13 Kas 2008

Masallar Üzerine


Bana küçükken çok masal anlatıldı. Annem değişik kaynaklardan masallar okurdu. Kendi yorumlarını katardı. Örneğin, yüz yıl uyuyan güzel mi anlatılıyor, uyuma sahnesi uzar da uzardı ki uyuyalım. Ananemin masalları vardı, anlatırken yaşardı adeta. Sesi değişir, korkutucu haller alır, kimi zaman yumuşar. Çok renkliydi, film/tiyatro izler gibiydi. O kadar havasına girerdi ki anlatamam. Yüz ifadesi, mimikleri gözümün önünde şimdi. Soluğumu tutup dinlerdim ve çok zevk alırdım. İçinde ölüler, diriler, ölü bekleyenler, şekil değiştirenler, neler neler vardı. Bir de babamın masalları vardı. Daha çok kendisinin bulduğu, her anlatışta biraz değişebilen masallar. Bazen tarihten heyecanlı öyküler. Bazen geçmişten parçalar.

En sevdiğim masal tartışmasız ıssız ada masalıydı. Masalı belki yazarım bir ara, ama özetle şöyle: Çok yakın arkadaş iki balıkçı vardır. Bunların yaşadığı yerin tam karşısında herkesin merak ettiği ama kimsenin gitmediği ıssız bir ada vardır. Bir gün içlerinden biri gitmeye niyetlenir ve başka bir yere gider, olaylar gelişir. Masal çok güzel olmakla beraber, o ıssız adaya gidilemiyordu. Daha sonraları ben bu masalı arkadaşlarıma anlatırken, masalın devamı olarak o ıssız adaya gitmenin bir yolunu buluyordum ve düşünebildiğim tüm fantastik öğelerle donatıyordum. Fantastik derken, cinler periler değil. Daha çok kızılderililer vardı orada. Issız adayı bilinçaltında amerika olarak mı düşündüm acaba? Bu gidememe hali beni o kadar meraklandırmış ki, istediğim her şeyi koymuştum o adaya. Kızılderililer, şamanlar, ritüeller. Tam hatırlıyamıyorum, tek bildiğim masalın bitmek bilmediğiydi.

Az önce aklıma geldi, acaba bu ne anlama geliyor diye. Babamın masalında, gençler bir yere gitmek isterler ama başka bir yere giderler. Bu Hindistan'ı ararken Amerika'yı bulmak gibi düşünülebilir. Bense orada kalmayıp, illa ıssız adaya da gitmek istemişim. Çizilen sınırın ötesine geçme isteği. Çünkü masalda, ıssız adaya gitmek isterken bir anafora kapılıp varamıyordu balıkçılar. Ben daha büyük ve güçlü bir sandal yaptırdım sanırım gitmek için. Bunun bir anlamı olmalı. Anafor, aslında adayı koruyan bir büyü. Bunu yendim ve bütün adayı dolaşarak (kayalıktı her yeri) girilebilecek bir dere yatağı aradım. Bunlar da o zamanlar çok okuduğum, "Kaptan Grant'ın çocukları", efendim, "2 yıl okul tatili" gibi adalarda mahsur kalma temalı kitaplardan olmadı. Daha pek çok kitap vardı, Ayk diye birisi 12 yıl tek başına bırakılmıştı bir adada ki beni dehşete düşürürdü o zaman. (İşte Lost'u sevme sebeplerimiz de çıkıyor bir bir ortaya. ) Çocukluk hayallerim Pasifikte gezerek geçmiş. İnsan tuhaf bilgiler de edinmiyor değil, bacak kadar veletken, balina yağından mum yapılabileceğini, kininin sıtmaya iyi geldiğini filan öğreniyor insan. (Hayır, lazım filan olur)

İçimde bir maceracı, keşifçi. Sürekli uzaklara gitme isteği oradan demek ki. Oturduğu yerde oturamama durumu. Evin, şehrin, okuduklarının sınırlarının sürekli dar gelmesi.

Kurtlarla Koşan Kadınlar diye bir kitap var, dünya üzerindeki masalları ve kadınlarla ilişkilerini, derin anlamlarını sorguluyor. Masal diyip geçmemeli, bir meselesi oluyor masalların. Bir hayat görüşü, temel oluşturuyor algıya. Feministlerin Pamuk Prenses, ya da uyuyan güzel gibi masallara kıl olmasına şaşırmamalı. Bir kitapta vardı, "ey salak Pamuk, çabuk geri git ülkene ve babanın krallığındaki senin olan hakları üzerine al" diyordu. Çok haklı. İnsanı en tatmin eden klasik masal ise kırmızı başlıklı kız olmalı.

Masal konusu ilginç. Ela'mıza neler anlatacağız bakalım. Çok büyük sorumluluk. Ama dünya tatlısı ananesi, dedesi bize anlattıklarını ona da anlatırlar. Benim ananem dünyada yok artık ama elimden geldiğince ondan öğrendiğim gibi anlatmaya çalışacağım ben de. Umarım bir yerlerden bakıp, evet fena değil benim bu torun diyordur. Demez olur mu, orada herkese işte şunlar şunlar benimkiler diye anlatıyordur. Bana öyle geliyor...

Hiç yorum yok: