 1 yıl ücretsiz izin alınca, bugüne kadar paylaştığımız bütün harcamalar babanın üzerine kalacak. Gelirimiz küt diye yarıya iniyor, kolay değil. Sonra bu kriz ortamında tek maaşa bağlanınca üzerindeki stres artacak, baskı artacak. İşten ayrılması gerekirse bittik çünkü. Diğer durumda, sen atılırsan onun, o atılırsa senin idare edecek gücünüz var. Tek maaşla böyle bir şans yok! Bebek babanın "çekip gidebilme" özgürlüğünü elinden alıyor bir kalemde. Hadi bu dış koşullar diyelim.

İç koşullar daha ağır. Az önce sevdiğim bir arkadaşımla konuştum. Kız tükenmek üzere. Çalışıyor, eşi de çalışıyor, ikisi de son derece yoğun ve stresli bir dönemden geçiyorlar ve kavga ediyorlar sürekli. Bebek iki yaşına yaklaşmış, kreşe gidiyor. Akşamları alınması lazım. Bir anne, bir baba alsın düzeni oturtmuşlar, ama ikisi de yoğun olunca bu hop diye annenin üzerine kalıyor. Çünkü kariyer erkekler için kadına göre daha öncelikli. Erkeğin işi daha önemli. Kadın olarak sen çalışmadığında seni kınamayacak arkadaşlar bulabilirsin, hala bir kimliğin olabilir, ama erkek çalışmadığında adamın varoluş amacı yok oluyor sanırsın. İş aileden önce geliyor. Erkeğin kişisel konforu, bireyselliği çocuktan da senden de önde gelebiliyor. Çünkü böyle yetiştiriliyorlar, böyle inandırılıyorlar. (Hepsi değil tabi, genel toplumsal yaklaşım anlamında) Ama inanmasalar bile ne yapacaklar, "Kılıbıksın, maço değilsin, light erkeksin, zayıfsın..."

Asıl sorunlar şurdan çıkıyor aslında. Toplumsal düzenimiz, kadının da, erkeğin de çalışabileceği ve çocuklarına bakabileceği şekilde ayarlanmamış. Kreş saatleri senin iş saatlerine uymuyor, erken çıkmak zorunda kalıyorsun. Kadın da olsan, erkek de olsan işinden surat yiyeceğin durumlar bunlar. Akşam evde çalışmak zorunda kalıyorsun, biri bebekle ilgilenmeli kim? Pazar günü işe gitmek zorunda kalıyorsun ama biri de aileyi çekip çevirmeli... Demek istediğim günümüzdeki iş hayatı ve kapitalizm kursağımızda bırakıyor her şeyi. Yasaya göre, belirli bir sayının üzerinde kadın çalıştıran işyerleri kreş açmak zorunda. Var mı acaba? İşlevsel mi? (Bakınız gene kadının üzerinden tanımlanmış.)

Sorun sadece kadınlar, erkekler meselesi değil. Sevdiğim bir erkek arkadaşım var, şu anda bir geçiş dönemi yaşıyor, mülakatlara gidiyor. 35 yaşının üzerinde bir hanımla beraber. Evlenmek, çocuk sahibi olmak istiyor. Ancak kızın ailesiyle iş bulmadan tanışması söz konusu değil. Bir de bunun tersini düşünelim. Kız çalışmıyor, adamın güzel bir işi var. Adamın ailesiyle tanıştırmaması mesele bile olamaz. Kimse de işi olmadığı için kadının kadınlığından bir şey gitti diye düşünmez.

Eğitim beyin yıkamadır. Her toplum kendi bireylerini okul sıralarından geçirirken kendi ideolojisi doğrusunda yıkar. Okul kitaplarındaki resimlerden, ilkokul öğretmenlerinin genelde kadın olmasına kadar binlerce işaretten, okuduğumuz şiirlerden, izlediğimiz belgesellere kadar kafamızda bir kurgu oluşturur toplum. O kadar doğal gelir ki bunlar, yurt dışına çıktığımızda ya da bu resme uymayan birini gördüğümüzde allak bullak oluruz. İki kere iki dört gibi kabullendiğimiz koşullar yıkılıverir. Başka hayatların mümkün olduğunu görürüz. (ABDye gittiğimde ne şaşırdığım şey yollarda gülerek yürüyen insanlardı. Sinirsiz yaşamak da mümkünmüş!)

Bizim kurgumuz, Batı temelli, kapitalist dünyanın kurgusu, erkeğin ve kadının işi kimlikleri gibi belirlemesi, iki gün işe gitmese can sıkıntısından ölecek hale gelmesi, kendini "kimliksiz bir hiç" olarak hissetmesi, bu konuda erkeğe yapılan baskının artması, adam işe ertesi gün daha dinlenmiş gelsin diye, evlenmesi ve kadının ev içi emeğinin bu toplumsal düzeni devam ettirmek adına sömürülmesi... üzerine kuruludur. Başka bir toplumun kurgusu, kadınların cinsel açıdan avcı olduğu, tek amaçlarının erkeği şeytana uydurmak olduğu, bu nedenle kapatılmaları gerektiği, gerekirse evden çıkmamaların sağlanması... olabilir.

Eve bir bebeğin gelmesi, alışılagelmiş hayatta bir devrim yaratıyor. Ev ortalık yıkılıyor olsa, binlerce çamaşır birikmiş olsa gene de kafam atarsa kapıyı çarpar, çeker giderim. İçerde bebek varsa? Eve bebeğin gelişi annenin ve babanın rahatını kaçıracak, bunun yolu yok. İşbirliği şart. Bunun için bize ezberletilmiş kimliklerin ötesine geçmek şart. Bencilliklerimize, öğretilerimize yer yok, baştan başlamak zorundayız.

Evde oturup çocuk bakmak, ev kadınlığı değildir. Ağır ve yorucu bir iştir. Yorgun bir günün ardında baba eve geldiğinde dinlenmek ister. Anne de ister. İlişkilerde dengeyi bulmak zor, özellikle de toplum ve iş hayatı bunu bu kadar engellerken. Propaganda bu denli yoğunken.

Gönül ister ki, kadın ya da erkek herkes gönlündeki işi kendini hırpalamadan yapabilsin, hayata ve ailesine vakti kalsın. İnsanlar delirmesin, şeker de yiyebilsinler...

Hamilelik Günlüğü Devam Ederken...

Hamilelik insanı kaplan yapıyor demiştim di mi? Aman ne çok anlatacağım varmış, meğer ne dertliymişim ben:)

Yavru geliyor, çok az kaldı. İznimin 5. haftasındayım. Evde olmaya alıştım. Uyku düzenim kayık, hemen hemen hiçbir iş yapmıyorum. Arkadaşlarımla buluşuyorum. Kitap okuyorum. Almak istediğim bir sertifika vardı, çalıştım onu aldım. Ama ne çile... Tavsiyem: Hamileyken sınava girmeyin en azından sonlarında. Dikkatim dağınık, her cümlede uykum gelir... Gelir ne, resmen uyudum kaç kere. Rüya bile gördüm. Sınav dört saat. Yoğun dikkat ve yorum isteyen sorular... Ama artık dünya çapında geçerli bir sertifikası olan bir proje yöneticisiyim. Aferim bana. Öğrendim ki en uykulu halimle bile matematik sorularını yapabiliyorum. Yorum sorularını ise oku, oku, oku ve zzzzz. Kendime çimdikler attım. Tuvalete gidip yüzümü yıkadım. Ah ah, perişan oldum. Vücudum sızlandı. Kızım içerde bir o yana bir bu yana yaslandı. Acaba o da almış sayılır mı sertifikayı? Dayanamayacak hale gelince 1.5 saat erken çıktım, ne olacaksa olacak dedim. Neyse ki geçmişim... Emekler boşa gitmemiş.

İnsan endişeleniyor. Kriz ortamı. İşe dönsem mi, dönmesem mi. Ücretsiz izin almak istiyorum ama bu ortamda bu riskli mi olur. Efendi gibi dönsem mi? Başka iş mi baksam... Ne yapsam, nasıl yapsam. Sorular dönüp duruyor. Hiçç istemiyorum çalışmayı bir yandan. Evde öyle üretkenim ki...

Kızımızın hareketleri devam ediyor. Bir o yana, bir bu yana.

Bugün yeni bir icat çıkardım ve akşam 11 itibariyle sağ kalçamda ve bacağımda korkunç bir ağrı başladı. Siyatik sanırım. Bazı harektleri yaparken canım alınıyor sanki. Normal dururken iyi. Hiç hamilelik sıkıntısı çekmemiş biri olarak nankör olmamam lazım. Belki de bedenimin artık doğur çağrısıdır bu. Son ay zormuş. Duşa girip sıcak su tuttum, pek iyi gelmedi. Bazı hareketler yaptım yogadan. Pek bir şey farketmedi. İnternette fizik tedavi filan demişler. Ben şimdi yatayım yarına geçsin nolur geçsin taktiğini uygulamayı düşünüyorum.

İyi geceler bütün hamilelere....

Annelik ve Çalışmak: Çalışmak Her Zaman Anlamlı Mıdır?

Öncelikle çalışmak nedir onu tanımlamamız lazım. Bir para karşılığı yapılan iş olarak düşünebiliriz bunu. Bu meslek sahibi olarak olabilir, doktorluk, mühendislik, öğretmenlik gibi olabilir... Hizmet sektöründe olabilir garsonluk, manikürcülük gibi. Kol gücüne dayalı olabilir, işçilik olabilir. Tarlada çalışmak olabilir mi? Eğer bu işi yapan emeği karşılığı ücret alıyorsa evet.

Kısacası aslında kadının çalışması derken, kadının para karşılığı çalışmasından bahsediyoruz. Bunun kadınlara tanınan bir hak, bir özgürlük olduğunu düşünüyoruz. Bu aynı zamanda erkeklere de tanınan bir hak ve özgürlük. Bence kapitalizmin en güzel bilmecesi, sabahın 7sinden, akşamın 7sine kadar gün ışığını ve emeğini vermen karşılığı sana para vermesi, verdiği parayı aslında ihtiyaç duymadığın ıvır zıvırı sana geri satarak alması ve bunu bir özgürlük, bir hak olarak yutturmasında gizli. Bazı meslekler daha özel, doktorluk, öğretmenlik gibi manevi tatmini de olan işler diğerlerinden farklı. (bence) Hadi diyelim, sadece para için değil, bir fayda sağlamak için de çalışıyorsunuz. Bunun bir kimliğe dönüşmesini anlıyabiliyorum. Orada söz konusu olan paradan fazla bir şey, bir "tutku".

Ancak herkes bu tutkuyu duymuyor olabilir. Yaptığınız iş, McDonaldsda çalışmaksa mesela. Bütün gün bir takım insanlara köfte yapıyorsunuz, sendikanız yok, üç kuruş ücrete köle gibi çalışmaktasınız, bütün gün ayakta. Tatmin? Kimlik? Böyle bir iş insana ancak para sağlar o da mecbur olduğu için. Ya da bankacısınız, çalışıyorsunuz para lazım. Ama işin bir anlamı var mı? Bilmiyorum. (Bankacılar alınmasın, elbette kimine göre vardır, kimine göre yoktur.) Ya da fabrikada bir vidayı sıkıyorsunuz bütün gün... Fabrikada tütün sarıyorsunuz. (Sanki kendi içer gibi?)

Kadının çalışması, özgürleşmesinden bahsedilirken kullanılan örnekler de büyük oluyor, Sabiha Gökçen. Ama herkes Sabiha Gökçen olamaz değil mi? Ya da herkes uzay fizikçisi olamaz. Bu onları daha kimliksiz mi yapar? Devlet dairelerinde bir işi yüklenenler var, bir de gelip gidenler. O gelip gidenler ne hissediyorlar acaba? İş üretmedikleri halde lafa gelince, çalışıyorum, özgürüm diyorlar mı?

Çalışmanın bir kimlik olduğu, çalışmanın kutsallığı masalı bize Batıdan bulaşmış bir inanış. Teorik arka planı Protestan İş Ahlakına dayanıyor. "Tanrı dünyada çok çalışanı sever" Sonuçları da ortada olunca ne yapalım, biz de bunu alıp uygulamak zorunda kaldık. Oysa batı bu kadar örgütlenip kapitalizmi kurmasaydı belki Buda'lar gibi bütün gün yoga yapıp, ruhumuzu arındıracaktık. Belki de günün yarısında nargilelerimizi tüttürecektik. Çünkü çamaşır makinası almamız gerekmeyecekti, çünkü çamaşırlarımızı konu komşu güle oynaya yıkıyor olacaktık, çünkü vaktimiz olacaktı buna.

Sürekli üreterek dünyanın içine ediyor aslında kapitalizm. Biz de onun gönüllü köleleri olarak, oh çalışıyoruz, özgürüz modunda takılıyoruz.

Çalışmama alternatifimiz yok, para lazım. O nedenle bence bu çalışma işine fazla anlam yüklememek lazım. Eğer bankada ömrümün sonuna yetecek kadar param olsa katiyen çalışmam. Kendimi entellektüel birikime adarım, okurum, düşünürüm, hayal kurarım. Olmadı mı, gider bir STKya gönüllü olurum. Olmadı mı, eğer evde sıkılıyorsam bin bir çaresi var bunun. Kimlik yarasına iş bir çare değil bence.

Yanlış anlaşılmasın, ben isteyen insanların kariyer yapmasına, kendini geliştirmesine hiç karşı değilim. Bundan zevk alanlara sözüm yok. Sadece "çalışmak herkes için anlamlıdır." "çalışmak bir kimliktir" argümanlarını sorgulamak adına yazıyorum.

Çekip Gitme Özgürlüğü

Kadının çalışmasının artı bir yanı vardır bence, o da bir başka insana ekonomik olarak bağımlı olmamak. Bunu anlayabilirim çünkü, koca/baba giderse, kaçarsa, ölürse kadının ortada kalması çok can sıkıcı. Bu anlamda kadınların çalışması onlara kazandıkları para oranında bir güç veriyor. Bu güce ben "Çekip gidebilme özgürlüğü" diyorum. Kadınların çalışma gerekliliği adına sadece bu argüman bana anlamlı geliyor. Ama eğer kadının cebinde para varsa bu gibi durumlarda ortada kalmıyorsa o zaman kendini güvenceye almak adına çalışmasına gerek olmayabilir.

Sonuç

Demek istediğim, kadın ya da erkek farketmez. İnsanın mesleği olması onun kimliklerinden biri olabilir. Ancak bir ücret karşılığı çalışmak aslında bana göre özgürlük değildir. Bağımlılıktır. Eğer kendi işinizi, kendi seçtiğiniz şekilde, kendi sevdiğiniz insanlarla yapıyorsanız... Ya da dilediğiniz araştırma konusunda çalışıyorsanız... Çalışma saatlerinizi siz belirliyorsanız... Kısacası çok mutlu bir azınlığa dahilseniz özgürlük olabilir.

Bu düşünceyi sorgulamak istedim.
İyi geceler...

27 Kas 2008

Annelik ve Çalışmak: Kadınlar Kadınlar Dağlara Doğru...

Yazılar yazıldı, yorumlar yapıldı. Görüldü ki, kadınlar olarak bizler başkalarına ne yapacaklarını söylemeden duramıyoruz. Başka hayatlar bizim hayatımızı mı tehdit ediyor, yoksa tekrar eve kapatılma korkusu mu var arkasında bilmiyorum. "Birileri gelecek ve bizi istemediğimiz bir hayata zorlayacak" Belki de adı konulmamış kutuplaşmanın gerisinde bu tarz bir korku var. Aynı şey, çarşaf için de, türban için de geçerli. "Farklı hayat tarzlarının gerisinde, bunun yayılması ve bizim hayat tarzımıza dayatılması" ihtimali üzerine kurulu bir durum sanki.

Bireysel Örneklerden Genele Giderken...

Tartışmalar sırasında dikkatimi en fazla çeken nokta bu oldu. (Başka arkadaşlarımla başka konularda da yaşadığım bir sorun) Bireysel bir örneği tartışırken, bir anda sanki, "bütün kadınlar bunu yapmalıdır" denmişcesine tartışmanın derinleşmesi. Geçenlerde bir arkadaşla konuşurken, aslında bir tarla alıp şu şekilde bir üretim yapılsa... diye başlayan bir düşünce alışverişi, "bir anda Türkiye'nin bütün köylülerini sokağa atıp onları özel mülkiyette maraba olarak çalıştırma ihtimali"ne dönüştü. Bu şekilde, özelden genele hızla atlamanın nedeni nedir bilmiyorum. Kendi adıma büyük teorileri, toplumsal dönüşümleri çözümlemekten çok lokal sorunlara eğilme gibi bir yaklaşımım var. Bazı arkadaşlarda ise, buna karşı, bireysel örnekleri, lokal sorunları derhal dünya meselesi haline dönüştürerek, "grand teori" büyük teorilerin eleştirisi haline sokma eğilimi var. Belki "modernist" olmaktan geliyordur. Bilmiyorum.

