30 Ara 2009

Yorgun ama Mutlu...

PS: Asıl yazmaya oturduğum şeyi unutup kalkmışım ne ayıp. İlkayım ve Doruk Ela'ya kitaplar almış, bugün onlar geldi. Bir okuduk, bir okuduk. Çok sevindik, teşekkürler ettik mahçup güldük....

Geçen sene bugün ben bunalıyordum çok fena. Ertesi gün sabah hastaneye gidilecek. Karnım bir davul...

Geçen sene bu yılın bu kadar farklı olacağını hissediyordum ama azımsamışım. Ben o ben değilim şimdi.

Hayatımıza bir güzel girdi, çok şey değişti. Kalabalıklaştık. Çoğaldık.

Anne oldum ben. Hatta diğer annelere istersen şöyle de olabilir diyecek hale geldim nerdeeen nereye. Nerde o acemi haller, nerede artık bir yıllık tecrübeli anne. Parkta bugün bizden küçüklere baktım da hey gidi dedim, hey gidi.

Artık bebeğim yok, koca kız oldu kızım, meleğim.


Ela'ya bakınca onun ne kadar farklı olduğunu görebiliyorum. (Bizden farklı anlamında)

Yarın doğum günü kızımın. Yeni bir yılın habercisi.

Yeni yılda istediğim, huzur, mutluluk ve yaratıcı enerjilerimizi sonuna kadar zorlayacağımız bir yıl. İleri, hep ileri.

Sanat, tiyatro, müzik, estetik. Dünyayı güzellik kurtaracak, bir insanı sevmekle başlayacak her şey... (O tamam abi.)

Geçen seneden...


Uzandım mı kalkamıyorum. Dönerken canım yanıyor. Kütürt diye uyuyakalıyorum. Valiz kapının yanında beklemekte. Fotoğraf ve kameranın şarjları sonuna kadar dolu. Dönüp dönüp aynı şeyleri yazıyormuşum gibi geliyor. Yazmadan da olmuyor. Ee napcaz. Neyse napalım hergün mü yavruş geliyor. Hoş gelişler ola...

Salman Rushdie'nin Geceyarısı Çocukları diye Booker ödüllü bir romanı vardır. Onun başında bir oğlan doğar. Çocuğun ve Hindistan/Pakistan'ın kaderi paralel gider, diğer çocuklarla beraber. Gece yarısı doğan çocuklardır, ülkelerinin kaderine ortak. Nedense aklıma o geldi.

Yeni yıl, yeni hayat.

Bütün hamiloşlara ve hayat severlere hoş gelsin yeni yıl. Gerçekten yeni olsun.






29 Ara 2009

Evde Oturan Annenin Nesi Yanlış / Kariyer Annesi Neden Yanlış


Annelerin dünyası diye bir blog açılmış. Ben de hayırlısıyla orada yazacağım bakalım. Çocuk mu, kariyer mi yazılarını okuyunca karar verdim. Hatta hemen koşup yazasım geldi ama sürem dolmuş. Ah ah. Bugünlerde ne yöne koşsam sürem doluyor zaten. Sürekli koşmaktan yetişemeyen kişi benim o ben.

Çocuk mu, kariyer mi noktasında yenilenmiş benliğimle düşüncelerimi yazmak istiyorum ben de. "Çocuk" , "hamilelik" kavramları bir kadının iş hayatında, doğuramıyor da olsa, doğurmak istemiyor da olsa, on tane çocuğu da olsa mutlaka karşılaşacağı, sorgulanacağı kavramlar. Zamanlar değişti. Kafalar pek değişmedi. Master yaparken büyük teyzemin geyikle karışık ne bu kadar okuyorsun, doğurmayacak mısın sonuçta demesi bir yanda. İş yerlerine girerken ik mülakatlarında "adayın doğurabilitesi" ölçüsü başka bir tarafta. Şimdi iki durum hakkındaki yenilenmiş, daha doğrusu çocuk sahibi olduktan sonra tazelenmiş, eski fikirlerimin yeni sürümlerini aktaracağım.

Evde Oturan Annenin Nesi Yanlış?

Bir hayal kuralım. Bundan bin yıllar önce annelik nasıl bir şeydi acaba? Doğuruyordun ve bütün gün mağarayı düzenleyip babanın eve meyve getirmesini bekliyor muydun? Bilmiyorum. Geçenlerde discoveryde bir belgesel izlerken aborijinal bir kabilede slinglerle gezinen anneleri gördüm omuzda. Tahminim, (bir uzman varsa yanlışsın desin) doğuruyordun, bir kaç gün diğer anneler sana yardım ediyordu belki. Sonra kalkıp bebişi alıp meyve toplamaya gidiyordu. Öte yandan bebekli kadını mamut avlamaya yollamıyorlardı yan köye ya da kıtaya.

Demek istediğim bu iki uçlu değnek aslında şu anda yaşadığımız çağın, kapitalist düzenin bir oyunundan ibaret. Ne anneleri ikinci ayda bebişinden ayırıp gece gündüz haftasonu çalıştıranlar haklı, ne de anneyi en az üç yıl boyunca üretimden tamamen uzaklaştıranlar. Para kazanmak, kariyer, ev annesi, kendini çocuklarına adamış ana filan bunlar zihnimizi bulandıran kavramlar. Aslında aranması gereken yanıt, nasıl yapabiliriz de anneleri anneliklerine zarar vermeyecek şekilde üretime dahil edebiliriz olmalı.

Çalışmayıp evde olan anneler için şöyle bir risk görüyorum ben. Aşırı annelik. Görev anneliği. Anneliği meslek edinmek. Bana sorarsanız annelik bir meslek, ya da kariyer değil. Anne olmak kişiliğin, gönlün, kendin. Bebeğin için en iyisini istemenin yanlış bir yanı yok, ama "fazla annelik" zararlı. Kastettiğim, çocukla tüm gün sürekli ilgilenme, kendine zaman ayırmama, başka faliyetlerde bulunmama, hayatını tamamen çocuğun çevresinde oluşturma, onu yalnız bırakmama, aylaklık etmeme gibi kötü yanları var. Şu "Idle Parenti" okuduktan sonra daha da oturdu kafamda. D.H Lawrance şöyle dermiş. Üç öğüdüm var: Çocuğunuzu rahat bırakın, çocuğunuzu rahat bırakın, çocuğunuzu rahat bırakın. Kitap diyor ki fedakarlık yapmayın. Görev olarak yapmayın. Bunu yaptığınızda bir gün "senin için bunları yaptım" deme, düşünme, hissetme ihtimaliniz olabilir. İçinizden geleni yapın.

Tabi bu risk sadece evde oturan anneler için geçerli değil. Çalışan anne de buna çok rahat düşebilir. Suçluluk hissiyle, aşırı ilgilenme, hafta sonları tapınma, hediyeler almak şeklinde. Demek istediğim, hepimiz annelik üzerine, bebekler üzerine okuyup duruyoruz. Her aktiviteyi yapmak istiyoruz bazen. Araştırıyoruz, kasıyoruz. Oyunlar icat ediyoruz, şarkılar söylüyoruz. Güzel de yapıyoruz ama biraz sakin olmak lazım. "Mesleği annelik olan anneler" bu nedenle problematik. "Mesleği annelik olan anneler" doğal değil. O da başka bir medya pompalaması. O kadar.

Çalışan annelere gelince. Buradaki risk fazla zorlanma ve ne için? (Doktorları ve bilim kadınlarını bunun dışında tutuyorum.) Bebekle geçen zamanlar geri gelmeyecek, bebek kadar annenin de ihtiyacı var buna. Akşamları geç gelme, hafta sonları çalışma, sürekli seyahat gerektiren işler bir süreliğine zor. İnsan yavrusundan vazgeçemeyeceği için geceleri kullanıyor, uyanık kalıyor. Uykusuz işe gidiyor, perişan. Evdeyken en azından Ela uyurken uyumayı öğrenmiştim. İşte o yok. Dolayısıyla yorgun ve gergin anne riski var. Çalışan anne stresi kapıda bırakmayı, dinlenmeyi, yardım almayı öğrenmek zorunda. Bakıcı denen kişiyle, ya da babane, anneanneyle ilişkilerini sağlıklı bir düzeyde tutmayı, delege etmeyi, yavruyla oynarken aklını tamamen ona vermeyi öğrenmek zorunda.

Demek istediğim, çocuklarımızı işe götürebilseydik, onlar uyurken çalışabilseydik, kalabalık yaşayabilseydik, annenin kendine daha çok zamanı kalabilseydi, eli değdiğince üretmeye devam edebilseydi... Bunlar zaten sorun olmayacaktı.

Bu arada üretim derken, aslında illa ki bir kurumda ücretli çalışmayı kastetmiyorum. Evde olup da okuyup, yazan, çizen, düşünen insan da üretiyordur, emeğini paraya tahvil etmemiştir o kadar.

Anneler Kariyer Yapmamalı...

Çünkü babalar da yapmamalı. Çünkü kariyer yapmamalı. Maaşlı işlerimizi terketmeliyiz. Elin patronunun gerçekçi olmayan, ya da gerekli olmayan hayallerini gerçekleştirmek için kendi kişiliğimizden ödün vermemeliyiz, kıçımızı yırtmamalıyız. Daha az parayla geçinmeye razı olmalıyız. Hırslarımızı törpülemeliyiz. Sistemi sorgulamalıyız. Kendi işimizi kurmalıyız, evden çalışmanın yollarını aramalıyız. Daha tembel olmalıyız. Sürekli koşturan insanlara kefenin cebi olmadığını hatırlatmalıyız.

Kıralımmm zincirleriii...

Bol arkadaşlı yaşayalım, ailemizde ilişkilerimizi iyi tutup daha bağışlayıcı ve iyimser olalım.
Para kazanıp hayatımızı devam ettimek için alternatif yollar arayalım.
Girişimcileri sonuna kadar destekleyelim. (Nurturia'ya girmediyseniz çok ayıplıyorum bakın.)
Çocukları sevelim, bizim olmayanları da.
Annelere iyi davranalım.
Yaşasın emekçi patronların özgürlük mücadelesi...

Ya böyle konuşuyorum da ben, sanki herkes 3 yıl part time çalışma hakkı fikrinde hem fikir ne dersiniz?

Güncel Bilgiler...

  • Ela'nın doğmasına bir kaç gün kaldı stop...
  • Kızımızın ilk hediyesi geldi kargodan. Cevdet ve anne babasına, sevgili k.i.s.dye kucak dolusu teşekkür stop...
  • Ela'nın ateşi var bir kaç gündür stop... Fazla değil Allah'tan stop...
  • İş başı aşmış, bir sürü misafir gelecek hem yılbaşı, hem kızımın doğumgünü, e biz daha yerleşemedik ki tam stop...
  • O değil de ne olacak bu banyonun hali stop...
  • Verelim paraları koca tv alalım stop... Deli miyiz stop...
  • Benim de boğazım ağrıyor stop...
  • Dün yağmur altında bütün sokaklarını gezdim Bostancı'nın. Her sokağına girdim, her kuyrukta bekledim...
  • Kah mutlu, kah üzgün.
  • Özgür insanım ya bol yürüyorum, iyidir di mi, iyidir. Şu özgürlüğün manifestosunu baharda okusam ne olurdu stop...
  • Ela daha da güzel yürüyor stop...
  • İkeaya gitmek lazım, bir şeyler almak lazım, doğum günü şeysi almak lazım, elbise almak lazım. Annenin de üstüne bişey alması lazım... stop.
  • Ela'ya kendi doğum günü resimlerimi gösterirken aman Allah'ım bu resimlere torunum bakacak diye stres oldum stop. Üç günde otuz kilo verilir mi acaba?
  • Ela inek görünce mö, kuzu görünce me diyor. Diyor da nasıl anlıyor onun inek olduğunu. Hepsi başka çizim...
  • Şimdiki çocuklar harika! stop.
  • Bulsak da bi daha okusak stop.
  • Sevgili gidecek, stresi sardı şimdiden stop. stop. stop.. you'd better stopppp befoooreeee...


25 Ara 2009

Kim Bu Tatlı?


İncileri unutmuşum

Tam taşınma sırası Ela'nın iki diş birden geldi. Yazmayı unutmuşum. 8ledik. Üstte 4, altta 4. İlk kez ağız kenarında isilik, popoda pişik oldu. Ama nasıl salya var, sular seller.

Dün parka gittik kızımla ve ablamızla. Park evin hemen dibinde, üstelik iki tane ve yeşil. Ağaçlar, kuşlar. İyi ki taşınmışız. Bir sürü çocuk. Anneanneler, babaanneler. Bir adet baba gelmişti. Bugün da pazara gitme planımız var. Yaşasın özgürlük.

Dün eski evin, suyunu, internetini, telefonunu kapattırdım. Bu vesileyle ADSLden kablonete geçmiş olduk. İnternet uçuyor. Yaşasın. Erenköy, Moda filan derken güzelce gezmiş oldum. Bu Kadıköy İski ne güzel bir yer. Mutlu insanların çalıştığı bir yer. ERenkey Telekom da güzel. Eskiden ne çile çekmişiz. Mutlu insanları görür görmez enerjim artıyor. Ne kadar çok şikayet var hayatımızda. Daha olumlu, daha sakin olabilsek. Yetinsek biraz, sevinsek...

Çıkışta Kadıköy'de deniz yıldızına uğradım. Hava şahaneydi. Dışarda oturdum. Muhteşem bir manzara. Boğaz, gelen giden feribotlar, insanlar ve martılar. Arkamda oturup işte ben İStanbula BU yüzden aşığım diyen teyze. Oturdum notlar almaya başladım. Asıl amacım, seçenekler arasında en çok istediğimi, en çok içime sineni bulmak. Ya eskisi gibi devam edeceğim ya da başka bir mecraya akacağım. Bir diğer ihtimal, bir kaç ay mola ve sevgilinin peşinden uzaklara gitmek. Bir diğer ihtimal ortaya karışık. Şu özgürlük manifestosu ortalığı iyi karıştırdı. Bunu ayrı bir yazı olarak yazmam lazım. Kitabı ciddiye aldım ve öğütleri teker teker uyguluyorum.

Kadıköy dönüşü otobüse bindim. Civcivli saatlerde "otobüse bin" öğüdünü tutmasam da olurmuş. Gerçi eğlenerek geldim ve eve çok yakın indim. Çok uzun zamandır bu kadar insanların içine karışmamıştım. Garip bir şekilde iyi geldi.

Bugün de hava güzel gibi. Pazara gidelim, Ela'yı da götürelim. Sebze, meyve gördü mü bayılıyor minik. Akşamları bir bana, bir babaya, bir teyzeye yürüme seansları sürüyor. Kendi kendineyken sakin bir şekilde kalkıp bir yere gidiyor. Ama biz varsak son adımda kucağa atlayıveriyor ve çok heyecanlanıp gülüyor.

Sabahları uyanınca bizim yatağa götürüyorum Ela'yı. Babayı uyandırıyoruz. Çok önemli bir şey vardı, bunu unutmamalıyım dediğim. Tüh. Aklıma gelince yazarım.
Güzel zamanlar, büyüyoruz.

Ha... Ela artık süt içecek! Doktora sordum, olur dedi. Pınar organik süt önerdi, ben de günlük süt olur mu dedim. Olur dedi. Şimdilik sekle başlayalım, bakalım sevecek mi merak ediyorum. Günde 1 kez akşamları emiyoruz. O anı hevesle bekliyoruz. Gecikecek olursa protestolar yükseliyor, memme, emme. Yürüyeli beri daha kolay uyuyor Ela. (Maşallah) O gece uyanmaları geçmişte kaldığı için çok mutluyum. Şu ara tek derdimiz, ki o da dert değilmiş, bazen erken uyanması. 6-7 arası bir saatte uyanıyor, doktor öp de başına koy dedi. Öptüm ben de. Artık normal kahvaltı ediyoruz. Öğlen zaten belli. Akşamları da ortak yiyoruz. Dün makarnaları kendisi yedi tamamen. Akşam yemeğinde parmağına geçirip geçirip yedi tavşan.

Doğum günü geliyor. Koca bir yıl geçmiş. Bugün benim beklenen doğurma günümdü. 40 haftanın doluşu. Bir hafta sonra doğurdum tam. Ne bekleyişti... Blogcu anne için doğum anımı tekrar yazacağım ama bir türlü oturamadım, hep kaçak kaçak...

Şimdilik sevgiler. Evin işleri beni bekler. Kitaplarım sığmadı kitaplığa. Alt rafları Ela için boşalttım, büyük bir kısmını yatak odasına koydum. Olmuyor. Sevmek suç mu?

haydi iyi sabahlar...

24 Ara 2009

Ela halleri.

Bugün oynarken, hep onun yaptığı bir şeyi yaptım. Çadıra girip iyice saklanıp, annenin ümidi kestiğine ikna olunca öne atlayıp yaptığı bir ceee vardı. Çadıra ben girip aynısını yaptım, bayıldıı bayıldı...

Ayna kullanarak yeni odasındaki balıklara spot ışık yapıyoruz. Işık üzerlerine düşünce isimlerini söylüyoruz. Balık, deniz kızı, denizaltı... Favorimiz...

Bul karayı al parayı oynuyoruz veee buluyor bizim kız. Hehehe.

Doktor kontrolümüz vardı. Boy 77cm kilo 10100. Her istediğimizi yiyebilirmişiz. Balkabağı yapın dedi doktor. Ben de gittim aldım. Nasıl pişirilir ki bu acep? Yarın bi sucuklu omlet öğlene iskender akşama mantı yapayım Ela'ya. Herşey serbest ya hani...

Babamız düzeldii. Son fizik tedavisini bitirdi ve mezun oldu. Hurreeyyy.

Ela'nın doğumgünü geliyooorrr. Koca kız oldu.

Yeni odasını sevdi, biz de sevdik. En favori odamız.

Kitaplarımız artmaya devam ediyor. Geçen gene emektar kaplumbağaya dönmüştük. tüm objelere parmağını koyarak bana isimlerini tekrarlattı. Bu çocuk anneyi besliyor, anneyi eğitiyor, maşallah yahu.

Doktorda çıngar çıkardı. Girdiği gibi huysuzlandı, ağladı. Kapı açılınca gidiyoruz diye sustu. Bana yapıştı. hiç böyle yapmazdı. Mümkün değil herhalde ama arabayla Med Amerikanın oraya geldiğimiz anda ağlamaya başladı. Hatırlıyor sanırım. Olabilir mi? Olduk aşımızı.

Komik fotolarımız videolarımız var ama annenin hiç hali yok koyacak...

Kuaföre gittim, rapunzel olmuşum. Kuaför evin altında, saçları yukardan uzatsam aşağıdan kesivericek...

Alışmak sevmekten daha zor geliyor...

23 Ara 2009

Yalnızlık Allah'a Mahsus...

Nerden geldi diyeceksiniz. Birazdan doktora gideceğiz, toplam beş dakikam var.

Eskiden ben ennn çok yalnız kalmayı severdim. Bayılırdım tek başına, tek başına. Hala seviyorum o ayrı.

Ama. Koca bir AMA.

Dün sevgiliyle konuşurken ne kadar çok anne babamızı yanımızda istediğimizi anladık. Aynı şehirde olsak. Haftada iki kere görüşsek. Yakında olsalar. Onların kendi hayatı da olsa ama bizim hayatımızda da olsalar. Ela'nın zamanlarını kaçırmasalar. Özleniyor hem de çok. Büyüdükçe daha çok. Dedemiz de yakın olsa, teyzelerimiz de. Büyük aile olsak, kocaman aile olsak. Bol çocuklu, bol kuzenli.

Arkadaşlarsız olmuyor. Dostlarla atılan bir kahkaha yetiyor haftanın yorgunluğunu geçirmeye. Neden yardıma çağırmadınız sitemleri sevindiriyor. İlkay'ımın ne yapalım, gelelim koli açalım önerisi ne kadar güzel ve inceydi. Anlatacak dermanım olmadı ama çok sevindim, çok sevindim.
Çiçekler açtı içimde.

Yani diyeceğim o ki... Arada yalnızlık güzel de. Hayat kalabalık olacak kardeşim. Çocuktan sonra daha da şenlikli olmalı. Karnaval gibi geçmeli zaman. Renkli kahkahalı, bağırışlı çağırışlı, zaman zaman yüksek sesli olmalı. Hayat öyle çünkü... Hayat ekranran ekrana (pc, tv, cam) baka baka geçmemeli. Sokakta olmalı...




22 Ara 2009

Taşındık...

Geçen perşembe taşındık. Hafta sonu işler sürdü. Allah annemden babamdan razı olsun. Bitecek gibi değildi... Ama bitti.

Detaylar kaldı. Bugün kitaplıkları yerleştirmeye soyundum. Bir elimde bez, kitapların tozunu alıyorum. Bir yandan Türk Edebiyatı, Felsefe, Sosyoloji, İş dünyası, Bilim kurgu, Fantazi diye sınıflandırıyorum, bölüyorum. Çok komikti. Eğer cam silerken karşı apartmanda camlar açık kitaplar arası kaybolmuş düşünen birini gördüyseniz benim o. Hala yapacak iş var.

Bu vesileyle okumak istediğim ama bir vesileyle aralarda kaybolmuş, okumuş olduğum ama tadını unuttuğum tüm eski dost kitaplarıma kavuşmanın mutluluğunu yaşadım. Oğlum Turgut evden hiç çıkmasan beş yılda okursun bunları demiş Selim. Sabah kahvaltısında Oğuz Atay vardı bugün.

