28 Ara 2008

Hastane Çıkışı ve Unuttuklarımız.

Not. Hastane Çıkışı, bebeği hastaneden çıkarırken üstüne giydirmeyi düşündüğünz kıyafetler bütünüdür. Set halinde satılır. İçinde eldiven, şapka, tulum, önlük, zıbın herşey vardır. Gider alırsınız hastaneden çıkarken bunları giydirirsiniz. Mothercarede filan set halinde satılır.

Bugün vakitlice yattık, uyuduk. Gece tuvalete kalkmıştım ki gene geldim bir internete baktım, TVde de disko kralı var. Bana denk geldi, Esra Ceyhan Okan Bayülgen'e hastane çıkışı hediye etti, pembiş. Okan Bayülgen tabi telefonda duyunca nasıl, hastane çıkışında mı buluşacaz diye bir fena olmuş. Ben de bir an hastane çıkışı gibi terimleri duysam nedir diye merak edeceğim günleri hatırladım.

İnsanın çabuk unutuyor. Bir şeyi öğrenene kadar çok zor, öğrendikten sonra "aa, ne var canım" oluyor. Bundan on ay önce bilmediğim terimleri alt alta yazsam burdan köye yol olur. İnsan evlenirken de öyle oluyor. Berjer diye bir şey olduğunu duyuyorsun, sonra gelinliğin içine giyilen şey var, şarlatan, tarlatan. Başta terimler de vardı, unuttuk şimdi onları.

Eskiden Avrupa yakasında otururken Anadolu yakasıyla ilgili hiç bir şeyi bilmiyordum. Bir gün Anadolu tarafında bir arkadaşla buluşmamız gerekti, aman Allah'ım ne zor tarif. Eğer mihenk taşı noktaları bilmiyorsan. "Ya hani var ya Caddebostan Migros", "Boğanın orada diyorum", "Cadde üzerinde Erenköy CafeCrownun orası", "Capitol'ün oradan beş dakika" Bunların hiçbirini bilmeyince karşı taraf anlatacak mecal bulamıyor. Üstelik Anadolu yakasında oturanların bir kusuru var, senin bu noktaları bilmeyebileceğini akılları almıyor. Bilmiyorum dersen de kızıyorlar. Neyse, sonuç olarak biz sevgiliyle evlenip iş nedeniyle Anadolu'ya geçtik, çılgın bekar hayatına son verdik. Öğrenmeye çalıştık buraları. Karşıdan gelenlere de, ya Caddebostan'ı nasıl bilmezsin? tarzı şeyler söylerken yakaladım kendimi geçen.

Sonra, eskiden ben yürürken sigara içmeyi çok severdim. Takside içmeyi de severdim, özel zevk alırdım. Şimdi tahammül edemiyorum. Yürürken biri sigara içerse, o duman beni yalarsa fena oluyorum. Kokusuna dayanamıyorum, sinirleniyorum. Özür dilemek istiyorum, ben yollarda kendince serseri serseri yürürken yanımdan yöremden geçenlerden.

Sürekli bebeklerinden bahsedenlere de sinir olurduk. Bir arkadaşımız vardı, öğle yemeği akşam yemeği demez, ama sürekli. Dayanılmaz. Bunu yedi bugün, bunu içti, bugün kakası yeşildi. (Erkekti) Biz kalanlar bekar, bebekten anlamaz tipler. Kibarlıktan bir şey de diyemezdik, öyle dinlerdik. Buna dönüşmekten korkuyorum mesela. Hem ben sadece başkası değil, kendim de sürekli doğumdu, bebekti konuşunca sıkılıyorum. Aslında konu önemli değil, insan tek boyutlu olduğunda sıkıcı oluyor. Sürekli işinden bahseden bir arkadaş da vardı mesela o dönem. Azapmış resmen.

Hergün uyanıp da kızım bugün gelicek mi diye aklımdan geçiyor. Biraz endişelenmişim ben. Üstelik endişelenirken de anlamıyorum, öyle kendinden gizli stres oluyorum. Yavruşun hareketler azalmıştı, NST de çok iyi değildi. İki gündür rahatladım biraz, o da zıppıdı moduna geri döndü. Ohh ne güzel şey o hareketleri hissetmek. Tabi gelse kucakta oynasa azıcık da! Yalnız gerçekten sabrım kalmadı, sıkıldım ben. Kendime derhal bir meşgale bulmam gerek. Kafamı adayabileceğim bir kitap, roman, fikir.

Bu arada Show TV jeneriğinde christmas carollardan bir şeyler Türk enstrümanlarıyla çalınmış. Dikkat ettiniz mi? İsa Bey saygı duyduğumuz bir büyüğümüz ama hıristiyan da değiliz ki. Çok yadırgadım. HaberTürk'te de hava nagaela eşliğinde bir haber verdiler, alakasız bir şeydi. Gazze olayları da gündemdeyken şaka gibi geldi bana. Fazla mı hassasım?

Bu arada laf aramızda gerçekten hassasım da. 9. ayda normalmiş, insan fazlaca duyarlı ve sinirli olurmuş. Evet, aynen öyle. Dokuz ay laylay gez sen, sondaki iki hafta delir. TVde bir hanım kızımız keman çalıyor, çalışına mı, o incecik uzun topuklar üzerinde sekişine mi hayran kalsam bilemedim. Benim de topuklu günlerim gelsin artık...

Çok daldan dala oldum. İnsan gece uyanmışken gider su içer, yazı mı yazar di mi ama?
iyi geceler tüm blogger kardeşlere, bacılara.

26 Ara 2008

Hakem Uzatma Verdi. 39h + 04g

Bugün doktora gittik. NSTmiz çekildi. Bebişin keyfi yerinde, suların keyfi yerinde, anne iyi. Doktor hanım dedim yani bizim son regle göre tarihimiz 25 aralıktı ya hani... Derken açtı doktor, tamam ama dedi, bizim hesabımızca 29 Aralık. Ben 25ini esas alıyordum, geçenlerde öyle bir laf geçmişti. Ya da ben hamilelikte duyduklarıma kendimce yorumlar yazar oldum. Yani kızıma geç kaldı muamelesi yok. Zamanı gelmemiş ki onun. Anası aceleci bi deli diye, o neden hareketlensin değil mi. Doktor 7-8 Ocağa kadar bekleriz dedi. Kızımız yılbaşında da gelebilir. Canı nasıl isterseee. Artık karışmak yok bilmiş bilmiş. Ultrasonda tekrar gördüm. O nasıl ciddi bir ifade, neler düşünüyor içerde. Yani nasıl desem doğacak ve ilk makalesini yayınlayacak gibi bir hali var. İçerde düşünecek vaktim oldu.

Uzandım mı kalkamıyorum. Dönerken canım yanıyor. Kütürt diye uyuyakalıyorum. Valiz kapının yanında beklemekte. Fotoğraf ve kameranın şarjları sonuna kadar dolu. Dönüp dönüp aynı şeyleri yazıyormuşum gibi geliyor. Yazmadan da olmuyor. Ee napcaz. Neyse napalım hergün mü yavruş geliyor. Hoş gelişler ola...

Salman Rushdie'nin Geceyarısı Çocukları diye Booker ödüllü bir romanı vardır. Onun başında bir oğlan doğar. Çocuğun ve Hindistan/Pakistan'ın kaderi paralel gider, diğer çocuklarla beraber. Gece yarısı doğan çocuklardır, ülkelerinin kaderine ortak. Nedense aklıma o geldi.

Yeni yıl, yeni hayat.

Bütün hamiloşlara ve hayat severlere hoş gelsin yeni yıl. Gerçekten yeni olsun.

40h + 01g : Hocam Süreniz Doldu!

ODTÜ'de bilgisayar lablarına giderdik eskiden. Sıra olduğunda bir saatlik zaman sınırınız olurdu. Süre bitimine yakın siz bir cümlenin ortasındayken biri gelip, omzunuza dokunup "hocam süreniz dolduuu" derdi biraz sabırsız ve agresif. Siz de dönüp, "bir dakika şunu da bitireyim" derdiniz. Program yazıyorsanız diskete kaydederdiniz, (yaaa disketler vardı o zaman, nerde usb. Gördün mü kızım bizim zamanımızda disketler vardı, sonra usbler çıktı. Sen bunları okurken usbye burun kıvırıyor olacaksın muhtemelen ) mektup yazıyorsanız yollardınız.

Bugün ben de karnıma dokunup, "aloo süreniz doldu" diye dürtmek istiyorum, sonra "dur belki bir işi vardır tamamlayacağı" diyerek sabretmeli mi diye düşünüyorum.

Sürenin geçeceğini hiç düşünmemiştim. Benim hep erken doğum riskim vardı. Aman erken olmasın yavrum diye gönlümden geçire geçire abarttım mı acaba? Ayrıca bugün itibariyle doğum öncesi iznim bitmiş oluyor. Sanırım SGKdan gidip rapor almam lazım, doğurana kadarki süre raporlu sayılmak için. Yasalar ne tuhaf. Her şey 40 haftaya göre ayarlanmış. Eğer 38de doğurursan, doğum öncesi 8 haftalık izninin 2 haftası uçuyor. Benim gibi 40ı geçersen gene sorun. Rapor alıyorsun ama doğum izni değil. Tam ne yapmam gerektiğini bilmiyorum. Bakalım bugün hastaneye gidip soracağım. Birileri gelip omzuma dokunacak, Hocam süreniz doldu.

Güncel: Başbakan Erdoğan simitçiye 100 ytl vermiş 1o simit almış. Asgari ücret 24 YTL zamlı. Bu hesapça, azgari ücret alan bir kişi geçen aya göre kaç fazla simit alabilir?

Dün akşam arkadaşımla buluştum. Pek hoştu. Bekar, erkek bir arkadaşım, doğum, bebek konuları dışında konuşmak öyle iyi geldi ki anlatamam. Yalnız beklenen tarihin dün olduğunu öğrenince ufak çapta bir panik yaşayıp, şok oldu. E peki, burda olursa ne yapıcaz, nasıl gidicez, hastane nerde. Dedim duuur sakin. Şu anda sancı başlasa on iki saati var bu işin. Bugün de doğuracak gibi değilim dedim. Sonra kendimi onun yerine koyunca hak verdim. Son aylarındaki hamile bir kadın bomba gibi bir şey. Üstelik üzerinde saat filan da yok. :) İşten güçten konuşmak iyi geldi. Daha sonra sevgili de bize katıldı. Keyfimiz yerine geldi. Ben annemi zor ikna edip çıkmıştım, ben yokken babam aramış, annem arkadaşıyla buluşmaya gitti diyince şok geçirmiş.

Bekar arkadaşım, otuzbeş yaşın üzerinde, çok tatlı bir de sevgilisi var. Daha yeniler ama çocuk konusunda konuşmuşlar. Kız eğer bebek istemezsem ne olur demiş. Erkek arkadaşım daha önce istekliydi. Düşünmüş, bir şey olmaz demiş. Bir yandan da ağlayan, zırlayan, hayatını etkileyecek bir varlığa yer açmak zor hayatta. Hele belirli bir zaman konfora, yalnızlığa alıştıktan sonra. Sevgili geldikten sonra düşündük, o istemese ben de istemezdim herhalde, çok da sorun olmazdı gibi geldi. O da aynı şeyi söyledi. Yani biz illa ki çocuk olsun diye düşünmedik hiç. Olmasını çok istedik ama ikimiz beraber olduğumuz için oldu bu. Zaten o olmasa ben evlenmek de istemezdim gibi geliyor. Yalnızlığı çok seven ben giderek kalabalıklaşıyorum, hadi hayırlısı. Hayatta yeni şeylere yer açmazsak kalırız olduğumuz gibi yıllarca. Değişime açık olmak lazım. Kızııımmm gel artıııııkkkk.

Bu sabah gene düzensiz kasılmalarım var, azıcık belime de vuruyor gibi. Olabilir mi, yoksa gaz sancısı mı. Yetiş ya Braxton, yetiş ya hicks. Siz gidin ablanız gelsin. Gerçek sancı istiyoruz. Yılbaşını böyle koca karınla mı kutlayacağız... Halbuki kuzumuz kucakta olsa, ona da bir şapka taksak, sevdiği abba şarkılarını dinlesek, dans etsek... Hayal mi kuruyorum?

25 Ara 2008

Planlanan ve Gerçekleşen - Teori ve Pratik

25 Aralık geldi de çattı. Hani kızımız? O kadar dedik, dışarısı daha eğlenceli diye ama dinletemedik. Yunanistan'da yaşayan arkadaşımız eee evi süslemezseniz gelmez tabi dedi. Bir an çok mantıklı geldi, evin altını üstüne getirdim geçen yılbaşından kalan süsleri aradım. Daha sonra anneyle de aradık. Bu sayede hamilelik nedeniyle kaldırdığım eteklerimi, pantollarımı, kazaklarımı elden geçirmiş olduk. Neye niyet, neye kısmet. Birden o güzelim göbeksiz kıyafetleri görünce içim bir sevindi. Ne zaman giyebilirim acaba onları diye düşünceler geçti. Bir kısmını balayı sırasında delirmiş gibi almıştım. Renk renk çeşit çeşit. Pek içimden geldi. Hatta hayretle bakan kızkardeşim ve anneme, e doğumdan sonra ben bir maniküre gider öyle gelirim, siz bebişe bakarsınız dedim. Bir süslenme püslenme, hayır yani sorsanız hayatında kaç kere manikür yaptırdın diye, toplasam on kereden fazla değil. Sonracığıma topuklu ayakkabılarım. Etek ceketlerim. Gömleklerim. Acele yok nasılsa kısa bir süre işe gitmeyeceğim. Dar kazaklarımı ve eteklerimi giyeyim yeter. Tırnak ve ayak bakımı yaptım sonra. Annem doğuma giderken tırnakta oje olmaması gerekir dediğinden süremedik. Kızım ne der bu duruma?

İçime bir kokoşluk gelmiş anlaşılan. Aslında fena bir hamile değilim. Yani öyle çok çirkin, çok dobiş hissetmedim. Göbüş büyük ama öne doğru ve sanki bütün ağırlık orada gibi. Sevgilim beni hep çok beğendi. Sağlığım eskisinden iyi oldu. Peki bu saçlar... Off nası parladılar, nasıl gürleştiler. Adiler bir de o kadar kolay şekil alır oldular ki. İşe giderken, sabahları fön çekerdim, işe vardığımda bırak dağınık kalsın modunda olur beni çıldırtırlardı. Şimdi azıcık fön çekiyorum, bir hafta fıstık gibi. Lohusalıkta o alınan kilolar verilirken, çoğalan saçlar da azalıyormuş. Doğa ee hamileyken sana o kadar yatırım yaptık, cazibe verdik, şimdi bırak ulan saçını başını bebişinle ilgilen mi diyor ne yapıyor. Cildim filan da parlak. Sadece çok benim çıktı. Memişler çillendi. Boynumda, göğüs kısmında ve göbekte çok sayıda et beni var. Doğurunca geçer mi bilmiyorum. Daha önce olmuştu bir kez yaktırmıştım. Bunlar çok sayıda uğraşılmaz da teker teker.