Bu nedenle paradigma farkı nedeniyle iletişimiz kopuyor sık sık. Bizden önceki kuşaklar çok fazla toplum mühendisliğine bulaştılar. İstediler ki, hayatımızı belirleyen kurallar genel olsun. Bütün kadınlar çalışsın. Bütün tarlalar köylülerin olsun. Hayatlarını belirleyen istekler kişi bazında değil ancak toplumsal bazda devletin de katkısıyla büyük aşamalardan geçerek gerçekleşebilecek şeylerdi ve bunu istediler. Bu istekleri gerçekleşmeyince kırıldılar. Kimileri küstü. Kimileri darıldı. Modernist yaklaşımlardı bunlar, lokal alanda top koşturmak kesmezdi. Bugün bu biraz farklılaştı, artık (dilerseniz postmodernist) alemlerde, büyük teoriler yerine kişiye özel durumlar, bireysel hikayeler üzerinde durmak bana daha anlamlı geliyor. Büyük teoriden yola çıkmak yerine bireysel hikayelerden, onu yaşayan insanlara ne olduğundan yola çıkmak istiyorum. "Bütün kadınlar çalışmalıdır", "çalışmak bir kimliktir" diyen bir insana, bir kadının çocuğuyla oturmayı tercih etmesi anlaşılmaz geliyor olabilir. Bunun nedenlerinden birinin de az önce bahsettiğim paradigma farkı olduğunu düşünüyorum.

Daha sonra farkettim ki benim bilmişlik dediğim nokta bu tarz bir şeydi. Bütün kadınlar çalışmalıdır, bütün kadınlar oturmalıdır evinde, kadının yeri kocasının yanıdır, bütün kadınlar doğurmalıdır, bütün kadınlar doğurmamalıdır, bütün kadınlar saçlarını kazımalıdır, bütün kadınlar çarşaflanmalıdır, bütün kadınlar üniforma giymelidir, pantolon giymelidir, piercing takmalıdır, bütün kadınlar sezeyan olmalıdır, bütün kadınlar sokağa çıkmalıdır, büyün kadınlar üniversiteye gitmelidir, bütün kadınlar bla bla... Bana göre bütün bu cümleler eşit olarak yanlış. Yanlışın kaynaklandığı kelimeyi tahmin edebildiniz mi? "Bütün".

Politikacıların "bütün" kelimesine ihtiyaçları vardır, yoksa nasıl oy toplayacaklar, onlar büyük teorilerin peşinden gitmek zorundadırlar ki bir ideolojileri olsun. Bu bağlamda kendisinin ve başkalarının ne yapması gerektiğini söylemek ideolojik bir duruştur. (İnsanların ideolojik olmaya da hakkı var tabi, yanlış anlaşılmasın) Fakat ben katılmıyorum. Hiç bir ideoloji bir kadının gözyaşına değmez. Bireyler önemlidir. Bütün kadınlar çalışmasın derken, kadınların yüzde doksan dokuzu mutluyken, mutsuz bir kadın var ise atın o teoriyi çöpe ve bizi rahat bırakın. Tersi de geçerli.

Bugün CHPnin meselesine gelelim. Bugüne kadar "bütün kadınların başı açık olmalıdır" söyleminden, "bazı kadınların başı kapalı da olsa, içi aydınlık olabilir" ihtimaline geldiler. Oldukça oportunist bir biçimde. (Ben sevindim, çünkü zaten böyle düşünüyorum.)

Demek istediğim, Crebro'nun yazısına gelen yorumlarda sanki crebro, "bütün kadınlar evde oturmalı ve kariyerleri evleri olmalıdır" demiş gibi bir hava oluşmuş. Sanki bunun reklamını yapmış. Sanki yazı kadınları evde oturup çocuklarını bakmaya ikna için yazılmış. Crebro bana göre bizim kafalarımızdaki hayatlara bir çomak sokmak, bir alternatif getirmek istemiş. Katılmak katılmamak, o resmi inandırıcı bulmak, bulmamak başka. Yorumlarda "Crebro ne kadar haklısın tabi ki kariyer iğrenç bir şey" diyenler de, buna büyük tepki duyanlar da var. Sonra ABD Türkiye meselesi var. Crebro dememiş ki bütün Türkler böyle yapsın. Kendisi de zaten, "bir Türk olarak anlamakta zorlandığım, ancak dışardan izleyebildiğim... " demiş. Buna cevaben Türkiye'deki ekonomik koşulları tartışmak bağlam dışı. Türkiye gibi az gelişmiş ve ABD gibi ileri kapitalist bir toplum arasındaki refah farkını bile bile. Orada standart orta sınıf koca maaşı 4-6 çocuğa rahat rahat yetiyor. (Benim de kişisel olarak gözlemlediğim kadarıyla)

devam edecek... Çalışmak Her Zaman Anlamlı Mıdır?

"bilemezler avcının kim olduğunu
sezmişler düşmanın kokusunu
kadınlar kadınlar dağlara doğru
özlemlerle acılarla bir anadolu
bu sıtmalı gecelere bu beşikleri
bakma turaç bakma bana bakma el gibi."
Hasan Hüseyin Korkmazgil











Yorumların Yorumları

Texastan yazan arkadaşımız, sesini duyurmak için blogda yazısının yayınlanmasını rica etti. Söylediği bazı şeyleri anlıyorum, bazı düşünceleri ve tarzı ise bana uzak. Sesini duyurma adına burda yer vermem gerektiğini düşündüm. Şu deneyimden çıkan sonuç, (Crebro'nun yazısı, gelen yorumlar, benim yazım, üstüne gelen yorumlar) bu konunun hiç de gül bahçesi olmadığı, kadınların çalışma, annelik konularında oldukça dolu ve hassas olduğu. Söyleyecek çok sözümüz varmış. Bu nedenle iletişim açısından iyi bir başlangıç olduğunu düşünüyorum. Öte yandan, hızla polarize olmadan önce biraz daha anlamaya odaklansak sanki daha iyi olur gibi geliyor bana.

Sessizlik ve sesini duyuramamak acıtır. Dilsizlik, konuştuğunun boşlukta yok olması ve akacak mecra bulamaması üzücüdür. Bu da benim yaklaşımım. Selamlar
özgür anne"


"Dusuncelerime katilmadigi halde ozgur dusunce adina burada bana bir ses veren Ozgur Anne’ye cok tesekkur ediyorum.
-KONUK YAZAR: Texas’tan.

Crebro Meltem’den Demokrasi Dersi: “Dedigimi Yap, Yaptigimi Yapma!”

Crebro adli blogunda birkac hafta once “Blogger Kapatilmis!” diye feryat eden Meltem’in son yazilarindan birine gonderdigim ilk yoruma kendisinden tokat gibi, seviyesiz bir cevap aldim. Meltem soyle diyor:

“Ayrıca uzun zamandır beni kimse böyle SİNİRLENDİRMEMİŞTİ seni tebrik ederim. …. yazdıklarına bakılırsa senin böyle birşeyi anlaman imkansız. İş olarak üniversitede öğrencilik ve asistanlık mı yapıyorsun da yaptığın işi işten sayıyorsun!!!
SİTEME GİRME YAZILARIMI OKUMA BANA YORUM ATMA!!!”

Ben bu saygisizliga afallayarak, kibarca elbette ki bir daha yorum yazmayacagimi soyledim ve suna benzer bir cevap gonderdim: “Tepkini anlamadim Meltem. Kadinlarin calismasina kategorik olarak karsi cikan insanlar var, kadinlar da bu tip romantik argumanlara kapilarak yuz yil oncesinin normlarini diriltmeye calisanlara alet oluyorlar. Calismak calismaktir, evde oturup cocuk bakmak evde oturup cocuk bakmaktir. Bu ikisinin farkini ‘calismanin ne demek oldugunu anlayamamak’ gibi suslu cumlelerin arasinda kaybetmeyelim.”

Iste, “hakaret icerdigi icin silmek zorunda kaldim” denilen ikinci yorumum budur. Sonra blogda yeni baslik kaciliyor ve bu yeni yazida kendisi “bazi yorumlari hakaret icerdikleri icin silmek zorunda kaldim” diyor.

Yorumumun neden silindigini ve nesinin hakaret icerdigini kendisine buradan soruyorum. Benim silinen ve silinmeyen tum mesajlarim, Meltem’in kendini kaybederek bana agzina geleni saydigi yukaridaki alintiya kiyasla takdir edersiniz ki seviyece epey farkli.
Ve sonra bir de bakiyorum, Meltem’in blogunu okumam bile yasaklanmis.

Yasaklayan Meltem ise birkac hafta once “Blogger Kapatilmis!” yazisinda bize sunlari diyen Meltem: “İnsanlara görmeyi, duymayı, yazmayı, düşünmeyi ve konuşmayı yasaklıyorlar. İnsana insan olmayı yasaklıyorlar. İnsan olmak tehlikeli. Akıllı insanı gütmek zor. Onlar insan gütmek istiyorlar. Pes etmeyin. Yazılarınıza wordpress’te devam edin. Onu da yasaklarlarsa kendi sayfanızı oluşturun. Özgürlüğünüzü engellemelerine izin vermeyin.”

Bu sacmaligin uzerine, ulkemizin aydinlik fikirli, cesur bir “ozgur anne”si, dsusuncelerime ve ifade tarzima katilmadigi halde dusunce ve ifade ozgurlugu adina bana kendi sayfasinda bir yer verdi. Ozgur Anne’yi tebrik ediyorum.

Susturulmaya calisildim. Begenmedigimiz gorusleri susturalim gitsin, oyle mi? Oysaki o begenmedigimiz gorusler belki de dunyamizi genisletecek, ufkumuzu acacak olan gorusler.

Dunyanin her yerinde “ev hanimligi” olarak bilinen, kadinin evde oturup cocuk bakmasi durumuna “kariyer” adini vererek avukat, doktor, muhendis, ogretmen, professor, disci, ekonomist, laborant … vb. gibi cabalariyla bir meslek dalinda uzmanlasmis ve kendi alaninda topluma bir hizmet sunan insanlarla gunumuzun modern ev hanimlarini bir anda ile ayni kefeye koydunuz. Oysaki yapilan isin ekonomideki ve uretimdeki yeri farklidir. Doktor, muhendis, avukat, disci, professor hanimlarin cocuklari da, “domestic engineer,” “kariyeri ailesi olan kadinlar” gibi sifatlarla oldugundan farkli bir seymis gibi gostermeye calistiginiz gunumuzun modern ev hanimlarinin cocuklarindan “kalibre” olarak hic de asagi degildirler.

Meltem onlari da silmis mi bilemiyorum ama yazisina cok guzel ve akilli yorumlar gelmeye devam ediyor:

Mesela, “……bu kariyer delisi,ömrünü sadece çalışmakla tüketen,hiçbirşeye vakit ayırmayan,güya kadınların gücünü göstermek için çalışan insanlar… sanırım atatürk kadını olduklarını sanıyorlar bence yanılıyorlar” diyen bir arkadasa soyle bir cevap verilmis: “Calismak ve calismayi dogru bulmak ‘kariyer delisi’ olmak degildir. Ille de bir kaliba sokacagiz: “kariyer istiyor, demek ki hirsli, paragoz, kariyer delisi..demek ki kalbinde aska ve cocuk sevgisine yer yok”

Bir de, belki de gormek istemediginiz icin bu kadar sinirlendiginiz cok onemli sorular sorulmus:

“Hepsinin eşleri Michigan üniversitesinde doktora yapıyorlar. Biliyorum hayatları boyunca zorunlu olmadıkları sürece hiç ücret karşılığı çalışmayacaklar. Ekonomik olarak orta ya da ortanın üzerinde bir hayat sürecekler. Dört ile altı arası çocuk yapacaklar.”
1)Neden kendileri doktora yapmıyorlar?
2)Neden çalışmayacaklar? Anne oldukları için mi?
3)4-6 arası çocuk güzel bir hayal. Koca tek maaşla bakabilecek mi 4-6 çocuğa?

Insan zorunluluktan da calisir, ama en once insan oldugu icin calisir. Evet, calisma kosullari zordur, kadin olmak zordur. Issizlik, parasizlik, ayrimcilik gibi gercekler vardir. Her ailenin cocuklarina verebildigi egitim olanaklari da ayni degildir. Ama calisabilecekken sirf kadin oldugu icin calismadan evde oturmak nasil bir kisisel tercihtir ve eger boyle bir sey varsa bunu adi nedir?

Eskiden ulkemiz kadinlarin Ataturk’un armagani olan calisma ve secme ve secilme hakkini hakkini disleriyle tirnaklariyla koruduklari, ilk kadin pilot, ilk kadin tiyatrocu olmak ovundukleri bir ulkeyken, simdi gunumuz kadinlarini “birey yetistirme sorumlulugu” gibi suslu puslu cumlelerin arasinda oldugundan farkli bir seymis gibi gosterilmeye calisilan ev hanimligina ozendiren o yazinin kimlere hizmet ettigine dikkat cektim.

………….Ve hic sasirmadim. Buna hakaret denmis ve silinmis. Sonra bir de utanmadan “hakaret icerdigi icin bir yaziyi silmek zorunda kaldim” denmis.

“Blogger Kapatilmis!” yazisinda bize demokrasi dersi veren Meltem bir gun dediklerinin arkasinda durmayi ogrenir mi sizce?"

25 Kas 2008

Annelik, Çalışmak, Savaş Alanı

Nerden başlamalı... Çok derli toplu, konunun özüne inen bir yazı yazmak isterdim, ama sanırım bu öyle bir yazı olmayacak.

Konuya şurdan girdim, dün crebro bir yazı yazmış. "Kariyeri Ailesi Olan Kadınlar" Belki onu okuduğumdan, internette Annelik Kimliği diye aratırken dün yayınladığım Radikal'deki yazıya ulaştım. Dünden beri de aklımın bir köşesinde. Bugün, crebro, dünkü yorumlar üzerine bir yazı yazmış. "Yorumlara Cevap" Ben de gidip yorumları okudum. Bu konu beni yazmaya itti. Yazı crebronun yazılarına yanıt, ya da yorumlara yanıt değil. Anne olmaya karar veren/vermeyen her kadının önünde seçenekler var. Bu öyle bir konu ki kadınsanız gündeminizde. Olmasa da taşınıyor.

Ne düşünüyorum?

Kadınların şöyle bir sorunu var bence. "Benim yolum en doğrudur". En olmadığını sanan kadınların bile özellikle aile, erkekler, evlilik, çocuk, doğum konularında son derece bilmiş olduğunu düşünüyorum. Eğer sezaryan yaptıysa en doğrusu odur, normal doğurduysa o. Çocuğu bir haftalıkken bırakıp çalışmaya başladıysa en doğrusu budur, yok iki yıl başında durduysa en doğrusu o. Daha önce bu sayfalarda yazmıştım galiba. Konuştuğum diğer hamiloşlar çocuğa oda yapmadığımı duyunca "nasıl ya" diye şoklara girip bana garip bakışlarla bakmışlardı. Bir başka arkadaşımın arkadaşı ise çocuğuna hevesle oda hazırladığı için diğer hamile arkadaşlarından büyük tepki almış ve morali bozulmuş. Kısacası şu hayatta bir başka kadının düşüncelerine kendinizi bırakırsanız her yaptığınız yanlış. O daha iyisini bilir çünkü. Annelik kadını kendinden çok emin olmaya mı zorluyor bilmiyorum. Toplum sürekli olarak kadınları savunma hattında tuttuğundan, böyle bir iddacılık durumu mu oluşuyor bilmiyorum. Tek bildiğim, kadınlar ciddi anlamda rekabetçi ve özellikle, annelik, erkekler, çocuklar ve mutfak gibi konularda asla taviz vermez, kendinden şüphe etmez, öz eleştiri yapmaz bir hale sahipler. (Herkes mi doktora sahibi yarabbim. Bu ne kendinden eminlik, bu ne otorite, bu ne bilmişlik!) Çatışmalarının çoğunun kaynağında bu var.

Yani diyemiyoruz ki ne güzel kadının imkanı varmış, bebeğiyle uzun zaman oturmuş. Ya da diyemiyoruz ki, kadın bebeğinin bakımını ayarlamış ve işinden, mesleğinden olmamayı başarmış, aferin. Değil bunları söylemeyi, bu konular açıldığında hemen aslan kesiliyoruz.

Bir kabul edebilsek, annelik ya da kadınlık için binlerce yol vardır. Birinin diğerine üstünlüğü kadının çalışıp/çalışmaması, oda yapıp/yapmaması, ana okuluna yollayıp/yollamamasından çok annenin önce kendisiyle, sonra çocuğuyla ve çevresiyle kurduğu sağlıklı ilişkiye, kendini kabullenişine, huzuruna daha çok bağlıdır. (Naçizane fikrim. In my hımbıl opinion)


Savaş Alanı: Çalışan Anneler, Çalışmayan Anneler. İlk Gençlik:

Türkiye (belki dünyada da?) yaşayan bütün kadınlar önce anneleriyle ve annelerinin kuşağıyla hesaplaşmak zorunda kalırlar. Buna kendi annelerimiz de dahildir. Onlar da kendi annelerini sorgulamışlardır. Türkiye'nin geçirdiği hızlı dönüşüm, modernizmin getirdiği baskılar, diğer toplumların hayatlarına TVden de olsa şahit olmak gibi faktörlerin büyük etkisi vardır. Ya da belki de ergenliktir sadece.