Yorgunum, tüm kemiklerim, belim ağrıyor. Öte yandan temizlik, kitapları düzenlemek, düşüncelerini düzenlemek gibi. Tuhaf bir arınma hissi getiriyor, ruh temizliği gibi.

Ela çok büyüdü... Çok... Doğum günü heyecanı başladı...

Ev güzel, eskisinden geniş. Kızım koştursun ferah ferah.

Tablolar asılacak. Bir perde eksik. Olsun.

Yavaş yavaş...

16 Ara 2009

Çünkü evlilik de sevdaya dahil, çünkü evlenenler hala sevgili...


İki yıl önce biz dün evlendik. İki yıl önce bugün Madrid'de dolanmaktaydık.
Kente ve birbirimize.

Dün gece bütün caddelerini dolaştık İstiklal'in.
Ela 9:10 geçe uyudu. Annem, kardeşim hadi gidin dediler. Caddeye gidesimiz gelmedi. Uzun zamandır yapmadığımız bir şey istedik. Eski bize benzeyen.

Şarap evine gittik, şarap içtik. Peynir yedik. Yine çok konuştuk, sevgilinin boynu ağrımasa hiç kalkacağımız yoktu aslında.
Hala sabaha kadar konuşasımız var (ne buluyorsunuz konuşacak?)

Gecenin yarısı kızımızdan bahsettik. Yaptıklarından, geleceğinden, onun için istediklerimizden, teorik kardeşinden.

Kendi isteklerimizi, özgürlüğümüzü konuştuk.

Eskiden şöyle olsaydı, böyle olsaydıları konuştuk. Kendi çocukluklarımıza daldık, en güzel anılarımızın hep kendiliğinden olanlar olduğunu bulduk. Planlanmamış zamanların, ani kararların. Yalnızlığımızı sevdiğimizi, birbirimizi sevdiğimizi ama bugünlerde en çok Ela'mızı sevdiğimizi.

Birbirimizi her gün daha çok sevdiğimizi.

Çok eğlendim gerçekten. Daha sık yapabilsek keşke.

14 Ara 2009

Bugünler...

  • Bugünlerde pek ortalıkta olamayacağız...
  • Daha taşınamadık. Kolileme, toplama, düzenleme, ustalarla konuşma, boya badana, yaptır yaptır, paraları paraları saç saç saç...
  • Ela dün bana Annnemmmm dedi. Anne çok uzun zamandır diyor da, bu başkaydı. Annneee, annemmm. Yeniden doğmuş gibi oldum.
  • Bir yer var her şeyi söylemek mümkün...
  • Serseri serseri gezmek istiyorum sokaklarda. Oturduğum yerde raptiye var.
  • Bütün eski belgeleri düzenlerken bir sürü fotoğraf, bir sürü metro bileti, uçak bileti, kartlar buldum. Ela'dan önce çelebiymişiz. Şimdi ev kuşu ama uçmak üzere? (Eğretilemeni yerim. (Metafor da olur))
  • Kitap mimini yazıcam ama yazamıyorum. Hızlıca bugünlerde en çok Idle parent okuyorum, okuduğum yerleri bi daha okuyorum diyim. Özgürlük manifestosu benzer şekilde.
  • Zaten okuya okuya iyice yerleşti içime. Şu mesailer kabilesinden kurtulma vaktinin geldiğine ikna oldum. Bu ayın sonunda kurtuluyorum sonra ver elini Paris. Lafın gelişi canım. Ne işim var Paris'te.
  • Araştırma, geliştirme, okuma, öğrenme, yazma çizme işleri tam gaz. Hadi bakalım.
  • Ela çok ama çok tatlı. Esnek yavru, hoba diye kalkıyor ayağa öyle çömeldiği halden tutunmadan.
  • Çok akıllı bıdık oldu çok. Bu aylar en zevkli zamanlarmış gerçekten.
  • Meme konusunda ne yapıcaz düşünüyorum. Beslenme açısından iki yıl, pedagoglar açısından bir yıl idealmiş.
  • Eve oturak aldık, oturdu ve ıkındı. Şok olduk. Henüz icraat yok, ama ya olursa? Di mi ya tutarsa?
  • Taşımaktan sırtımız ağrıdı, dile kolay on kilo. Bonus: On kilo Ela mı ağırdır, on kilo pamuk mu?
  • Ela altı diyor. Sayılar kitabını okurken. Sevdiğim sayı altı. Başka sayı söylemedi. Anlamadık neden.
  • Al, ver diyor. Yazmıştım sanki?
  • Aşımı oldum, kolum ağrıdı biraz.
  • Havalar nasıl da soğudu. Ay taşınalım artık.
  • Annem burada. O olmasa ne yaparmışız bilemedim. Koca düzeliyor ama hala Ela'yı kucağına alamıyor. Yemek, içmek, düzen derken. Bir tek annem olsun bana bişey olmaz...
  • Ela'nın doğumgünü yaklaşıyor. Kızımızın bir yaşına ne kaldı?
  • Kilo vermem lazım. Kendimle ciddi ciddi konuşmanın zamanı geldi. Yeni ev, hareketli, neşeli ve enerjik anne. (çıtır da olsun olmuşken)
  • Saçlarımı da kestirsem. Rapunzell rapunzelll topla kız saçlarını.
  • Yanarım yanarım, şu balıkçının oğlunu bir baştan sonra okuyamadım kızıma. O açacak sayfaları illa. Diğerlerinde okuyoruz halbuki sırayla. Anlamadım ben. Alengirli kitap.
  • Taşınmanın zor yanı, bi kere aklına koyunca oturduğun yerde oturamamak. Hep bir huzursuz. Ay gitsek de kurtulsak hali.
  • Bugün bir video izledim internette. End of Food. Çevirsem keşke dedim ama hiç vaktim tok. Özetle söylediği, yediğimiz tavuklar tavuk değil. Piliçken obez olmuş, antibiyotik manyağı zavallı hayvanlar. İçim acıyor. Ne hale geldik? Bu nasıl hayat. Bu nasıl beslenme. Ne yiyoruz, ne yediriyoruz yavrularımıza. Köy tavuğunu ilk gördüğümde başka bir canlı sandım...
  • Gene çok önemli bi şeyi söylemeyi unuttum gene.
  • Enişte geldi gavurlar diyarından.
  • Hah. Bizler hiper asosyal olduk. Ela, sevgilinin hastalığı, annem burada, taşınma, iş değişiklikleri filan derken, bir de baktık ki hiç bir arkadaşımızı arayıp sormuyoruz. Yakında tanıdığımız herkes bizi unutacak... Taşınsak da gönülleri alsak. Böyle olur mu, olmaz...

11 Ara 2009

Kendi Mimini Kendin Pişir...

1- Sizi mimleyen kişiye link veriyorsunuz mutlaka, ki, akışı bozmayalım.


2- Çocukluğunuzda anne ve babanızla (ya da aile büyükleriyle) yapmış olduğunuz ve sizi siz yapan şeylere katkısı olan bir olay, bir aktivite, bir eylem... Ve hangi yönünüze katkıda bulunduğu... (Tekrarlanabilir olması tercih sebebi)

Bu soruyu sorma amacım, geçmişe gidip faydalı olduğu test edilmiş anıları canlandırmaktı. Pek çok anı var bende. Ama nedense son dönemde en çok düşündüğüm anım şu: Evimiz bahçeliydi, önünde güller, arkasında çilek, nane, börtlenler. Kocaman bahçe vardı, içinde meyve ağaçları, elma, armut, erik, dut. Evin önünden geçen sokaktan çoook nadir araba geçer, bir ara sokak. İşlek değil. O dönem pek bir heves etmiştim bahçe işlerine. Ortaokulda olmalıyım. Annem ve babam ısrarım üzerine bahçenin bir kısmına ekim yapmamıza izin vermişlerdi. Babam toprağı kazdı, annem dikti, ben diktim. Domates, biber, fasulye, mısır vardı hatırladıklarımdan. Evin önüne maydanoz bahçesi yapmıştık. Onları sulamak benim görevimdi. Hafta sonu koşup domates toplardım kahvaltıya. Annemle fasulyeleri toplar ayıklardık. O bahçeyi, maydanozları, sularken, hortuma parmağımla bastırır tazyikle oluşan damlalardan kırılan ışığı izlerdim. Yapay gök kuşaklarını. O dönemden öyle bir haz almışım ki içimde bir şeyler kalmış. Beraberce yaptığımız bir şeydi, bir kez o boyutta yaptık. Babaannem fasulye ekmeye devam ediyor. Biz sonraki yıllarda maydanoz, nane gibi daha sınırlı sayıda ürünle yetindik.

Bunun dışında iki adet çam ağacı dikmiştim bahçeye. Fidanlar belediyede dağıtılıyordu, onları alıp (10 yaşımdayken) uzunca bir yol boyu taşımışım. Çevre bilinci, merak. O mutluluğu net hatırlıyorum. Kardeşim küçüktü. Ailecek bir şeyler büyütmenin, sonucunu görmenin, domatesleri toplayıp yemenin inanılmaz bir keyfi vardı. Çok gururlanmıştım yaptıklarımızla. O fasulyelerden pişirilen yemekler çok lezzetli gelmişti.

Bir anım daha var. Çok okurdum ben ne bulsam. Neşeli günler diye bir roman vardır, aslında filmi de var. Şu von trapp ailesinin hikayesi. Bu kitapta bir yerlerde "karla süpürmek çok iyidir" diye bir bölüm okumuşum. Çok da aklıma yatmış. Annem kardeşime hamile. Deli gibi kar yağmış o sene. Annemi ikna ediyorum, içeri kar alıyoruz ve beraber halıları süpürüyoruz. Ben ilkokul üçteyim, 7 yaşındayım. Annemin böyle bir şeyi ciddiye alıp uygulamasına inanamıyorum, kendime gurur duyuyorum. Hala anlatır annem, nasıl süpürmüştük evi diye... Ne güzeldi.

3- Çocukken oynamayı en çok sevdiğiniz oyun ve oyun aparatı.

Bir dönem yapbozlarla geçti. Barbilere gelene kadar, değişik oyuncaklarım oldu. Bir kamyonetim vardı mesela. Ciddi nakliyat işlerine girerdim. Bir yerden bir yere kum taşır, inşaat yapardım kendimce, toz toprak. Ağaçlara çıkar uzaycılık oynar, lazer silaha ayna tutsak acaba yansır mı konulu şeyler tartışırdık uzun uzun.

