6 Ara 2008

Dokuzuncu Ay Gezmeleri

Dün gece uyuyamadım, yazılar yazdım, bloglar okudum. Sonra uyudum, sevgili işe giderken uyandım dokuz gibi. Kalktım, biraz daha okudum, 12 gibi Bağdat Caddesinde sevdiğim bir arkadaşımla buluştum.

Güzel bir tatlı yedik, kahve içtik (ben kafeinsiz tabi). Sohbet ettik. Duyduklarım hiç hoşuma gitmedi. Akbank'tan çıkarılanlar, IBMdekilerin durumu neler oluyor derken, Vestel Manisa'dan da 1000 kişi çıkardıklarını öğrendim. Bunlar işçi olanlar. Beyaz yakalıların durumu da farklı değil. Genelde 1 yıldan az olanları çıkarmışlar, ama istisnalar var. Emekliliğine bir yıl kalmış bir kadın, 7.5 aylık hamile bir başkası. Vahşi kapitalizmin vampir dişlerini göstermesi mi dersiniz? İnsafsızlık mı? Yasalar nerde? Sendika diyeni kapıdan sokmuyorlar, yakasına bakmadan, mavi ya da beyaz. Bildiğim kadarıyla hamileyseniz, size daha hafif iş vermek zorunda iş yeri. Sizi hamile olduğunuz için çıkaramaz. İşe dönüş davası açarsanız 8-12 aya kadar tazminatı var. Mahkeme sürecin ağır işlemesi hep haksızın yararına oluyor. Çok üzüldüm, sinirlendim. Neticede, sekizinci ayda izne çıkıyorsun zaten ve sonraki dört ayın maaşını SGK ödüyor. Bırak kadın izne ayrılsın, sonra çıkar işten. Bildiğim kadarıyla izne ayrıldığın anda sigortalı olarak çalışıyor olma şartı var. Bir de dört pirimin ödenmiş olması lazım. Tatsız. Kuralsız.

İnsan en önemli sermayedir. Bizde donanım alırken sorun olmaz da, çalışana verilen on lira ağır gelir. El yakar. Kriz filan bahane, gönlünce işten çıkarmalara bahane çıktı. Gerçi her şerde bir hayır vardır. "Beni öldürmeyen beni güçlü kılar" demiş Nietszche. Umarım işten ayrılanlar haklarını ararlar, boşvermezler.

Arkadaşımla sohbetimizden sonra o ayrıldı ben de Caddebostan civarlarında kaldım. Canım eve dönmek istemedi, biraz yürüyüş yapayım dedim. Tıngır tıngır penguen adımlarıyla Şaşkınbakkala doğru yürüdüm. Marks & Spencera girdim. Tabi üzerime olabilecek bir kıyafet yok. Kendi kendime anneme bakıyorum diyerek dolaştım, bir de evet bir kaç hafta sonra giyecek kıyafet lazım biraz gözüm gönlüm açılsın filan diye de gaz verdim. Kendime hep bu halde kalmayacağımı hatırlatmanın bir yolu olarak. Sonra tabi yorulduğum için banklarda oturdum ve dinlendim.