Benim anneannem ve babaannemin zamanında kadının başlıca sorumluluğu ev, aile ve çocuklardı. Ne mesaiye gidiyorlardı, ne de crebronun yazısında geçtiği gibi latte içiyorlardı. Ama günlere gidip Türk kahvesi içtikleri, çocukları da evdeki büyük çocuğa emanet edebildikleri anlatılmıştır. Annelerimizin kuşağı bu resme baktı ve gördüğünden hoşlanmadı. Okumuşlardı, tek kimliklerinin anne olmasına izin veremezlerdi. Çalıştılar, işlere girdiler. Çocuklarını kimi bir haftalıkken, kimi bir aylıkken bakıcılara, kendi annelerine ya da kayınvalidelerine bırakıp işlerine döndüler. Hem mecburlardı (ekonominin dayatması) hem de annelerine benzememe kaygısı ağırdı. Çalışmayan annelerin, nasıl da eşlerinden para almak zorunda olduğunu, çalışmamanın anneyi çocuklarıyla şahane ilgilenen süper anneye dönüştürmediğini, bağımlı kadınların sinirli annelere dönüştüğünü, bunun da çocuklar ve aile huzur için pek de iyi bir şey olmadığını görmüşlerdi. Bunu seçmediler. Öte yandan çoğu "kariyer kadını" da olmadı. İş yerinde yükselmek, erkeklerle kıran kırana rekabet gibi konulardan uzak durdular. "Müdür olur musun" teklifine utandılar. Genelde öğretmenlik, devlet memurluğu gibi görece rahat ve huzurlu işleri tercih ettiler. (Ki o zamanlar fazla seçenek de yoktu) (Yanlış anlaşılmasın. Çok çalıştılar ama kariyer hedefleri olmadı.)

Gelelim bizim kuşağa. Biz de annelerimize baktık ve gördüklerimizden hoşlanmadık. Her ne kadar kendi annelerine göre fersah fersah ötede bir hayat yaşasalar da (kendi kocanı kendin seçebilmek, ekonomik özgürlük, entellektüel donanım) bu bizim (benim) için yeterli değildi. O kadar okuyup ettikten, bedeller ödedikten sonra bir erkeğin olabileceği ve benim olamayacağımı düşündükleri hiç bir alan kalmamalıydı. Feminist kitaplar ardı ardına yayınlanıyordu. Evde klasik anlamda bir iş bölümü vardı, anne yemek yapar, çocuklarla ilgilenir, baba dışarı işlerini yapar ve sokaktadır. Açıkcası bu bana kabus gibi gelirdi. (Sokakları hep sevmişimdir) Annemlerin kuşağı büyük bir arada kalmışlığı beraber yaşadı. Hem çalıştılar, hem eşit oldular, hem çocuklarıyla kendi annelerinden daha verimli, daha psikolojik daha destek veren anneler olmak için çabaladılar, hem de kimseye yaranamadılar. Feministler onları bağımlı, muhafazakarlar fazla bağımsız buldu. Eskiden annenin çocukları iyi beslemesi yeterliyken, annemlerin kuşaktan, okul başarısı, çocuğun sosyal hayatı, psikolojisi, zekası, her şeyi sorulur oldu.

O dönemde, (sağcı) öğretmenlerimin verdiği "çalışan anneler, mutsuz çocuklar" kitapları vardı. Muhafazakar ellerden çıkmış, annesi çalıştığı için başına binbir haller gelen çocuklarla ilgili kitaplar. Feministlere cevaben yazılmış deli saçması hikayeler. O dönemde çevreye bakınca, annesi çalışmayanların daha mutlu, daha huzurlu, daha iyi yetişmiş olduğunu düşünmedim. Anladığım kadarıyla evde olmak, bu kadınların bütün zamanlarını çocuklarıyla geçirmesine de yaramıyordu. Başka bir sosyal hayat(günler), çalışan arkadaşlarının yanında biraz daha ezik duruş. O günlerde zaten çalışmamak seçilen bir şey değildi. Eğitiminiz yoksa çalışmazdınız, o kadar.

(O zamanlar bebeklerden, çocuklardan, evlenmekten korkardım. İlk hedef bağımsızlıktı. Kendini bir erkeğin ya da toplumun tanımlamasına izin vermeden tanımlama. Ancak o noktadan sonra bütün olunabilirdi. Bizim kuşakta doğumların az olmasının sebepleri arasında o kapana kısılmışlık hissinden uzak kalma isteği yer tutar. Bebek insanı eve bağlar çünkü... Dediğim gibi sokakları seviyoruz.)

(Sonra teyzemin dediği: O kadar okuyacaksın da ne olacak, nasılsa doğurmayacak mısın? )

Bebek de yaparım, Kariyer de

Bebek de yaparım, kariyer de ikibinli yılların sloganı oldu. Bu hem, dışarda çalışmak yeterli değil, paketin tamamını istiyoruz kardeşim feminizmini savunan, hem de adam gibi rekabet etmek istiyorsanız doğurmayın söylemini eleştiren bir şarkı olarak (birisi orkid kadınları demiş yorumlarda) gündeme oturdu. Bugün artık nihayet, kadınlar kariyerden utanmama, tersine bunu talep etme noktasına gelmişlerdi. Koskoca holdingin bayan CEOsuna sıkıysa erkekler sizden üstün aslında diyin bakalım diyebilirseniz. Üstelik bu bayan CEO hiç de erkekleşerek ve çocuğundan vazgeçerek gelmemişse o noktaya. Çevrede çocuğu olduğu halde kariyeri olan kadınlar, çocuğu olmadığı halde kariyeri olan kadınlar, çocuğu olmadığı halde kariyeri de olmayan kadınlardan çok var.

Sonra, ben ABDye gittim. Gördüm ki bakıcı ücretleri çok yüksek. Çocuğu olan herhangi bir kadın aynı zamanda çalışıyorsa, maaşının çoğu bakıcıya gideceği için bu saçma kabul ediliyor. Patronlarımızın eşleri, ABD kökenli mühendislerin eşleri çalışmayıp, en az üç çocuğa evde bakmaktaydılar. Bu arada Hint kökenli arkadaşlarımıın eşleri iki çocuk doğurup, harıl harıl (bilgisayar mühendisi) çalışmaya devam etmekteydi. İran'lı iş arkadaşımın eşi de çalışıyordu. Kısacası göçmenler, görece daha az gelişmiş sayılan toplumlardan gelen kadınlar için çalışmamak çok düşünülebilen bir durum değildi. (İranlı arkadaşım da, Hintli erkek arkadaşım da aslında gayet iyi kazanıyorlardı. Eşleri çalışmasa idare ederlerdi.) Şirket yemekleri için ideal ABDli patronların evlerine gittiğimizde, kocaman evler, sağlıklı çocuklar, çocuk başına en az üç hobi, sarışın çıtır, zayıf ve eğitimli ama çalışmayan, kendini çocukların adamış anne... İdeal tablomuz buydu. Yalnız iki kadeh içtikten sonra, patronun eşinin beni bir kenara çekip eskiden nasıl da çılgın bir parti kızı olduğunu, ortamlara aktığını özlemle anlattığını unutamıyorum. Mesele çalışmak/çalışmamanın ötesinde bir kimlik sorunuydu. Belki de benim bakışlarımda gördüğü, evine bağlı eş, zarif çocukların annesi kimliğiyle onun da bir derdi vardı. "Ben sadece bu değilim" demek ister gibiydi.

Elbette bu bir örnek ve genellenemez.

Rosalind Coward'ın kitaplarını okumuştum eskiden. Şu Hain Kalplerimiz: Kadınlar Erkeklere Neden Teslim Olurlar? ve Kadınlık Arzuları: Günümüzde Kadın Cinselliği

Özellikle "Şu Hain Kalplerimiz" İngiltere'deki bir trendden bahsediyordu. Önemli kariyer basamaklarına gelmiş kadınların nasıl bir anda "doğanın çağrısını" duyup doğurduklarını ve işlerini ve kariyerleri silip "evimin kadını, çocuklarımın anasıyım" moduna geçtiklerini anlatıyordu. Bunun arkasındaki motivasyonun hormonlar ve içgüdüler kadar modern toplumun ve kapitalizmin kadınlar (ve insanlar) üzerindeki yozlaştırıcı, yıpratıcı, rekabetçi etkisinin olduğunu gösteriyordu. Birazcık özel sektörde çalışmış olanlar, ortamın özellikle rekabet söz konusuysa nasıl bir kurtlar sofrasına döndüğünü çok iyi bilirler. Büyüyünce insan şunu görüyor ki "kariyer"denen naneyi hiç kimse size altın tabakta sunmuyor. İstediğiniz kadar en iyi okulları, en iyi dereceyle bitirin. İstediğiniz kadar işinizde birinci sınıf olun. Ofis politikaları, arkadan dönen oyunlar, lobicilik, bunların farkında olmalısınız. Peki yürek buna dayanır mı? Ya da ne kadar dayanır? Bunu bir kenara bırakıp, alın kariyerinizi de, hırsınızı da, paranızı da, sizin üç kuruşluk üretiminiz için kıçımdan kan damladı uleeeeen demek güzel değil mi? Vallahi bana güzel geliyor ne yalan söyleyeyim. Bazen keşke imkanım olsa ve hiç çalışmasam, illa üreteceksem şu kıyıcı ortamdan uzakta evde daha küçük bazda üretsem diye düşünüyorum. (Bazı meslekler daha şanslı, çevirmenlik, yazılım vs gibi evde de yapılabilenler.)

Şu anda evde olmak, hamile olmak ve işten uzak olmak bana cennet gibi geliyor. Tekrar o ortama girip kıran kırana mücadele etmek, lafları savuşturmak, imaları geçiştirmek, deliler gibi çalışmak (üstelik işini seven, üretim yapan ve ürettiğine inanan, bunun memleket için ne kadar faydalı olduğunu da düşünen bir ben varken) ne kadar zor geliyor anlatamam. Bunu yapacağıma bebeğimin huzur dolu kokusunu içime çeker, evimde pışpışlarım, ne de güzel olur gibi geliyor. Demek istediğim, bebeğe kendim bakmak istemem kadar, çalışma ortamındaki adaletsizliklerin ve rekabetin de etkin bir motivatör olduğu. (Benim için) Öte yandan benim kişiliğim de otur evinde, keyfine bak türü bir yapı değil. En azından uzun süre değil. Vahşetin Çağrısı'ndaki Ben gibi bir yerlerden ses duyup kurtlar sofrasına döneceğim gibi geliyor.

Kendini Feda Eden Anne

Kariyeri annelik olan kadınlara gelince, aklıma şu geliyor hep. Bu anneler, (crebronun yazısındaki) yedi yirmi dört çocuklarıyla ilgileniyorlar. Okulları, bakımları, kursları. Kitaplar okuyorlar, kendilerini çocuklarının gelişimine adamış durumdalar. Bu onların seçimidir, kendilerinin vereceği karardır. Üretim yapmadıkları söylenemez, insan yetiştiriyorlar.

Ancak hep aklıma şu soru takılıyor. Varsayalım anneniz, sizi yetiştirmek için çalışmamış. Kitaplar okumuş, masallar anlatmış. Okullara gitmişsiniz. Sonuç itibariyle ülkenin en iyi okullarında okumuş, entellektüel derinlik sahibi, üretken bir birey olmuşsunuz. Aferim. Sonra doğuruyorsunuz (kız çocuğu) ve onu aynı annenizin yaptığı gibi masallarla, kitaplarla, o kurstan buna taşıyarak mükemmel bir şekilde yetiştiriyorsunuz. Biri sorduğundan "ben anneyim" diyebilecek kadar kimliği benimsemişsiniz. Sonra o mükemmel kızınız da okulları bitiriyor, kendi gibi entellektüel bir adamla evleniyor ve kızı oluyor. Ve o da sizin gibi o kızı en iyi şekilde yetiştirmek için...

Eeee. Yani entellektüel bir türün devamını sağladık da ne oldu? Bu resimde bir hata varmış gibi geliyor bana. Bu kadınlar çemberine bir erkek çocuk girmedikçe, bunca emeğin toplumsal çıktısı ne oluyor? İyi eş, iyi anne. Ama topluma, üretime, gelişime faydası var mı? Ursula L Guin'in kitabında vardı. Özellikle kadın yazarlarla ilgili. Çocuklar büyüyene kadar bekle, bekle, zamanın gelmesini bekle, sürekli ertele. Çocukların için vazgeç. Onlar da çocuklaarı için vazgeçsinler filan. Bahane. Hayat şimdi ve şu an var. Ne çocukların, ne de senin geleceğinde.

Bir annenin, annelik dışında bir "ben"inin olması, üretim yapması, yazması, çalışması o ben doğrultusunda hareket etmesi günah değil. Öte yandan bunları yapması için illa ücretli bir işte çalışıyor olması da şart değil.

Bir de unutmadan. Burada bahsettiklerimiz hep bireysel örnekler. Bunlardan çıkıp genele gitmek doğru değil. Yani kadınlar için çalışmamak/çalışmak iyidir denemez. Ne herkesin sosyo-ekonomik-kültürel seviyesi aynı, ne herkesin aile yapısı, kocası, eşi dostu aynı. Toplumdan topluma kimliklerimize kadar binbir faktör var. En iyisi kendi yolunu kendin seçmek ve sana verilen senaryoya uygun hareket etmeme hakkına sahip olduğunu bilmek.

En önemlisi seçim yapabilecek durumda olmak.

Sonuç

Keşke kadınlar kadınları bu kadar aşağılamasa.
Keşke kadınlar bu konularda bu denli rekabetçi olmasa.
Keşke kadınlar başka kadınların seçimlerinin onların kendi seçimlerini anlamsızlaştırıp, değersizleştireceğini düşünmese.
Keşke bütün kadınların seçme hakkı olsa, çocuk doğurmayı/doğurmamayı, çalışmayı/çalışmamayı/evden çalışmayı seçebilse.

Keşke kadınlar diğer bütün kadınların kendileri gibi olmayabileceğini kabullense ve dayatmasa.
Keşke anneliğe dair konular faşizan bir şekilde "böyle hissetmelisin!" savunulmasa.

Keşke bireysel hikayelerden "herkes böyle yapmalıdır!" sonuçları çıkmasa.

Keşke her insan üretebilse, ürettiğine yabancılaşmayabilse, hem üretecek, hem kendine ve ailesine zaman ayırabilecek, sağlıklı bir yaşam sürdürebilse.

Keşke işyerlerinde kadınlar, hamile misin, doğuracak mısın gibi sorularla olmadık tacizlere uğramasa.

24 Kas 2008

Yaşasın Doktorlar - Bitsin Kaşıntı

Alerjiymiş.

Hamileliğe bağlı alerjik reaksiyon. PUPPP olmuşum. Sebepler artan hormonlara ya da bebekten geçen bazı hücrelere yönelik alerjik reaksiyon.

Tedavisi için bir sürü krem verdi doktor, karıştırılacak sürülecek. Antihistaminik tavsiye etmiyorlarmış çünkü, bebeği uyutuyormuş.

İnsan neler öğreniyor...

Annelik Kimliği - Radikal

Beğendiğim bir yazıyı paylaşmak istiyorum.

Sadece Anne Olmak

EBRU YILDIRIM

20 Ocak tarihli Radikal İki'de Meltem Nizamoğlu Öztürk imzalı "Bana Bir Masal Anlat Anne" isimli yazıyı okuduktan sonra kendimle hesaplaşmaya girişip sorunun nerde olduğuna dair fikir yürütmeye çalıştım. İmza yerine "anne" diyebilecek kadar "anne"liği bir kimlik olarak benimsemenin, yazının bütününe de yansımış olan bunu onaylatma kaygısının derinlerinde yatan kanımca çok da masum olmayan "minicik yavruların yalnızlığı", "ekmek kokuları, tekerlemeler, bebekleriyle 'en' iyi ilgilenen anneler" vurgusu ruhumun yeniden sıkışmasına neden oldu.

Yaklaşık iki yıl önce bilerek, isteyerek bir bebek dünyaya getirmiş olan ben, bu iki yıl içerisinde yaşadıklarımı düşündüğümde Meltem Nizamoğlu'nun yazısına istemeden öfkelendim. Yazı bebeğin dünyaya geldiği ilk bir yılda yaşadığım kimlik bunalımını, "ben kimim" sorularını, kaçıp kurtulma isteğine karşın kurtulamama hezeyanlarımı yeniden ve yeniden yaşamama neden oldu. Henüz çok yeni olan, ancak hiçbir zaman sona ermeyeceğini çabuk fark ettiğim "annelik" serüvenini yaşarken yaptığım geçmişe yolculukta, derin bir yalnızlığın izleri peşime takıldı ve anladım ki annem, anneler ne çok yalnızdı. Kızımı ilk kucağıma aldığımda bütün acılarımın dineceği, her şeyi unutacağım ve içimi büyük bir sevincin kaplayacağı söylenmişti. Olmadı. Önce dakikalarca, sonra günlerce ve nihayetinde de aylarca içimi büyük bir sevincin kaplamasını bekledim, durdum. Korku doluydum, kendi gövdemi tanıyamıyordum ve dehşetle fark ettim ki çocuk bakımı konusunda hiçbir şey bilmiyordum. İşin acı tarafı, hastaneden eve gelir gelmez bebeğin tüm gizeminin bana malum olacağı anlatılmıştı. Oysa eve geldiğimde bana malum olan yalnızca dehşet verici bir yalnızlık duygusu ve korku oldu. Aradan geçen dört ay boyunca da bu yalnızlık duygusundan kurtulamadım, yetersizlik duygusuyla hemhal oldum. Geldiğinde yaşama tatlı bir katkı olacağı düşünülen ancak kendisi bunu ısrarla reddeden kızımla başbaşa kaldım.

Devamı için... Sadece Anne Olmak

Hamilelikte Kaşıntı ve Kızarıklık Devam Etmekte...

Çok fenayım. Kaşı kaşı kaşı. Hart hart. Mantar kremi iyi gelmedi. Artık kollarım da kaşınıyor. Yarın doktora gideceğim ama bu gece nasıl geçecek? İnternetten bahsedilen hastalıkların resimlerine baktım, hiçbiri bana benzemiyor. Biraz pencereyi açıp önünde durunca iyi geliyor soğuk. Üşütürsem?

Uyumam lazım, uyuyamıyorum. Ellerimi filan mı bağlasam ne yapsam bilemedim bir türlü...

Ilık duş alsam, uyusam...

Sağlığının kıymetini bilmeli iyiyken. Bugün bulabildiğim bilgiler şöyle...
Hamilelikte kaşıntılar

Çıkardığım öneriler şunlar:

Kesin bir tedavisi yok.
Ilık duş alın, sıcak beter ediyor.
Durulama suyuna kurumuş nane koyun. (Bunu birazdan denemeyi düşünüyorum)
Yulaflu sularla durulanın.
Karbonatlı sular da iyi gelebilirmiş. (Evde yok)
Doğurunca geçiyor. (En az bir ay böyle mi geçeceeeekkkk??)
Hamilelik alerjileri coşturuyormuş.

(Bu arada yazı yazarken kızım bir anda dikelir gibi oluyor içerde. Yazdıklarımı görmek istermiş gibi. :)

Naneli duş alacağım, işe yararsa yazarım.

23 Kas 2008

Hamilelik ve Kızarık Kaşıntılar

Dün artık çıldırma noktasına geldim. Genel kaşıntıya ek olarak mide bölgesi ve göğüslerde büyük kırmızı alanlar oluştu. Deli gibi kaşınmaları bir yana o kızarıklık beni ürküttü. Gün boyu internette dolaşıp bilgiler aradım, bir sürü enteresan şey öğrendim. Ama tabi asıl yapmam gerekeni en sonda yaparak doktoru aradım. Onu yap bunu yap diye aratana kadar baştan arasaydım yaaaa. Aramadım işte. Doktor antifungal bir krem önerdi. Mantar olmuşum sanırım kızarıklıkların sebebi oymuş. Sürdüm dün gece. Kızarıklıklar azalır gibi oldu ama kaşıntıya devam. Kaşımamaya çalışıyorum.

Biraz insanın kafası karışıyor tabi. Kızarıklıklar mantar diyelim. Ama kızarıklık olmayan yerler de kaşınıyor deli gibi. Acaba çok fazla losyon sürüp mantarlara haydi çıkın diye ben demiş olabilir miyim. Çok sızlanasım geldi. Dün kardeş ve sevgiliyle alışverişe gittik. Alışveriş merkezinin ortasında haşır haşır göğüsleri kaşımamak için kendimi zor tuttum.

Bu arada doktoru aramadan önce bulduğum en faydalı bilgiler şu adreste: (Malesef ingilizce)
Skin rashes in Pregnancy

22 Kas 2008

Hamilelikte Kaşıntı Namı Diğer PUPPP

Kadınlar Kulübünden alıntıdır:
"
Gebelikte PUPP hastalığı:

PUPPP gebelikte kaşıntı ile birlikte kırmızı ve kabarık lezyonlarla seyreden gebeliğe özgü kaşıntılı bir hastalıktır. Hastalık 130 iel 300 gebede bir görülmektedir. PUPP özellikle ilk gebelikte, gebeliğin 35. haftasından sonra ve nadiren de doğumdan sonra ortaya çıkmaktadır. Ailevi eğilim yoktur, diğer gebeliklerde tekrarlama olasılığı düşüktür ve doğum kontrol hapları ile bir ilgisi yoktur.

Hastaların üçte ikisinde kaşıntı, kızarıklık ve kabarıklıklar karın çatlaklarından başlar. Oluşan lezyonlar çok değişkenlik gösterebilir: kızarıklık, kabarıklık, su dolu kabarcıklar v.s. Daha sonra gövde, kol ve bacaklara yayılabilir, ancak avuç içi ve ayakların altında görülmez, yüzde nadiren görülür. Lezyonlar iyileştikten sonra yerinde koyu bir iz kalabilir.

Nedeni tam olarak bilinmemekle birlikte, gecikmiş bir aşırıduyarlılık reksiyonuna bağlı olduğu düşünülmektedir. Bağışıklık sistemi ve hormonlarda bir değişiklik görülmez. Ancak östrojen ve progesteron hormonlarının az da olsa rolü olabileceği öne sürülmektedir. Karında hızlı büyümenin iltihabi bir reaksiyona ve bunun da kaşıntıya neden olduğu da öne sürülmüştür. İkiz gebeliklerde daha sık görülmesinin de bu aşırı gerilmeye bağlı lduğu düşünülmektedir. İkiz gebeliklerde hormon düzeylerinin daha yüksek olması da bu iltihabi reaksiyonu artırmaktadır. Bazı araştırmacılar tarafından bebekten anneye geçen hücrelerin cilde yerleşerek kaşıntıya neden olduğu da öne sürülmüştür.
http://www.jineart.com/modules.php?n...article&sid=43

Tedavi

Hafif vakalarda lokal merhemler (antihistaminik, steroid) ve ağızdan antihistaminik ilaçlar kullanılır. Tedaviye yanıt vermeyen hastalarda steroidler ağızdan verilebilir. Hastalığın bebek üzerine bir etkisi yoktur ve tedaviye yanıt vermeyen hastalarda erken doğum önerilmemektedir.
"

Öneriler:

  • Sıcak duş yapmayın.
  • Kokulu krem sabun kullanmayın.
  • Fazla duş yapmayın. (Nasıl? nasıl?)
  • Kaşıntının üzerinde buz gezdirin. (Soğuk iyi geliyormuş)
  • Vantilatörü açın karşısına oturun.
  • Sıcak havada dışarı çıkmayın.
  • Bebeğe hiçbir zararı yok.
  • Doğurunca geçiyormuş. (genelde)
  • Doktora söylemek gerekiyor, bir ihtimal başka bir sorunun habercisi olabilirmiş.
  • Yulaflı duş yapın diyorlar.
  • Kaşımayın.
  • Havluyla hunharca durulanmayın. Şöyle bi dokunun geçin.
  • Bol kıyafetler giyin.

Aşk Başkadır Bunlardan, Döner Gelir Uzaklardan

Çok yorucu bir proje döneminden çıktı sevgili baba adayımız. Geçen üç gün için izin aldı. Evde keyif yaptık. Gerçi ben bu ev döneminin çoğunu geceleri ayakta, gündüzleri yatakta şeklinde geçirdim. Bol bol uyudum. Ama olsun, o yakınlardayken uyumak da güzel.

İnsan hamileyken bir garip şekil alıyor. Şekilsiz mi demeli? Takmadan edemiyorum, dışardan nasıl gözüktüğümü bilmiyorum, bana uzaylıymışım gibi geliyor biraz. Sevgili sürekli sen şişman değil, hamiloş güzelisin demese depresyona girebilirim bile. Kocaman karnın istilası.

Gezdik, yürüdük, kitaplar aldık, internette dolandık. Yatak odamızı baştan düzenleyip, kızımıza hazır hale getirdik. Tam alışamayıp ayakları radyatöre çarptık. Bol bol konuştuk. Geldiğimiz yola baktık, az gitmiş, uz gitmiş, dere tepe düz gitmişiz meğer. Sahip olduklarımız için şükrettik.

Kaşıntıya bir çare lazım. Sürekli duş alıyorum, o rahatlatıyor, üstüne kremlenme seansı. Kremim bitti, yenisini almam gerek. Yabancı sitelerden bakıyorum. Her gün duş almayın, sıcak duş yapmayın cildi gerer kurutur diyorlar. Gebelerin %20sinde olurmuş, doğurunca da geçermiş. (Doğur geçer!)

Zaman geçiyor, kız büyüyor, anne kaşınıyor, baba karnı dinliyor. Anne kaşıntılar bitsin istiyor, başka bir derdi yok şimdilik...

Her güzel şey çabuk biter soldular dünkü çiçekler
Ne kuşlar ne de geçen mutlu günler her an benimle beraberler
Aşk başkadır bunlardan, döner gelir uzaklardan
Bir ses, bir şarkıyla bazen hemen başlar sıfırdan...
Ajda Pekkan

21 Kas 2008

35w1d - 36. Hafta

Doktora gittik çarşamba günü. Aslında haftasonu gidecektik de baba adayımız dayanamadı, çok özledim görmeye gidelim diyince öne aldık bir kaç gün, hile yaptık:) Önümüzdeki haftadan itibaren her hafta gitmeye başlayacağız. NST non-stres test yapıldı bir de. Karınıza iki prob bağlanıyor. Biri bebeğin kalp atışını, diğeri rahim kasılmalarını izliyor. Elinize de bir buton veriliyor. Bebek her hareket ettiğinde basacaksınız. Bizim kız test sırasında formundaydı. Bol bol ayaklarını dayadı, gerindi, dönendi. Ben de düğmeye bastım durdum. Ama insan emin olamıyor, bebek hareketi subjektif geliyor. Sonra sordum hemşireye, ayaklarını dayaması hareket sayılır mı? Sayılırmış. Mesela dayıyor ayağı ya da popoyu ve ittiriyor yavru. Bu süregen bir hareket (kesik kesik/discreet değil). Sevgiliyle konuştuk, bi başında bir de sonunda basmak mantıklı geldi. Ne zaman değişiklik o zaman bum.

Sonra çıkan sonuçları incelediler, gerçekten de bizimki hareket ettikçe kalp atışları değişiyormuş. Bu çok iyi bir şeymiş çünkü beyinde kalp atımını düzenleyen bölge güzel çalışıyor demekmiş. Bu kadar hareketli olması da harikaymış. Nazar değmesin tü tü tü maşallah. Öğrendik ki, bebek hareketliyse bu iyiye işaretmiş. Bebek hareketsizse, bu kötü olduğu anlamına gelmezmiş ama dikkat etmek gerekliymiş. Hareketlerde azalma olur olmaz doktoru arayacakmışız. Ben de sordum, azalmanın anlamı nedir? Bazen uyuyor çünkü. Doktor dedi ki normalde alıştığın neyse ondan daha az olduğunda kıllanacaksın. Biraz yemek, tatlı bir şey yiyip, sol yanına uzanacaksın ve saymaya başlayacaksın. Eğer çok hareketlenmezse derhal doktor aranacak.

Bunun dışında ultrasona girdik ve birbirinden güzel pozlar verdi kızımız. İnsan hem gelsin istiyor bir an önce, sabırsızlanıyor. Hem de vakitli olsun diye dua ediyor. Normal olsun istiyorum, normalde korkmuyorum da. Ancak geçen gece biraz kasılır gibi olunca bir an korktum. Daha hazır değiliz. Zamanı var. Son yoga seansını da ekmiştim. Meğer onlar bana cidden iyi geliyormuş.

Kötü haber, kilo almışım. 1.5 haftada 5 kilo gibi birşey. Ama inanamadık, bende hiçbir değişiklik yok. Kızımız 2500 olmuş. Son derece normal kilosu. Hadi o 500gr almış. Suyla filan 1 kilo desek, kalan 4 kilo nereye gitti. Yüzüm aynı, bacaklar aynı, memişler aynı. Ödem olabilir diye şüphelendik, hafif şişlikler var gibi. Belki tartı yanlıştır? Neyse ben yediklerime dikkat etmeye başladım. Ama insana kilo aldın diyince aniden canı tatlı istiyor. Normalde yemediğim şeyleri istiyor. Bakalım. Yarın itibariyle balık-tavuk-et ve zeytinyağlılara dönüş. İtiraf ediyorum bu hafta hiç doğru dürüst yemek yapmadım.

Doktor artık yürüyebilirsin dedi. Biz de iki gündür yollara vurduk sevgiliyle. Çarşamba günü alışveriş merkezinde dolanıp bebişimizin şiltesini aldık. Yaylı yatak daha iyiymiş arkadaşlar. Hem nefes alan yüzeyi anti alerjik, hem de daha uzun süre kullanılabiliyor. İngiltere'deki arkadaşım sağolsun. Sayesinde bu çilemiz de bitti. Hem yatak aldık, hem yatak kenarlarına kafasını vurmasın diye cicili bicili şeylerden aldık(mothercare), elimiz değimişken nevresim aldık, aynı renkten dönence aldık. Bir anda fiyatlar çoştu tabi. Aslında kenar korumalar ve nevresimler İKEA da da var ve çok daha hesaplı. Onlardan da almıştık. Bir daha aldık. Bunlar anne, baba olarak kendimizi şımarttığımız tek ürün seti oldu. Kirlenir değiştiririz filan diyerek kendimizi ikna ettik.

Bugünde caddeye gittik. Uzun uzun yürüdük, ama biraz yorucu oluyor. Yürüyoruz, sonra bankta dinlenmem gerekiyor. Biraz dinleniyoruz tekrar. Bağdat caddesine bu kadar bank koyanlardan Allah razı olsun. Tam benim gibi hamiloşları düşünmüşler. Sonra bir arkadaşımızla buluşup sohbet ettik. Dönüşte tekrar yürüdük eve dura dura. Arada remzi kitabevinde mola verip niyetlenmediğimiz kitaplardan aldık. Bir de scrabble aldık. Evde arada oynarız artık. Sonra eve geldik, çok yorulmuşuz. Ben hemen koltuğa yayıldım. Sevgiloş de ne enerjiyse gidip mutfağı pırıl pırıl yaptı, inanamadım. Aşırı tembelim bu aralar. Ev işlerini yapamıyorum. Zaten ben bu gecelerin adamıyım, gündüzleri uykuya teslim. Değişiyor. Doktorum gerçi ev hanımlığı çok yaramış diyor, iş beni harap etmiş. Doktorum bayan ve kendisi de süper çalışkan, aklı başında bir insan. Daha az yorucu ve stressiz bir iş olsa belki çalışırdım biraz daha ama evde olduğum için çok mutluyum.

Gündüzleri sevgili işteyken de çıkıp dolaşayım kendim diyorum. Kafam boşalır biraz hem yürümüş olurum. Bir yerlerde oturup notlar alırım, kitapçı gezerim. Keyfim çok yerinde, bir de daha uzun uyuyabilsem... Bir saatten sonra su içmeyi kesin diyorlar ama onu yapamıyorum. Sonra da tuvalete kalkıyorum, kalkmışken mail bakıyorum filan filan. Dedim ya ben bu gecelerin adamıyımmm.

Günün en önemli haberi, nihayet prima yeni doğan bezlerden alabildik. Daha önce 2 numara bulabilmiştim. Bunu bulunca sevindirik oldum. Artık eksik bir şey kalmadı sanırım. Ya da eksikler opsiyonel. Bir oto koltuğu gibi bir şey lazım, bir ana kucağı, bebek arabası, bir de kamera. Onun dışında iyiyiz. Bunların hiçbiri de aşırı acil değil. Yaşasın.

Tek sorunum bitmek bilmeyen kaşıntı. Çıldırtan kaşıntı. Deliriyorum. Kremlenmekten bir hal oldum. Duşa girip sıcak/soğuk su tutmak iyi geliyor. Bir süreliğine. Sonra tekrar kremlenme. Bu kadar kötü olduğunu bilmiyordum. Kaşıdıkça kaşıyası geliyor insanın. Bunu bilip kaşımamalıyım diyorsun ama dayanmak mümkün değil. Kakao özlü kremim bitti, yarın gidip yeni krem alacağım. Offf kaşınmak çok fena!