Benim girişimimle mahalledeki çocuklarla beraber gazete çıkarmaya karar vermiştik.Yazıları ben yazdım, resimleri beraber yaptık. Elle çoğaltıyoruz. Gruptaki sesi çok çıkan baskın karakterli kız arkadaş gaste yazılacak diye ısrar etti. Ben "gazete"nin doğru olduğunu bilmeme rağmen onun ısrarına boyun eğdim. Onun dediği oldu. Annem gördüğü zaman (edebiyat öğretmeni) hayal kırıklığına uğramıştı, çok üzülmüştüm. Utanmıştım. O gün bugündür doğru bildiğimi söylerim, ısrar ederim. Hayat dersi olmuş bak.

4- Sokakta oynar mıydınız?

Çocukluğum sokaklarda geçti. Ağaç tepelerinde. Evin arkasında küçük bir orman vardı. (Orman derken biz o boyuttayken bize orman geliyordu tabi:P Ormanda gizli bir yerimiz vardı, ağaçların ortasında bir boşluk. Zaten Lost adası gibi bir yerde büyüdüm ben karadenizde. Yemin ediyorum arka bahçede hatch vardı, o derece. Sürekli garip garip aletler bulup anneme gösterirdim, kadıncağız deliye dönerdi, kimbilir ne parçası diye. hehehe. )

5- Çocukluğunuz ve ilk gençliğinizle ilgili keşke farklı olsaydı dediğiniz bir durum/olay.

Tehlikeli soru sormuşuz. Farklı olsa ben ben olmazdım. Ama gidebileceğim en iyi okula gitmiş olmama rağmen, hakkını veren güzel bir liseye gitmiş olmayı isterdim. Daha zengin içerikli, daha güzel bir eğitim almak isterdim.

6- Çocukluk ve ilk gençlikle ilgili iyi ki böyle olmuş dediğiniz bir olay...

Babam kolejden anadolu lisesine geçmemi istememişti.İyi ki geçmişim... Bir üst soruyla tutarsızlık ediyormuşum gibi olacak ama iyi ki öyle olmuş...

7- Varsa çocukluk dönemine dair bugünü etkileyen bir olay, anı.

Yukarıda fazladan anlattım.

İşte böyle... sevgiler çok!


9 Ara 2009

Eee Daha Daha Nasılsınız?


Yazmadıkça yazmak çok zor oluyor. Aradakileri atlamasam diyorum ama atlıyorum.

Önce Ela:

Kızımız pek hareketli, her zamanki gibi. Bir süre sehpayı bırakıp gezindi (bir kez düştü ama kötü değildi) ama çok gerisi gelmedi. Fena halde hareketli. Tırmanmayı öğrendi. Koltuğa çıkabiliyor basamak yapıp. İnebiliyor.

Diş geldi. 7 numaralı dişimiz geçen hafta geldi. Fazla bir tören olmadı, baktık aa gelmiş. Yürümeden sonra (maşallah) uykular eski haline döndü. Artık gece uyanıp kalmaya çalışmıyor. Ama garip pozisyonlarda uyuyor. Geçen sabah bi gittim, yatağın kısa kenarına sırtını dayamış, ayakları L şeklinde uzatmış. Ya da yan yatıyor. Aileye bir deliyatan daha geldi.

Artık anlaması da söylemesi de çok arttı. Topu at diyorum atıyor, babaya at diyorum atıyor. Top bendeyken at diyor. Söylediklerine ek: At, al, bu, (geçen yazıda dede dediğini söylememişim, babam uyardı. Halbuki dedesini görür görmez dede diyor, ohoo eski kelime o:P Resmini görünce de diyor) annnannne gibi bişi diyor, daha çok anneyi geveler gibi ama anneanneyi kastediyor.

Farkında olmadan kitap okuma rutini yapmışız. Farkında değil derken, planlamadık ama planlamışız. Plan ters bir kelime, sanki insan kendini baskı altına alıyormuş gibi. Akşamları işten gelince Ela ile kitapları açıp okuyorduk. Hatta Ela çeviriyor, ben denk gelen sayfayı okuyorum bazen. Bu ikimizin de iyice eğlendiği bir hal aldı. O anı iple çekiyoruz. Kitaplarımızı Anne ve Bebişinden gelen bez kitap torbamıza koyuyoruz. Çadırın içinde duruyor. Alıyoruz kitaplarımızı uzun uzun okuyoruz. Sadece okumak değil. Renklere bakıyoruz, şekillere bakıyoruz. Geçen bir oyuncak reklam kitapçığı gelmiş, Fisher Price, ona bakıyoruz bu günlerde. Çocuklar, bebekler, oyuncaklar var. Renkler canlı. Hareketli bebeği olanlara tavsiye ederim. Hem yavru çok eğleniyor, hem ben çok eğleniyorum, hem iki dakika popomuz yer görüyor, dinleniyorum, hem de evlat kokusunu uzuun uzun içime çekiyorum, saçlarını kokluyorum bir yandan.

Emzirmemiz günde bire indi. Sadece akşamları bir kez emiyor. Acaba sona mı yaklaşıyoruz diye üzülüyorum biraz. Bir yılın dolmasına bir şey kalmadı, iyi emdi diye düşünüyorum, seviniyorum. Yalnız geçenlerde bir blogda, (Hülya olabilir?) o son emzirmemmiş bilemedim gibi bir yazı okudum. O aklıma takıldı. Ya bilemezsem hangisinin son olduğunu diye. Ela emdikten sonra gerçekten süt var mı, yok mu ne kadar bakıyorum. Ela çok bilinçlendi, artık memelerin ne olduğunu biliyor. Açıyor, kapıyor. Erkeklerde olmadığını, anneannenin anneye benzediğini anlıyor.

Yüz ifadeleri çok renklendi. Çeşit çeşit duygu, düşünce akıyor. Şarkı çaldığında söylüyor, oynuyor. Fış fış kayıkçı oynarken şarkının sonunda kedi eti yerse, annem beni döverse, üü ağlarım diye bir bölüm var bizde. O üüü de elleri yüzüne kapatıp sonra cee yapıyoruz. Aynısını yapıyor. Miki dik kulaklı miki şarkısına el hareketleriyle (burun yapma kulak yapma el çırpma ve parmak sallama) eşlik ediyor.

Ela ile hayat çok daha renkli, çok daha eğlenceli. Yemeklerde neredeyse ortak yiyoruz denebilir. Akşamları tahıl çok nadiren veriyoruz. Kendi yemeği seviyor. Elma, armut yiyebiliyor ısıra ısıra. Salatalık domates favorisi. Aç olmasa bile domates gördü mü yiyor anasının kızı. Portakal ve muz da favori meyvelerden babasının kızı. (Antalya'lı nolcek...) Hamsiyi de seviyor. (O da benden)

Balkona çıkmak istediğinde anneannesine hırka uzatıyor. Bu beni balkona çıkar demek.

Yazarken aklıma gelmeyen binlerce detay var. Zaman çok hızlı akıyor. Bir gün yaptığı, ertesi gün tarih.

Yerden topladıklarını ağzına götürüyordu. Yerden çer çöp bulduğunda artık anneanneye veriyor, törenle çöpe atıyorlar. Buna inanamadım. Bana kalsa imkansız bir şeydi bu.

Parmak kuklalarıyla oynuyoruz. Gelin, damat, bebek, dalgıç, ahçı, hemşire, balerin... var. Damat kayıplarda. Bi de araba kayıp. Anneme göre, damat arabayı alıp arazi oldu. Gelin pek fena. Dalgıcın gelinde gözü var. Hemşire ile ahçı arasında bişeyler var. Balerinden bahsetmiyorum bile...

Bize gelince...

Taşınıyoruz. Telaşesi çok. Bu hafta yeni ev boyanıyor. Bugün boyacımızla anlaştık, kendisi aynı zamanda şair. O iş biterse, temizlik olursa, ufak tadilat işleri mutfak dolapları vs halledersek haftaya yeni evimizde olacağız inşallah. Umarım güzel olur, hayırlı olur. İşler gözümde büyüyor ama biliyorum ki başladığında teker teker yapılıyor. Bu ara fazla yazamayabilirim.

Özgürlük manifestosu okuya okuya kıvama geldim. Özgür anne olalım, sonra anarşist anne olarak yeni bir blog açacağım sanırım. Kitapta okuduklarım çok aklıma yattı, teori pratik farkını göreceğiz. Sevgili iş değiştirdi. Kısa bir süreliğine yurt dışına gidebiliriz. Önümüzdeki günlerde ne gelişmeler olacak merak içindeyim. Benim de bir hamle yapma zamanım geldi. Özgürlük güzel olduğu kadar korkutucu. İnsan bir adım attığında içinden bir ses iki adım geri git diyor. O statükocu korkak sese sen bi sus bakalım demeli.

Sevgilinin hastalığı bizi ürküttü ama bir anlamda dürttü. Hayatta sağlıktan önemlisi yok. Kendimize dikkat etmeliyiz. Stres faktörünü bulup, çıkarmalıyız hayatımızdan. İstediğimiz ne varsa ertelemeyiz.

İçimde bir özlem var. Nasıl desem, toprağa yakın olsam, azıcık bir toprak olsa, sütler taze olsa, gıdalarda GDO olmasa, olursa olanı bilsek, çevrede güller olsa, sevdiğim işim olsa, bunun için bütün yaratıcılığımı harcasam ama angarya olmasa, yaşama dokunsam, elim canlılara değse, bulutları sayabilsem, Ela ile kafam tamamen onunla meşgul olarak oynayabilsem, konuşabilsem, gezebilsem. Daha da çok okusam, zihnimin sınırları genişlese. Kafası rahat, endişesiz, korkusuz, havaatmasız, komik, bol kahkahalı arkadaşlarım olsa, ama dağlar, denizler ardında olmasalar keşke. Gülsek, okusak, dinlesek, konuşsak, şarap içsek, peynir yesek, çocuklar kendi arasında oynasa, çayırda çimende koşsa, biz de azıcık yaysak... Halimize şükretsek.

----

FARK ETMELI INSAN

Farkı fark etmeli, fark ettiğini de fark ettirmemeli bazen...

Bir damlacık sudan nasıl yaratıldığını fark etmeli.

Anne karnına sığarken dünyaya neden sığmadığını ve en sonunda bir metre karelik yere nasıl sığmak zorunda kalacağını fark etmeli.

Şu çok geniş görünen dünyanın, ahirete nispetle anne karnı gibi olduğunu fark etmeli.

Henüz bebekken 'Dünya benim!' dercesine avuçlarının sımsıkı kapalı olduğunu,ölürken de aynı avuçların 'her şeyi bırakıp gidiyorum işte!' dercesine apaçık kaldığını fark etmeli.

Ve kefenin cebinin bulunmadığını fark etmeli.

Baskın yeteneğini fark etmeli sonra.

Azrailin her an sürpriz yapabileceğini,nasıl yaşarsa öyle öleceğini fark etmeli insan

Hayvanların yolda, kaldırımda, çöplükte ama kendisinin güzel hazırlanmış mükellef bir sofrada yemek yediğini fark etmeli.