Ordan çıkıp Mothercare'e gittim. (Annelere yönelik bir tuvalet vardı, nasıl minnettar oldum nasıl) Emzirme sütyenlerine baktım, bebe kıyafetlerine baktım. Alacağımız şeyler hemen hemen tamam, bir tane derece aldım, umarım hiç ihtiyacımız olmaz diyerek. Kardeşim büyürken evde alına yapıştırılan çok pratik bir derece vardı, onun aynısından buldum. Ancak satıcı kız bunu bir yaşından önce kullanamazsınız, bebekler durmuyorlar deyince yerine koydum. Ne bileyim... Fikrimizi değiştirirsek gider alırız olmadı. Oda termometresi aldım bir tane. Bebeğin uyuduğu yerde fazla ısı değişimi olmamalı, takip edebilmeliyiz diye. Kıyafetlerini hep annanesi, teyzesi ve babanesi aldı kızımın. Bir tane de bizim aldığımız takım olsun diye güzel bir takım seçtim. Kıyafetlerimiz genelde pembe. Ben beyaz aldım. Acaba pembe sevecek mi? Sonradan ay içim bayıldı pembeden diyecek mi? Ben nedense çok küçükken bile pembeden nefret ederdim. Bakalım, göreceğiz. Ana kucaklarını ve oto koltuklarını tekrar inceledim. Henüz bunlardan almadık. Aslında oto koltuğu önemli, İngiltere'de hastaneden çıkarmanıza izin vermiyorlarmış bebeği koltuk olmadan. Chiccconun bir tane yeni doğanları da kapsayan oto koltuğu var. Ama insan bilemiyor ki? Burayı okuyanlardan fikri ve tavsiyesi olan varsa çook makbule geçer. (Brixton iyi markaymış ama çeşit göremedim ben) Ana kucakları da bir türlü içime sinmedi. Şu titreşim özelliği iyi bir şey mi acaba? Bebeği titretmek ne bileyim garip geliyor. Müzikler filan çeşit çeşit. Oysa çok sade olsa, bebek içinde uzansa, arada hareket ettikçe sallansa... Neden üretmiyoruz şu ana kucaklarından anlamıyorum! (Kapitalist kardeşler, bakın burda bir fırsat
var diyorum, size sesleniyorum. 199 milyon bugün gördüğüm bir tanesi. Alt tarafı bebek uzanacak içinde Amazonda 50 dolar aynı model.)

Alışverişimi de yaptıktan sonra, caddede yürümeye devam ettim. Biraz yürüyorum, biraz banklarda oturuyorum. Gelen geçenin tepkileri komikti. Artık gerçekten sözlük anlamıyla karnım burnumda olduğu için biraz kamu malı durumum var. En fazla "Allah Kurtarsın" lafı duyduğum gün oldu. Bazı hanımlar geçerken bana ters ters baktılar. Bazıları "oooo çok az kalmışşşşş Allah Kurtarsın" dedi. Yaşlı amca ve teyzelerle yavaş yavaş yürüdük. Hızlıca geçenlere ters baktık. Ah ah... Ben eskiden ne hızlı yürürdüm, ordan oraya koştur dur. Üstelik utanarak söylüyorum ki, yürürken sigara da içerdim. (Açık hava canım ne var?) Meğer ne sinir bir şeymiş yürürken insanın burnuna duman gelmesi. Etme bulma dünyası işte! Adalet bu dünyada da var.

Sonra kameraları inceledim. Bebek için güzel bir tane almak lazım. Hareketlerini kaydetmek istiyor insan. Orada da seçenek çok. Çözünürlük yüksek mi olmalı, standard definition mu, HD mi? Kayıt yeri nere olmalı, harddisk mi, SD kart mı. Araştırıp bir karara bağladık gibi. Bakalım. Bir süre birbirimizi çekip dururuz artık. Uzaktaki arkadaşım kızının videolarını youtube a koyuyordu, burdan izliyorduk. Kardeşimin ABDye gitme ihtimali var seneye. Yeğenini görsün uzaklardan. Gerçi eskisi gibi değil şimdi webcamler filan çoştu. Hız ve kalite tatmin edici. Bizim zamanımızda öyle miydi ya...

Yürümeye devam ettim, mağazalara gir çık, biraz bakın. Sonra sevgili aradı, işyerinde bayram rehaveti, erken çıkabilirim dedi. Pek sevindim. Bu arada ben de yürüye yürüye Suadiye'ye kadar gelmişim. Buluşma yerimizi belirledik, o gelene kadar ben İş bankasından para çekmeye çalışmak gibi imkansız bir işe giriştim. Bankamatik göçtü, siyah ekran verdi. Pencereler açıldı. Koca Suadiye şubesi ve bir bankamatik! Neyse benim vaktim vardı, hem sevgiliyi beklemiş oldum. Para çekmeyi başarınca gittim bir banka oturdum. (Banklar ve tuvaletler, hamile dostu hareketler bunlar!) Hemen yanda milli piyango satıcısı vardı. Gördüğüm dördüncü satıcı olduğu için yılbaşı biletlerinden aldım. Aklıma bir yılbaşı bileti alıp, çıkacak parayla ne yapacaklarını tartışırken kavga edip küsen çift geldi. Varolamayan para üzerine polemik yaparlarken iş çığrından çıkmış. Ben de ne kadar çıkmasını istediğimi belirledim kabaca. Kime ne kadar vereceğimizi ve temelde ne yapacağımızı hesapladım. Böylece o konu da kapanmış oldu. İkramiye çıkarsa çok panik olmayacağız yani, planımız var:)

Sonra sevgili geldi, beraber yemek yedik. Canım acılı tavuk kanatlarından istiyordu, (bu hafta tavuk kanadı haftası oldu bizim evde de. İki gün üstüste yaptığımız yetmezmiş gibi...) Güzel güzel kanatları götürdükten sonra, tekrar dolaştık. Sonra banka oturduk. Gelen geçenleri izlerken bundan beş yıl önce kendimizi nasıl da hiç burada bu bankta otururken göremediğimizi düşündük. Hayatın ve cesur adımlarımızın bizi getirdiği yere şaşırdık. Dünyanın en olağan üstü, imkansız ve sıradan hikayesi. Nasıl haldur huldur iş değiştirdiğimizi, şehir değiştirdiğimizi. Hızlı ev tutmaları, evlenmeleri. Sonra yok polikistik yok miyom derken, olmaz olmaz denirken çat diye hamilelik, ikinci ayda. Miyomlarım da büyüdüler ama sorun çıkarmayacaklar, anlaşmamız devam ediyor. (Siz sorun çıkarmayın, ben de sizi aldırmıyım) Yani demek istediğim siz bir yola çıkıyorsanız, dış koşullar ve insanlar da size yardım etmeye başlıyor, iş olayı kafada bitirmekte. Yol bulunuyor. Kısmetse oluyor. Şu anda önümüzde iş kurma serüveni olacak. Onu da yaparsak tamamdır. Şu ana kadar güzel gittik, bakalım kriz ortamı kötü oldu. Ama bizim işimiz araştırma geliştirme ve başlangıç maliyetimiz çok düşük. Göreceğiz, göreceğiz.

Sonra sevgiliyle biraz da teknosa gezdik. İkimiz de teknosa'dan bugüne kadar hep kablo almışız. Sonra sinemaya mı gitsek derken, kardeşim aradı. Servise binmiş, gelsem mi ben de dedi. Ancak ben çok yorulmuşum o ana kadar. Ne yapsak derken, eve gidelim olmadı tekrar çıkarız dedik. (bak sen enerjiye!) Eve geldik, kardeş de geldi. Ve tabi çıkamadık ve içimiz bayılana kadar vampir dizimizi izledik heyecanla. Sezon sonuna bir bölüm kaldı. O da bitince ne yapıcaz bilmiyorum. İnternetten indirip indirip izliyoruz. Sonumuz fena. Heroesu bile ihmal ettik, o derece.

İş yerinden uzak olmak bana iyi geldi. Çıkıp dolaşmak, alışveriş yapmak, almasan da bakınmak. Arkadaşlarla görüşmek. Tabi, bu sırada işe gidip gelmeyen arkadaşların olması da güzel oldu. Geriye dönüp bakınca çok güzel bir hamilelik geçirmiş olduğumu görüyorum. Allah nazardan saklasın ve tamamına erdirsin. Umarım böyle gider. Tabi, myomların riski, pkos riski, düşük riski, sonra kum dökmeler, sonra beklenmedik %1 rastlanan alerji gibi sorunlar olmadı mı, oldu. Ancak bunlar önemsiz detaylar. Bebek iyi, ben iyiyim. Baba iyi, teyze iyi. En önemlisi seviyoruz, seviliyoruz ve kızımız çok sevileceği ve özen göreceği bir dünyaya gelecek.