Gıcık Anne Sendromu

Ben peşinen söyleyeyim. Öyle sevimli hareketler beklemeyin benden.

1- Çocuk sahibi oluyor olmam, tanıdık tanımadık herkesin çocuğuna delireceğim anlamına gelmez. Ben sadece sevdiğim arkadaşlarımın, akıllı çocuklarını seviyorum. Bir alışveriş merkezinde ortalığı yırtan şımarık veletleri sevmiyorum. İş arkadaşlarımın gösterdikleri kendi çocuklarının fotoğraflarıyla ilgilenmiyorum. Hamilelik beni bir anda süper dişi yapmadı. Hala eski benim.

2- Cümle alem benimle ve hamileliğimle ilgilensin diye delirmiyorum. Bol su içiyor musun vs gibi sorular iyiliğim için dahi olsa sorulduğunda kıl oluyorum. Ben ve yakınlarım okumuş etmiş meraklı insanlarız. Gerektiği zaman önlemleri alıyoruz. Eğer kadın doğum uzmanı değilseniz karışmayın. Bu tarz sorular bana hiç de sevimli gelmiyor.

3- Hamile bir insanla hamilelik ve çocuk dışında da konular konuşulabilir. Bir anda kişinin beyni donmuyor.

4- Her kadın annedir, kadınlar su ister, çiçekler böcek ister, anneler kutsaldır filan laflarını duymak istemiyorum. İsteyen olsun. Ben istemiyorum. Beni kategorize etme, benle oynama, yaftayı yapıştırıp bana isim koymaaaa.

5- Her dediğim lafı "duygusal bu"na yoramazsın. Duygusal olabilirim ama bu dediklerimin doğru olmadığı anlamına gelmez!

6- İlgi istemiyorum o ayrı. Ama görmezden gelme. Yol ver. Göz göre göre gelip çarpma. Sigara dumanın yüzüme üfleme. Kırmızı yandığında dur hayvan dur. Hamile olmasam da dur ama bi çevrene bak yahu!!!

7- Dediklerimi ve tepkilerimi izle. Madem duygusal diyorsun, bak bazı şeylere sinir oluyorum. Yapma bunları. Sinir olunan soruları oku ve bunları durmadan sorma ne olur.

8- Diğer anne ve hamilelere: sizin yaptığınız sizin için iyi olmuş olabilir. Bizim için iyi olacak diye bir şey yok. Örnek, normal doğum yaptıysanız normali, sezeryan olduysanız onu aslanlar gibi savunup üstümüze gelmeyin. Sürekli doğum anısı anlatmayın(sorulmadıkça) Şunu yap, bunu al, şunu giy, bu lazım konularında biraz ihtiyaca göre yorum yapın. Bir kere söyleyin (öneri mahiyetinde) ve soruldukça cevap verin.

9- Hamileler, başka hamilelere patronluk taslamayın. Siz bebeğim ihtiyaçlarının iki katını üçüncü ayda almış olabilirsiniz. Ötekisi sekizinci ayda tamamlamadı diye aşağılamayın. Her yiğidin bir yoğurt yiyişi vardır. Benzer bir şekilde siz bebeğe oda yapmamış olabilirsiniz, yapanı da meraklı diye aşağılamayın. Belki hevesi var. Size ne yahu, size ne!!!

10- Terslenirseniz bozulmayın. Sorduğunuz soru ya da söylediğiniz şey karşınızdakine yüzüncü defadır söyleniyor olabilir. Terslik size denk gelmiş olabilir. Hamile diyin geçin. İzin verin karşıdaki duygusal olsun, siz olmayın.

11- Benim çocuğumu ellemeyin.

12- Yolda yürürken gelip çocuğun şurasını aç, burasını ört demeyin sakın. Rencide ederim.

13- Eğer çok sevdiğiniz bir isim varsa, kendi çocuğunuza koyun. (Önerilen her ismi koysak çocuğun 100 tane adı olacak. )

14- "Allah Kurtarsın" ve türevi ahu vah laflarını kendinize saklayın. Siz kendi hamileliğinizden nefret etmiş olabilirsiniz, ama karşınızdaki mutlu bir hamile olabilir. Her anından zevk alıyor olabilir.

15- Varsayımlarda bulunup durmayın. Siz hamileyken sıfır libido olmuş olabilirsiniz. Karşınıdaki ise son derece canlı bir hayata sahip olabilir. Genellemeyin kardeşim.

16- Gelelim kocalara. "Ay benim kocam beni öyle görmeye dayanamaz" bana hiç de şirin gelen bir durum değil. Çıt kırıldım erkeklerle evlenmeyin kardeşim. Niye dayanamıyormuş?İki gün sonra hastalansan, kussan, bin türlü hale düşsen bu adam sana bakmayacak mı? İki damla kan gördü diye ayılan bayılan adamlar bana hiç sevimli ve sempatik gelmiyor. O tonda anlatmayın sağa soğa. Övünecek bir şey değil bu. Bir sevgi belirtisi değil. Erkek adam karısının yanında dimdik durur. Durmasını istersin, istemezsin o ayrı. Gavuristanda nasıl beraber yaşıyorlar bu deneyimi? (Bizim sözde erkek milletimiz kıvırtırken) Bir de "kocan seni doğumda görürse senden soğur" geyiği var. Ben de ondan soğurum şahsen. Aşkı ve cinselliği tek bir görüntüye kurban edebilen adam olmaz olsun.

17- Kutsal anneliği abartmayın. Kadın olmaktan çıkmıyorsunuz.

18- Her hamilelik özeldir. Genel geçer kurallarınızı ortalığa saçmayın. Kimine yürü, kimine yat denmiş olabilir. Kimine sezeryan gerekebilir. Karışmayın, karşınızdaki zaten bu konuları sizin on katınız düşünüyor. Kadın doğum uzmanı değilseniz, uzman gibi konuşmaya kalkmayın.

19 - Hamilelik uzun bir yol. Ben başlamadan önce konu hakkında hiç bir şey bilmiyordum. Zaten bilinmesi de mümkün değil sanırım. Zaman geçiyor, kurallar değişiyor. Tıp ilerliyor. Eski uygulamalar değişiyor, yenisi geliyor. Daha da eskisi geliyor kimi zaman. Verilecek kararlar var. alınacak yatağın türünden, doğum şekline, yaptırılacak testlere kadar. Bunlar bir anda şunu yap, bunu yap denilecek türde kararlar değiller. Bilgi sahibi olmak, araştırmak gerekiyor.

Eskiden bilmemne mi varmış doğru bir yaklaşım değil. Eskiden İstanbul trafiği de yoktu. Eskiden sütçüler vardı, eskiden domatesler hormonsuzdu, eskiden insanlar daha hareketliydi... Eskiden bebek ölümleri daha yüksekti. Eskiden özel hastaneler yoktu. Eskiden üniversite hastaneleri daha iyiydi. vs. vs.

Sanırım hamilelik öncesi de, hamilelik sürecinde de beni en çok rahatsız eden şeylerden biri bu konudaki hızlı yorumlar oldu.

Örneğin amniyosentez. Şahsen ben hamile olana kadar şöyle böyle duymuştum. Çok genel bir fikrim vardı. Sonra yapılma zamanı geliyor, birisi soruyor, ya da bir ortamda konuşuluyor. Karşıdan bir yorum "aaa yaptırmıyor musun?" ya da "sakın yaptırma". Yani bu yorumu yapan arkadaşları anlayamıyorum. Gerçekten böyle bir kararın sorumluluğunun SEN mi alıyorsun? NERDEN biliyorsun? Bu dünyadaki zor kararlardan biri. Bebeğinin down riski var mı? Eğer downlu doğarsa Allah korusun, gelip sen mi bakacaksın? Ya da yaptırırken bebek düştü (Allah korusun) ne diyeceksin o zaman? Sen bir anne olarak, baba olarak düşünüp duruyorsun, bebeğim down olursa aldırabilir miyim acaba diye sorguluyorsun, işin etik yönü, ahlaki yönü, dini yönü, duygusal yönü, doktorun önerisi... bin tane faktör var. Birisi çıkıp konu açılır açılmaz, yaptır/yaptırma diyebiliyor. Hes doğrusu, pes doğrusu.

Kritik bir örnek verdim ama hemen hemen her konuda bu böyle. Bilmişlik yasası çıkması laızm. İnsanlar herhangi bir konuda sınırsızca ahkam kesmeden önce o konudaki bilgilerini tartmalılar. Hislerine değil, bilgilerine güvenmeliler. Hızlıcana bir yoruma dalmadan önce şu soruları sormalılar, "Ben kimim", "bu konuda ne biliyorum", "nerden biliyorum". İlla bir şey söylenecekse şu sözcük kullanılabilir "Bence, bana öyle geliyor ki" vs. Bu kendinden eminlikle baş edemiyorum. Hamilelik konusunda herkes daha bir uzman. Daha bir bilmiş.

Buna katlanamıyorum.

Normalde de katlanamıyorum. Hamileyken deliriyorum.

Liste öyle uzun ki. "Sezaryen ol bebek için çok daha iyi" Nerden biliyorsun? Referansın kim? Hangi araştırma. Sağdan soldan duyduğun laflarla karşıma geçmiş, en kendinden emin ifadeyle konuşuyorsun. Ne hakla? Hayır bu insanlara itiraz edersen de derhal bozuluyorlar. Daha tuhafı bu. Sen ahkam keserken en kendinden emin halinle dolanacaksın, ben ama bakın bi de bu var dediğimde bozulacaksın. Yok öyle. Herkes ne kadar alışmış kedi gibi "o da doğru tabi" insanlarına. Her insanın fikri eşit değildir. Konuyu ne kadar biliyorsun, ne kadar düşündün, ne derinlemesine araştırdın?

Bir arkadaşımın şöyle bir yorumu oldu. İnsan hafta hafta gelişmeleri okuyor ya hani. Hamileliğin en eğlenceli şeylerinden biriydi benim için. Yorum şu: aman okuma. Neden? Cevap yok. Okumazsan nerden bileceksin?

Belki de hata bu konuları konuşmak. Hiç kimsenin yorum yapmasına izin vermeden bütün kararları kendin vereceksin, bütün eşyaları kendin araştırıp alacaksın, tek bir söze izin vermeyeceksin. Bu defa da paylaşmıyor oluyorsun. İşte iki ucu boklu değnek. Yani kafanı kurcalayan bir konuyu birine anlattığında istediğin karşındakinden bir karar değil ki. Şunu yap, bunu yap, buna gerek yok demesine ihtiyacın yok. Bu konuyu senin açından algılayıp, seninle beraber sorgulamasına ve anlamasına ihtiyacın var öncelikle. Önce anlamalı. Sonra yorum yapabilir öğrendikleri dahilinde. İnsan ağzını açtığına pişman oluyor.

Ne çekiyorsak çok bilmişlerden çekiyoruz. Onlar bilmişliklerinin farkında olmayabilirler ama siz olmalısınız. Hayatınızı başkalarının kararlarına bıraktığınız anda sıçtınız. Bu her konuda böyle. İnsan HER ZAMAN kendisiyle ilgili EN DOĞRU kararı kendisi verir. Sizi en iyi tanıyan sizsiniz. Dinlemeyin, biri sırf kendinden emin bir şeyler söylüyor diye dediğine inanmayın. Araştırın, kaynaklara bakın. Doktora sorun, güvenmiyorsanız değiştirin.

Daha sık "bilmiyorum" diyin.
Daha sık şaşırın.

19 Kas 2008

En Sıkıcı / Gereksiz Sorular

"Kız mı, Erkek mi? Adı ne? Kaç Aylık?" yazımızdan sonra gelen yorumları da hesaba katarak bir gıcık sorular listesi hazırlamak istedim.

Kuzunun Annesi ve k.i.s.d'ye sonsuz teşekkürler:)

Bu soruların genel olarak
  • anlamsız olması
  • boşluk doldurmak amacıyla sorulması
  • gereksiz merak cümleleri içermesi
  • cevabın aslında pek de önemsenmemesi
  • tekrarlanarak sorulması
  • soranın cevaba kendini hak görmesi
gibi özellikleri vardır.

İşte örnek sorularımız/yorumlarımız ...

Erken yaşlar:
  • - Anneni mi seviyosun, babanı mı?
  • - Büyüyünce ne olacaksın?
  • - Öğretmen olsan daha iyi değil miydi kızım?
  • - Bak işte en iyi okulu bitirenler bile işsiz.
  • - Maaşın kaç? (Falanca da filan mezunu şu kadar alıyor. (genelde senden çok) )
  • - Kaç net yaptın/Kaç soru yaptın/Sınav nasıl geçti vs.
  • - Ortalaman kaç?
Gençlik başı - ortası
  • - Evlilik ne zaman? (Bir yüzük taksaydınız... )
  • - Ciddi misiniz? (Eğer bu adamla evlenmeyeceksen ayrıl!)
  • - Çocuk ne zaman? (/ Bişey var mı?)
Hamiloşlara
  • - Kaç aylık?
  • - Kız mı, erkek mi?
  • - Adı ne? (Şu isim de güzel... )
doğuma yakın...
  • - Daha doğurmadın mı?
  • - Karnın da çok büyükmüş/küçükmüş/gevşekmiş/öndeymiş vs.
  • - Normal doğum mu, sezeryan mı?
  • - Normal doğum mu?????! Ama çok riskli!! (Gözler büyümüş bir şekilde.)
  • - Neden?
  • - Normal doğumdan emin misin?
  • - Korkmuyor musun?
  • - Bebek için en iyisi sezeryan. (Yalan.)
  • - Büyük göğüslülerden pek süt çıkmaz. (Küçük göğüslüler mandra gibidir)
  • - Hangi hastane?
  • - Amniyosentez yaptırmadın mı? Neden???
  • - Hamilelik izni dediğiniz anda: (Beş haftayı sona eklettir, geç çık! Oldu canım.)
  • - Kaç kilo aldın? (Sonra yorum, aa az, aaa çok. Eltim 15 kilo almıştı. vs.)
  • - Su iç. (Kime hamile olduğumu söylediysem bunu dedi. Hayır benzin içeceğim!)
yeni sorular.
  • Çok kilo almadın değil mi? Aman dikkat et...
  • Tüp bebek mi? (daha kötüsü tüp bebek di mi? Büyük gösteren anneler için)
  • Merdiven yerine asansöre yöneldiğinde... Senin hareket etmen lazım değil mi?
  • Yürüyüşlerini yapıyor musun? Yürüyüş yap. (Annenden, servis şöförüne kadar herkes söyleyebilir. Doktorum dinlenmemi istiyor dersin, işlemez.)
  • Folik asit alıyor musun, demir alıyor musun, vitamin alıyor musun, omega 3 alıyor musun? (doktorumun dediklerini alıyorum zaten?)
  • Bebeğin burcu ne? (Herkes uzman sanki...)
En bomba soru şimdi aklıma geldi. Kardeşime sorulmuş.
-Ablan nasıl doğum yapacak?
-Normal düşünüyor kısmetse.
-Nasıl ikna ettiler?????

Bir insanın özgür iradessiyle böyle bir şey isteyeceğine ihtimal verememiş arkadaş:P

Aklıma geldikçe, ya da yorum geldikçe eklerim. Eğer gıcık olduğunuz sorularınız varsa sizin de yazın, ekleyelim.

Selamlar

18 Kas 2008

Kızlar, Erkekler, Masallar

Bugün alışverişe gittik bir arkadaşımla. Kızımıza yeni ciciler aldık. Çorapları az görünmüştü bana, yeni çoraplar, bir kaç badi daha. Bir tane de ayaklı tulum. Ağırlıklı rengimiz pembe. Nereye kadar gidecek bu pembe bilmiyorum. Ben küçük bir kızken pembeden nefret ederdim. Öyle ki bütün pastel boyalarım kırılırdı, biterdi. Pembe aslanlar gibi dimdik ve hiçç kullanılmamış resim yaparken. E ne diye hep pembe alıyorsun dersen, bir kere başladı mı gidiyor. Diğer kıyafetlerle uyumlu olması lazım. (Hem belki o da pembeden bıkar ve barbi bebek kızlarından olmaz böylece.)

Bugün bloglarda dolaşırken, baba olmak'da metallicanın bebek ürünlerini gördüm. Bayıldım... Bir kaç örnek: Önlük, bodi

Neyse, aslında bu konudan bahsetmeyecektim. Alacaklarımızı aldık, kasada ödüyoruz. Baktım yanda masal kitapları var, beklerken bir el attım. O da ne. Kızlar için ayrı, erkekler için ayrı masal kitapları var. Kızlar için olanda çirkin ördek yavrusu vardı, erkek için olanı çok inceleyemedim ama içinde ayakkabı satıcısı ve sayılar olan bir masal vardı. Neden böyle bir ayrıma gitmişler anlamadım. Bana biraz cinsiyetçi geldi. Rahatsız oldum.

Bir insanın bilincini oluşturuyorsunuz. Ciddi bir konu masallar. Daha sonra tekrar yazacağım.