Yaratılmışların en güzeli olduğunu fark etmeli ve ona göre yaşamalı.

Gülün hemen dibindeki dikeni dikenin hemen yanı başındaki gülü fark etmeli.

Evinde kedi,köpek beslediği halde çocuk sahibi olmaktan korkmanın mantıksızlığını fark etmeli.

Eşine 'seni çok seviyorum!' demenin mutluluk yolundaki müthiş gücünü fark etmeli.

Dolabında asılı 25 gömleğinin sadece üçünü giydiğini ama arka sokaktaki komşusunun o beğenilmeyen gömleklere muhtaç olduğunu fark etmeli.

Zenginliğin ve bereketin sofradayken önünde biriken ekmek kırıntılarını yemekte gizlendiğini fark etmeli.

Annesinden doğarken tertemiz teslim aldığı gırtlağını ve aşırı beslenme
yüzünden sarkan göbeğini fark

etmeli, fark etmeliyiz çok geç olmadan...

Ömür dediğin üç gündür,dün geldi geçti yarın meçhuldür...

O halde ömür dediğin bir gündür,o da bugündür...

Bu yazıyla ilgili olarak...

Not: Yukarıdaki resim Ela'nın parmak kuklalarının flashforward isimli diziyi canlandırmasından alınmıştır. ÖzKardeşler Production.

5 Ara 2009

Mutlu Haber...

Çok sevdiğim bir tanecik arkadaşımın hamile olduğu haberi geldi. Kendileri de inanamıyorlar. Çok ama çok sevindik. Bugün aklımdan geçmişti, ne oldu acaba diye. Öyle güzel bir haber ki... Kızımıza arkadaş geliyor, yaşasın...

Bu arada blogda çok kendimden bahseder oldum sanırım. Asıl Ela haberlerini atlıyoruz. Daha doğrusu o kadar çok haber var ki yazmaya yetişemiyorum.

Geçen hafta yürüdü Ela. Elini sehpadan bırakıp 4-5 adım. Daha önce 1-2-3 adım atıyordu. Sonra baktık hızlı hızlı geliyor. Ayakta durabiliyor. Sallanıyor, dans ediyor. Müzikle beraber ritmik hareketleri var. El sallaması ve çırpması zaten çok uzun zamandır devam ediyor. Top atma tutma oyununu epeydir oynuyoruz. En güldüğümüz nokta, anneanne Ela'ya yataktan ve koltuktan arkasını dönerek inmeyi öğretmiş. Genelde öyle iniyor ama arada yüzünü dönüyor. O durumda anneanne hıııı diyor, hatta bunu Ela'nın oyuncak bebeği üzerinde onu manken olarak kullanarak göstermiş. Şimdi son durumda, Ela koltuktan kendi ineceği zaman önce yüzü önde geliyor, sonra elini kaldırıp kızgın bakmaya çalışarak aaaaaa diyor, sonra popoyu dönüp iniyor. O kadar komik ki o aaaa ifadesi anlatamam.

İstediği her şeyi ifade ediyor. Anne, baba, mama meme, abba, mü, bu, diyor. Bazen uzun cümleler kurarak konuşuyor. Yemek yerken yoğurdu işaret ediyor mesela, üstüne ekmekten istiyor. Su istediğini belli ediyor. Almak istediği bir şey olduğıunda işaret parmağıyla gösterip müü diyor. Biz de evde bişey istediğimizde parmağımızı uzatıp müü demeye başladık.

Bir süredir avucun içinde tavşancık, bu tutmuş, bu pişirmiş oynuyoruz. Bir süredir, kendi kendine yapıp parmakları kapatıyor. Çadırına girip kitaplarını açarak kendi kendine bakıyor. Uzunca bir süre oyalanıyor. Çadırda cee oyununu ciddi oynuyor. Unutturacak kadar saklanıp sonra cee yapabiliyor.

Anneanne ile meyveleri sebzeleri öğrenmişler.

Şu anda akşamları tahıl vermiyoruz. Bizim yemeklerden severek yiyor. Bu akşam 4 adet dolma içi yedi mesela. Çorba da içti, yoğurt da yedi. Maşallah...

Şarkı söylüyor, çalan şarkıya kendince eşlik ediyor. Çok matrak.

Acıkınca mama diyor.

Tek sefer emziriyorum, ondan asla feragat etmiyor. O sırada aramıza giren bir şey olursa sinirleniyor. Geceleri uyurken genelde (Ayşe senin tulum) tulum giyiyor. Onu giyince uyku zamanı geldiğini anlıyor.

Kaka yapacağı zamanı anlıyoruz. Kaka yapınca eliyle gösteriyor.

Çok akıllı bu çocuklar. Sadece Ela değil, hepsi.

Kitap okumaya devam ediyoruz. Hatta bu ritüele bindi. Ben işten geldikten sonra kitabı alıp gelip bacaklarımın ortasına oturuyor. Beraber sayfaları çeviriyoruz. Bazen Ela çeviriyor ve denk geldiği sayfayı okuyorum. Dubaiden arkadaşım bize hem ingilizce, hem türkçe cdli masal kitabı yollamış. Ela delirdi ona. Kadifemsi bir yeri de var. Onu açıyoruz, denk gelen sayfayı okuyorum. İngilizce ya da Türkçe, hangisi denk gelirse.

Kitaplardan ve arkadaşlardan yana şanslıyız. Damla bize Giddar'ı verdi, hem de imzalı. Daha başlayamadım. Anne ve Bebişi taaa nerelerden The Idle Parent'i yollamış. Ne kadar ince, ne kadar... özel insanlar tanıdık bu blog sayesinde. The Idle Parent bitti bitiyor. Geçenlerde yazdığım mim de biraz o kitaptan çıktı. Yeliz'cim yanıtlayacağım tez zamanda. Oturamadım bi türlü.

Bugün yolda sevgiliyle Bostancı'dan Taksime giden dolmuşta uzun uzun Ela'nın eğitimi nasıl olmalı diye konuştuk. Öss birincisi yetiştirmek gibi bi derdimiz yok. Ama bazı şeyleri temelden ve güzelliği içinde öğrenmesini çok isterdik. Test için değil de, matematik sevgisi için matematik gibi. Matematiği çok severim ben, sevgili de öyle. Ama sorular çözmek gibi değil, daha çok Tübitak olimpiyatları tadında. O bile değil. Nasıl desem, öze dair. Bizim bilmediğimiz şeylere dair. Bu konu derin, daha sonra ayrıca yazarım. Yani özetle, öss, sınav, başarı gibi değil de öğrenmenin kendisi, düşünce yapısı, ezberci olmayan zihin, yaratıcılık (belki felsefede anahtar?) gibi şeyler.

Neyse delirmeyelim şimdiden. Tüm konu günebakan kızıyla ders çalışamamıştan çıktı aslında. Kendi çocukluğumuza gittik, bizimle çalışan olmamış. (İyi ki.) Benimle biraz fazla ilgilenildiğinden ben ilgiden sıkılan kendi başımaaaa olmalıyım, yapmalıyım türü bir insan olmuşum. Çocuklara yaranılmaz azizim.

Sadece hamileliğini kutlayacaktım arkadaşımın ne kadar yazdım. Ay daha anlatacaklarım var durun gitmeyin dedim.

4 Ara 2009

H1N1 - Domuz Gribi Aşısını Olduk...

Bugün Ela domuz gribi aşısının ilk dozunu oldu.

Sancılı bir karar verme sürecinden geçtik. Aşının olası yan etkileri, yeterince test edilmemişliği, geçmişte olanlar derken hepimizin kafası karıştı bol bol. En son olarak okuduğum bir kaç yazı, newyork timesda çıkan bir yazı derken, düşüncelerim değişti.

Kimseye doğrusu budur, şudur diyecek kadar kesin bilgim yok, zaten tıp uzmanı da değilim.

Kararımız oluştuktan sonra doktorunu aradık Ela'nın aşıyı önerdiklerini söyledi.
Hastalık halinde alacağımız ilaçların riskinin aşının riskinden yüksek olduğunu düşünerek aldık bu kararı.

Zaten iyimser bir insanımdır ben. Aslan kızım benim. Kahraman yavrum.

Kimsenin çocuğu hasta olmasın hiç.

Sağlıklı, neşeli günler!

3 Ara 2009

Ela



Salıncaklara bak...

Domates Güzeli miyim neyim? Kendi yemeğimi kendim yeriimmm....
Sandalyede otururum bazen...
Dişlerime çok önem veririm, saçımı toplarım...
Nintendo Ds elimden kaçamazzz
Anneanne dede buldu mu hemen sallanırım...
Çubukları kapar, anneyi hoplatırım...

2 Ara 2009

Değişim Kapısı

Kapının önündeyim. Doğmak istiyorsan önce öleceksin diye başlar malum kitap.
Kapının önünde dikiliyorum, girsem mi girmesem mi düşünüyorum.
Sanırım annelikte yeni dönem başlıyor.
Ela kişiliğini ortaya koymaya başladı. İstediği olmadığında ağlıyor, çığlık atıyor. Birey olmanın ilk basamağı.
Ban gelince. Geçidiğim dönemeçlerden biri daha geldi. Post cicim anne dönemi demek istiyorum buna. İşaretlerini alıyordum, artık emin oldum.

Tıpta ya da literatürde karşılığı olduğunu sanmıyorum. Bana mı has, bir dönem mi bilmiyorum. Eski kimliklerinin hak talep etmesi diyebiliriz belki buna. Ne demeli bilmem. Tanıdık gelen?

1 Ara 2009

Uyku Konusuna Hızlı Bakış... Annenin uykuyla imtihanı...

Hem Kitubi'de hem Yeliz'de görünce yazmanın vakti geldi diye düşündüm. Sevgilinin bir hocasını anmadan da edemedim. Bizim sevgilinin üniversite hocalarından biri ABDde doktorasını verirken günde 2 saat uyuduğu bir dönemeçten geçmiş, sonra da "ama güzel bir dönemdi, insan kendi sınırlarını anlıyor canım" demiş ve sevgilinin arkadaşlarını gıcık etmiş idi bir final dönemi.

Uyku bir test, uyku bir nimet, uyku bir özlem. Bir sana doyamadım, bir sabah uykusuna...

Hamilelik

İlk üç ay:

Aman ne uykum var, ne uykum var. Gözlerimden akar, akar. Her vesile uyuya kalırım.

2. Üç ay:

İşyerinde öğleden sonraları gözlerim düşer, koltuklarda sızarım. Dokunsalar uyurum günlerce... Yoga yaparken içim geçer. O derece.

3. Üç ay:

Uyku filan yok. Gece 3te su içmeye kalk, sabaha kadar otur. Blog yaz. Uykusuzluk için çareler oku, blog yaz. Kalkmışken tv aç, kitap oku, onu yap bunu yap. Kısa kısa uykular. Bedeni sonrasına hazırlamak içinmiş meğer. Herkes fırsatın varken uyu der. Sen nerdeee dersin. Uykusuzluk çektiğim dönemler olmuştu, işte bu da ciddi bir zorluktu. Uyuyamıyordum!