Geçen gelen bir arkadaşım kızıma ana karnında mozart dinletmiyorum diye bozuldu. Bütün o çocuğu sözüm ona daha zeki yapan müzikleri ve zen/yoga sakinleştirici müziklerini denemek için dinlemiş ve beşinci dakikada uyuya kalmıştım. Dinletmedim ben kızıma mozart. Yüksek IQdan ben de gördüm ki o görsün. (Biz mozart mı dinledik ki ana karnında?) Bence EQ hayatta başarı için çok daha önemli. Zeka bir yere kadar. Çalışmak, sebat etmek, azmetmek, kararlılık göstermek, dirayet, empati, iletişim, ikna kabiliyeti, bitmeyen iç enerji... Asıl mesele bunları tutmakta. Ben kızıma masallar düşünüyorum anlatacağım. Babası, daha çok okumalı diye masal kitaplarını karıştırıyor, binbir gece masallarına başlamayı düşünüyor. Biz Beatles, Abba ve yeni türkü dinledik ağırlıkla. Biraz Teoman. Biraz Vega.

Böylece güzel bir gün geçmiş oldu. Sayın juri üyeleri, önceki günden uykusuzum, bütün gün aktivite yapmışım, yorulmuşum, sabaha kadar deliksiz uyumam gerekmez miydi benim?

Juri diyince aklıma şu şarkı geldi. Çok yıllar önce sevgili bana söylemişti bunu.

"When the world's gone crazy and it makes no sense
There's only one voice that comes to your defense
The jury's out and your eyes search the room
And one friendly face is all you need to see
If there's one guy, just one guy
Who'd lay down his life for you and die
It's hard to say it
I hate to say it, but it's probably me
I hate to say it
I hate to say it, but it's probably me"
Sting

İyi geceler,
tatlı rüyalar.

özgür, 5:31

2 yorum:

Elif dedi ki...

Ben bir yazi yazmistim bu konuda. Birisi benim yazdigim bazi yazilari listelemis, asagidaki linkte ikinci yazi:

http://www.sohbetforum.com/index.php?topic=9464.0;wap

onu hatirladim birden. :o)

www.elifsavas.com/blog

Ozgur dedi ki...

Yazılarınızı keyifle okudum:) Vaktinde yeterince denemiş biri olarak, (Mozart aslında iyi gene, Bach çok itiraz etmeyebilirim, Beethoven bende intihar eğilimi yaratıyor, Stravinski seviyorum gibi gibi) sanırım hala Batman Batman olalı böyle zulüm noktasında olabiliyorum bazı bazı.

Araştırmalar göstermiş ki, anne karnında dinlenen müziği çocuk doğunca tercih ediyormuş, seviyormuş. Şu bağlamda beni delirtecek müziği sevmemesinde kısa vadede ikimiz açısından fayda olabilir.:)

Çocuklar bence anayı babayı kendilerinden daha iyi tanıyor. Neyin ne kadar gerçek olduğunu şıp diye anlıyorlar. Öyle tarihi roman ayakları filan yemezler yalansa. O nedenle fazla kasmayıp, olduğun gibi, sevdiğin gibi olup, "benim adım hıdır, elimden gelen bıdır" felsefesine sığınmak lazım.

Tarihe duyduğu bitmez sevgiyle bana tarihi anektodları masal diye anlatan babam geldi aklıma. Çok severim tarihi, anektodlar biteli çok olsa da.

selamlar,
özgür.