17 Kas 2008

Gölgedeki Düşünceler

"Önce kedi gidecek,
kaybolacak suda sureti.
Sonra ben gideceğim,
kaybolacak suda suretim.
Sonra çınar gidecek,
kaybolacak suda sureti.
Sonra su gidecek
güneş kalacak;
sonra o da gidecek…"

Doğumla kardeş olduğundan mı, ölümü bu kadar düşünmek. Düşünmekten ötesi zamansızlığı hissetmek. Evrende bir nokta olmayı hissetmek. Bir püff ve yoksunuz. Bu duygunun inançla, ateizmle ilgisi yok. İsterseniz cennete gidin, isterseniz cehenneme, isterseniz derin bir hiçlik. Farketmez. Yaşamın sonu gelecek. Anılarda, resimlerde ve kağıtlarda kalacağız bir süre. Sonra yok olacağız.

Anahtarın kendisi bu geçicilikte. Sonu olmasa anı nasıl tutacaktık. Hamilelik bitecek, az zamanı kaldı. Bir anne, bir baba, bir insan, bir teyze, bir amca, bir anane, bir dede, bir dede daha, bir babane doğacak. Bir sürü insan bir anda ek bir sıfat ediniverecek.

İnsan ölümü çok düşünür oluyor. Bedenin eskimesi, toprağa girmek değil. Var olmamak. Derin hiçlik. Bir varmış, bir yokmuş masalının kendisi hayat. Tek şarkıyla hüzünlenmeler. Tutunmaya çalıştıkça ellerinden kayan ağaç gövdesi. Ne güzeldir yollarda olmak şimdi.

Sadece iki an var. Biri yaşadığın, şu an. Diğeri varolmadığın ötekisi. Öteki olmadan bunun değeri zayıf. Anı avucunun içinde tutmalı. Aşkla.


Kız mı, Erkek mi? Adı ne? Kaç Aylık?

Huysuz mu huysuz dünya tatlısı bir arkadaşım var. Kendi arkadaşlarına melek. Ama caddede, sokakta tanımadığı insanlar gelip gelip onun en sevmediği soruları ısrarla soruyorlar. Bazıları çok masum. Bebeğiyle yürüyorlar mesela, biri durduruyor onları.
  • Kız mı Erkek mi?
  • Adı ne?
  • Kaç aylık?
  • Benimki de ... bla bla.
Arkadaşım da çıldırmış. Yani diyor, memleketimizde bir takım insanlar var ki, ellerinde bir liste, bugün 101 tane bebek gördüm, bunlardan 51si kız, kalanları erkekti, kız olanların 11in adı ayşe, 9u Fatma... dolaşıp duruyorlar. İstatistik kurumu mübarek! Ben de onun bu şikayetlerine çok gülüyorum. Sakınan göze çöp batar ya bu soru insanları da özellikle onu buluyor.

Ben bana dokunulmasından aşırı rahatsız oluyorum. Hamileliğimin başından beri alışveriş merkezlerinde, cadde ortalarında, işyerinin yemekhanesinde insanlar bana küüüt diye çarpıyorlar. Belki önceden de çarpıyorlardı ama hamileyken insan daha bir dikkat kesiliyor. Zaten dengesizim düşerim. Önlerine bakmadan yürüyen zombi insanlar. İllaki geçecek, geçerken de çarpacak. Anne hamileyken içki içerse çocuklarda bazı bozukluklar oluyor, sakarlık, elini kolunu nereye koyacağını bilememe filan. Bana çarpanların hepsi mi bundan rahatsız? Ne olur dikkat edelim, birbirimize çarpmadan, vurmadan yürüyelim normal insanlar gibi.

Hamileyken de çok soruyorlar. Adı ne olacak? Yakınları söylemiyorum. Starbucksta kahve aldığın adam da soruyor. Sonra şöyle diyor: "Nisa bence çok güzel bi isim" Aferim. Sen çocuğun olduğunda koy o zaman:) Bu memleketimdeki yorum hastalığı nereye kadar gidecek? Sorunun asıl sebebi kendi yorumunu yapmak aslında. Birisi çocuğuna isim seçtiğinde de hemen yorumlar geliyor. En hafifi "hımmm". Bu şu demek, "aslında bu isimden nefret ettim, ama seni seviyorum, o nedenle tepkimi saklayacağım". Bunun dışında açıkça bu nasıl isim filan diyenler de oluyor.

En çatışmalı iktidar alanlarından biriymiş isim. Üzerinde savaşların döndüğü. Vallahi bilmiyordum. Herkesin ne çok fikri varmış meğer...

Bir diğer olay, artık karar verdiniz mesela, konu kapandı. "Şu isim de güzel"ciler. Evet güzel. Ama bizim kızın ismi belli artık.

Bir de hamiloş yorumları.
- Kaç aylık?
- yedi aylık
-aaa sizin karnınız da çok büyükmüş.
- (sizin de gtünüz kocaman) (söylenmeyen)

-kaç aylık?
- yedi aylık
- aaa hiç belli değil, heralde küçük sizin ki?
-(sizin de memeleriniz ufak, bişi diyor muyuz?) (söylenmeyen)

Kısacası gereksiz, yersiz ve absürd diyaloglar. Karın büyüklüğü konusunda uzman bir sürü insan olduğunu farkettiniz mi çevrenizde? Dikkatli bakın, ordalar. (X Files müziği çalsın fonda.)

Dar Alanda Kısa Paslaşmalar - Tekme Günlüğü

Dün akşam defalarca aynı şey başımıza geldi. Ailecek film izleyeceğiz, sevgili bilgisayardan usbye filmi aktarmaya gidiyor. Bizim kız içerdeki hareketine başlıyor. Dışardan gözlenebilir, iyice belirgin hareketler. Sağdan sola mı dönüyor, geriniyor mu bilmiyorum. Karnımın bir sağı, bir solu şişiyor, iki yerden birden vuruyor filan. Sevgili geliyor. Hareketler bitiyor. Sevgili gidiyor, hareketler başlıyor. Sevgili kızım ne yaptı, yaptı babasına yaptığı hareketleri göstermedi.

Annesi ise, haydi kızım bi daha dediğinde hoop tekrar aynı hareketi tekrarladı bir kaç kez. Baba gelince yok. İnsan görsün istiyor. Özellikle de dışardan bu kadar belliyken.

Babası ve teyzesi dün gidip kızımıza güzel hoparlörler aldılar ki anne bilgisayardan müzik dinlerken cızırtı olmasın, ses kalitesi yüksek olsun. Yeni Türkü dinliyoruz bol bol, Abba'dan devam. Doğduktan sonra alıştığı seslerle rahatlayacakmış yavru. Dün TVde Marlyn Manson çıkınca kardeşim hemen kanalı değiştirdi. (Alışır filan:) Gerçi ben severim kendisini. Yine de bebeğe dinletme fikri beni de rahatsız etti, ne yalan söyliyim.

Müzik önemli. Annenin seveceği şeyler dinletmeli ki bebek rahatlarken anne delirmesin sonra.

Araba için bebek koltuğu almamız lazım. Daha hiç bakamadım. Bugün bakmayı düşünüyorum. Bir de bebekli bir arkadaşımla Zeyland'e gideceğiz. Kıyafet eksiğimiz kalmasın.

Bir kaç gündür karnım ve göğsüm fena kaşınıyor. Hart hart.

16 Kas 2008

Öğretiler

Bir insan yetiştirmeye kalkmak nasıl da büyük bir sorumluluk. Az önce forumlar arasında gezerken gazlı içeceklerin zararını okudum. İçirmemek lazım. Ya süt? Yasemin'in blogunu okuyordum. Sanırım oradan dallandım diğer sitelere de. Sürekli bir bilgi bombardımanı ve neyin doğru, neyin yanlış olduğunu bilmek çok zor.

Ama çocuk büyütmek sadece yedirmek, içirmek değil ki. Zihinsel süreçler daha önemli. Asla şunu yap, bunu yap, atla zıpla, şu hobiye türü bir anne olmak istemem. Öte yandan yan gelip yatan bir çocuğum olsun da istemem. Bir dengesi olmalı. Anne babanın yaptıkları izler bırakıyor. Seni sen yapıyor. Korkutucu bir yanıyla.

14 Kas 2008

35. Hafta 34 + 1 Hafta Hafta İlerlemece

Ahh ah. Az kaldı. Zaman daraldıkça heyecan artıyor.

Artık hareketlerimiz deprem gibi. Öyle kelebek oynamaları romantizmler bitti. Bir kıpırtıda deprem oluyor sanıyorum. Bir yumruk, bir tekme. Elimi attığı yere koymacalar.

Dün sevdiğim arkadaşlarımla buluştum. Zuzu kafe diye bir yer var Suadiye'de oraya gittik. Çocuklular için güzel bir yer, oyun odası var, çocuklarla ilgilenecek uzman kişiler var. Çocukla gidince veriyorsunuz, biraz dinlenmiş oluyorsunuz. Normal insanlar gibi yemek yiyorsunuz. Gerçi arkadaşımın kızı henüz 9 aylık olduğu için biz veremedik. Biraz oturduk, kalktık.

Ev toplamakla bitmiyor. Sürekli bir şeyleri düzenleyip organize etme eğilimindeyim. Nereye kadar? Gerçi kitaplıklar çok güzel oldu. Aradığımı şıp diye buluyorum. Doğum için evlilik cüzdanı lazımmış mesela, elime geliverince çok sevindim. (Gerçi neden lazım onu anlamadım. Kimlikte yazıyor ya. Ayrıca evli değilsen doğuramayacak mısın?)

İzinli olmak çok güzel. İyi ki son 3 hafta kalaya kadar çalışacağım diye tutturmamışım. Buna bebeğimin de, benim de ihtiyacımız varmış. Psikolojik ve bedensel olarak hazırlanmaya. Doktorum bile, iş seni harap etmiş, bırakınca kendine geldin dedi. Doğru. Sorumluluk, stres denen şeyler insanı farketmeden tüketiyor. Belki daha sakin, daha laylay bir iş olsaydı böyle hissetmezdim, gider arkadaşlarımı görür, biraz çalışır gelirdim. Ancak öyle olmadı benim. İzne ayrıldıktan sonra bile, şunlara bakıver mailleri gelmeye devam etti. Bakamam kardeşim.

Evde sevdiğim eşyaları düzenliyorum. Okuyorum, yazıyorum. Ders çalışıyorum. Yemek yapıyorum, enerjim olduğunca. Bol bol uyuyup fantastik rüyalar görüyorum. Arkadaşlarımla görüşüyorum, hareket ediyorum. Doğduktan sonra bir süre ücretsiz izin de alacağım. Gerçi şu kriz ortamında neler olacak belirsiz.

Bütün gün CNBC-E, NTV ve CNN izliyorum. Bana ne oluyorsa. Finansçı değilim, yatırımcı değilim. Dün CEO toplantıları vardı ilgiyle izledim. Piyasalar beni korkutuyor. Sanki bir eşikteyiz, doğru önlemleri almadıkları noktada çok sayıda insan işten atılacak, Rusya ve İran güme gidecek. İnsanlar sokaklara dökülecek ve kaçınılmaz olarak kaos ve savaş gelecek. Dünya nufüsunun şu an itibariyle çok kalabalık olduğuna inanan ve bunu ciddi ciddi azaltmayı (Bir kaç milyar insanı yok ederek) öneren kişiler var. Durum riskli ama kurtulma şansı var. Çinin bu krizden güçlenerek çıkma ihtimali var.

Amanın oturdum kehanetlerde bulunur oldum. Son istiklal savaşı gazimiz vefat etmiş. Beni çok etkiledi. Bir mevlütte imam efendi, bundaaan yüzyıl sonraa bu odadaaki küçük bebeek vee onun tanıdığı tüm insanlarr bilee vefaat etmişşş olabiliir anlamında bir şeyler söylemişti. Ona takıldım. Koskoca istiklal savaşı ve katılımcılardan kimse kalmadı artık. Ne düşünmüşlerdir acaba. Elimizden geleni yaptık, daha ne yapalım. Yaptılar da gerçekten...

Bilemedin 150 yıl sonra tanıdığın kimse hayatta olmayacak. Sen yoksun, eşin, dostun, annen baban yok. 31 yaşındayım, diyelim 100 yaşına kadar yaşadım. Demek ki kişisel olarak beni ilgilendiren dönem 70 yıl. Hamileyken, çocuğunu, onun çocuklarını, torunlarını düşünmeye başlıyorsun. Nerede yaşayacakları, nasıl yaşayacakları önemli. Mesela kick box kursuna mı göndermelisin, yoksa domates yetiştirmeyi mi öğretmelisin? Hayatta nasıl kalınır, nasıl mücadele edilir, medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavarla başetmenin yolları? İsterim ki, pek çok hayata uyum gösterebilecek esneklikte olsunlar. Fit olsunlar. Doğal olara ilgilendiğin zaman aralığı en az 100 yıl daha artıyor. İnsan sonsuzlukta bir nokta, bugün var, yarın yok. Aslında hiç bir şey mutlak değil, hiç bir şey son değil.

Derin düşünceler. Sallanıyoruz, bir o yana, bir bu yana. Yana yana.

Kızımıza yeni türkü dinletiyorum bugünlerde. "O kadar sevdim ki resmini, işte bugün konuştu benle, yorulmuştum çalışmaktan, karda uzun yürüdük senle, geceleri resmine baktım, olanları anlattım, seni bir görsem diye diye, uyudum Yağmur'un sesiyle... O kadar sevdim ki resmini..."

Olasılıklar...

Mutlu hamilelik geçirenlerde lohusa depresyonu ihtimali daha yüksekmiş. Çok gülme, sonra çok ağlarsın gibi bir sendrom mu acaba bu da. Zaten insan hamile kalınca şu istatistik ve olasılık derslerini keşke daha bir ciddiye alsaydım diye kıllanıyor. Olasılığı kullan ama ona inanma. Anlayışım budur. Mühendislik denilen derya deniz olasılıksız bir adım ilerleyemez, böyle bir dalgaların üzerinde seyrederiz sürekli. Öte yandan, bir şey ya olur, ya olmaz. Olasılığın yüzde 90 olması bir şeyi değiştirmez. Kuş taşa çarpabilir. Kısmet. Şans. Kader. Hayatın cilvesi. Ne derseniz.

Dolayısıyla bu olasılığı ciddiye almamaya karar verdim. Ne çok olasılık duyduk hamileliğin başından beri. Daha hamile kalırken bile Gaussian Curve ile başlıyorsun. Şu günlerin olasılığı çok, bugünlerin az. Şu günlerde kız ihtimali yüksek, bunlarda erkek. Herhangi bir ay bir kadının hamile kalma olasılığı %20. (Ama tabi hangi durumda. Mesela çift günde iki kez ilişkiye giriyorsa nasıl, iki günde bir giriyorsa nasıl? Haftada bir durumunda nasıl. Ayda bir olduğunda heralde hala %20 değil di mi?) Aklıma takılınca arattım internetten durum şöyleymiş.
Gündebir %37
Haftada bir %15

Demek ki, %20 siz işinizi bildikten sonraki oran. Makul oran. Öyle olsun.

Sonra düşük ihtimali. PKOSlularda düşük olasılığı normal hamilelere göre ilk üç ayda %50 daha fazla.

Sonra Down sendromu ihtimali. Tamamen yaşa bağlı.
yaş 20-24 arası ise 1/1562 : %0.06
35-39 arası: 1/ 214 : %0.46
45 üzeri: 1 / 19 : %5 (Her 19 çocuktan biri)

Sonra makat geliş ihtimali var:

28. haftada %20-25'i ters
32. haftada %7-15,
doğum zamanı ise %3-4 oraında imiş ters duruş.

Gebelik diyabeti oranı: %5

Sezeryane gelince... Dünya sağlık örgütüne sorarsanız
Sezeryan oranı hiç bir ülkede %15i geçmemeliymiş. Ki %5 ila %10 iyi kabul ediliyor. (Kaynak wikipedia)

Sezeryanla doğan bebeklerde diğerlerine oranla %20 daha fazla diabet oluşuyormuş.
Sezeryanla doğan bebeklerin diğerlerine oranla %50 daha fazla astma geliştirme riski varmış.

Ülkelere göre oran şöyle.

İngilterede %20 (2004 verileri)
Kanada %22.5 (2001 - 2002)

ABD %30.2 (2005)
Brezilya %35 (Özel hastanelerde %80)

Türkiyede durum şöyle imiş.

"Türkiye 'de 2006 yılında toplam doğum oranı 706 bin iken, bu doğumların 288 binini, yani yüzde yaklaşık 40.8'ini sezaryenle doğum meydana getiriyordu. 2007 yılında ise, toplam 766 bin doğum gerçekleşti. Bu doğumlarda ise 251 bin anne, yani yüzde 32.8'lik bir oran sezaryenle doğumu tercih etti. (anka)"

Türkiye
%40.8 (2006)
%32.8 (2007)

13 Kas 2008

Masallar Üzerine


Bana küçükken çok masal anlatıldı. Annem değişik kaynaklardan masallar okurdu. Kendi yorumlarını katardı. Örneğin, yüz yıl uyuyan güzel mi anlatılıyor, uyuma sahnesi uzar da uzardı ki uyuyalım. Ananemin masalları vardı, anlatırken yaşardı adeta. Sesi değişir, korkutucu haller alır, kimi zaman yumuşar. Çok renkliydi, film/tiyatro izler gibiydi. O kadar havasına girerdi ki anlatamam. Yüz ifadesi, mimikleri gözümün önünde şimdi. Soluğumu tutup dinlerdim ve çok zevk alırdım. İçinde ölüler, diriler, ölü bekleyenler, şekil değiştirenler, neler neler vardı. Bir de babamın masalları vardı. Daha çok kendisinin bulduğu, her anlatışta biraz değişebilen masallar. Bazen tarihten heyecanlı öyküler. Bazen geçmişten parçalar.

En sevdiğim masal tartışmasız ıssız ada masalıydı. Masalı belki yazarım bir ara, ama özetle şöyle: Çok yakın arkadaş iki balıkçı vardır. Bunların yaşadığı yerin tam karşısında herkesin merak ettiği ama kimsenin gitmediği ıssız bir ada vardır. Bir gün içlerinden biri gitmeye niyetlenir ve başka bir yere gider, olaylar gelişir. Masal çok güzel olmakla beraber, o ıssız adaya gidilemiyordu. Daha sonraları ben bu masalı arkadaşlarıma anlatırken, masalın devamı olarak o ıssız adaya gitmenin bir yolunu buluyordum ve düşünebildiğim tüm fantastik öğelerle donatıyordum. Fantastik derken, cinler periler değil. Daha çok kızılderililer vardı orada. Issız adayı bilinçaltında amerika olarak mı düşündüm acaba? Bu gidememe hali beni o kadar meraklandırmış ki, istediğim her şeyi koymuştum o adaya. Kızılderililer, şamanlar, ritüeller. Tam hatırlıyamıyorum, tek bildiğim masalın bitmek bilmediğiydi.

Az önce aklıma geldi, acaba bu ne anlama geliyor diye. Babamın masalında, gençler bir yere gitmek isterler ama başka bir yere giderler. Bu Hindistan'ı ararken Amerika'yı bulmak gibi düşünülebilir. Bense orada kalmayıp, illa ıssız adaya da gitmek istemişim. Çizilen sınırın ötesine geçme isteği. Çünkü masalda, ıssız adaya gitmek isterken bir anafora kapılıp varamıyordu balıkçılar. Ben daha büyük ve güçlü bir sandal yaptırdım sanırım gitmek için. Bunun bir anlamı olmalı. Anafor, aslında adayı koruyan bir büyü. Bunu yendim ve bütün adayı dolaşarak (kayalıktı her yeri) girilebilecek bir dere yatağı aradım. Bunlar da o zamanlar çok okuduğum, "Kaptan Grant'ın çocukları", efendim, "2 yıl okul tatili" gibi adalarda mahsur kalma temalı kitaplardan olmadı. Daha pek çok kitap vardı, Ayk diye birisi 12 yıl tek başına bırakılmıştı bir adada ki beni dehşete düşürürdü o zaman. (İşte Lost'u sevme sebeplerimiz de çıkıyor bir bir ortaya. ) Çocukluk hayallerim Pasifikte gezerek geçmiş. İnsan tuhaf bilgiler de edinmiyor değil, bacak kadar veletken, balina yağından mum yapılabileceğini, kininin sıtmaya iyi geldiğini filan öğreniyor insan. (Hayır, lazım filan olur)

İçimde bir maceracı, keşifçi. Sürekli uzaklara gitme isteği oradan demek ki. Oturduğu yerde oturamama durumu. Evin, şehrin, okuduklarının sınırlarının sürekli dar gelmesi.

Kurtlarla Koşan Kadınlar diye bir kitap var, dünya üzerindeki masalları ve kadınlarla ilişkilerini, derin anlamlarını sorguluyor. Masal diyip geçmemeli, bir meselesi oluyor masalların. Bir hayat görüşü, temel oluşturuyor algıya. Feministlerin Pamuk Prenses, ya da uyuyan güzel gibi masallara kıl olmasına şaşırmamalı. Bir kitapta vardı, "ey salak Pamuk, çabuk geri git ülkene ve babanın krallığındaki senin olan hakları üzerine al" diyordu. Çok haklı. İnsanı en tatmin eden klasik masal ise kırmızı başlıklı kız olmalı.

Masal konusu ilginç. Ela'mıza neler anlatacağız bakalım. Çok büyük sorumluluk. Ama dünya tatlısı ananesi, dedesi bize anlattıklarını ona da anlatırlar. Benim ananem dünyada yok artık ama elimden geldiğince ondan öğrendiğim gibi anlatmaya çalışacağım ben de. Umarım bir yerlerden bakıp, evet fena değil benim bu torun diyordur. Demez olur mu, orada herkese işte şunlar şunlar benimkiler diye anlatıyordur. Bana öyle geliyor...

Gündüz Yaşamanın Güzelliği

Ben buna benzer bir dönemi daha önce de yaşamıştım. İnsan çalışmadığında ve sabah kalkması için ciddi bir sebep bulamadığında, vücudu denetimi ele alıyor. O dönem, günün her saati yatmış ve her saati kalkmıştım. Bir gün akşam 12 de yatıyorum mesela, 7-8 saat uyuyorum, sabah 8 gibi uyanıyorum. Ertesi gün, akşam 1 gibi yatıyorum, sabah 9 gibi... Böyle böyle giderken, akşam 18 gibi yatıp gecenin körü uyandığım zamanlar oldu. Farkettim ki burada bir düzen var. Her gün bir saat kayıyor uyku düzenim. Bir yerlerde şunu okudum kimi insanların vücut saati 24 saate ayarlanmamış. 25 saatlikmiş, bu kaymanın sebebi de bu olabilirmiş. Ne tuhaf şeyler duyuyor insan hayatta.

Bir gece önce sabahladım. Kardeşim ve sevgilim işe gittikten sonra sabah 7:30 gibi yattım, 11:30 gibi kalktım. Uzunca bir süredir içimden bir ses kitaplarını düzenle çağrısı yapmaktaydı. Eve temizlikçi geliyor, kitapları kendi kafasına göre yerleştiriyor, sonra aradıklarımı bulamıyorum bir türlü. Kendim yapmam şart. Sonra, kitaplığımda okumuş olduğum, kaynak teşkil etmeyen, beş yıl geçse açmayacağım kitaplar var. Onları bir güzel kaldırmak gerek diye düşünüyordum, kitaplıklarda yer kalmadı. Aldım bir kutuyu, okunmuş ve uzun süre tekrar bakılmayacak o kitapları bir güzel doldurdum. Kitaplık nefes aldı. Henüz okumamış olduğum kitaplar da siklinip kendilerine geldiler, belki daha bir göze çarparız diye. Ancak çoklar. Kitaplar, defterler, makaleler, fotokopi kitaplar, teknik kitaplarımız. Kitaplıkların 3ü salonda, 3 ü bilgisayar odasında. Ben hepsini birden düzeltme çılgınlığına kapıldım. Teknik kitapların arasından çıktı bir Türkçe sözlük. Olmuyor böyle.

Velhasılı, şöyle bir ayrıma gittim. En sağdaki kitaplıkta en üst gözde ağır kitaplar var, en sevgili yazarlarımın yeri, Kemal Tahir, Oğuz Atay ve Alev Alatlı duruyor orada. Yanlarında Kutadgu Bilig, Mesnevi, Türkçe sözlüklerim var. Alt sırada, Türk Edebiyatı geliyor, Ahmet Hamdi Tanpınar, İhsan Oktay Anar, Elif Şafak, Orhan Pamuk ve diğerleri. Bir diğer kitaplığımda, en üstte gelecek tasviri kitapları var. İngilizce kaynaklardan. Singularity is Near türevi. Onun altında Ağır Kitaplar, İthaki serisi. Yanlarında sosyoloji/felsefe kitapları. Daha altlarda dünya klasikleri, romanlar başlıyor. Üçüncü kitaplar dünya edebiyatına adanmış. En üstte yine en sevdiklerim, Doris Lessing, İris Murdoch, Julian Barnes ve Salman Rushdie var. Onun altında diğerleri, Lawrence Durell'den, Milan Kundera'ya, Proust'a, Kafka'ya, diğer büyük abiler, ablalar sıralanmış. Altlara indikçe bilimkurgu başlıyor. Kız kardeşim geldikten sonra, evde dört adet Mülksüzler olduğu ortaya çıktı, biri İngilizce. Ursula L. Guinler çifter, üçer. Evin en ortak yazarı diyebiliriz. Sevgilimin fantazi kitaplarını (bilimkurgu ve fantazideki anlamında:) topladım, bilgisayar odasına götürdüm. (Boş raf vardı) Böylece bilim kurgu ve fantazi odaları ayırmış oldular. Ama Ursula teyzeyi, yollayamadım. O BKcılarla kaldı. Bir sırada tiyatro ve şiir kitapları var. Onlar görece ince olduklarından beraber durabiliyorlar şimdilik.

Dün güzel çalıştım, gündüz ayakta olunca insan iş yapabiliyor. Gerçi hemencecik de yorulup oturuyorum biraz ağır gidiyor o yüzden. Sonra mutfağı topladım, bebeğin eşyalarını tekrar topladım. Çamaşırları ayarladım. Salonu toparladım. En sonunda kendime bir çalışma ortamı hazırladım ve kağıdın kitabın başına geçtim. Biraz ders çalıştım. Bu arada akşam olmuştu, sevgili geldi 9 gibi. O da çok yorgun ben de uykusuz, erkenden uyuduk. 10:30 gibi uyumuştuk bile. Gece uyandım tabi, 2 gibi. Maillerime baktım, gelen giden yok. Geri yatmayı başardım. Vee sabah 7de kalktım. Normal insanlar gibi gece uyuyup, gündüz ayakta olmayı deneyeceğim. Gerçi gene kayacak. Sanki hep uyuyormuşum gibi geliyor. Oysa uyuduğum saat sayısı 8den az gibi geliiyor. Bebek doğduktan sonra kesik kesik uyumaya alıştırmaymış bu. Bir amaç uğruna bu hallerdeyiz.

Sabah uyandığımda bir an karnım şiş değilmiş gibi geldi, bir an panik oldum. Kızım noldun diye. Dün çok hafif beslendiğim için belki, karnım normal halinden daha inik geldi. Sonra baktım, normal ebatlarda (dev gibi). Rahatladım. Bir gece önce sabah 5ten 6:30a kadar yavru içerde akrobatik hareketler yaptığı için uyuyamamıştım. Sanırım o da yorulmuş, sabaha kadar mışıııl mışııl uyuduk. Uykumuzda konuşma alışkanlığımız da var, ben dönerken zorlanınca sevgili uykusunun arasında mırıl mırıl iyi misin diyor, ben de uykumda iyiyim dönüyorum diyorum, o başka bir şey diyor ama uyanmıyoruz. Yarı gerçek, yarı rüya geçiyor. Tuvalete kalkarken meraklanıyor. İkimizin uykusu da hafifledi sanki. Babalık erkeklerin beyninde de değişimlere yol açıyormuş, geçenlerde "baba olmak" blogunda okudum.

Biraz uykum var, acaba uzanıp bir saat daha mı uyusam, yoksa yüzümü yıkayıp dersin başına mı geçsem? 27 Kasım'da sınav ve henüz hiç çalışmadım. Üstelik öğleden sonra arkadaşlarımla görüşme planım var. Evet bu bir fırsat. Kahvaltı yapayım ve çalışayım.

12 Kas 2008

Obezite - Şişmanlık - Kültür

Az önce TVde binlerce keredir izlediğimiz, amanın şişmanlık neden artıyor konulu bir program izledim. "İşte fast food kültürünün yaygınlaşmasıyla..." diye başlayan açıklamalar yok mu? Şahsen ben bunu çok yavan buluyorum. Gerçekten bu konuda bilimsel bir çalışma yapılmış mı? Şişman bireyler hamburger yedikleri için mi şişmanlar gerçekten? Yoksa kekler, börekler, keteler, baklavalar, revaniler, lahmacunlar, pideler, patates oturtmaları, çeşit çeşit ekmekler, vezir parmağı, dilber dudağı, pastalar, makarnalar, erişteler, bulgurlar masum mu?

Programları izleyince sanırsınız ki, bu ülkeye fast food (Hamburger, çizburger familyası) gelmeden önce hepimiz tığ gibiydik. Böyle bir form tutma, bir incelik, bir zerafet geziyorduk. Sonra hamburger kolaya başladık, hoop şiştik.

Bu kolaycılık bana çok tuhaf geliyor. Bence eskiden de insanlar pek zayıf değildi, ancak o zamanlar zayıflık bu kadar moda olmadığından göze batmıyor, idare ediliyordu. Uzun tunikler, bol kazaklar giyiliyordu. Kadınların hamilelikten sonra kilo alması normal bulunuyordu filan. Bir dirhem et hesabı. Hatırlarım, küçükken ben babanemler beni zayıfım diye beğenmezlerdi. Bir bebeğe zayıf demek aslında üstü kapalı anneyi itham etmek, "hahayt besleyemiyor" tarzı bir kadınlar arası rekabet. Ananem de üzülürdü zayıf olduğum için, bana sürekli komşunun çocuklarını örnek gösterirdi, "filancanın yanaklarına bak tombiş tombiş kıpkırmızıııı", bir de sana bak durumları. Yemek yemem için insan üstü çabalar harcanmış. Pek yemediğim için annem sabah okula gitmeden patates kızartıp veriyordu mesela. Kısacası çocukların zayıf olması istenen bir durum değil. Anne töhmet altında kalıyor. İyi anneliğin eski koşullarından biri, tombul yanaklı, sağlık fışkıran(kırmızı) gürbüz çocuklar.(mış) Benzer hikayeye sahip arkadaşlarım, tanıdıklarım var.

Yemekle ilişkiyi bozan hareketler bunlar aslında. Çocuk yemek yediğinde sevinmek, mutlu olmak. Yemek ve mutluluk arasında bağlantılar kuruyor çocuğun zihninde. Mutlu etmek için, mutlu olmak için yemek yemek. Zaten karbonhidrat iyi hissetiren bir şey kısa vadede. At ağzına bir tatlı, rahatla. Olmadı biraz daha. Kilolarla problemi olan biri olarak (polikistik de sağ olsun...) bu durumu uzun zamandır düşünüyorum. Örneğin hamilelikte iştahım kesildi, benim de yiyeceklere bakışım değişti. Zihnimde sürekl, yeterince yedim mi, sağlıklı mıyım diye bir döngü varmış mesela. Ben oburluktan yiyen bir insan olmadım hiç. Ne çukulata yerim öğün aralarında, ne bisküvi. Fast food çok nadiren, ayda 1 gibi. Cips, kola, patates kızartması, makarna, abur cubur yoktur hayatımda. Ama kafamda birisi yediklerime bakıp, yeterince yedin mi, ne zamandır yemedin, dur şunu da ye gibi bir şeyler söylüyor sürekli. Ölçüde hata var. İştahsızlık döneminde, eskisine oranla çok daha az yememe rağmen, aç olmadığımı, tersine sağlığımda bir problem de olmadığını farkettim.

Şimdi çocuğumuzda nasıl bir yaklaşım izlemeliyiz onu düşünüyorum. Öyle bir durum yaratmalı ki, yiyecek duygularla bağlantılanmamalı. Beslenmeli ama ötesinde bir hissi olmamalı yemeklere karşı. Küçüklükten itibaren sebze yedirmeli.

Hah, bir diğer problemimiz de kırmızı et. Sanırım bizden önceki kuşaklar, yeterince beslenemediklerinden ya da ondan öncekiler gerçekten yokluk çektiklerinden, kırmızı et, kendi anlamının ötesinde anlamlara kavuşmuş. Kırmızı et, yoksul olmamak anlamına geliyor. Bulgura alternatif. Bulgur da yoksuk yiyeceği, paramız pulumuz var neden bulgur yiyelim ki. O kadar kırmızı et dayayınca çocuğa elbette büyüyünce de bunun arkası kesilmiyor.

Bir diğer mesele, "yemekten anlamak". Uzun sofralar, sohbetler. Büyüklere rakı, küçüklere kola. Buradan çıkan anlam nedir? Özel günlerde mutlu olmak için, hep beraber olmak için ne yaparız? YERİZ. İÇERİZ. Sonra büyüdüğünde kola içme bakalım. Ne zaman güzel bir yemek yemek istesen hop kola. Binlerce bilinçaltı şartlandırmadan daha etkili inanın. Hele bir de güzel bardaklar çıkıyorsa sahneye. Tabi, kola bir yana, rakı, şarap, alkol. Üstüne sigara, işte keyif dediğimiz kültürel kodlarımız. Sonra aman sigara içmeyin yavrum. Olmuyor.

Fast food yediği için şişmanlayan da vardır illa ki. Ama bence, bizim ülkemiz için asıl sorun o değil. ABDde zamanla tabaklar büyüdü, yemeklerin hepsinde şeker ilavesi var. Salata sosunda şeker var, salata yiyorum sanırken bir hamburger kadar kalori alıyorsunuz. En büyük uyuşturucu şeker. Geçen bir yazıda okudum, Türkiye'de çocuklara çok fazla goflet, çukulata alınıyormuş. Ödül vermek için bunları seçiyoruz demek ki. Sadece ailede görmekle de olmuyor neticede, arkadaşlar var, onların evleri, onların aileleri var.

Bu konu kafamı kurcalıyor. Daha çok bilgi edinirsem yazarım. Ne yapsak da çocukların yemekle ilişkisi sağlıklı olsa. Ne yapsak da daha çok hareket etseler, kıçlarını yayıp çekirdek yemeseler. "Aman bırak istediklerini yapsınlar" doğru bir yaklaşım değil, çünkü nerden bilecek ki yavrular ne istediklerini. Bıraksan insan uyuşturucu da ister, zevkli. Verecek miyiz?

Bin yıldır aynı soruların sorulduğu, bin yıldır aynı yanıtların verildiği programlardan tiksiniyorum. Siz bıkmadınız mı yapımcılar?

Ela Masalları - 1 (Büyüklere Masallar)


Sarmaşıklarla tamamen kaplandığı için rengi unutulmuş, ağaçlar ve bitkilerle çevrildiğinden normal orman örüntüsünden farklı gözükmeyen binanın kapısına geldiklerinde Zişen oldukça heyecanlıydı. Bu binada ne gibi kararların verildiğini biliyordu ve uzun zamandır ilk kez kendini buna hazır hissediyordu. Arkadaşları ve hayatı boyu tanıyıp sevdiği herkesten ayrılmayı göze alarak elini kaldırıp gönüllü olduğunda tereddüt etmemişti. Belki biraz hüzün. Karşılaşacağı yenilikler ve yaşayacağı maceralar ağır basmıştı. Gençliğe fazla bağlanmaya gelmez, siz ne olduğunu anlayamadan hop diye uçarlar yuvadan. Zişen bu kez hazırdı.

Bu güne kadar yaşadığı hayat yüzdeyüz konfor üzerine kurulmuştu, canı çektiğinde alabildiği sebzeler, meyveler. İstediği kadar ve istediği sıklıkta görüştüğü iyi huylu, sakin arkadaşları. Elini uzattığında ulaşabileceği kitaplar, filmler, belgeseller. Canı istediğinde sanki geçiyormuş da uğramış gibi gelen özel öğretmenler. Kısacası kişisel gelişim peşinde de olsanız, sadece keyif peşinde de olsanız en uygun yer gibiydi burası. Tek sorun, filmlerde ya da romanlarda görülen o çatışmanın, huzursuzluğun, olayların bir düğümlenip bir çözülmesinin bu diyarda varolmamasıydı. Sosyal sınıflar, cinayetler, hırsızlıklar, tecavüzler, bütün bunlar sadece kavramsal olarak vardı, kendileri yoktu. Çalınacak bir mal yoktu, hastalık yoktu, ölüm yoktu. Kendinizi bir anda karlarla dolu bir tepenin üzerinde ya da serin sularda yüzerken bulabilirdiniz. Hem de yaşayan herkes. Kısacası Zişen bu diyarı bırakmakla ömür boyu alıştığı huzuru bir yana bırakıyor, ne üdüğü belirsiz bir ülkede, kendine baskılar uygulayacak, buna sevgi ve koruma adını takacak hiç tanımadığı insanlarla yaşamaya sırf onlar mutlu olsun diye gitmeye karar veriyordu. Gençliğin verdiği iyimser saflıkla, burada yeterince bulundum, dışarı çıkmalı başka dünyalar görmeliyim diye düşünüyordu. Bir maceraperestlik gelmişti, ne de olsa hiçbir arkadaşı onun kadar roman okumamış, onun kadar film izlememişti. Bir hikayenin baş oyuncusu olmaya hazırdı Zişen. İkişer ikişer çıktı merdivenleri.

Binanın dışı çevreye ne denli uyumluysa, içi de o kadar uyumsuzdu. Dışarısı sarmaşıklarla kamufle olmuştu. Bilmeseniz, burda böylesine büyük bir bina olduğunu hayatta anlayamazdınız. Zaten ahali, içlerinden bir ses onları dürtüp de buraya getirene kadar burada bir bina, bu binada çalışanlar olduğunu sürekli olarak unutmaktaydı. Zişen seçen ve kabul edilen kişi olarak bir kez daha bu binayı nasıl olup da bu kadar zamandır görmediğini kendine hayretle sordu. Yanıt basitti, “burnunuzun dibinde duran gerçekler siz hazır olana kadar size gözükmezler!”

Zişen danışmaya doğru ilerledi, künyesini uzattı. Danışman hanım gülümseyerek, “Zişen Hanım, tam da zamanında geldiniz, tebrik ederim. Bu bugünlerde o kadar az oluyor ki... Gençleri ikna etmek için broşür üzerine broşür bastırıyoruz, tanıtıma ayırdığımız paraları bir görseniz... ”diye anlatmaya başladı. Zişenin böylesine hevesli gelişinden duyduğu mutluluğu bir anda iç dertleriyle bulandırdığı için endişelendi kadın. “Demek istediğim” diye düzeltti kadın acelacele, “Gelişiniz bizi çok mutlu etti, inşallah diğerlerine de örnek olur. Bu zamanda maceracılar azaldı. Ama iyi bir haberim var, taleplere yetişemediğimiz için elimizde yoğun bir istekli listesi var. Gönlünüze göre seçebilirsiniz gideceğiniz yeri.”

Bu habere Zişen sevinsin mi bilemedi, çünkü nedense bir anda buraya gelecek ve birileri ona hemen yolu gösterecek o da gidiverecekmiş gibi düşünmüştü. Gideceği yeri seçeceğini düşünmemişti, o bir gönüllüydü, nereye derlerse oraya gidecekti. Bir an bunu söylemek ister gibi olduysa da bir ses onu durdurdu. Terbiyeli bir kızdı, bir anda kuralları çiğnemek istemezdi. Danışmanın haber verdiği hoş görünüşlü bir bey yanına geldi, “Zişen Hanım bundan böyle size ben eşlik edeceğim müsade ederseniz” dedi. Danışman Hanımın arkalarından "ahh gençlik" diye içini çektiğini duydu Zişen, dönerek ona el salladı ve gelen beyle beraber beyaz merdivenlerden yukarı çıkmaya başladılar.

Gelen adam son derece sevecen ve anlayışlı bir insana benziyordu, neredeyse anaç denilebilecek korumacı bir yanı vardı. Sanki Zişen’i kollamak, onun üzülmesini ya da sıkılmasını engellemek için doğmuştu. İsmi Adem’di. Onu merdivenlerden çıkardı, asansöre yönlendirdi. Asansörle yavaş yavaş yukarı çıkarlarken, Zişen aşağıda bıraktığı ülkesine baktı, uçsuz bucaksız sahiller, yemyeşil kırlar, cömert ağaçlar, her biri farklı bir yöne gitmesine rağmen kaotik bir resme benzeyen uyumlu insanlar. Onlardan giderek uzaklaşıyor, bilinmeze doğru yol alıyordu. Asansör sonsuzmuş gibi gelen bir süre sonra durdu. Adem bey, onun kadar genç ve enerjik birinden beklenmeyecek görmüş geçirmiş bakışlarını Zişen'e dikkatle dikti. "Sevgili kızım" dedi, "birazdan seni emanet edeceğim arkadaşlarla tanışacaksın. Hepsi kendi alanında uzmandır. Sana kendi bildikleri doğruları anlatacaklar ama unutma. Gerçek bilgi içinde ve kalbindedir. Dinle, öğren ama özünü etkilemelerine, baskı kurmalarına izin verme" diye fısıldadı. Adem Bey sözlerini bitirir bitirmez kapı açıldı. Kapıda onları karşılayan dört kişi vardı.

Birincisi insan psikolojisi konusunda uzman çilli bir adamdı, gülünce gamzeleri çıktı. İkincisi siyaset, dünya ilişkiler ve finans uzmanı ciddi bir hanımdı, üçüncüsü felsefe ve dinler uzmanıydı, inançlar, din tarihi onun konusuydu. Dördüncü, hepsinden farklı son derece yuvarlak hatlı, ne uzmanı olduğunu söylemeyen, hepsi kendini tanıtırken “hoşgeldin canım, yorulmuşsundur” diye sarılan sıcakkanlı bir hanımdı.

Onu bir konferans odasına aldılar. Onu getiren Adem Bey, “Zişen Hanım, arkadaşlarımız size kendileri ve konuları hakkında bilgi verecekler. Üç gün boyu bizim misafirimiz olacaksınız. İstediğiniz soruyu sormaktan, istediğiniz odaya girmekten, istediğiniz bilgiyi bilgisayarlarımızla sorgulamaktan çekinmeyin. Bizde ne varsa sizindir. Üç gün sonra sizi almaya geleceğim ve beraber bize yapılmış başvuruların üzerinden geçeceğiz. Mülakat sırasında istediğiniz uzman arkadaşların bize katılmasını isteyebilirsiniz, isterseniz yalnız olabilirsiniz. Uzman değerlendirmeleri her an elinizin altında olacaktır. Umarım güzel bir gün geçirirsiniz” dedi ve diğerlerine çaktırmadan göz kırparak çıktı. Zişen bunca formaliteyi hiç ummamıştı. Kendisinin bu denli önemli olabileceğini düşünmemişti. Zaten daha önce istediği her bilgiye ulaşabiliyordu, neden acaba bu tekrar vurgulanmıştı? Bugüne kadar kendisinden saklanan bir şeyler olmalıydı. Binaya adımını attığı andan beri o dingin ve huzurlu yaşantısından kopmuştu,hayatında ilk kez karnında belli belirsiz bir rahatsızlık hissediyordu.

Psikolog bey, içimizde tuttuğumuz endişelerden, korkulardan, çocukluk travmalarından uzun uzun bahsetti. Sunumunda değişik örnekler göstererek, farklı durumlarda insanların nasıl tepkiler vediğini, suçluluk duygularını, hadım edilme korkularını, bastırılmış arzuları bir bir anlattı. Zişen için bütün bunlar çok teorikti, bir kısmını okuduğu romanlar ve filmlerle bağdaştırarak anlamaya çalıştı. Bütün o filmlerdeki insanların tuhaf hareketlerinin ardında böyle sebepler vardı demek. Bir an hepsini baştan izleyip, yeni bilinciyle değerlendirmek istedi.

Sıra finansçı hanıma geldi. Son derece organize bir sunumda, hızlandırılmış dünya tarihi, ülkelerin durumu ve birbirleriyle ilişkileri, bireysel, bölgesel ya da global anlamda para piyasalarındaki dalgalanmaların kişiler ve ülkeler üzerindeki etkisini dinledi uzun uzun. Tablo hiç iyimser değildi. Ruhu daralmaya başladığında ara verdiler de nefes alacak vakti oldu. İlk geldiğinde ona sarılan hanım hemen koşup bir bardak süt getirdi, yanında da kurabiyeler. Sabahtan beri hiçbir şey yememiş olduğunu o anda farketti Zişen. Minnettar oldu.

İnanç uzmanı bey aldı lafı sonra. Dünyanın kuruluşundan itibaren insanların inandıkları putları ve ilahları, daha sonra semavi dinlerin gelişini, kısa süren ilerleme anlarını, sonra inançların anlamlarını kaybedişini, cennet, cehennem kavramlarını, şaman büyülerini, ateşe tapanları, bütün ritüelleri uzun uzun anlattı.

Akşam olduğunda hepsi kendisine gülümsediler, Zişen hepsine teşekkür etti. Yuvarlak hatlı hanım,“Havva Teyze” "gel seni yatıralım kuşum" diyerek Zişen'i alıp odasına götürdü. Zişen çok yorulmuştu ama zihni vızır vızır çalışıyordu. Havva teyze üzerini örttü, bir süre yatağının yanında oturdu. Zişen sordu,

-"Havva Teyze senin uzmanlığın nedir, sen neden sunum yapmadın?"

Güldü Havva Teyze:

-"Kızım ben o beyler hanımlar gibi anlatamam bir bir, benim konum anlatılmaz zaten. Benim görevim sana bakmak, seni sevmek, bir sorun olduğunda seni dinlemektir. Bildiğim kadarıyla anlatırım, bilmediğimi de başkalarına bırakırım" dedi.

Zişen sordu:

-“Sence orda mutlu olur muyum?”

Havva teyze cevapladı:

- “O senin içindedir kuşum, istersen olursun, istemezsen olmazsın. Zaten hepsi maceranın başka yönleridir. Senin aradığın da bu değil mi?Heyecan, macera ve öğrenmek. Oraya giden herkes aradığını bulur, çok gidenler sıkılır bazen, farklı şeyler ararlar. Ama önemi yok. Şunu unutma yalnız, yaşamak istediğin her ne ise onu bulacaksın. Ki gittiğinde fikrini de değiştirebilirsin. Sakın endişelenme kuşumm”
dedi ve alından öptü.

Zişen bir anda “iyi ki gelmişim” diye gülümsedi ve uyumadan önceki son düşüncesi bu oldu.

Diğer iki gün de benzer şekilde sunumlarla ve anlatılarla geçti. Üçüncü günün sonunda Zişen ve Havva teyze tekrar yatağın başında oturdular, artık sohbetleri derinleşmişti. Havva Teyze Zişen'e masallar anlatıyordu, canavarlar ve dinazorlarla dolu, kimi zaman sevimli, kimi zaman korkunç ama hep sonu güzel masallar.

Dördüncü sabah uyandı Zişen. Büyük gün gelmişti. Artık dünya hakkında iyi kötü fikir sahibi bir insan olarak karar verecekti. Adem bey geldiğinde çoktan uyanmış, banyosunu ve kahvaltısını yapmıştı. Adem bey, “sizi böyle enerjik görmek ne mutluluk Zişen hanım” diyerek gülümsedi. Zişen “hazırım” diye bağırınca gülüştüler ve bir kat yukarı çıkarak büyük bir odaya girdiler. Zişen rahat bir koltuğa oturdu, Adem bey en çıkabilirim istersen ya da uzmanları çağırabilirim dedi. Zişen aslında yalnız olmayı tercih edeceğini söyledi. Elindeki kumandayı kullanma prensibini gösterdi Adem bey. A ya basında erkek, Bye basınca kadın, C ye basınca ikisi, Dye basınca ülke ve bölge, F ye basınca o bölgedeki inanç durumu, Gye basınca ülkenin ekonomik durumu, Hye basınca çiftin ekonomik durumu, I ya basınca kadın ve erkeğin sanatsal yetenekleri, J ye basınca... diye giden bir liste. “Y” ileri, “Z” ise geri demekti.

Zişen çok uzun bir zaman geçirdi içerde. Bir ileri, bir geri giderek, durmadan akan enformasyona bir anlam yüklemeye çalışarak saatler geçirdi. Karar veremedikçe sıkılıyor, keşke en başında danışman hanıma söyleseydim de rastgele bir yere gidiverseydim ya diye hayıflanıyordu. Sıkıntısı öyle çok büyüdü ki, dışarı çıktı. Havva Teyze hemen kapının önündeydi, “nen var yavrum betin benzin atmış” diye koşturdu yanına. Onu alıp kimselerin gelmeyeceği, ortalıkta gözükmeyen mutfak gibi bir yere soktu.

Zişen ağlıyordu,
-“Seçemiyorum, geri gitmek istiyorum” diye.

Havva Teyze bir şey söylemedi ve saçlarını okşadı.
-“Seçim yapmak hep zordur ve gittiğin yerde de senden hep bunu isteyecekler kızım”
dedi.

-”Aslında bütün seçimler yapılmıştır çoktan, bilgiler gerekli değildir. Şimdi içeri git, gönlüne bak, hangilerine için ısınırsa sadece onlara bir göz at. Olmuşsa olmuştur, yoksa geri de dönersin. Cesur kızım benim”
dedi tekrar öptü saçlarından.

-“Peki Havva teyzem seninle karşılaşacak mıyım orda” diye sordu Zişen.
- “Elbette bebeğim, her kuşakta bi tane çıkar benden sen sakın üzülme” dedi Havva Teyze.

Zişen tekrar içeri girdiğinde kararlıydı. Geçen fotoğraflardan gülen bir kızı ve yan gözle kıza bakan gülümseyen adamı seçti. Bilgilerinde romanları ve filmleri çok sevdikleri yazılıydı. Merhaba “Anne ve baba” dedi zişen ve doğum kanalına doğru yola çıkmak için görevlileri çağırdı.