Doğum sonrası

Ela gelmiş hoş gelmiş.

İlk ay:

Gece uyanıyoruz ama annem var. Sabahları Ela'yı annem alırken ben horr. Ama 2.5 3 saatte bir emzirdiğimden, annem uyandırır, uyku arası emzirme, sabah uykusuna devam.

İkinci ay:

Annem yok. Ela ile başbaşayız. Gece uyanmaları düzene oturmuş. Mesela bi 2de bir 5de kalkıyoruz. Ela gündüz uyurken ben uyumayı öğrendim. Zaten gündem uyku değil, kolikimsi ağlamalar.

Üçüncü ay:
Cennet. Muhteşem düzen. Tracy görse oturur ağlar. Gece boyu uyuyan bebeğim, üç saatlik saatinden şaşmaz düzen. Harika gündüz uykuları. Mutlu ve gururlu anne.

Dördüncü ay:
Dört saatlik düzene geçme çabası. Olmadı. Olsun üç saate devam.

Beşinci Ay:
Kısa bir hastalık sonucu Ela geç yatmaya başlar. 9u buluruz. Gece boyu uyur ama uykusu geç bir saate taşınmıştır. Bu zamana kadar düzen, 8de yatak, sabah 6:30-7:00 arası uyanma şeklindedir. Bu ayda 9-9:30 a kayar.

Altıncı Yedinci Sekizinci Aylar:

Çok net hatırlamamakla beraber, yazın genelde gezdiğimizden açık havadan mıdır bilmem çok sorun yaşamadık. 8 dedin mi uyku, düzenli gündüz uykuları genelde 3 uyku. Gece kesintisiz, bazen nadiren 5 civarı uyanma, geri uyuma.

Dokuzuncu Ay:
Anne işe başlar.
Bu ay uykularımız bozulmaya başladı. Akşam 8de uyku. Aralarda uyanma mesela 9da uyanma. Daha sonra gece uyanması- 4 gibi. Diş günleri. Daha önce çıkan dişler uykusuzluğa neden olmazken 8-9 ay arası uykuyu kaçıran dişler. Bir gece 3te kalkıp sabaha kadar uyumama. Anne ve baba dehşet içinde. Uykusuzluk had safhada. Sonra yavaşça düzene girme, Gece 8de uyku, sabah 6:30 uyanma. Gündüz uykusu 2 kez 1.5 saat düzenli.

Onuncu Ay:
İlk yarısında düzenli. Gündüz saat gibi, günde 2 kez, 1.5 ar saat. Geceleri bazı haftalar düzgün. Tam oturdu derken, geçen hafta, bayram öncesi ve bayramda her gece 5te uyanma. Ninni ve sakinleştirme sonucu (No meme, no eğlence, bol ninni, bol vitamin) (anneanneye devir teslim) ya da kucağımda uyutup yatırmaca. Bu iş en az bir saat sürmece, altı gibi anne tekrar yatmaca ve işe geç kalmaca... Bayram süresince gündüz uykusunu 1e indirme. Akşam uykusunu 7ye çekme.


(Bayramda Nakkaştepe'ye gittik, oradaki çocuk parkında Ela'yı sallarken bir anne ve oğlu Şafak'la tanıştık. Şafak Ela'dan tam 5 gün küçük. Annesi dertli, bugüne kadar mışıl mışıl uyuyan oğlu geceleri uyanmaya başlamış. Pek dertleştik karşılıklı. Ayakta durma, yürümeye bağlı olabilir son dönem Ela'nın sabaha karşı uyanmalarının sebebi. Işığı açmıyorum, meme, yemek, su vermiyorum. Ninni söylüyorum uyuyor. İki gündür iyi aslında 6:30 da uyanıyor. Böyle gitmezse tekrar uyanma halleri başlarsa acaba Ferber ya da yatır kaldır denesem mi diye düşünüyorum. Belim ağrıyor. Yalnız, eğer kendi kendine dalamamasıysa sorun, 8den 5e nasıl deliksiz uyuyor? Gece öğününü kestik bir süredir...)

Sonuç:

Maceraya devam. Bu dönemler için genel önerilerim şunlar:

  • Gece uyandığı zamanlar eğer ben dinlenmişsem ve sakinsem, uykumu almışsam Ela daha hızlı uyuyor.
  • O uyuduğu zaman yatmak çok önemli, insan uyumasa da beden dinleniyor.
  • Biraz ağlamasının zararı yok. Tek başına bırakıp ağlatmayı kastetmiyorum. "Bebek asla ağlamamalıdır" bence doğru değil. Zamanla şımarma, uyumak istememe vs gibi halleri oluyor. Oyuna prim vermemek lazım.
  • Eğer çocuk ısrarla erken uyanıyorsa belki huyu öyledir, erken yatın(yatayım da nasıl?)
  • Uyku işi insanın en sinirini bozan, çaresiz bırakan hallerden biri, yardım alın, yardım alın, yardım alın...
  • Ninni, hımmlamak, sakinleştirici etkisi var. Bazen ninniye Ela da katılıyor. Kendi ninnisini söyleyen bebek.
  • Aklıma bunlar geldi.
İyi uykular...









30 Kas 2009

Mim Başlatıyorum...

Yazacak milyonlarca şey var ama gel gelelim benim hiç halim yok. Olası konu başlıkları:
1- Bayramda ne yaptık?
2- Ela tatlı cadısının yeni yetenekleri, tatlılıkları ve cadılıkları
3- Uyku üzerine
4- Biten bayram tatilinin bünye üzerindeki olumsuz etkisi
5- Gidip gelip Anne ve Bebişi'nin yolladığı The Idle Parent kitabını gide gele okurken bol bol "vay be, evet ya, hah, hay ağzına sağlık" vb dememe neden olan düşünceleri, tavsiyeleri.
6- Sadece anne babalık halleri değil. Bişey yapmalı hey noktasında, daha radikal çözüm arayışına devam.
7- Yüklenecek fotoğraflar
8- Anne olmaya hazır mıyım, sorusunu soran arkadaşlar için "ne zaman hazır oluruz" konulu kendi fikirlerim.
9- Anne olduktan sonra geçirdiğim dönüşümde son nokta.

Bunları bir yana bırakıyorum ve Mime geliyorum.

Konu şu:

1- Sizi mimleyen kişiye link veriyorsunuz mutlaka, ki, akışı bozmayalım.
2- Çocukluğunuzda anne ve babanızla (ya da aile büyükleriyle) yapmış olduğunuz ve sizi siz yapan şeylere katkısı olan bir olay, bir aktivite, bir eylem... Ve hangi yönünüze katkıda bulunduğu... (Tekrarlanabilir olması tercih sebebi)
3- Çocukken oynamayı en çok sevdiğiniz oyun ve oyun aparatı.
4- Sokakta oynar mıydınız?
5- Çocukluğunuz ve ilk gençliğinizle ilgili keşke farklı olsaydı dediğiniz bir durum/olay.
6- Çocukluk ve ilk gençlikle ilgili iyi ki böyle olmuş dediğiniz bir olay...
7- Varsa çocukluk dönemine dair bugünü etkileyen bir olay, anı.


Mimlediklerim: (tabi eğer kabul edersen bay hunt)
  • Anne ve bebişi,
  • Yeliz, (Arca'nın annesi)
  • Kuzunun Annesi,
  • Kiraz sevdası,
  • Birinci Tekir Şahıs,
  • Can'ın güncesi,
  • kendi izini süren deli,
  • yazmak iyidir,
  • pratik anne,
  • Sarı çizmeli...

Aslında mimleyecek çook arkadaş var ama hepsini ben mimlersem mimlediklerim mimleyecek kimse bulamayacak diye burada bırakıyorum... (Bu mesaj kendini yok edecektir.)


27 Kas 2009

Kurban Bayramı, Hayat, Ölüm, Doğa ve Yediklerimiz, İçtiklerimiz...

Bayramınız kutlu olsun.

Bu bayram düşündüklerim şunlar... Kurban görüntülerini, kaçan hayvanları filan görmek fena. Yalnız bunun dışında, bir canlıyı kurban etmenin, onun etini yemenin, sevdiğin bir varlıktan vazgeçip, onu besin olarak kullanmanın anlamı üzerine düşünmek için bir fırsat oluyor. Kendi adıma bazı şeyleri fark ettim. Eğer et yiyorsanız, vejetaryen değilseniz, nereye kadar, nasıl rencide olabilirsiniz? Kesimin usulü üzerinde durabilirsiniz belki. Kasaptan aldığımız eti keserken daha mı insani davranıyorlar? Nasıl oluyor. Bilmiyorum.

Geçenlerde okudum, GDO tartışmalarında mı, çiğ süt tartışmalarında mı? Bir buzağı düşünün. Bu buzağı annesini ememiyor. Hazır mama ile besleniyor, obez oluyor, kilo alıyor, hop kesime gidiyor... Suni yem, GDO'lu yemler... Takılacak binlerce olay varken ben buna çok fena takılmış bulunuyorum günlerdir. Kendi adıma diyebilirim ki buzağı doğsa, büyüse, annesini emse, gelişse çoğalsa, çimenlerde otlasa, güneşe çıksa ve sonra kesime gitse bu beni o kadar rahatsız etmeyecek. Ölen hayvanı tanımak, ölen hayvanla göz göze gelmek, hiç görmeden kasaptan almaktan daha insani, daha az vahşi geliyor bana.

Sanki hayatla bağımız kopmuş, doğayla bağımız kopmuş. Ölüm yokmuş gibi iskenderleri götürürken gerçek hayvanları görünce şaşırmak... Ne yediğini bilmediğimiz, gün yüzü görmüş mü haberimiz olmayan hayvanları yemek... Memeden çıktıktan sonra kaç çeşit işlemden geçmiş sütlere, yoğurtlara tat geliştirmek...

Kapitalizm beslenme işine el atalı beri, ne yediğimizi bilmiyoruz. Kendi yediği kaba pisleten insanoğlu bunu nereye kadar sürdürecek? Kasaptan aldığımız etin sahibi dana, yapay yemlerle beslenmiş, gün yüzü görmemiş bir zavallı hayvan. Milan Kundera'nın bir kitabında vardı. Uzaylılar gelse dünyaya ne denli "insani" olduğumuzu hayvanlara davranışımızla değerlendirecekler diye.