Velhasılı, bebiş de gelince evde dört bayan olacağız. Küçükken kardeşimi dizime oturtur saçlarını balıksırtı, sepet, ikili seper örer, binlerce toka takardım. Şimdi yeni bir kurban geliyor. Kızımın saçlarını da öreceğim, şekilden şekile sokacağım. Karnım o kadar büyük ki, yazı yazarken bir türlü oturuş pozisyonu bulamıyorum. Artık gel be yavrum? Hıı?

Her ne kadar doktor kimse bilemez tarihini, belli olmaz filan diyorsa da insan "beklenen tarih" lafı üzerine beklentiye giriyor. İşin en zor yanı şu. Yani zihinsel olaran normal doğuma hazırlanmak lazım, gündüz düşünüyorum mesela, şöyle şöyle olacak, böyle olacak, hastane odasını canlandırıyorum. işte biraz sancı olacak, azıcık açılacak, sonra epidural gelecek ama çok gerek olmayacak, annem sancı hatırlamıyor, babaanne farkında bile değilmiş, göreyim seni, hop diye açılıverecek. Bir ya da bilemedin iki avazda bebiş gelecek, kucağıma verecekler, babası kordonunu kesecek, birbirimizi koklayacağız, emişeceğiz. Odamıza gideceğiz. Hep beraber delireceğiz sonra... gibi gibi kendimi hazırlıyorum. Sonra... Sonra bir şey olmayınca, zihin ee tamam o zaman diyor ve bambaşka şeyler düşünüyor. Okuduğum kitaba dalıyorum, aklıma takılan bir konuyu araştırıyorum, bir tartışma programı izliyorum. Büyüyünce belediye başkanı olsam aslında diye aklımdan geçiriyorum. Hamilelik ve doğum aklımdan uçuuup gidiyor. Sonra ya bugün sancılanırsam diye kendimi tekrar hazırlamam gerektiği dank ediyor. Bu böyle gidiyor. İşin sıkıcı yanı bu, yoksa rahatım yerinde yani. Ölmeden önce ölünüz demişler, acaba doğurmadan önce doğurunuz diye bir şey de var mı?

Sanırım bebişin gelmesine daha var. Sabah uyandım huzursuz. Kendimi biraz dün geceye şartlamışım sanki ama belli belirsiz. Normal Doğum Hikayelerini iyi ki bir araya toplamışım. Az önce onları okudum. Pratik anneninki bana moral verdi özellikle. Fikir de verdi, kendime notlar mı hazırlasam. Demiş ki:
"Ben de devamlı "Doğum cuma günü induction'dan evvel kendiliğinden başlayacak." diye kendi kendime telkin yapıp durdum. Sancıların başladığını, bebeğin aşağı indiğini ve doğurduğumu gözümün önüne getiriyordum. Yazdığım "Doğum kendiliğinden başladı. Kısa ve kolay oldu." diyen telkin kartıma bakıp duruyordum. O gün karnımda bir rahatsızlık vardı ama stres ve heyecandan diye üstünde durmadım."
Biraz odaklanıp hayaller kurayım. Bebiş kolayca doğsun, kucağıma versinler. Acaba içten içe hazır değil miyim diye şüpheleniyorum da. Sonra hamileliği sevdim ben. Sanki bilincin bir kısmı bitsin istemiyor. Dün sevgiliye ben doğuramıyacam heralde kalacak içimde öyle dedim, o da iyi kalsın büyüsün, on sekizinde çıkarırız dedi. Ühüü, şikayet de edemiyorum, hemen dalga geçiyorlar benimle. Herkesin aklı bende bir yandan. Telefonlar sürüyor, hergün aranıyorum, nasılsın, ne oldun diye.

Annem çeşit çeşit yemek yapıyor. Hep sağlıklı, güzel şeyler, bol sebze yemekleri, zeytinyağlılar, tavuk suyuna çorbalar, tavuklar filan. Biz de çok alışık olmadığımızdan (yemek yapıyoruz ama o kadar çeşit değil. ) delirmiş gibi yiyoruz. Kekler, tatlılar da var. Annem istiyor ki, doğuma gidip geldiğimizde yemeğimiz olsun, ortada kalmayalım, değişik kaygıları var tabi. Ben de ya ne olacak doğumdan sonra lahmacun söyleyelim dedim. Sonra benim doğumumdan sonra pide, lahmacun yaptırmışlar sanırım anneannemler. Annem de demek sen ondan böyle istiyorsunnn dedi. Nedir bu lahmacun merakım bilmem. Hayatımın ilk 24 yılı yemeyip, ABDde olduğum sürede lahmacuun diye delirmiş bir insanım. Bir yandan yazıyorum, bir yandan kahvaltı niyetine kekimden ısırıyorum. Bir şeyler yiyip bebeğin hareketlerine konsantre olacağım çünkü. İlgilenilmek güzel, insan hemen şımarıyor. Öte yandan yapmak isteyip de yapamadığınız hareketlerin olması fena. Şu an mesela kendi kendime yürüyüşe çıksam saçma olur gibi geliyor. Halbuki fiziken çıkabilirim. Ya sancılar yürürken gelirse? Ne bileyim, hiç doğurmadım ki. Şu sancıların acılı olmaması da korkutucu. Ben ona güvenmiştim.

Neyse herkes bir şekilde anlıyor anlaşılan. Hiçbir yavru da sonsuza kadar içerde kalmıyor. Ne işin var daracık yerde, dışarısı misler gibi. Bloglarda dolaşıp yazıları okuyorum. Ne çok hayat, ne çok kalp. Çok verici bir yanı var blog yazmanın. Deneyimleri paylaşmak, moral vermek, akıl vermek, uzaktan gözeterek sevmek gibi. (Ahanda bir kasılma daha) Normal doğum/sezaryen konusu çok kafaları karıştırmış gibi. Sanki sezaryen olursan daha az annesin, normalsen daha çok. Zaten bu anneler arasında sen daha az, ben daha çok meselesi felaket. Gereksiz tırmandırma ortamı. İşe dönmeli mi, dönmemeli mi konusu da öyle.

Kendimizi gerdikçe geriyoruz durduk yere. Sanki toplumsal hayatımızda yeterince baskı yokmuş gibi. Dün Yankı Yazgan televizyondaydı. "Bir kız babası olarak farkediyorum ki diyor, bu toplumda kadın olmak çok zor". İnsan hiç istemese de bir kere "düzgün otur" diyor. Erkeğe demiyorsun. Ama en zoru, erkek için verili kabul edileni senin ispatlamak zorunda olman. Hayat ispatlarla geçiyor. Okula gidersin, matematik yeteneğini ispatlarsın, işe girersin "hanım kız" gibi kız olmadığını göstermen gerekir, hele erkeklerin ağırlıklı olduğu bir iş kolunda çalışıyorsan. Kabullenmek istemezler daha iyi olduğunu. Kabullendiklerinde de bir anda ayrıcalıklı olursun, istisna kabul edilirsin. Hep bir mücadele, hep bir ispat. Şimdi de ne kadar az, ne kadar çok anne olduğunun ispatı mı gerekli. Kadınlara özgü hırs bu mu, ne yedirdin, ne içirdin, tamamen doğal besin mi, normal mi doğurdun, işi bırakmadın mı, biberon mu verdin, 11 ay mı emzirdin. Bitmeyen sorular, rekabet.

İnsan uygulanan politikalara sinir oluyor, tavır almak istiyor, özellikle delirmiş gibi önüne gelene sezaryen yapmalarına kıl oluyor. Kadınlarımız normal doğumdan korkuyor, hem doktorlar, hem filmler, hem abartılarak anlatılan korku öyküleri. Ya da belki de bilinçaltında başka bir konu çok korkutmuş, öyle böyle değil. Ama işte bireylerin üstüne gitmemek lazım. Nedenler üzerine düşünmek lazım. Filmler ve anlatılan hikayeler gibi geliyordu bana sebep ama belki de daha derinlerde. Belki Türk kadını olarak kadınlıkla bir problemimiz var, özellikle okumuş, eğitilmiş olanlar olarak. Daha alt sınıflar patır patır doğurmaya devam ediyorlar. Sayelerinde sezaryen oranımız %70 filan çıkmıyor. Sadece belirli bir gelir/eğitim düzeyinin üzerine baksak eminim çok daha yüksek çıkar. Düşünmek ve araştırmak lazım. Böyle oturduğum yerden merak ediyorum, şu işlerden anlayan birileri neden bu kadar korkuyoruz diye bir tez filan yapsa, biz de öğrensek... Siyah Süt'te vardı. Belki de kendimizi "tarlada doğum yapıp, kordonu taşıyla kesen, sonra da çalışmaya devam eden" analardan ayrıştırmak istiyoruz. Belki bambaşka bir nedeni var ilk anda akla gelmeyen.

İşte böyle sevgili arkadaşlar. Yeni bir sabah. Güneş doğdu ben yazımı yazarken. Yeni bir hayat da gelir mi böyle güneşle beraber. Ay kızımın daha ismi kesinleşmedi, ondan mı yoksa bu naz? Büyükbabası e assolist, keyfi gelince gelir o demiş dün. İyice meraklandırmadan çıkmaycak. Aferim kız. Yüz verme bize çok.

Ah bir manikür yapabilseydim...

24 Ara 2008

Alışveriş Listesi - Yeni Doğan

İşler bitince, bekleyiş de başlayınca insan ne yapacağını şaşırıyor. En iyisi ne aldım, niye aldım bir bir yazayım. Sonra bir kaç ay sonra da vay onu neden almışım, bunu iyi ki almışım diye yazarım. Hem liste liste üstüne olsun.


Anne Bakım
Göğüs Kremi -
Lansinoh Lanolin Krem 56 gr aldım.
Neden : Hamile arkadaşlarımın tavsiyesi üzerine.

Göğüs Pedleri -
Lansinoh Göğüs Pedi 66 aldım.
Neden: Tavsiye üzerine.

Göğüs Pompası -
Avent Çantalı ISIS Göğüs Pompası Seti
Neden: Pompa konusunda tecrübeli olan bir arkadaşım, bunun aslında başlarda sütün gelmesi sırasında faydalı olacağını söyledi. O sırada ben bunların kiralanabildiğini ya da hastaneden verilebildiğini bilmiyordum. Bir de mutlaka gerekir gibi geldi. Marka konusunda Avent iyidir dediler, ancak aslında kendine uygun, seveceğin, beğenmediğinde iade edebileceğin bir şey almak lazımmış. Benim ilk aldığım ürün olduğu için, gittim set aldım.
İçinde şunlar var:
  • Steril seyahat kapakları ile birlikte ISIS göğüs pompası
  • 2 x 125 ml anne sütü saklama kabı
  • 2 x 260 ml anne sütü saklama kabı
  • 2 x yenidoğan biberon emziği
  • 2 x koruma kapağı
  • 2 x buz jel paketi
  • 4 x atılabilir göğüs pedi
  • Yalıtımlı omuz çantası
  • Büzgülü saklama torbası
Böylece tek ürünle bir sürü şey alıp, düşünüp stres olmaktan kurtulmuş oldum. Biberonun pompaya uygun olması da pratiklik açısından iyi olur gibi geldi. Göreceğiz.

Göğüs Kalkanı -
Göğüs Korucuyu -
Avent
Neden: Başlamışken öyle gitsin diye öyle oldu sanırım.

İç Giyim -
Emzirme sütyeni -
2 adet Ships Emzirme Sütyeni aldım. Bunlardan bir tanesini hamileyken de kullandım. Ancak bende alerji yaptı. Zaten alerjik bir bünye olduğum için böyle şeyler olabiliyor.
2 adet Mothercareden aldım. Denedim fena değil gibi ama emzirirken nasıl olacak göreceğiz.

---------- (Bu listeye bakınca bütün yatırımı memelere yapmışız diye dalga geçiyoruz. Bakalım göreceğiz.) ---------

Emzirme Yastığı:
Anneannemizin hediyesi.
Bebek Taşıma
Bebek Arabası - Puşet:
Neden: Henüz almadık. Bir bekleyelim, hafif bir şey alalım diye düşündük. Travel setlere baktık, içimize çok sinmedi.

Oto Koltuğu:
Chicco'nun
Auto-Fix Plus Çocuk Güvenlik Koltuğunu aldık.
Neden:Bu aslında bir setin parçası. Gerekirse, ihtiyacımız olursa belki puşetini de alırız diye düşündük. Alana kadar çatladık. Keşke yeni doğanlar için isofix olsaydı diye düşündük. Bunda bebek aslında 40 dakikadan fazla kalamıyor. En fazla 1 yaşına kadar kullanılabiliyor. Aynı zamanda ana kucağı imiş. Gerçi ne kadar ana kucağı olarak kullanılır bilmiyorum. En azından arabadan eve, evden arabaya, hastaneden eve giderken, doktora götürürken daha güvenli oluruz, taksiye bile binsek takar öyle gideriz diye düşündük. Malum İstanbul trafiği. Şu Bebeğinizin İlk Yılı kitabında da, çocuk hastalıkları ve araba kazalarını karşılaştırmış, kaza ihtimali hastalığa göre o kadar yüksek ki. Bizler hastalıklar için endişelenmeye meyilliymişiz. Bir kaç annemiz yorum yaptı, yavruları oto koltuğuna oturmayı reddetmiş. Yani biz doğmadan bir şey düşünüyoruz mantığımızla, bakalım gerçeklik testinden nasıl çıkacağız.... (O nedenle şu cahil halimle düşüncelerimi yazayım dedim)
Bu arada, yurtdışında İngiltere'de bu yoksa sizi hastaneden çıkartmıyorlar. Bizde istersen amuda kalkmış bir halde çıkart, sorun olmaz. İnsan yavruş kaç kere arabaya binecek ki diye düşünüyor ister istemez... Genel satış taktiği, bunu alın, bebek arabada uyur, siz alır puşete takar alışveriş merkezinde gezersiniz, sonra arabaya koyarsınız... gibi bir hikayeydi. Gitmiyorum ben alışveriş merkezine. Bebişi de götürmeyeceğim, aloo. Neyse. :P

Kanguru -
Chicco You&Me Kanguru
Neden: Bilmiyorum.

Ana Kucağı -
Boppy Cradle In Comfort Bouncer
Neden: Abdden gelen arkadaşımıza sipariş ettik. Amazon yorumları nedeniyle aldık. Bakalım göreceğiz.

Bebek Bakım Ürünleri
Pişik Kremi
Sebamed
Deisdin

Şampuan
Nivea

Islak Mendil
Uniborn yenidoğan mendil

Hazır Bez:
2 paket Prima Yeni doğan
1 paket Prima 2 Numara

Küvet:
İkea
İçine bir sünger ve şezlongumsu bir ürün.

Havlu Bornoz:
Anneannesi başlıklılardan 2 tane almış
Babaannesi bir tane dikmiş.
Biz IKEAdan bir tane aldık.
Bir de tchibo'dan almıştık.

Banyo Termometresi
NUK banyo termometresi

Bebe Güvenliği
Bu alana dair telsiz ya da benzeri bir ürün almadık. Gerekirse gider alırız diye düşündük.

Bebek Çantası
Kraft Bebek Çantası aldık.

Yatak - Uyku
Yatak - Dolap
İkea'nın Leksviklerinden aldık. Üç şekilde kullanılabiliyor. Beş yaşına kadar kullanılabilceği söyleniyor. Fiyat bağlamında Mothercare'e göre çok daha uygundu. Madoka'dan alanlar, İngiltereden getirtenler var. Bizde zaten leksviklerin şifonyerleri de vardı. Kendi kendilerine takım oldular. İlk altı ay oda yapmayı planlamıyoruz. Bizim odamızda duruyor

Cibinlik
İkeanın üzerinde yapraklar olan cibinliğinden aldık. Süs amaçlı daha çok, sineğe filan yarar mı göreceğiz.

Şilte
İkeanın şilteleri içimize çok sinmedi. Mothercare'den aldık. İkea Yatağın boyutları 60x120. Mothercareden aldığımız yatak ilk anda 56x118 idi. Sizin yatağınıza bu olur diye ısrar ettikleri için aldık, eve getirdik küçük geldi. İade edip 60x120 yatağı aldık. Yaylı olanlardan tercih ettik. Yatağın üzerindeki parça fermuarlı ve çıkarılıp yıkanabiliyormuş.

Nevresim:
Yastıkları ve yorganı babaannesinden geldi. (Gerçi uzunca bir süre kullanılamayacak.) Babaannemiz, iki takım nevresim dikti. Biz Mothercare'den iki çarşaf bir battaniye aldık. Yatak kenarlarına bumper denilen yastıklardan aldık. Bir adet bumperi da ikea'dan aldık. İkeadan 6 tane tekli çarşaf aldık değişik renklerde. Bir tane de pembişli nevresim aldık. Anneannesi iki battaniye almış, babanesi 2 battaniye almış. Dün bir tane alez aldık, e bebekten. Bu da yatağa serilecek ve gereksiz sıvıları yatağa geçirmeyecek.
Bir tane shipsten bebek uyku yastığı var.

Park Yatak - Park Oyun Alanı
Henüz Almadık. Babaannesi bir oyun alanı dikmiş kızımıza üzerinde oynaması için.

Bebek Sağlık Ürünleri
Termometre:
Mothercareden

Ev nem ve termometre cihazı:
Chicco'dan aldık. Değerler normalin dışına çıktığında kırmızı ışık yakıyor.












Beklemeye Devam...

Bu sabah kar var İstanbul'da. İşe gitmemenin güzelliği. Ama kardeşim ve sevgili gittiği için buruk. Bütün yollardakilere sabır dilerim.

Bizim kızda bir hareket, bir gelme belirtisi yok henüz. O kadar da yürekten çağırıyoruz oysa ki, bir gece ansızın gelebilmeli değil mi? Bir kaç gün önce çok heyecanlıydım, şimdi tekrar ara ara hamile olduğumu unutma dönemine girdim. Zihnim bir konuda çok fazla kalamıyor. Doğuma odaklanıyorsun, "ha daha gelmiyor musun tamam" şeklinde bir durum herhalde. Karnım kocaman. Artık ben ve göbek bir bütünüz. İyice penguen oldum. Görmezden gelinemeyecek bir karnım var. Bebişin duruma göre bir yanı, diğer yanı şişiyor, iniyor.

Dün sağlık ocağına gittik. Daha önce eve gelmişler beni kaydetmişlerdi. Geçenlerde doğurdunuz mu diye aradılar. Yok dedim bekliyoruz. Sağlık ocağına ilk gidişim. Pırıl pırıl bir ortam. Alt katta bebek, aile planlaması bölümü var. Dünya tatlısı bir doktur. Beni aldı, tarttı. Bebişin kalp atışlarını dinledik, tansiyona baktık. Emzirmeyle ilgili bilgiler verdi. Aşı ile ilgili bilgiler. En güzel yanı, kendisi 10 ay önce doğum yapmış. Hemen soruları sıraladım ben de. Doğurmakla bitmiyor tabi, emzirmesi var, aşısı var. Aşıları doktora mı yaptırmalı sağlık ocağına mı gitmeli. Bebek için özel sigorta yapmalı mı, nerden yapmalı, iyi ve güvenilir bir çocuk doktoru nerden bulmalı? Sırayla. Önce bir doğuralım.

Sonracığıma akşam sevgili ve kardeş de geldikten sonra e-bebek'e gittik. Nihayet oto koltuğunu ve gerekli olabilecek bir kaç şeyi daha aldık. Alez aldık, atılabilir iç çamaşırı aldık. Annem lohusa şerbeti şeysi de aldı. Bebek şekerlerine baktık ama hiç hoşumuza gitmedi. Sanırım o kısmı pas geçeceğiz. Kapı süslemelerini de.

Artık eksik bir şey kalmadı benim listemde. Eşyalar da hazır. "Baba Olmak" revize bir liste yayınlamış. Gerçekten de şu listeler üzerinde tecrübelilerden bilgi almak çok faydalı. Aklımın bir köşesine yazdım. 6-8 ay sonra aldıklarımız üzerinde işe yarayanları, yaramayanları yazacağım.

Oto koltuğu konusunda çok zorlandık mesela. En fazla bir yıla kadar kullanıyorsun. Çok fazla arabayla gezecek bir insan değilim, gidip alışveriş merkezlerinde dolanacak bir insan değilim. Travel sistem denen şeyler var, hem oto koltuğu hem bebek arabasına monte durumları. Henüz puşet almadık. Travel sistemle beraber gelenler çok ağır/hantal gözüktü. Karar vermesi çok zor. En son başlarda kanguru ile gezeriz, zaten çok da dolanmayız, sonra bakarız tekrar diye karar verdik. Zor işler. Gerekirse gidip alırız.

Haberler böyle. Kızımın keyfi yerinde sanıyorum. Pek bir gelmeye niyeti yok gibi. Ara ara şiddetli kasılmalar oluyor, hemen geçiyor. Bakalım, keyfi bilir. Ben diyorum dışarısı daha eğlenceli gel diye ama. Karışılmaz tabi.

Araba koltuğunu chicco aldık bu arada. İsofix yokmuş. Aslında ABDde var. Yeni doğanlar için isofixli sistem yokmuş. Halbuki o bizim daha çok aklımıza yatmıştı. Mecburen isofixsiz aldık. Hiç yoktan iyidir ne de olsa...

22 Ara 2008

Sessiz ve Sakin Beklemekte...

Evde oturuyoruz. Bekliyoruz, dinleniyoruz. Ayaklarım iyiden iyiye şiş. Kocaman olmuşlar, yeti gibi bişiyim. Örgü filan mı örsem, ne yapsam. Kitaplara devam mı etsem. Aslında fırsat bu fırsatken emzirme yeni doğan bakımı filan okumak lazım. Canım istemiyor pek.

Doğum, emzirme, anne babalık dışındaki konularda düşünebilmek güzel. İnsan yedi yirmi dört konuda kalınca endişe miktarı artıyor. Öyle bir sakinlik hakim. Haftasonu telaşesinden sonra sessiz. Hava da kapalı. Beyaz karlar içinde mi gelecek acaba bizim kız? Karlar Kraliçesi diye bir masal vardı eskileden. Çok severdim ben...

Bugünlerde Kemal Kılıçdaroğlu'na bakıyorum. Sinirlendiğinde bazen gözü dünyayı görmeyen bir insan olarak ondan feyz almaya karar verdim. O nasıl bir iç dinginliğidir, o nasıl sağlam bir duruştur. Ezmeden ve ezdirmeden durmak nasıl bir şeydir öyle. Hayatımda bu tarz bir sakinliği hiç yaşayamamış, fazla enerjik ve dışa dönük biri olarak gıpta ettim. Düşündüm, geçmişimde yaşadığım tartışmalarda birazcık daha dingin kalabilseydim, sonuna kadar oturabilseydim diye. Tabi yılların deneyimi inkar edilemez. Doğum sonrası hedeflerimde daha sakin, daha dingin ama kararlılığından taviz vermeyen bir insana doğru evrilmek var.

Bugün Pazartesi, Salı, Çarşamba vee Perşembe. Kızım tam tahmin edilen günde doğar mı acaba? Göreceğiz, var mı bahisler?

21 Ara 2008

Özür Meselesi...

Özür milat olur mu? Konuşmadan, paylaşmadan, incelemeden, adil olmadan yaralar sarılır mı?

Türk Aile yapısından gelen bir yanı var. İki kardeş kavga eder, anne baba durumdan hoşlanmaz. İnsan ister mi hiç çocukları kavga etsin. Çocukların kendi meselelerini çözmelerini de bekleyemez. Tepeden bastırır, hadi öpüşün, barışın. Peki bu şekilde tatmin edici bir şekilde barışmış insan var mı? İki taraf da kendini adaletsiz hisseder, bir sonraki tartışmaya kadar sorun neyse hasır altı edilir. Hiçbir şey çözülmez. Ki öpüşüp barışın iki tarafın katılımını isteyen bir süreçtir. "Sen git özür dile, barışın", kardeşler arasında kime nazınız geçiyorsa ona söylediğiniz laftır. Kimi baskı altına alabiliyorsanız.

Çatışmalar kaçınılmazdır ve yönetimi zordur. Ya yüzleşirsiniz, ya ertelersiniz, ya pazarlık edersiniz, ya güç kullanırsınız, ya görmezden gelirsiniz ya da teslim olursunuz. İki kişi bir konuda çatışmaya düşebilir, sınırlı kaynaklar, fikir ayrılıkları şudur budur. Eğer bu sorunu çözmezseniz başınız ağrır. O öfke ve çatışma düşmanlığa dönüşür. Giderek kine dönüşür. Çözülmez de çözülmez.

Güç uygularsanız dersiniz ki, "benim dediğim olacak!", bunu da yaptıracak gücünüz varsa yaptırırsınız. Görmezden gelmeyi tercih ettiyseniz, "sorun mu ne sorunu" dersiniz. Senin dediğinin şu kadarı, senin dediğinin de şu kadarı olsun derseniz pazarlık etmiş olursunuz. "Tamam senin dediğin olsun" derseniz, kendi zararınıza vazgeçmiş olursunuz konudan, teslim olmuş olursunuz. Ertelersiniz, şu an sırası mı dersiniz. Bunlardan sadece yüzleşmek kalıcı sonucu verir. İletişimi arttırır, tarafların kendini ifade etmesine izin verir. Sorunu kalıcı olarak çözer.

Obama gelmiş, sözler verilmiş. Ermenistan komşumuz, onunla papaz olmak istemiyoruz. Soykırım kelimesi kafamızın üzerinde bir kılıç gibi asılı filan. ABD çıkarları bizim Ermenistanla sorun yaşamamamızı istiyor. Aile babası tavrı. Oralardan bir ses, haydi barışın! Peki bunca yıllık öfke, bunca yıllık anılar nasıl bir anda tek bir özürle silinir? Özür yüzleşmek değildir. Özür bir milat değildir, tam tersine örtmedir. Üstünü kapatmadır bana göre. Amaçladığından daha çok sorun yaratacak bir konudur. Özür dilemek teslim olmak ve sorun ile açık yüreklilikle uğraşacak cesaret ve sabrımızın, en önemlisi adanmışlığımızın olmadığının itirafıdır.

Başka konularda özür dilenebilir. Denebilir ki bugüne kadar bu konuda yüzleşecek sabrı ve çabayı göstermeyi karşılıklı olarak beceremediğimiz için Türkler ve Ermeniler adına özür dilerim. Şu arşivlere açıp bakamadığımız için, karşılıklı konuşamadığımız, yüzleşemediğimiz için.
Ya da Türkiye'de bugün yaşayan Ermeniler için. Ermeni sözü küfür gibi söylenebildiği için. Bunlardan çok rahatsız oluyorum ve benim gibi bu tarz yaklaşımlardan utanan binlerce insan var. Hepsinin adına özür dilerim.

Ancak tam olarak ne yaptıklarını bilmeden, işin aslı netleşmeden ya da tartışılmadan, atalarım adına özür dilemek istemiyorum. Acılar yaşandığını biliyorum ve çok üzgünüm. Ölen Ermenileri inkar edecek halimiz yok. Çok acı uygulamalar yaşandı kesin. Ve üzgünüm ve acılarını paylaşıyorum. Yalnız iddalar çok uçuk. Diyorlar ki, Hitler baktı baktı, Türkler Ermenileri kesti, dünya bir şey demedi bu nedenle gönül rahatlığıyla Yahudi soykırımına gitti diyorlar. Böyle bir iddaya ne diyebilirsiniz? İtham korkunç. İddalar çok ağır. Böylesine bir ortamda, daha karşı taraf ne der, ne ister dinlemeden, soykırım gerçek midir, büyük felaket ne kadar büyüktür bilmeden, konuyu kapatırcasına, kaçarcasına, hızlı bir özür ne yara sarar, ne adildir.

Özüre karşı olanlar arasında değişik yaklaşımlar var. Özür dileyenler aslında dış maşadır, amaçları başkadır diyenler var. Olabilir. Özür dileyenlerin bir kısmı belki böyle. Ancak öyle bile olsa destek toplamak başka bir konudur. Duyarlı oldukları için, bu sorunun varlığından utandıkları için destekleyenler var. Öncelikli olarak bir eylem destekleniyorsa, bunun arkasındaki duyguya bakmak lazım.

Bir diğer mesele özürün sonrasında soykırım kelimesinin kabulüne geçilmesi ve tazminat istekleri hatta toprak istenmesi ihtimalleri. Uluslararası hukuk devreye giriyor. Can sıkıcı ihtimaller.

Beni en çok düşündüren ise özürün ahlaki duruşu. Geçmişte olan olayları tam olarak bilemeden yargıya varmak bana adil ve ahlaki gelmiyor. Belki varılması mümkün değildir, olabilir. Emin olmadan ve yüzleşmeden atalarım adına tek taraflı bir özürü dile getirmek onlara haksızlık etmektir. (Gerçi atalarım dedim de, belki Ermeniyimdir ben de. Hangimiz ne kadar hangi milletteniz bilmiyoruz ki.) Ahlaki duruş açısından farketmez. Ermeniler adına da tüm gerçekleri bilmeden özür dilemek istemezdim.

Öte yandan bildiklerimiz var. Bu ülkede yaşananlar için, yapılan haksızlıklar için özür dilenmeli. Özürle kalınmamalı, önlem alınmalı, tepki konmalı! Hrant Dink için de. Asala terörü için de. Ölen diplomatlar için de özür dilenmeli.

Bugün, "Bu İş Zor Yonca" yazıma verilen bir yorumdaki bağlantıdan "Özürün Özrü" yazısına ulaştım. Blogdaki yazıları ilgiyle okudum. Özellikle "Diyalog Önemli Ama Geçmişten Kaçarak Geleceği İnşa Edemezsiniz" bana yakın geldi.

Şimdlik bu kadar...

40. Hafta Doktor Kontrolü, NST, Doğum ve Ben

Dün kontrolümüz vardı. Evde geldiğimden beri yazmak istiyorum ama yazmadım bir türlü.
13:30daydı randevumuz.
Çok uzun sürdü, kızım bir türlü hareket etmedi. Rahim kasılmalarım -ki bir gün önce delirmiş gibiydiler- "aa hiiiç alakam olmaz dercesine" sessizdiler. Oturduk durduk. Anne ve sevgili bi de ben. Bekle bekle. Ne kadar turta varsa utanarak yedim. Bir sürü çikolata yedim. No no no. Hareket yok. Sonra doktor karnıma bakınca acaba bebişin başı önde mi diye endişelendi. Eğer bebeğin baş pelviste değil de aşağı doğru ise imiş bebiş doğamayabilirmiş. Sonra muayenede gördük ki baş pelviste. Ve o aşağı gibi gözüken kısım yanıltıcı. Bebişin başı doğru yerde imiş, hatta güzelce bir noktada imiş.

Vee büyük haber. Sıra bizde. Doktorun hastaları içinde en yakın doğuracak olan benim. Ayrılırken ya hafta içi hastanede görüşürüz, ya da haftaya cumartesi burada görüşürüz dedi. Bu hafta gelebilir yavruş. Gelsin de zaten normal tarih 25 aralık. Doktorum dedi ki bence bir sorun yok, su iyi, bebek iyi, anne iyi. Normal doğumu 41,5. haftaya kadar bekleyelim. Ama daha uzununa benim kalbim dayanmıyor dedi. ABDdekiler 42yi bekliyorlar ama biz 41.5da müdehale ederiz dedi. (Suni sancı filan sanırım) Ama ben kızımın o kadar beklemeyeceğine eminim nedense. Bu hafta gelir, bilemedin yılbaşında. Perşembe doğsun, ben de perşembe doğmuşum zaten:)

Tek sorun bu hafta kar gelecekmiş. Gerçi ben kara bayılırım. İstanbul trafiği de bayılıyor. Hastane çok uzakta değil ama şimdi taksi bul, güvenli gitsin. Ya da arabayla çık ama kar durumları. Gerçi kar yağacak diyorlar da 10 cm filan yağacak değil ya. Karla karışık yağmur filan olur. Neyse bu işin önemsiz kısmı.

Geçen hafta keşke evde doğurabilsek... gibi şeyler yazmıştım. Doktorum blogumu okuyor olabilir:) Geçen hafta yurtdışından gelen bir hastası, illa evde olsun doğum diye ısrar etmiş. Bizim doktor kabul etmemiş. Ben de dedim yani internette anıları okurken çok sayıda evde doğum var. O da dedi ki, yani on kadından dokuzu aslında gerçekten evde de, tarlada da doğurbilir. Doktora ihtiyaç yok. O onda biri göze almak mesele. Neticede öldükten sonra gidip bloga yazamıyorsun ki. Çok ikna ediciydi. O onda bir de bizim yerli filmlere denk geliyor zaten.

Bakalım başka neler oldu?

Akşam çıktık caddede dolaştık biraz. Yağmur çiseliyordu hafif ama hava sıcaktı. Yürüyüşlere devam edeceğiz. Bebişin keyfini bekleyeceğiz...

Bu öyküde yüreği bizimle atan bütün dostlarımızda beraber beklemedeyiz bu hafta. Sevgiler hepinize...

20 Ara 2008

Rol Çalanlar...

Başrolü kimseye bırakmayan insanlar vardır. Sizin düğününüzde sizden çok ortalıkta olan, sizin ameliyatınızda baygınlık geçiren tipler. Öyle anlar vardır ki hayatın ve çevrenizin merkezinde olmanız gerekir. Hamile bir kadın özellikle son günlerinde başroldedir. Doğumdan sonra başrol bir süre bebeğe geçecektir. Düğünde damat ve gelin başroldedir, daha büyük bir çemberde damat ve gelinin annesi babası başroldedir. Eğer ciddi bir sağlık sorununuz varsa önceliklilerden olursunuz, bir süreliğine ilgi sizin üzerinizdedir.

Şimdi bu rol çalan arkadaşlar, bu tarz süreçlerden nefret ederler. Kendileri daime ilgi odağı olmaya alışkın olduklarından, böyle olaylarda ilgiyi kendi üzerlerine çekecekleri, başrolü kapacakları eylemleri iyi bilirler. Bir bahaneyle trip atarlar, sizi sinir ederler mesela. Millet onlarla uğraşmaya başlar. Sizin psikolojinizi korumak gibi bir kaygıları yoktur. Siz hastayken onlar bayılır. Siz doğum yaparken birileri onları teselli eder. Bir rahat zihinle işinize gücünüze konsantre olamazsınız. Bazısının elinde değildir, bazısı çok bilinçlidir. Mesela bir kısmı ilgi manyaklığı konusunda hastalığı pek sever. Durmadan hastalıklarını anlatır da anlatır. Bitmez. Onun burnu kanasa dünya durur, siz kanser olsanız "amaaan onda ne var" durumudur.

Ya çok keyiflisinizdir mesela, rahatsız olur. Bir sorun çıkarır sudan. Yok yere. Amaç sizin zihninizi ve gündeminizi ele geçirmektir. Benim de hayatımda en tilt olduğum şey gündemimi bizim dışımızdaki olayların belirlemesidir. Yani doğal afetler ve gerçek olayları kastetmiyorum. Gündemde doğum ve bağlantılı olaylar varken, bir anda başka birinin hiç de karşılaştırılmayacak sorununun araya girmesi gibi şeyleri kastediyorum. Bu gibi durumlarda, hayatta bir kez yaşanabilecek, hadi bilemedin iki kez yaşanabilecek olaylarda anlatılanın olayın kendisi olmasını istiyorum. Yan yolların değil. Yan oyuncuların değil. Başrolde anne baba bebek ve bağlantılı insanların sevinçle hatırlayacağı günler. Budur.

Ama benmerkezcil ve bencil insanların dayanabileceği şey değildir bu. Özellikle de böyle zamanlarda ilgiyi almak için bir fiştek. Bir çengel. Bir anlamsız trip, Bir telefon, bir abukluk.

İşte güçlü insan bu rol kapmalara izin vermeyen insan. Öyle mi canım, size kolay gelsin diyip, gündemi yapay kaygılara kaptırmadan kontrolü altında tutan insan. Yoksa rüzgarda sallanan yaprağa dönüyorsunuz, önceliklerinizi dış koşullar belirliyor.

"O kadar mutluyum ki sizi sallamıyorum arkadaşım", "O kadar mutluyum ki böyle küçük tavırlarınızı gözümmm görmüyor...", "O kadar önemsizsiniz ki, ister arayın, ister aramayın benim hayatımda hiçbir şey değişmez, gönlüm bir dirhem cızzz etmez, zihnim bir saniye meşşşgul olmazzz". İşte böyle bir şey.

Siz kendi küçük hayatlarınızda önemsiz rollerin kahramıanı olun. Bizim hikayemiz başka.

iyi geceler...

Yine Bana Huysuz Günler Düştü....

Artık hormon mudur, nedir bilemiyorum. Hamileliğimin en huysuz gününü geçirdim. Herkese kıl oldum, herşeye sinir oldum. Bir kısmında haklıyım da, haklı olmak insanın içini rahatlatmıyor ki. Huzursuzluk fena.

Bir kere bu kadar ağırlaşmak tatsız. Annem de geldiği için biraz köşe minderi gibi oturma durumum var. Gerçi doktor yürü ya kulum dediği için bu hafta deliler gibi yürüdüm. Hatta en üşendiğim gün olan bugün bile Bağdat Caddesi bensiz kalmadı. Azimle yürüdük annemle. Şu caddeye bankları koyanlardan Allah razı olsun. İlginç bir şekilde mahalle aralarında yürürsem yorgunluktan ölüyorum, caddede yürüyünce sonuna kadar yürüyebilirmişim gibi geliyor. Bu yürüyüş halinde sık sık oturmam gerekiyor. Aslında bacaklarım ağrımıyor, yorulmuyor. Belim kötü oluyor. Duruşum doğru ama ağırım yahu. PKOS sağolsun tombiş bir anne adayıydım, makul seviyede 12 kilo almama rağmen tombik bir anneyim. bu vücut, bu kadar yükü taşırken zorlanıyor biraz. Bugüne kadar ödem, şişlik azdı. Bugünlerde bileklerim şiş şiş. Hamile yogası egzersizlerini yapıyorum. Biraz iyi geliyor, Sevgili ve anne bol bol masaj yapıyor. Melek onlar... Yine de şişim. Bu olaylar hamileliğe bayılan anneyi sona hazırlama çabası. Sen de daha tamam gelsin bebiş de diye oluyor di mi. Evet.

Şaka maka 20 Aralık'a geldik. Son adet tarihine göre beklenen süremiz 25 Aralık. Neden geç kaldı telefonları gelmeye başladı. Oysa doktorumuz soranlara 10 Ocak diyin ki, kimseler arıyıp canınızı sıkmayın demişti. İşte anne sabırsız olunca böyle konuşuyor vırvır. Sonra da sinir oluyor. Geç filan değil, erken daha. Hem ultrasonlara bakarsak benim normal yumurtlama olayının her ay 14ünde değil de 20sinde gibi olduğunu hesaba katarsak filan 2 Ocakı bulabiliriz. Nedense bulmayız gibi geliyor. 2008 çocuğu olacak yavrum. His...

Sanırım biraz yalnızlığa ihtiyacım var. Kafamın içi çok dolu. Şöyle sakin bir köşe bulup huzurlu müzik eşliğinde yoga yapmalıyım. Hamile yogası hocasının hareketlere eşlik eden telkinleri aklımda. "Bebeğimin gelişine hazırız" "Ne kadar huzurlu bir anne, o kadar mutlu bir bebek"... Bir de meşhur, "nefesimizi verirkeen... at gerginliği..." var. Zihnime kazınmış gerçekten de hareketleri yaparken duyar gibi oluyorum ve rahatlıyorum. boş bir vaktimde yaptığım hareketleri youtubedan bloguma aktaracağım. Böylece meraklı olanlar ekran başında deneyebilir.

Alıngan oldum biraz. Stres de oldum. İstiyorum ki dış dünyaya kapımı kapatabileyim. Nefret ediyorum başka insanların küçük, büyük hırslarının, tatsızlıklarının, triplerinin, kendi hayatlarında yaşayamadıklarının ya da boş bulduklarının içeri girmesinden. Bir şekil bulaşıyor sanki o huzursuzluk hali. Stephen King'in Sis diye bir öyküsü vardı. Onun gibi bir şey. Yalın kalmak istiyorum. Yogacı hocamızın bazı tavsiyeleri var, mesela karnınızı elletmeyin diyor. Buna çok dikkat ettik, babası, teyzesi ve annenesi hariç dokundurmadık. Onlara da stresliyken dokundurmadık. Bebiş algılıyor. Doğduktan sonra gelenler olduğunda bebişi çok çıkarmayı düşümüyorum. Uzaktan sevsinler ve gitsinler. Yavrucak içerde yalnız bir anda on beş kişinin saldırısına uğramasın. Önce tanıdığı seslerle başlasın yavaş yavaş. Sonra ilk kırk gün dışarı çıkarmayı düşünmüyorum. Onu ilk kırk gün ya da sonrasında da alışveriş merkezine götürmek istemiyorum. Postmodernlerin anlattığı "bir koka kola kutusunun bir laleden daha tanıdık hale gelmesi"nin dramını daha bir anlar gibi oldum. "Mallrat" AlışverişMerkeziFaresi olmasın yavrum. O kalabalığın ne mikroplarını, ne stresini alsın. Öte yandan eve de kapatmayacağım. 40 günden sonra çıkalım gezelim. Daha sakin, huzurlu mekanlarda dolaşalım inşallah.

Geçen arkadaşla Remzi kitapevinde oturuyoruz, bir ara ayağa kalktım hop birisi elini karnıma koyuverdi kız mı, erkek mi. Sinir oldum sinir! Sonra dedikodu da yapayım hadi, sevgiloşun annesi babası gelecekti, şimdi sizde sigara içemeyiz diye başka bir yerde kalmaya karar verdiler. Neticede balkon var, orada içebilirler. Ama evde tabi ki tamamen yasak. Ben de alındım. Sigaranın bu denli insanı köle eden bir meta olduğunu eskiden içmiş bir insan olarak biliyorum da... Aslında bakayım, evet, ben de benzer bir sebeple yeni doğurmuş arkadaşımın evinde değil de başka bir arkadaşta kalmıştım geçmişte. Hımm kötü karma bu evet. Gerçekten bencilmişim biraz. Ama hadi ben arkadaşım:) Aile değilim ki. Yavru da torunum değildi. Neysem. Gece dedikoduları. Dediğim gibi hiper alınganım. Ve böyle hissetmek istemiyorum:(

Bir konu geldi aklıma, başka postta yazayım onu da.
iyi geceler
gece kuşu annesi.

19 Ara 2008

40. Hafta ve 41 kere maşallah ve 39h + 01g

39 hafta 1. gündeyiz.
Bir yılbaşında TVdeki spiker şöyle demişti, "evet sayın seyirciler, dünyanın çoğu yeni yıla girdi, biz daha giremedik!" Benzer duygular içerisindeyim. Herkesler doğurdu ben daha oturayım yerimde.

Şaka bir yana kasılmalarım çoğaldı ve güçlendi. Çantamı tekrar elden geçirdik. Bebeğin bütün eşyalarını tekrar elden geçirdik. Hayat zorlaştı...

Gelsin mi? Dursun mu? Hazır mıyım? Cts doktor randevumuz var, en iyisi o zamana kadar beklemek.
Bazen hiç doğmayacakmış gibi geliyor. Hayat çok statükocu. Durumunu korumak istiyor ama bebiş dediğin bunun tersi. Her gün başka bir gün, yeni hayat. Yakında devrim olacak, iç dünya yıkılacak, dış dünyaya kucak açılacak...

Cuma planı ev temizlenecek. Cts planı doktora gidilecek, alışveriş yapılacak.
İyi geceler.

17 Ara 2008

Bu İş Zor Yonca...

"Bu iş zor, çok zor Yonca
Çünkü insanlar günler boyunca
Hiç soru sormadan durur.