İki şekilde bakmam mümkün hayvanlara. Ya kar amacı güttüğün bir meta, ya da bir can. Cana saygı duymak gerekiyor, onun da bir ana kuzusu olduğunu bilerek, görerek bakmak. Canını alacaksan, yavruna besin yapacaksan bile, onun varlığının sorumluluğunu almayı bilerek. Ziyan etmeyerek. Aldığının bir hediye olduğunu, doğanın kanunu olduğunu, ama bir saygı, bir denge, bir bedel olması gerektiğini bilerek... Sen de o eti, o sütü kendi canına yediriyorsun. Kıymetini bilerek, özen göstererek... Balıklar için de böyle, bitkiler için de. Living thing, yaşayan bir canlı, sinir sisteminin gelişmişliğine göre empati kurabiliyoruz ya da kuramıyoruz. Sinir sistemi bizden çok ama çok ilerde uzaylılar gelse, etimiz lezzetli diye bizi yeseler belki o zaman.

Özetle demek istediğim, çayır çimen görmüş, otla beslenmiş, anasını emmiş bir hayvanı kurban edip yemek, etini alamayanlarla paylaşmak, kasaptan nasıl kesildiğini bilmediğimiz gün yüzü görmemiş hayvanı alıp paylaşmamaktan daha medeni, daha insani olabilir. Eğer ki aldığımız cana bir saygımız varsa... Ya da tutarlı olan hepten et yemeyi reddetmektir.

Bayrama gelince.... Ela'dan sonra, bayramların bir kavuşma, araşma, engelleri kaldırma, buluşma vesilesi olmasını, genel olarak pozitif rüzgarların esmesini daha anlamlı bulur oldum.

Hepinizin bayramı kutlu olsun.



24 Kas 2009

Doruk'un Diş Buğdayı....

Sevgiloşun durumlarında aklımız yazamadık. Kiraz sevdası ve Doruk beraber diş buğdayı yapmışlar, Pastacı rapunzel pastalar yapmış. Evde sevgiloşu yalnız bırakmak içimize sinmediğinden, kısa kaldık. Annem, kardeşim, kızım. Böyle hanımlar kulübü olarak uğradık, Doruk'cuğumuzun dişlerini kutladık.

Yenianne ve Aras, Birinci Tekir ve Ada da vardı. Ela pek hoşlanıyor böyle aktivitelerden. Başta biraz yabancılayıp ağladı, sonra aksiyon peşinde koşmaya başladı. Bu güzel olaya şahit olduğumuz için sevindik.

Nice dişlere Doruk tatlısı. Pek yakışıklı olmuş, Ada çok derin bakışlı, Aras pek cingöz, pek hareketli . Maşallah diyoruz hepsine...

23 Kas 2009

Sonsuzluk ve Bir An

Nerden başlasam.... Sevgili hasta. Boynundaki sinirler sıkışmış. Ameliyat dedi doktor. Başka bir taneye gittik bugün. Önce fizik tedavi ve ilaçla düzeltmeye çalışıcaz. Olursa ne ala, olmazsa ameliyat bayramdan sonra. Bugün bir arkadaşımı aradım daha önce boyun fıtığı geçirmişti kendisi. Kurşun mu döktürsek ne yapsak derken, veriyim mi numarasını dedi. Doktorun numarasını da o vermişti zaten. Toptan delirdik.

Doktordan çıktık, beklerken sahile yürüdük. Deniz muhteşem. Çalıntı zamanlar. İşten izin almışım, pazartesi öğleden sonra sevgiliyle çiftehavuzlar civarında sahildeyiz. Nasıl tembel bir hava. Etraf mavmavlardan geçilmiyor. Sevgililer bankta. Yürüken yürürken ara sokaklardan birine saptık. Yerde sarı sonbahar yaprakları, solumuzda kırmızılı, yeşilli yapraklardan bir duvar, karşımızda yaşlı ama dik bir ağaç. Çok güzeldi. Resmini çekmek istemedik, hafızamıza kazıdık. Oralarda apartman altında bir cafe bulduk. Ödev yapmaya gelen liseli bir kız, bir oğlan. Başında hayırlı bir iş dönen, annesiyle fal baktırmaya gelmiş genç kız. Ballandıra ballandıra evlilikler, ilişkiler, damatlar, gelinler, flörtler, beraberyaşadığıiçinevlenmeyenerkekler üzerine anlattı da anlattı falcı teyze. Pek konuşkandı, şovmendi adeta. Oturuk, bekledik.

Hiç bir şeyi fazla umursamamak lazım. Stres filan baş düşman. Odur budur diyene kadar, önce stresi bırakmalı insan. Telaşeyi, koşturmacayı, saate bağımlılığı. Kariyer insanı olmak iyi güzel, çok fazla konforu var. Alıp götürdükleri de çok.

Sırtım, boynum ağrıyor. Kıskançlıktan diyorlar fazla bişi diyemiyorum. Empatiden benim de boynum tutuldu belki?

Yaşasın bayram, biraz dinleneceğiz umarım. Yalnız kocaya doktor kesin dinlenecek dedi, benimki gene pc başında. Nasıl dinlenecek bu adam? Dertliyim, dertli.

22 Kas 2009

Ek Gıdaya Geçiş Mimi...

Can'ın güncesi mimlemiş. Hemen yazalım bakalım:)

1.Kavanoz mamaları ve Aptamil serisi hakkında düşünceleriniz neler?
2.Bu sebze çorbasının içeriğini ne zaman genişlettiniz? Yeşillkler ne zaman eklendi? Bizimki patates, havuç ve pirinçten ibaret..
3.Yoğurdu siz mi yaptınız, aldıysanız ne aldınız?
4.Gece tahıllı vereyim diyorum ama ya Can emmeyi terk ederse?
5.Ara öğün meyve dışında ne verebilirim? Kaşık mamalarından mesela?

1- Milupa'nın ve Hippin meyve sebzelerinden verdiğim oldu. Bozulmaması, çantada taşınabilmesi ve Ela'nın genel olarak tadını sevmesi bir avantaj. Evdeyken pişiriyorum ama çok zorlandığımda, uykusuz kaldığımda filan verdiğim oldu. Mesela yeni bi şey deniyorsun, yemiyor. Doymamış oluyor. O durumlarda yeşil fasulyesinden vermişimdir. Sevdiğini biliyorum. Dışarı çıkarken, yolculuklarda ve dar zamanlarda hep elimin altında oldu. Bir çekmece dolusu var mesela şimdi. Bir yere giderken hem kendimize, hem de kardeş bebelere yedek koyuyorum mutlaka. Tadını seviyor Ela. Favorisi şeftali elma, yemeklerden yeşil fasulye.

2- İlk başta
enginar, havuç, patates, kabak
Onu afiyetle yemeye başladığında, sanırım önce kıyma geldi, ceviz büyüklüğünde.
Bizim kız pirinçten pek haz etmez.
Daha sonra mercimek çorbası, tarhana çorbası,
Ispanak, filan pişiriyoruz, normal. Yani kesin bir zamanı yok bence. Sebze çorbasını hüpleterek götürdüğü sürece bence denemelere girişilir. Baştan çok hızlı girmemek gerek, sebzelerin tadı keskin. Ama şimdi bakıcı abla brokoli de atıyor zaman zaman içine. Öyle gönülden istemişim herhalde ki sebze sevmesini, hala en favori yemeği, enginarlı, kabaklı, kıymalı havuçlu çorba:)

3-Sütaş babymix aldım başta. Sonra bakterilerle dolu günlük çiğ süt almaya başladık. Evde babymixden mayalayıp yapıyoruz. Hatta daha çok süt alıp kendimize de yapmaya başladık. Yaşasın çiğ süt üreticileri! Aslında gönlümden geçen bir ineğimiz olsa da kendimiz sağsak. GDO okuya okuya kafayı yedim ben az kaldı az... Çiğ süt alamıyorsanız, bari günlük süt alınız. UHTden uzak durunuz...

4- Bilmiyorum da emmeyi terketmez gibi geliyo bu zamandan sonra. Doktor söylediyse biraz verebilirsin bence. Denemeye bakar, zaten ilk verişte annecim eline sağlık demiyorlar. Zamanla alışıyor minikler... Tahılla çok deneme yaptık. En nihayet milupanın tahıllısında karar kıldık. Ama hep meyveyle karışık verdim ben. Bugün portakal-greyfurt suyuna kattım. Daha önce mandalina, ondan önce şeftali. Tam bir meyve sever olduğu için, mesuduz.

5- Bence meyve süper. Muz, armut, elma rendesi, portakal suyu, mandalina belki? Bize sütlü pirinçli önermişti doktor. Ela sevmediğinden bir dönem, süt sağıp, Hippin organik pirinçleriyle karıştırıyordum ama akla ve bedene zarar bir yol:)

Kolay gelsin serüveninizde. Başta zor, sonra kolay. Şimdi kendi bile yiyor höpür höpür, maşallah.

20 Kas 2009

Ortaya Karışık Sayıklamalar ve Özgürlüğün Manifestosu

Bıraksan alt alta on kere çok yorgunum, çok yorgunum filan yazıcam. İşler iyice hızlandı. Koştur, koştur. Ev satıldı. Zaten eve çıkmayı planlıyorduk, hızlandırmak gerek. O gerek, bu gerek, şu gerek. Allah'tan annem burada.

Öte yandan... Stres oldum, oldum, oldum. Sonra birden geçti. Özgürlük Manifestosu diye bir kitap okuyorum. Amazondan söylerken, The Idle Parent, Anne ve Bebişinin tavsiyelerinden, bulamamıştım, aynı yazarın Özgürlüğün Manifestosunu almıştım. Tom Hodgkinson yazmış. Türkçe'ye çevrilmiş. Tavsiye ederim. Daha ikinci paragrafta bendeki sinir stres eridi. Ama yorgunluğu almıyor tabi. Kışın gelmesiyle, kasım filan derken, yorgunluk geldi yerleşti. Gene konuyu getirdim yorgunluğa.

Özgürlüğün manifestosu, daha baştan insanı rahatlatıyor. Keşke uygulayabilsem. Bazı önerileri çok sevdim. Mesela komünal yaşama. Bir kaç çocuklu aile birleşsek, danaya gireceğimize eve girsek, hep beraber yaşasak. Çocuklar beraber oynardı, iş bölümü yapardık filan. Daha az para verirdik, daha az çalışmak zorunda kalırdık.

Sonra... çocuklarınızı rahat bırakın durumu var. Her dakika aktivite yapmayın. Azıcık kendileri takılsınlar. Biraz ihmalkar anne baba olun. Azıcık kendi kendilerine oynamayı öğrensinler. Bi de şeye çok güldüm, diyor ki politikacılar sürekli der ki işte çocuklarımla zaman geçiremiyorumm der durur. Bi de çocuklara sorun bakalım sizinle zaman geçirmek istiyorlar mı:) Çok haklı. Beraber oynanacak zaman var, kendi takılacakları zaman var. Ela'nın kendi meşguliyetleri var mesela. O ayakta duracak, anneannesinin gözlük kabını elleyecek, içini açıp kapatacak. Bi de benle mi uğraşsın... (Bu arada anneannesi fotoğrafını çekmiş bir makarna yiyişi var evlere şenlik. Geçen eve geldim yerde balık yiyolardı, sevimliler. Anane Ela oynarken bir köşede ayıklarım demiş, ama bizim yavruş duramamış koşa koşa gelmiş, ayıklanır ayıklanmaz götürüyordu. Pek seviniyorum bu balık işlerine.)