Bu iş zor, çok zor Yonca
Çünkü sevmeyi bilmeyince
Bahar gelir farkedilmez olur
İnsanlar gülmeyince..."
Bülent Ortaçgil


Sabah sabah aklıma gelen şarkı sözleri bunlar. Bülent Ortaçgil'i çok severim. Fikret Kızılok'u da öyle. MFÖnün bazı şarkıları öyledir. Hani sanki hayat telaşesinin uzağında söylenmiş. İşe gidip geldiğin, koşturduğun, üzüldüğün, bağırdığın zamanların değil de, üzülemeyecek kadar yorgun olduğunda, kendine bir fincan kahve, bir kadeh şarap alacak dermanın kaldığında dinleyebileceğin. Düşünmeye mecalin olduğunda. Bu iş gerçekten zor Yonca, çünkü insanlar günler boyunca soru sormadan durur.

Anadolu Lisesi. Bir öğretmen(Odtü mezunu kimya öğretmeni) veli topantısında zeki öğrencisini bu çok soru soruyor diye annesine şikayet eder. Gerçek zorluklar ne zaman başlıyor acaba. Bu gece rahatsız bi uyku uyuyorum. Karnım gerçekten çok büyüdü. Dönerken canım acıyor, kalkarken acıyor. Uykularım tilki tilki, tavşan tavşan. İkinci kalkışım. Abuk sabuk rüyalar. Bebiş mi geliyor acaba? Bir sebepten çok stres olmuşum. Belki doğumdan korkmaya başladım. Kendini olumlu olarak hazırlamak gerek biliyorum bu nedenle cesaret verici, pozitif anıları toplamaya çalışıyorum. Fakat bazen Türk filmlerinde çıkma görüntüler geliyor aklıma. Rahatsız edici. Saç baş darmadağınık ölmeye yatmış kadınlar. Genelde ölürler de. Kaç filmde doğururken ölen kadın gördük. Babam ve Oğlum'da vardı en son. Dün gece kanal değiştirirken, dikkat edin, izlerken değil kanal değiştirirken gördüm, Binbir gece adlı dizide bir kadın bebeğini kaybetti (sanırım çünkü izlemedim) . İşte herkes bir travma. Kanallarda gezerken Aşkı memnunun reklamını gördüm gene karnı burnunda bir kadın iki büklüm. Kapattım televizyonu. Eyh yahu beni bi buldunuz akşam akşam. Bebek en büyük mutluluk olduğuna göre, kaybetmek en büyük dram ve milletçe bayılıyoruz dramlara. Koy biraz daha koy.

Bu iş zor yonca. Bahar gelir, farkedilmez olur, insanlar gülmeyince. Sokakta gülenler yok, programlarda asık suratlar. İyice meymenetsiz olduk farkında mısınız? Kimse ekonomik zorluk filan demesin. Bu bir kültür işi. Ve artık kendimizi dünyanın merkezi saymaktan vazgeçsek. Sanki yoksulluk bize özgü, sanki yaşadığımız tüm sıkıntılar bize özgü. Değil oysa. Ama bezginlik, bitmişlik halleri, depresyon merakı karakterimiz olma yolunda ilerliyor. Sür git özür dilemeler... Eziklikler, kendini aşırı yüceltme ve aşırı yerin dibine batırma merakı bir paranın iki yüzü. Aynı şey.

Nedir bu Ermenilerden özür diliyoruz hadisesi? ABDde Türkiyeden göçmüş Ermeni arkadaşlarım vardı, özlüyorlardı İstanbul'u yana yana. Türkiye ile hiç ilgisi olmayan ama sert ve katı Ermeniler vardı. İnsanlar çeşit çeşit, tek millet tek vücut durumu değil genelde. Benim kendi ailemde o karmaşada Erzincan'dan Konya'ya nakledilenler var. Savaş dönemi yaşanan acıları inkar etmenin imkanı yok. Keşke olmasaydı, keşke o kadar insan ölmeseydi, koskoca imparatorluğun tasviyesi daha acısız olsaydı keşke. Özürler, kendini yerden yere atmalar, ya da tümden inkar değil, paylaşmaya ihtiyacımız var. Onlar bizim insanımızdı. Ölen Ermeniler ciğerimizdi, Türkler de öyle. İnsanları bir araya getirebilsek yaraları sarabilsek, acıları ve üzüntüleri, anılarımızı paylaşabilsek ve travmaları iyileştirebilsek. Bizler Doğuluyuz, Ermeniler de Türkler de. Bir atlatabilecek olsak travmalarımızı, bir gözlerimizin içine bakabilsek eskisinden iyi oluruz. Her toplumda fanatikler vardır, onları dışlamalıyız. Ancak bu özür neye yarayacak anlamadım. "Sen şehit oğlusun, incitme yazıktır Atanı." Şehitlerin mezarlarında ters dönmemeleri için adil olmak zorundayız. Belki tamam hadi özür diledim, geçelim filan demek kolay geliyor olabilir. Kolaycı çünkü. Araştırmak, sahiplenmek, o zamanın kararlarını ve eylemlerini irdelemek, arşivleri aşmak, anıları yazmak, iki taraftan bakmak, kucaklamak zor zor. Bu iş çok zor yonca. Çünkü insanlar, fantikliğin iki tarafında da hiç soru sormadan durur. Ezikliğin bir sınırı olmalı. Büyük Felakete duyarsız kalınmasını... Ah ah. Türk ve Ermeni halklarının yaşadığı savaş zamanı felaketine duyarsız kalınmasını da denebilirdi değil mi? Benim aile geçmişimde yaşanan acıların inkarı olmuyor mu bu? Benden kim özür dilesin...

Bu aşırı özür hadisesi çok yaygın. Mesela bir proje yapıyorsunuz, ortaya daha önce hiç yapılmamış bir ürün çıkarıyorsunuz. Tek. Eşsiz. İlke kez. Tarihte bir ilk. Böyle Devrim arabası gibi bir şey yaptınız mesela. Ancak her projede olduğu gibi bazı sorunlar çıktı, yapılan hatalar var, süre uzadı gerek müşteri, gerek işin başta planlanandan daha büyük olması nedeniyle. Binlerce emek var, kendinizi ortaya koymuşsunuz, iş doğru, müşteri aldığı üründen memnun ancak süre aşımı olmuş. Tecrübesiz bir yönetici atanmış ve toplantının en başında daha müşteri ağzını açmamışken "biliyoruz suçluyuz..." diye başlayan bir terane açıyor ve ve ve sizi satıyor. Neden? Bunun arkasında yatan psikolojiyi merak ediyorum. Kendine güven eksikliği. İşin içeriğinden anlamama, değerlendirememe. Öz aşağılama sendromu. Ama! Ama aşağıladığın senin değil benim işim. Orada gece gündüz çalışarak kıçını yırtmış en az yirmi kişi var. Çıkan iş güzel, daha önce böyle bir işin yanından bile geçmemişsin. Yırtınırcasına özür diliyorsun ki, karşındakinin böyle bir beklentisi yok. Kesin görmüşsünüzdür bu insanlardan. Tanımamak mümkün değil. Belki delicesine narsizminin aşağıladıkları ve yücelttikleri arasında kalmaktan doğan ya göklere çıkarma, ya yerin dibine batırma sendromudur.

Bu dengesizliklerden, kendini yerden yere vurmalardan, duygusal dalgalanmalardan hoşlamıyorum. Serin kanlı değerlendirmeler yapmak neden zor, bakınız şurada iyiyiz, ancak şurada bir hata oldu, daha iyi olabilirdi, ancak bunlar ilk kez yapıldı, biraz da işin doğası budur demek imkansız mı? Tamamen batmış olsan bile kendini yerde yere vurmana gerek yok, evet bu proje battı, zararınızı karşılayacağız. Bitti. Ama hayır, abartmadan olur muu olur mu. Koskoca araba yapmış adamlar, ya bu yolda mı kaldı, benzini mi yok nedir demeden tek vucüt halinde küfredelim. Yerde yere vuralım. O içimizdeki dipsiz ezikliği tatmin edecek (o işi yapanları) aslında kendini aşağılama ritüellerinde kendimizi zincirleyelim, yanaklarımızdan şişler geçirelim. Bu ülkede öldür Allah iyi bir şey de yapılabileceğine asla asla inanmayalım.

Bu iş zor yonca. Doğumdan korkmak saçma, sonrası daha zor. Belki de değildir. Çünkü benim kızım akıllı olacak ve baharı hep farkedecek, çünkü sevmeyi bilecek, soru sormayı bilecek, sorduğu sorulara acele verilmiş uyduruk cevapları kabul etmeyecek, kendi araştıracak, bir daha bakacak. Üşenmeyecek, korkmayacak, okuyacak. Onu korumak istediğim tek bir şey varsa, sür git karamsarlık, depresyon merakımız ve umutsuzluğumuzdur. O gelecek olacak ve gelecek güzel günler olacak, kendisi gibi.

16 Ara 2008

Yaşamak Oyun Değil Arkadaş...

Yaşamak oyun değil arkadaş,
Dünyaya gelmenin bir bedeli var,
Dost bildiklerin tükenmez arkadaş
Sevgi insanların hamurunda var

Yaşamak dönme dolap gibidir,
Onun da iniş ve çıkışları var,
Talihlidir hep çıkanlar arkadaş,
Gerçek dost inenlerin yanında var.

Nefes almak değildir yaşamak,
Düşünmek ve hissetmektir yaşamak,
Sen gülmeden geçen günlere acı,
Dönme dolap iner çıkar arkadaş...

Ekşi sözlükten okuduğum kadarıyla 1981 eurovizyon şarkımızmış. Modern Folk Üçlüsü ve Ayşegül söylemiş.

Gece gece nerden aklıma geldi bilmiyorum. Olağan uyanmalarımdan birinde azıcık internet bakayım derken hop bu şarkı. Belki de bu ana kadar sözlerine hiçç dikkat etmemişim. Doğum yaklaştıkça, insan sanki herşeyi yeni bir gözle görmeye başlıyor. Ne kadar yaşayacağını merak ediyor, çocuğumun çocuğu olacak mı, ben görebilecek miyim diye düşünüyor. Ya da şu mevlütlerde söylenen söz gibi, yüz yıl sonra belki de bu odadaki bebek bile ölmüş olacak. Biz ve tanıdığımız herkes ölmüş olacağız. Ne kadar yakın, ne kadar uzak.

Yaşam ve ölüm çok yakın. Ölmeyi bilmeden yaşanmıyor belki. Nefes almak değil yaşamak. Düşünmek ve hissetmektir yaşamak. Şarkı çok basit, öyle basit ki hedefi doğrudan vuruyor. Ot gibi, bitki gibi, günlük ihtiyaçlarını karşılayabildiğin bir hayat da hayat. Ciğerin parçalanırcasına ağlayabildiğin ve karnın ağrıyana kadar gülebildiğin günler de hayat. Belki depresyonun içinden geçerek çıkanlar bunun kıymetini daha iyi biliyorlardır. O hissizlik, karamsarlık halinden sonra, o uyuşmalardan sonra, gülemediğin, ağlayamadığın, yediğin içtiğin ama anlamsızlığın dehlizlerinden geçtiğin zamanlardan sonra yeniden doğmanın acısı ve hazzını yaşamaktan belki. O nedenle, "sen gülmeden geçen günlere acı". Çünkü dönme dolap, zamanın sarkacı durup seni bekleyecek değil. O dönüyor, sen ne dersen de. Yıllar geçiyor, farketmesen de.

"
...
bu dünya soğuyacak,
yıldızların arasında bir yıldız,
hem de en ufacıklarından,
mavi kadifede bir yaldız zerresi yani,
yani bu koskocaman dünyamız.

bu dünya soğuyacak günün birinde,
hatta bir buz yığını
yahut ölü bir bulut gibi de değil,
boş bir ceviz gibi yuvarlanacak
zifiri karanlıkta uçsuz bucaksız.

şimdiden çekilecek acısı bunun,
duyulacak mahzunluğu şimdiden.
böylesine sevilecek bu dünya
"yaşadım" diyebilmen için...
"
Nazım Hikmet Ran

İnsan hem güzel dünyamızın okyanuslarının kuruyacağını, güneşinin söneceğini bile bile yaşama tutunabilir mi? Bir sincap gibi mesela. Tam da bu nedenden tutunmalı. Öyle geçicisin ki, bir varmış bir yokmuş masalı. Sevdiklerin, emek verdiklerin, gönlünden geçtiklerinin içindesin. Belki tek anlamı bu. Belki o paylaşımlarda bir kalıcılık var, dünya göçüp gittikten sonra bile evrenin bir yerlerinde izi kalacak. Belki bazı kuarkların içinde anısı kalacak.

Sevgi insanların hamurunda var. Kimi onu yoğuruyor, ekmek yapıyor, yediriyor. Kimi içine su filan katıp bozuyor, mahvediyor. Arayınca hep buluyorsun kendi insanlarını. Bulup, sevip, kalmak gerek.

İyi sabahlar, ben uykuma döneyim.

Bir Gün Daha Yaşandı ve Bitti...

Bir gün daha yaklaştık doğuma. Rahat sayılırım. Bir sıkıntı yok. Anne ve kardeş geldiler. Akşam scrabble oynadık, güzel yemekler yedik. Yürüyüş yaptım. Yeni bir kitaba başladım.
Kızımızı bekliyoruz.

14 Ara 2008

Normal Doğum Hikayeleri

Bulabildiğim hikayeleri paylaşmak istiyorum...


Doktor tarafından anlatılan doğum anısı

İngilizce bilenler için öyküler. Çok güzel fotolarla beraber...

Eğer bildikleriniz varsa ekleyelim. Buldukça bu listeyi güncelleyeceğim.

Bu arada amacım şu: Normal doğum yapmak isteyen hamilelere yol gösterecek, moral verecek hikayelere ulaşmalarını sağlamak. Olumlu düşünmeyi güçlendirmek.

Selamlar...

Ayrıca normal doğum, vajinal doğum, normal doğum, doğuuummm.

39. Hafta ve Doktor Kontrolü...


Gece A.R.O.G'dan gelince bir güzel uyumuşum. Gerçi gece gene 3-4 kere uyandım kalktım, geri yattım. Ama hasret kaldığım bir uykuydu, doya doya uyudum. Sabah 10'da kalktım bir keyif. Ohh uyumak ne güzel. Sonra da korktum, yani şimdiden uyku sayıyorsam, bebiş gelince ne yapacağım diye. Sonra da en bilimsel halimle gelsinnn bakarızzz dedim ve rahatladım.

Sevgiliyle güzel bir kahvaltı ettik. Bunca aydır çok uslu durduğuma karar verip sucuklu yumurta yaptık. Sucukları çok pişirdik, fazla da yemedim ama nasıl güzel geldi. Sonra... tekrar uykum geldi. Biraz daha uyudum. Sonra kalktık doktorumuza gittik.

Önce NSTye bağladılar beni. Bebişin kafa aşağıya doğru inmiş. Şu meşhur "karnın indi mi" sorununun cevabı "biraz". Bunu anlaması da zor, çünkü karnım zaten bir eğimle duruyor. Sevgiloşla aynı duvarın önünde foto çekip karşılaştırıyoruz. Doktora söyleyince "a siz ona bir yazılım" yazmışsınızdır dedi. Aslında yazılımcılarla daha ortak çalışmalıyız dedi. Aklıma yattı, biz gözle bakıyoruz ama, neden olmasın. Üşenmezsem, fırsatım da olursa ufak bir modül yazıp resimden karnın inme durumunu saptayabiliriz. Bakalım. Neysem, NST de rahim kasılmalarına da bakıyorlar. Hatta kasılma gelirken hemşire görebiliyor bile. Bir sayı yükseliyor, 21..22.23.. 30larda ve üstünde insan iyicene "evet bu bir kasılma" diye hissediyor. Çok şaşırdım çünkü ben bugüne kadar başka bir şeye kasılma demişim. Gerçek kasılma ise bebiş poposunu dayadı, içimde gerindi vs gibi şeylerle karıştırmışım. Ben kasılma karnın altlarında olur sanıyordum. Tam karnın ortasında, ciddi bir sertleşmeye eşlik eden bir gerilme hali. Rahim içi basınç artışıymış. İnsan bilemiyor ki... Bir şey hissediyorsun ama adı ne, hangisi hangisi, bakalım diğer hamileler de öyle mi hissediyor. Bir anlamda kırmızının kırmızılığını başkasına anlatamaman gibi bir şey. Zihin felsefesinin teorik sorularını pratik sonuçları. İyi olan şey, makina ölçüyor, ortada sayılar var. Benim mühendis zihnim de ee sayılar öyle diyorsa, his de budur dedi.

Bugün kasılma nedir öğrenmiş olduk. Hemşire arkadaş, doğum kasılmalarında bunlara sancı da eşlik edecek dedi. Vallahi yarabbi şükür dedim. Yani olmasa nasıl anlayacağız. Herkes anlarsın diyor ama anlamayanlar var. Ya ben anlamayanlardansam? Hiç hamile, hiç doğuran görmedim ki. Neyse, bugün itibariyle çok iyi hissediyorum. Artık kasılma nedir bilen bir kişiyim.

Doktor NSTmizi beğendi, ultrasona yavruşu pek göremedik, bundan sonra da göremeyeceğiz yüzünü. Artık gelişini bekleyeceğiz. Sonra vajinal muayene yaptı. Henüz açılmam yokmuş, bu hafta doğurmazmışız. Pelvis kemiklerim de pek müsaitmiş, ohoo 4 kilo bile doğurur diyince dünyalar benim oldu. Hamilelik uzar da bebiş büyürse nasıl çıkacak o ordan sorum da yanıtlanmış oldu. Nedense bugün giderken, "aman doktor bir sorun var, sezaryen demesin" diye huzursuzlanmıştım. Artık sonlardayız. Ama doktorumuz süper gerçekten. Gerçekten çok zaruri bir durum olmadıkça sezaryene yönlenmeyecek. Zaten kelimeyi düşünen benim kendi kendime, o bugüne kadar bir şey söylemiş değil. Kemikler müsait diyince ay nasıl sevindim, nasıl gururlandım. Aferinler almış gibi oldum. Bunca yıl geniş kalçalı yaşamanın bir faydasını da görmüş olacağım böylece.

Doktor bebeğin dört kilo olacağını beklemiyor. Üç kilonun üstündeyiz, heralde 3.5 civarlarında bir şey olur gibi geliyor. Ah... Öbür hafta gelebilirmiş bebek. Düşününce, bütün hamilelik boyunca çok kitabi geçti zamanımız. Yani hangi hafta ne olur diyorsa, o oldu. 40.haftada doğabilir, yakışır. Doğsun zaten kızımız. Sabrımız azalıyoor, görmek istiyoruz.

Normal doğumla ilgili anı okumaya çalışıyorum, blogları tarıyorum, yurt dışında doğuran arkadaşlar hariç bulamadım pek. Doktora bahsederken bizim sitemizde var dedi. Bir hastası varmış British Councilde çalışan. Oradaki İngiliz kadınların hepsi normal, Türklerin hepsi de sezaryen doğurmuşlar. Bu arkadaş normal doğurmuş hem de hikayesini anlatmış. Normal Doğum Hikayesi buradan okunabilir.

Bu arada doktorumuz Lalehan Kutlay'ın sitesi BebekBeklerken'i tavsiye etmek istiyorum. Üye olunca haftalık bilgileriniz de posta olarak geliyor. Yorumlar genelde çok sakin, çok sizin tarafınızda. Verdiği bilgiler tatmin edici, psikolojik destek inanılmaz. Güven çok önemli hamile ve doktor arasında. Perihan Mağden de yazmışmıştı bir yazısında. Doktorun hayata bakışı, yaklaşımı kendine yakın olduğunda insan daha rahat ediyor, özellikle çocuğu gibi önemli bir konuda. Çok şanslıymışız. Daha önceki üç doktorum, hamile kalamayacağımı, kalsam düşüreceğimi, ameliyat olmazsam doğuramayacağımı, bin türlü dert çıkacağını söylemişlerdi. Hamile kalınca doktora ama şimdi myomlar nedeniyle heralde normal olmaz değil mi diye sormuştum. Doktor da "yoo neden öyle olsun ki" demişti. Yani doktorumuz maşallah tam bize göreydi. Sakin, bilgili, olumlu, yapıcı ve normal doğum taraftarı. Bütün süreç boyunca desteği harikaydı. Sonuna kadar da böyle gitsin.

Güzel bir yolculuğun sonuna geldik. Artık son dönemler. Doktorumuz yürü bu hafta dedi. Annem de geliyor, gündüzleri gezeriz biraz. Bugün muayenede ilk kez korktum. Doğumhane gözümün önüne geldi. O alet edevat biraz yabancılaştırıcı, bacaklar çatalda filan. İnsan bir ürküyor. Ameliyat daha korkutucu tabi bir yandan ama. İlk kez biraz ürktüm. Sonra sevgiliyle konuştuk, biraz rahatlar gibi oldum. Hem o da yanımda olacak. Çevrede sevdiklerim varken daha kahraman bir insanım, karizmam çizilsin istemiyorum. Daha cesur oluyorum. Dolayısıyla bakalım sevgili doğumda olacak, belki kardeşim de. O durumda idare ederim. Bugün itibariyle kendimi çok iyi hissediyorum. İçimde herşey kolay olacakmış hissi var. Annem de kolay doğurmuş, fazla sancılanmamış hatırladığına göre. Bu hafta doğurmayacağım için de rahatladım. Herşey hazır ama olsun, bir kere daha üstünden geçelim, eksik gedik kalmasın. Doktordan çıkarken, doktor e o kadar myom, bilmemne derken bugüne kadar geldik dedi, bu hafta iyice yürüyüşlerini yap, kolay olacak dedi. Erken doğum risklerimiz vardı, hey gidi hey. Dedim doktora, vallahi dedim, çalışırım yaparım. Gülüştük.

Bu hafta buralardayım. Bu satırları yazarken de biraz kasılmalarım oldu. Oldukça güçlüler artık. Yavruşu görmek için sabırsızlanıyoruz. Bekliyoruz dört gözle.

(Bu arada çok değil bir kaç yıl önce, hamilelik konusu gündeme girmeden önce normal doğum bana çok tuhaf geliyordu, sezaryen gibi bir imkan varken insan neden böyle bir şey yapsın ki diye düşünüyordum. Bu konuda ısrar edenler deliymiş gibi geliyordu. İnsan bir konu üzerinde derinlikli olarak düşünüp araştırmazsa ona satır aralarında söyleneni, toplumun genelini düşünüyor herhalde. Tuhaf. )

İyi geceler herkese...

A.R.O.G ve Sinefekt

Neler oldu neler...

Dün gece A.R.O.G a gittik. Oldukça eğlendim, özellikle 1. yarısı iyiydi. 2.yarıda bebiş hareketlendi, biraz kasıldım, koltukta rahat edemedim. Sonlara doğru içim geçmiş. Geç bir saatte gitmiştik. Ancak çok keyif aldım. rrrrr diye bir film vardı Fransız yapımı. Ona benzediğini söyleyenler var, ben konu dışında benzetmedim. Çıkışta da şunu düşündüm. Senaryo, içerik filan bir yana, başından sonuna hiçbir inandırıcılık problemi olmadan, tek bir görsele irite olmadan izlemişim. Hollywood kalitesi derler ya. Bence olmuş. Efektleri ve post işlerini yapan Sinefekt çok muhteşem bir iş başarmış. Sonra eve gelince baktık, ekibin AROG VFX Supervisorı Erdem Taylan'mış. Uzaktan takip edebildiğimiz kadarıyla çalışan bütün arkadaşlar işlerinin piri. G.O.R.A'dan iyi. Çok başarılı ve Türk Sineması açısından umut vadedici olmuş. Umarım ülkemiz önümüzdeki on yılda bu tarz yapımların artacağı, yetenekli tasarımcıların akacak mecra bulabileceği, dışarıyla boy ölçülebilir efekt ve 3D görsellerin oluşturulacağı bir merkeze dönüşür...

Yeni trend Stereoskopik Üç Boyutlu filmler ya, aslında A.R.O.G da buna müsaitmiş. Cem Yılmaz bir sonraki filmini 3D gözlüklülere göre yapar artık. Gelen dinazor kulağımızı ısırsın, yakışır.

Onun dışında da eğlenceli çook ince esprili bi filmdi. Kaçırdığım çok şey olduğuna eminim. Bir de kalabalıkla senkronu tutturamadım. Ben güldüm, onlar gülmedi. Onlar güldü, ben gülemedim. Hollywood filmlerine çok gönderme var. Her yere sürekli gönder gönder dur. Görevimiz tehlike göndermesine çok güldüm ben. Öyle dağda asılı kalan, ordan orada atlayan Tom Amca halleri.

Caddebostan AFM Budak'ta gittik filme. Güzelmiş salonları, ancak reklam seansı o kadar uzun sürdü ki... Hem başlangıçta, hem arada çok uzun tutulmuş içime fenalıklar geldi. Bu arada, reklamların çoğu içki reklamıydı. Bira, Kahve Likörü, Viski, rakı vs. Issız Adam izlerken herkes kendince bir moddayken benim uff şaraplarrr diye takılmam gibi, bu defa da rakıya takıldım. Diğer içkiler ve reklamları çok fason söyliyim. Fakat Yeni Rakı bir reklam yapmış... Anlatamam adamı baştan çıkarır. Çok tehlikeli bir reklam. İçki içmeyeli bir yıl oldu, sigarayı bırakalı iki yıl. Ben bundan böyle içki de pek içmem diye düşünüyordum şahsen ama o reklam. Fonda müzik,

kur masayı madam despina
kirli beyaz muşamba örtüleri ser
çek sediri asmanın altına
yanında bir ince müzeyyen abla

yine mi güzeliz, yine mi çiçek?
hamdolsun
taze mi bitti topik
canın sağolsun
amanın yine mi güzeliz, yine mi çiçek?
hamdolsun
altınbaş kadehe yağ gibi dolsun

Meral Okyay yazmış, Sezen Aksu söylemiş. Duvara Karşı filminde, (onun gibi bir film gelmedi, gelemez!) Sibel Kekili'nin (ben bu filmi en az üç kere sinemada izledim buna rağmen başrol kadın oyuncusunun filmdeki adını unuttum!) Birol Güven'e etli biber dolması yaptığı, karşılıklı yedikleri ve rakı içtikleri bir sahne vardır. Arkada bu şarkı çalar. Sanki uzakta da olsa, "buralı" olmanın esansını yakalamış ve o yemeğe, o içkiye, o şarkıya hapsetmiş gibidir film. Her sahnesi şiir gibi zaten ama bu şarkıyı duyunca o yemek, o sözsüz, anlatılmaz ortaklık, en tuhaf ve uzak adamda bile dile gelmeyen bağ açığa çıkar. Yeni rakı reklamı hem şarkısıyla, hem gösterdiği (teknede çay bardağıyla rakı içen adamlar) binlerce resim-durumla gönlümüzü fethetti. Hamile olmasam koşa koşa çıkıp bir meyhane arıyabilirdim, o derece.

Bu arada durup durup da hamileliğin son ayında iki kere sinemaya gitmiş bulunuyorum:) Çıkışta şakır şakır yağmur yağıyordu.




12 Ara 2008

Yatak, Cibinlik, Yastık

Bugün cibinliği de olunca artık dayanamadık, çarşafları serip, oyuncakları taktık. Hemen resimlerini çektim. İşte burda...



Bir diğer resim...



Hamilelik süresince en yakın arkadaşım olmuş yastık burada...

Uyku, Biraz Uyku, Bütün İsteğim Buydu...

MFÖ şarkısından bozdum, biraz deniz, biraz uyku, bütün isteğim buydu.

Bebek gelişimini, hamilelik haftalarını okuyorum. Diyorlar ki aman fırsat buldukça uyuyun. Bebek doğunca çok ihtiyacınız olacak. Sabah evde temizlik olunca evden çıkmak istedik. Yakınlarda Mado var, hadi gidelim orada kahvaltı yapalım dedik. Yalnız geceden uykusuz olunca sevgili giyinene kadar ben uyumuşum, o da üstümü örtmüş. Uyanmamı beklemiş. Uyandım panikle gidiyorduk diye. Sonra kalktık gittik. Pek güzel oldu başbaşa. Portakal sularımızı içtik

Geldik sonra, benim tekrar içim geçmiş. Mutlu mutlu uyudum. Tekrar uyandım. Biraz daha oturdum. Evi biraz daha yerleştirdik. Cibinlik için sevgili tavanı deldi. Ama çok sağlam gelmediği için gidip silikon tabancası, yeni matkap ucu gibi bir sürü oyuncak aldı kendine. İyice emin olmamız lazımmmış. Bakalım, cibinliği de takınca herşey tamam olacak. Hala oto koltuğu almadık.

Bu hamileliğim başından itibaren kendimi cahil ve acemi hissettim hep. Zorlanmadım, sağlıkla ve eğlenerek geçti. Çalıştım da, ürettim de, okudum, hiç bir kısıtlama görmedim. Kısa bir süre evde uzanmam gerekti. Cahillik ise şu yüzden. Çevremde kimse doğurmadı. Bir tane arkadaşım var doğuran yakınlarda. Ne daha önceki işyerlerimde, ne arkadaş çevremde hamile ve çocuk yok. Bu bir açıdan iyi bir şey, çünkü bilmediğinizde okuyorsunuz doya doya. Kaynağından öğreniyorsunuz. Bu anlamda bloglar harika oldu, bir sürü tecrübeli ve entellektüel annenin geçtiği yollar görmüş oldum. İngiltere'deki canım arkadaşım Türkiye'deki ortasınıf hamile delirmişliğine kapılmadan aklı selim bir hamile olmam konusunda bana destek oldu. Yakınımdaki hamile arkadaşım da bu ortamlarda standart prosedür nedir, ne nerden alınır, ne gerekir gibi konularda yardımcı oldu. Üstelik bol bol bebeğini sevmek çok güzeldi.

Öyle bir an geriye baktım. Ne kadar az şey biliyordum, şimdi neler neler öğrendim. Şimdi aynı süreç yeni doğan için başlıyor. Blog arkadaşlarımın tavsye ettikleri kitapları sipariş verdim. Onları da okumaya başlayacağım.

Titiz bir insan değilim, hem de hiç. Ama bebiş söz konusu olduğunda delirebilirim gibi geliyor. Her baktığı yerde mikrop gören bir insana dönüşebilirim. O konuda dikkatli olmak gerek.

Bakalım. Belkim biraz daha uyurum. Oh..

Gece Halleri



Göbüşümün halleri:

Dün hiç uyuyamamıştım. Bugün gündüz de uyumadım. Bu gece melekler gibi uyurum artık derken... Nerde... Yıkılmadım, ayaktayım.

TVde aşkımdan memnun musun var. Karnım kocaman, kız hareketli. Belki kanala girmeye çalışıyordur diye düşünüyorum. Tepe taklak dönerken hissetmiştim. Bu kararlı hareketler yine bir faliyet içinde olduğunu mu gösteriyor. Cumartesi doktora gideceğiz.

Bugün bebeğin kıyafetlerini ayırdım, yerleştirdim.

11 Ara 2008

Hamilelikte Son Ay - Özlediklerim ve Özleyeceklerim

Az önce kızım yeni bir pozisyon aldı, karnımdaki gezintisi sürmekte. Üzerimde pembe çiçekli bir elbise var, o hareket ettikçe çiçekler dalgalanıyor. Güçlü hareketler, uzun sürüyor. Hani büyüdükçe azalacaktı? Bizde olmadı. Gayet hareketliyiz, dışardan izliyor, içerden hissediyoruz. Sanki ayaklarını dikiyor ve geriniyor. Bunu doğumdan sonra özleyeceğim sanırım. Çok birebir bir ilişki. Ne zaman babayı çağırsam hareketler duruyor. Aşağı doğru baskı çok fazla. Kasılmalarım da var. Düzensiz ama işte ufak ufak uyarıyor beni.

Hamilelik Sonrası Özleyeceklerim...
  • Bebişin içimdeki hareketleri. Bunlara bayıldım. Canımı yaktığında bile, beni tuvalete koşturduğunda bile. İçinde bir canlı kımıl kımıl, muhteşem!
  • Gün gün kaçıncı günde olduğuma bakmak. Bebeğin gelişimini okumak, okumak.
  • Nasıl biri olacak diye düşünmek, kendi çocukluğunu düşünmek. Görece sakin olmak.
  • Kendini özel hissetmek. Yürüdüğüne, yediğine özen göstermek.

Hamilelik Sırasında Özlediklerim...
  • Şarap. Geçenlerde Issız Adam'ı izledim, ne zaman bir şişe şarap açtılarsa içim gitti. Canım çok şarap çekiyor.
  • Midye dolma. Ahh ah.
  • Koltuktan kalkabilmek rahatça.
  • Yağmurda koşabilmek. (Az önce TVde gördüm öyle koşuşturasım geldi.) Ağır çekim yaşıyoruz şimdi.
  • Özgür bir beyin. Canımın her istediğini okuyamıyorum ve izleyemiyorum. Depresif ve karamsar film/kitaplardan uzak duruyorum. Zaten duygusalım...
  • Belim. Belimi özledim, geri gelecek mi?
  • Kızım. Meraktan çatlıyorum, artık gelsin mi???

Daha niceleri vardır mutlaka ilk anda aklıma bunlar geldi.
selamlar,

10 Ara 2008

Ela Masalları - 2 (Büyüklere Masallar)

“Zarları tekrar atmanın bir değişiklik yaratacağını düşünenler bütün zarların zamanın başında atılmış olduğunu bilemezler.”

Rüyamda onu gördüğümde beyaz libaslar içinde kayıtsız bir yüz ifadesiyle bana bakmaktaydı. Beni görmeye çağrı üzerine gelmişti, ben bir aracıydım. Onu arayan kişiyle buluşturdum, bir piyondum. Uzak zamanlar konuşulurken şahittim, tek anladığım “sen de içmek ister misin” dedikleri oldu. Bilemedim. Ancak mecbur kaldık ve içtik. Bizim çocuklarımız ve onların çocukları yola böyle girdiler. Yolun sadık hizmetkarları olarak bizden beklenen itaat değildi. Düşünmek ve yeniden değerlendirmekle, iç görüyle yüklenmiştik ama ne denli ileri gidersek gidelim sırtımızdan bağlı olduğumuz çengel yani gerçeklik bizi fazla uzağa bırakmıyordu. O gelene kadar.

Geçmiş zamana bakıp hatırlamak çok zor, öyle mi oldu, yoksa sonra bu mu oldu, gelen kimdi, kapıyı çaldı mı, açan oldu mu. Geçmiş sorularla yüklü ve ben herşeyi kayıtlardan okuyormuşcasına kendine güvenli değilim. Hafızamın defalarca yanlışına şahit oldum. Bu nedenle olaylarla ve tarihlerle değil, yaşananların ruhuyla ve etkileriyle anlatmak istiyorum. Ne bunun ne de diğerinin geçerliliğine güvenim var. İyisi mi siz bunu ana fikri olmayan bir masal gibi dinleyin. Yaşlı bir nene olarak masal anlatmama kimse karışamaz.

Ölçüyü kaçıran nine diye bir masal vardı. İnanması zor ama ben de çocuktum bir zamanlar ve ninenin öyküsüyle büyülenmiştim. Yaşlı bir nene, benden daha yaşlı ama daha iyi huylu, beyaz saçlı tombik bir nine ve karısından daha iyi huylu, pembe yanaklı yaşlı bir dede beraber yaşayıp gitmektedirler. Çocukları, torunları uzaktadır. Ormanda bir evde kendilerine yeter bir şekilde yaşamakta, hayatlarının son günlerini beraber geçirmektedirler. Arada tekrar genç olsak neler yapardık diye sohbetlere dalmakta, bazen dede, bazen nine konuşmanın ortasında sallanan sandalyelerinde uykuya dalmakta, uyanınca bıraktığı yerden konuşmaya devam etmektedirler. Yaşamları huzurlu, kendi halindedir. Dede evde uzun süreler geçirmenin ruh ve beden sağlıkları için iyi olmadığına inanmakta ve nineyi dolaşmaya çıkmaya ikna etmeye çalışmaktadır. Oysa nine sandalyesinde sallanmaktan mutludur, dedenin evde olmayacağı zamana ihtiyacı vardır. Dedenin yürüdüğü, ninenin düşündüğü bir düzene ayarlamış, günlerin günlere bağlanmasını seyretmeye dalmışlardır.

Derken günlerden bir gün, dede günlük olağan yürüyüşlerinden birinde yolda bir anormallik sezer. Her gün görülmeyen türden izler. İzleri takip edince, yorgun ve bezgin bir yabancıya rastlar. Uzun zamandır nineyle beraber olduğundan bir yabancıyla konuşmak onu heyecanlandırmıştır, hem uzun uzun anlatmak ister, hem de onu yormak ve sıkmaktan korkar. İncelikli ve görgülü bir adamdır dede, içinden her geçene teslim olmaz. İçinden kopan sıcaklık ve yarenlik etme ihtiyacı, yolcunun acelesi yanında sabırla bekler. Bir yandan da neneye anlatacak yeni bir öyküsü olduğu için, bugün geçmişte yaşadıkları binlerce olaydan bir tanesinin daha üzerinden geçmek, yaptıkları ve yapabilirlikleri üzerine yeni anılar kurgulamaktan farklı bir sohbet yapabileceği için mutludur dede, eve dönüş yolunda neneye anlatacaklarını kafasında kurmanın hayaliyle mutludur. Kayıp yabancıya yolun başına kadar eşlik eder. Yabancı kafasını kaldırıp dedeye uzun uzun bakar. Der ki, “seni tekrar görmek isterim, çünkü iyi kalpli ve incesin, başka zamanlardan gelen bir asaletin var. Böyle insan çok kalmadı, zamanlar değişti. Senin için bir şey yapmak isterim. Doğuya doğru yürü, orda dev bir çınar göreceksin. Çınardan yirmi adım sağa yürü, beş adım ileri git. Kayayı kaldırdığın zaman altından bir çoban çeşmesi çıkacak. Çeşmenin suyundan içtiğin her yudum seni bir yıl gençleştirecek. Seneye geldiğimde seni burada bulursam gözlerinden genç yaşta kapıya uğramayan bilgeliğinden seni tanıyacağım. Dikkat et, her yıl, bir damla.“ dedi ve gitti.

Dede eve gidip nineye olanları mı anlatsın, yoksa yabancının gösterdiği yöne giderek öykünün doğruluğunu mu test etsin bilemez. Sonu olmayan bir masaldan kötü ne olabilir diye düşünür dede. Sonuna kadar gittiğinde anlatısı hiç olmadığı kadar renkli, hiç ummadığı kadar şaşırtıcı ve büyüleyici olabilir, kim bilir? Yürümeye başlar dede, aylardır yürüdüğü için sıhati yerinde, formu sağlamdır. Uzun zamandır hissetmediği şekilde, sanki karısını, beyaz saçlı, hep biraz yorgun gözüken çocukluğundan beri tanıdığı kadınla değil de bir kaç saat önce tanıştığı bir genç kızla buluşacak bir delikanlıymış gibi heyecanlıdır. Çeşme doğru çıksa da çıkmasa da yeniliğin gücü nineye herşeyin bir tekrar olmadığını gösterecek bir delil, bu hikayenin daha önce anlatılmadığını hissettirir şaşırtıcı son, dışarı çıkmak için bir sebep, dünyada yeniliğin sonunun gelmeyeceğine dair bir umut verecektir sanki. Yeniliğin gücü, bilinmeyenlerin bilinenlere ezici üstünlüğü belki nineyi dışarı çıkabilir diye düşünür dede.

Çınarın önce başı gözükür uzaktan. Göğe meydan okuyan dallarıyla ebediyete kadar orda duracakmış gibi mağrur bir edasıyla, yaşına karşın son derece dinç, gölgesi bütün gölgelerden koyu çınar. Dede, ne kadar antremanlı olursa olsun, belki heyecandan, belki tırmanıştan yorgundur. Çınarın gölgesine uzanır ve uyuyakalır. Rüyasında genç bir delikanlıdır. Kaslarının gücünden, saçlarının gürlüğüne, henüz düşman olmamış bir güneşin parlattığı cildi ve kolunun altına yerleşmekten çekinmeyen genç ve güzel karısıyla bir güzellik abidesi gibi bir adam. Çocukluktan başarıyla çıkmış, kendi savaşını vermiş ve hayatına başlamak üzerine bir genç adam. Bir o kadar masum, bir o kadar aptal. Görmüş ve geçirmişlik karşısında yeniliğin temsilcisi olaran saygılı ama içindeki ses küstah zaman zaman. Gözlerindeki kaygısız iyimserlik öylesine vahşi ve gerçek ki dede rüyasında ağlamaktadır. Kendi gençliğidir baktığı, ilk kez dışardan görmektedir kendisini ve karısını. Bedenlerine hayranlıkla bakar, o sonsuz olasılığa, o potansiyele ve sağlığa. Bugüne kadar nineyle ne konuşmuş olurlarsa olsunlar asla bilemeyecekleri, hayal bile edemeyecekleri yollar gözünün önünde tekrar açılır dedenin. Bir kez daha düşünerek bulunamayacak öyküleri özler. Gözlerini tekrar genç çifte çevirdiğinde gençlik dediğimiz şeyin sadece tazelik ve görünüşte olmadığını, gözlerdeki o gözüpek kaygısızlığın ve acemiliğin verdiği özgüvenin zamanla ve belki akan gözyaşlarıyla yavaş yavaş dağıldığını, çizgiler arttıkça hayatın merkezi gözlerin gerisi değil, daha içerlerde kalbe yakın yerlerde oldukça gençliği gittiğini sezer gibi olur. Uyandığında saat öğleni geçmiştir, ilk kez öğle yemeğine yetişemeyecektir. Buraya kadar gelmişken dönmek dedenin karakterinde yoktur.

Yabancının söylediklerini içinden tekrarlayarak ilerler. Adımlarını sayar, bir, iki, üç, dört ve beş. Altı ve yedi, sekiz, kayayı gördüm ama olsun, dokuz, on. On bir, on iki, gerçekten yapmalı mı bunu, on üç, on dört, belki içmem, on beş, on altı, on altı yaşımı hatırlamıyorum, on yedi, on sekiz, gideceksem şu acemilikten sonrasına gitmeli, on dokuz ve yirmi. İleri! Bir, artık dönemem, iki, merak galip geliyor, üç, nineyle yeni seneler, dört, dönmek yok. Beş. Beyaz kaya önünde. Biraz zorlanarak itince dede, gerçekten de çeşme karşısına çıkar. Seksen sekiz yaşındadır dede, emin olmak için parmaklarıyla sayar. Altmış yudum, daha fazla değil. Çok susamıştır, sıcakta uyumuş, terlemiştir, ama özenle içer damlaları. Altmış damla içer. Ellerine bakar, derileri eskisi gibi güçlü ama gevşemiş, bacaklarında yer yer beyaz tüyler. “Eh demiş ne yapalım, neneye anlatacak öyküye değer, rüyamı anlatırım karıma, tekrar anarız günlerimizi der” ve yola koyulur dede.
Dede eve doğru koyulur, yorgundur, içinde artan bir huzursuzluk vardır, normalde olmayan türden. Hastalık öncesi hafif bir ateş yorar ya insanı, hayatında nezle olsun olmamış dede korkar biraz. Korktukça daha hızlı yürür, bir an önce ninenin yanında olmak, onun dizinde oturmak ve endişelerini dindirmek ister. Nasıl da korkmuştur kimbilir? Anlatacaklarını kurgulamaya çalışır, hayatım biliyor musun bugün ne oldu, senin ihtiyar kocan masalları ciddiye almayı hiç bırakmamış bunu öğrendik diyeceği anı hayal etmeye çalışır zoraki bir gülümsemeyle. Değer miydi, hanımı korkutmaya diye düşünürken, aşklarının ilk yıllarındaki zalimlikleri aklına gelir. Kendisi için üzülüp endişelenmesinden duyduğu zevk. Utanır dede. Bunca zaman sonra aklından geçenlere şaşar. Ve kapıya geldiğinde sandığı kadar yorgun olmadığını mutlulukla farkeder. Kapıyı açar, nine karanlıkta uyuklamaktadır, “uyanır sen mi geldin canım” diye sorar. Dede içeri süzülür, “benim” derken ki ssesinin tonunu beğenmez. Nine gaz lambasını açınca, buyrun beyim bir şey mi istediniz diyince kendine gelir dede, “benim” der tekrar. Ninenin gözlerindeki bildik karşılamayı ve endişeyi göremeyince çıldırır, ellerine bakar ve kendini tanıyamaz. Genç bir adamın elleridir bunlar, Camdan yansımasına bakar, rüyasındaki adam olmuştur adeta. Parlak cilt, gür saçlar, dinç kaslar. Gözleri oysa değişmemiştir. Nineye her şeyi tekrar tekrar anlatır. Nine bir türlü inanamaz, dedeyi kaçırdığına, ona bir şey yaptığına inanır korkar, birbirlerine anlattıkları bütün hikayeleri baştan anlatırken dede sabah olur. Dede her ne kadar genç bir adam olsa da yorgundur, uykuya yenik düşer ve uyur, uyur. Genç bir adamın gürültülü ve canlandırıcı uykusunu uyur. Uyandığında nine yoktur. Koşarak dışarı çıkar, bu defa yorulak değil tek solukta kendini çeşmenin yanında bulur. Oysa nine yoktur. Yalnız iki yaşlarında bir kız çocuğu kendi kendine şarkılar söylemektedir.

Dede başına gelene inanamaz.

Kızı kucaklar ve çeşmeye üzülerek bakar. Nine uykusuz haliyle buraya kadar yürüdüğünde susuzluktan bitap düşmüş ve damlaları saymadan bir solukta içmiştir çeşmeden. İki yaşına gidene kadar. Nineden geriye gözlerindeki derin bakış ve kendi kendine söylediği şarkılar kalmıştır. Dede derin bir elem içindedir, nineyi büyütene kadar ne yapacaktır tek başına, onsuz hiç olmamıştır ki.

Nineyi kucağına alır ve çınarın gölgesine gider. Nine dedenin saçlarıyla oynar, şarkılar söylerken, dede nine büyüyene kadar ona anlatacağı hikayeleri düşlemeye başlar, bir gün tekrar dede ve nine olduklarında onu hiç bırakmamaya ve hergün bu öyküyü baştan anlatmaya söz verir kendine. Neneye anlatacak binlerce öykü biriktirmek fikri onu öyle mutlu eder ki, ikisi de derin bir uykuya dalarlar. Masal da burda biter.

Hastane Çantası

Hastane çantasını elden geçirdim. Envanteri sizinle paylaşayım dedim. Çok daha pro çanta tarifleri var internette. Benden bu kadar:)

Anne/Baba için:

  1. 2 gecelik
  2. 1 sabahlık
  3. 1 pijama üstü, altı
  4. 3 çorap
  5. 8 kilot
  6. 3 emzirme sütyeni
  7. saç fırçası, makyaj ürünleri
  8. diş fırçası-macunu
  9. terlik
  10. emzirme pedi
  11. emzirme kremi
  12. meme ucu koruyucu
  13. meme kalkanı
  14. ıslak mendil
  15. emzirme yastığı

Henüz koymayıp planladıklarım:

  1. baba için short-tshirt
  2. Bebeğinizi beklerken.. kitabı (masanın üstünde, çıkarken alıcam daha bakıyoruz çünkü)
  3. Kitap (daha karar veremedim)
  4. Burun spreyi. (Burnum çok tıkanıyor. O zaman nefes egzersizi yapamam)
  5. Kağıt/Kalem.
  6. Krem
  7. Fotoğraf makinası - şarjı
  8. Kamera (geldiğinde eklenecek) - şarjı
  9. Cep telefonu şarjları
  10. Kendim için çıkış kıyafeti. (Az önce unuttuğum bir şey var mı diye bakarken gördüm. Tabi geldiğim kıyafetle dönemeyebilirim. Mantıklı. hımm)
Yavruş için:

  1. Dışarı çıkarken içine sokabileceğimiz kalın aparat. (Tulum gibi bir şey adını bilemedim)
  2. 2 takım çıkış kıyafeti (Biri yedek, hastaneden öyle söylediler.)
  3. ıslak mendil yenidoğan
  4. mendil
  5. "Prenses" montu

Gerekmediği halde bir başka çantaya koyduklarım. (Arabada dursun)

  1. Emzik (gerekemez ama nasılsa yer kaplamıyor)
  2. Prima yeni doğan bez. (gerekmiyormuş dediler hastaneden ama ben gene de bir kenara koydum. )
  3. Hasta pedi (gerekmiyormuş aslında ama işte almışız bir ara, koyalım hesabı)
  4. Meme pompası, yeni doğan biberon ve bağlantılı ürünleri
Yarın diğerlerini de koyayım hazır olsun.

Aklıma gelen olursa eklerim buraya da.

Hamile Halleri

Sırt Ağrıları İçin Tavsiyeler
Hamilelikte sırt ağrılarından yakınmış Kuzunun Annesi, ben de bir yoga hareketi tavsiye etmek istiyorum burdan. (Kedi - İnek hareketi)
Tabi önce nefes alıp, biraz rahatlamak gerekiyor. Sonra dikkatlice, kendini zorlamadan gösterilen hareketi bir kaç kere yapmak. Sırtı o kadar rahatlatıyor ki...
Bebek Eşyaları
Tavsiyelere uyarak Hacı Şakirin sabun tozundan almıştım. Bugün bebeğin ilk etapta kullanacağı bütün eşyaları bir güzel yıkadım, astım. Şu ana kadar paketlerinden olsun çıkarmamıştım. Sanki kıyafet değil de süs ürünü gibi davranıyor insan bir süre. Sanırsınız Nasa tarafından üretilmiş, dokunsan bozulacak astronot kıyafeti. Oysa sevgilinin de dediği gibi abartacak bir durum yok, ellemeye kıyamadığını bir kaç hafta sonra keyfince pisletiyor olacak. Derhal normalleşmeli. Ben de hepsini paketlerinden çıkardım, etiketlerini söktüm bi güzel yıkadım. Ohh hem temiz, hem yumuşacık oldular. Bebe eşyalarında tavsiye edilen sıcaklık genelde 40 dereceydi bu arada.

Çamaşırlar yıkanıp misler gibi kokunca bana da bir rahatlık geldi. Demek ki, bu meseleden huzursuz olmuşum. İkeadan vakti zamanında aldığım bir dolap içi bölüştürücüsü vardı. Çekmeceye koyuyorsunuz ama bir sürü küçük gözünüz oluyor. Onu da bir güzel yıkadım, bebeğin şapkaları ayrı, eldivenleri ayrı, çorapları ayrı, altları, üstleri ayrı olsun filan diye düşündüm. Pratik olacak mı göreceğiz ama o kadar minikler ki bir geniş çekmeceye sığacak gibiler.

Hastane Çantası
Elim değmişken bir kaç hafta önce hazırlamış olduğumuz çantayı tekrar gözden geçirdim. Şu anki envanter şöyle (Hastane Çantası)

Diğer Hazırlıklar
Çantayı hazırlayınca biraz daha rahatladım. Bir yandan da insan heyecanlanıyor. Annem gelip bir süre bizle kalacak. Çalışma odasını onun rahat edebileceği bir odaya dönüştürdük, bilgisayarlar salona geldi. Şu anda startup şirket kuran tiplere benziyor salonumuz. Pcler, printerlar, kitaplıklar salonda. Her türlü yazılım işiniz itinayla yapılır diye cama asmamız kaldı. Sevgilinin eli benim Pcye değince, bunun kasasını değiştirelim dedik. Yeni kasa aldık ancak, power bizim boarda uymuyor. 24 pin sorunsalı varmış. Yarın dönüştürücü bakacağız. Yeni bir de sabit diskim oldu. Çocuklar gibi şeniz.

Bebeğin eşyalarını ellemek çok iyi geldi. Hem bir daha elden geçirmiş oldum. Hem de bir güven geldi. Öyle kapalı kapalı durduklarında insana yabancı geliyormuş. Şimdi bebeğin küveti ve banyo ürünleri banyoya gitti. Alt değiştirme aparatları bir araya geldi. Yani sanki evin bir elemanı oluyor gibi yavaş yavaş eşyalar dağılınca. Ona özel bir de çamaşır sepeti aldık. Yaşasın.
Hazırız.

Evin temizlenmesi gerek, bir ara onu da halledeceğiz, bir yardımcı gelecek ve yapacak. Onu ben yapamam. Ama düzenleme kısımlarını bizim halletmemiz lazım.

Son adet tarihine göre beklenen tarih 25 Aralık. Tam 2 hafta var.
Benim isteğim şöyle 19 Aralık gibi gelsin. O zaman tam hazır oluruz, herşeyimizle.

Ben biraz sıkıldım hamile olmaktan. Bugünlere kadar iyiydi de, bu uykusuzluk, bu hareketlerde zorlanma ve sınırlarda gezen karın beni yordu. Bence bu son haftalar anneyi doğuma ikna etmek için böyle. Hamile olmak insanı mutlu eden bir süreç. İnsan bitsin istemiyor, nasıl alışıcam diye düşünüyor. Bugünlerde bu fikrim değişti, çıksın gelsin kucağımızda hoplasın modundayız. Özellikle baba adayı. Ona kalsa bugün doğurayım hemencecik:)

Biraz rahatlayıp tekrar uyumayı deneyeceğim.
İyi geceler...

Bugün kızımla Blackmore's Night dinledik iş yaparken. Pek hoşumuza gitti.

9 Ara 2008

Bayram Mutluluğu

Benimki tuhaf bir bayram yazısı olacak. Ben bayramları sevmem. Hiç bir zaman da sevmedim. O eski sıcak bayramları da sevmedim. Hele ki kurban bayramlarını. Bir kere zorla gidilecek ziyaretler demekti. İşte arada kuzenleri görüyorduk iyiydi ama biz çocuklardan bir odaya doluşup saçma sapan televizyon izlememiz bekleniyordu gittiğimiz yerde. Uslu durmak gerekiyordu. Sonra kavurma yeniyordu bir vakitten sonra. O kalabalık ortamda kahkaha, neşe, sohbet, gerçekten gönülden sorulmuş bir soru var mıydı? Gönülden verilmiş yanıt var mıydı?

Ya da ben asosyalin tekiydim oldum olası. Çekirden aile dışında kalan aile bireyleri amcalar, yengeler, dayılar, halalar onların eşleri, çocukları. Özgür iradenizle görüşmeyi ve sevmeyi seçmediğiniz ancak işte gelenektir, görenektir diye görüşme mecburiyeti duyduğunuz insanlar. Aralarında akrabanız olmasaydı da görüşecekleriniz vardır. Onlar başka. Yanlarında kendinizi komik, samimi ve sıcak hissetiklerinzi de vardır. Hissetmediklerimize neden mecburen gidip bin yıllardır tekrarladığımız otomatik lafları söylüyoruz bilmiyorum. Robot gibi. Asla gerçekleri konuşamadan. Kibar kibar. Gündelik laflar laflar. Ben bunlara katlanamıyorum. İnsan kendine bu zulmü neden reva görür bilmiyorum. Sevmek ve iyi davranmak zorunda olmayı anlamıyorum. Umarım kendi kızımı zorla bir yerlere götürmeye çalışmam. Resmi geçitleri sevmiyorum. Samimi olmayan ortamlarda huzursuz oluyorum. Belki de asosyalim. Olabilir.

İşin dini kısımına gelince. Bu inanan insanların zihninin inanmayan insanları kabul edememesine inanamıyorum. İnanmayan bir insan teorik olarak bir diğerinin inanca sahip olduğunu kabul edebilir. İnanan bazı insanlar için bu çok zor anlaşılan. Komik.

Hiçbir zaman kurban kesmedim, bundan sonra da (büyük bir değişim geçirmezsem) keseceğimi sanmıyorum. Geçen yıla kadar olayın anlam ve önemini de "fakirlere et vermek lazım" dışında anlamamıştım. Sanırım Nuray Mert'in bir yazısıydı. Kurban kesmek, sevdiğin bir hayvanı Allah rızası için kurban etmek önemlidir diyordu. O eti yerken fedakarlık ettiğin bir şey de var. Boğazından geçen et bundan bir gün önce otları yiyordu. Sen onun canına kıydın. Bunu yaparken zorlandın. Etlerini yesen de dağıtsan da gözünle gördün, yüreğinle duydun ki bu bir canlıya aitti. Ondan bunu aldın ve öyleyse, bunu ziyan edemezsin. Bunun bozulmasına izin veremezsin. Bunu haddinden fazla yiyemezsin, oburluk edemezsin. Yani öyle bir derin dürüstlük var ki aslında kurban meselesinde. Hayvanların ölümüne gönlün dayanmıyorsa, vejeteryan ol hiç yeme. Ama eğer yiyorsan kasap da kesse, baban da kesse, bil ki o bir canlıydı. Seni etinden faydalandırdı şükran duy. Yazı da şurada: Kurban Bayramı
Demek istediğim, kurban geleneğinin gerisindeki mantığı anlıyorum. Hatta insan keşke kendi kurbanını elleriyle kesebilse diye düşünüyorum. O eti yiyen kişi, hayvanın gözlerine de bakabilmeli. Daha gerçek. Hayata bakmanın farklı bir yolu. Sevgilinin babası kurbanı kendi elleriyle kesermiş. Bana gerçekten çok ilginç geldi. Öğretilerle düşünmemek lazım. Medeniyet dediğin tek dişi kalmış bir canavar bazen.

Diyeceksiniz ki, hem aile büyüklerini ziyarete gitmezsin, hem kurban kesmezsin bu nasıl bayram mutluluğu?

Ben de o konuya değinecektim. Aslında karnım burnumda olmasa, annemlere gitmek isterdim açıkcası. Onlar geleceklerdi, ancak doğumdan önce hadi başbaşa kalsınlar biraz dediler. Dolayısıyla bu bayram bizim için "başbaşa bayramı" sevgili ile. Bugün bir arkadaşımızla buluştuk öğlen ve Fenerbahçe parkına gittik, yürüyüş yaptık, martıları taciz ettik, kedileri sevdik. Oradan güzel bir yemek yemeye gittik. Dolandık durduk. Hava güzeldi, serince ama açık. Martılar güzeldi. Kediler gelip sürtündüler. Ağaçlar güzeldi. Veee hiiç trafik yoktu. Nereye gittiysek bommboş. Terkedilmiş. Şehir sadece turistlere ve bize aitti adeta. İstanbul istanbul olalı, hiç görmedi böyle sakin bir gün diyelim. İstanbul severler, bayramların ilk günü kenti keşfe çıksınlar, hiç görmedikleri bir yüzünü görecekler, tarihten bir sayfa gibi. Kimsecikler yok. Huzurlu, sessiz, sakin.

Bayramın ilk günü son derece huzurlu ve güzel geçti bizim açımızdan. Teşekkürler bayram severler. :)