Kredi almayın, borç yapmayın diyor kitap. Her zaman ödeyebileceğinizin bir fazlasını alır, taksitler bitene kadar uslu bi koyun olursunuz diyor.

Ela hanım oldukça rahat duruyor ayakta. Sallanıyor. Kendine güven had safhada. Her şeyi anlıyor. Hani kuzu diyoruz, oyuncakların arasından bulup veriyor filan. Derdini pek güzel anlatıyor. Cin cin bakıyor. Ekşi seviyor. Limon yemiş bugün anasının kızı. Makarna yiyor parmaklarını geçirip, benim de onu yiyesim geliyor haliyle.

Sanki çok çalışıyorum, halbuki ortada hiçbişi yok. Elle tutulur bir şey yok ama çok koşturmaca halindeyim. Anlamıyorum. Belki zihnim yorgun. Belki uykusuzluk. Belki.

Kendimle ilgili düzelteceğim şey şu olurdu, ya da arzum, isteğim. Çelik gibi ya da süper elastik sinir isterdim. Yani kim ne derse desin hiiç üzülmiyim, stres olmiyim, aldırmiyim, amannnn diyip geçeyim. Bunu çok isterdim. Seni geren biri olunca, gergin gözüküyorsun, sakinleşince konuşalım istersen demeyi isterdim güler yüzle. Bunu diyorum da, sonra stres oluyorum biraz. O birazı da olmasam.

Şöyle geniiiş geniiiş. İşe girince insan daha da fark ediyor. Kitapta diyor ki, kapitalist düzen senin stresinle besleniyor. İş, hükümet, devlet. Domuz gribi, kuş giribi, teröristler, sınırdakiler, savaş, düşmanlar, kriz, ekonomik kriz, işin olduğuna şükret, salgın, AIDS, her yerde virüs, her yerde tehlike, cinayet, kan revan. Güvende değiliz, dolayısıyla her daim hükümetimize ve patronumuza müteşekkir olmalıyız, bizi koruyup kolladıkları için.

Sen stres ol, seni daha iyi kontrol etsinler.
Hep yetersiz hisset, rahatlamak için alışveriş yap, sonra paran yetmesin, daha çok çalış, daha stres ol, rahatlamak için spalara git, paran yetmez olsun...

Kitaptaki bir diğer öğüt, "kör kendi işini kendin gör". Temizliğini kendin yap, ama abartma. Elektrik yerine mum kullan, hem tozlar gözükmez, hem daha romantik, hem de elektrik tasarrufu. SEvgili de bir yandan kitabı okuyor, onun favori öğüdü bu. Mum yakalım, tozlar gözükmesin...

Bahçe bulun, sebze yetiştirin diyor. Hem fiziksel aktivite zihni rahatlatır, hem kendi bildiğin sebzeni gdosuz, hormonsuz, nakliyesiz yetiştirirsin. Gidip Şile'de mi ev tutsak, geniş balkonda en azından maydanoz domates mi yetiştirsek naapsak.

Bir ara daha detay yazmaya çalışıcam vakit bulsam. Gözlerimden uyku akıyor...

Ya ben de yazıları toparlasam, özgüranne manifestosu yazsam şöyle fasikül fasikül, alıp okur musunuz, çalışmazdım ben de hem:P



17 Kas 2009

İpin Ucu...

Bir kaç gün uzak kalınca ipin ucu kopuyor... Neler oldu neler... Babam geldi, annem zaten burada. Fırtına gibi bir haftasonu geçirdik. Fırtına gibi iş başladı.

Ela hanım tatlılar tatlısı. Dedesi içeri girince dedeee diyerek gönülleri fethetti. Anneanne mest zaten. Bi muhabbet, bi muhabbet. Cumartesi kuzenler bizdeydi. 15 aylık kızları da geldi. Kalabalık, eğlence Ela hanımın keyfine diyecek yoktu. Artık ayakta duruyoruz. Daha bir akıllıyız. Kelimelerde artış var ama daha önemlisi her lafı anlar oldu kızımız.

Yazıları hızlıca okuyorum aklımdan yorum geçiyor yazamıyorum...

En kısa zamanda sahalara döneceğimdir.

13 Kas 2009

Yanlış Yönlendirilmiş Görev Bilinci

Hastayken işe gelmeye, çocuğu okula yollamaya, ayağa kalkmaya neden bu kadar hevesliyiz diye düşünürken bulduklarım...

Ülkemizde şekil içerikten daha önemlidir. Resmi geçit bozulmaz.
Şekil içerikten önemli olduğu için işe zamanında gelip gitmene, üretttiğin iş miktarından daha çok değer verilir. Rivayet odur ki, işe patrondan önce gelip, geç giden bir çalışan hiç bir şey üretmese de gösterdiği bağlılıkla yıllarca o işyerinde çalışabilir.

Görüntü, gerçeklerden önemlidir.
Örneğin okullarımızda saçın boyu cetvelle ölçülür. Ama o sıra şu kapıdan geçer mi diye sorsak, o cetvel kullanılmaz. Saçın boyu cetvelin işlevinden önemlidir.

Zaten gribim diye işe gelmiyorum derseniz, herkes size gıcık olabilir. Olmasalar da siz olurlar diye düşünürsünüz. Kraldan çok kralcı olduğunuz için de "doktor eve git dedi ya..." diye sinirlenirsiniz. Sanki doktor sizi iş yapmaktan alı koymakta, tembelliği teşvik etmektedir.

Biz Türküz bize bir şey olmaz diye iyimser düşünce, moral vs bizi hijyenden daha iyi korur diye düşüncemiz vardır. İşin gerçeği bir yere kadar koruyor da. Yine de gidip ateşi çıkmış insanı öpmeyin derim ben. Sen eşeği bağla, sonra dua et hesabı.

Paronayak olmakla, önlem almak arasında olması gereken ince çizgi bizim ülkemizde yoktur. Zaten bizde ak ve kara vardır, ince çizgi nedir bilmeyiz. Vur deyince öldürürüz. Grip olan kişinin, ya da çocuğu grip olanın işe gelmemesi abartı bir önlem değildir. Risk grubunda olmadığı halde grip olmaktan korktuğu için evden çıkmamak abartı bir önlem olabilir.

Konu sadece domuz gribi de değil. Hayatımda ağır geçirdiğim gripler oldu ki domuz gibi sağlıklı bir insanımdır normalde. Bir miktar hasta olmak iyidir, bağışıklık filan ama ben yine de ortaöğretim hayatımda çok fazla insanın hastalandığını, sürekli burnumuz akarak gezdiğimizi, arkadaşların sürekli hasta olduğunu, bunun normal olduğunu hatırlıyorum. Evde bebek varken normal grip olmak istemiyorum.

İşe gitmek istemeyen insan arar işyerini hastayım der. Bu nedenle hastayım diyen herkese "acaba iş görüşmesine mi gidecek? Kimbilir ne işi var" diye şüpheyle bakarız. Dolayısıyla insan hasta da olsa işe gider ki, gerçekten işe gitmediği bir zamanda hastayım diyebilsin. (Bak sen.)

İnsan hastalandığında henüz hastalandığını bilmeden virüs yayıyor zaten. Bu şekilde korunma %100 mümkün değil. Ama %100 olmaması hiç olmadığı anlamına gelmiyor. %70 koruyorsa, yine çok iyi. Sezonsal grip aşısının koruyucuğu %70-80 civarında. "Kesin korumuyor" lafı geçersiz. Anladığım kadarıyla bu tıp biliminde "kesin" tuhaf bir kelime. Her şey olasılık, her şey istatistik. Dünyadan kesinlik isteyerek çok fazla şey bekliyoruz. Dünyaya dair doğruluğu ya da yanlışlığı kanıtlanmış yüzde yüz bir veri yoktur...

Neden yazdım bu kadar satırı....

Diyelim hastasınız, ya da çocuğunuz hasta. Ama kendimi iyi hissediyorum, ama işim bekler, ama şu bu demeyin. Bir durun düşünün. Bir doktoru arayın diyin ki, ne zaman geçiyor bulaşıcılık. Doktor şu gün gidebilirsin dediğinde o gün gidin. Bir günlük iş kaybınızla, iş yerinde hastalanma potansiyeli olan insanların iş kaybını karşılaştırın çok kapitalist terimlerle düşünmek istiyorsanız. Öyle istemiyorsanız ama halk sağlığını tehdit ediyorum diye düşünün. Öyle istemiyorsanız, yazık çoluğu çocuğu evde hastası olan vardır diye düşünün. Sizin bünye sağlam olabilir, 38 derece ateşle olimpiyat rekoru kırıyor olabilirsiniz, ama iş arkadaşınızın astımlı kardeşi, altı aylık bebeği sizin kadar şanslı olmayabilir...

Biraz sorumluluk, biraz bilgi. Eğer işyeriniz illa gelin diyorsa, o durumda bir şey diyemiyorum. Ekmektir, durumu söylersiniz, sorumluluğu onlar alsın. Ama işyeri doktoru git dediğinde gitmemek memleketimize özgü bir kendini feda etme görüntüsü altındaki umursamazlık, bilimi takmamak, bencillik... gibi geliyor bana.

Kültürel bir durum, buna alıştık, bunu öğrendik filan ama değişmesinin zamanı gelmedi mi?


Not: Bir tuhaf durum da şu: Kendisi hasta çocuğunu çocuklu bir buluşmaya getirdiği halde, başka bir insanın bunu yapmasından şikayet eden anne sendromu diye bir şey var. Bu anıyı en az on kez farklı gruplarda farklı insanlardan duydum. Bilinçsizce olduğunu düşünmeye başladım. Yapan kişi bunu yaptığının farkında değil. Acaba beynimizde bize olanlara kızmaya, bizim sebep olduklarımızı umursamamaya neden olan bir bölge mi var? Senin çocuğuna bulaştırana sinirleniyorsun, bir kere hasta olduktan sonra da sallamıyor musun...
Sorgulamakta fayda var...

PS: 12:30da yayınlanmak üzere programlanmıştı.

11 Kas 2009

Kov Bostancı GDOyu, Bozmasın Lahanayı... .


Şimdi bu ne başlık, bu ne lahana, bu ne turşu diyeceksiniz? Lahanalarda GDO var mı sorarım size? Kov bostancı GDOyu, bozmasın lahanayı... Şimdi konuyla ilgisiz bir fıkra anlatmak istiyorum. Genetiğiyle oynanmış organizmalarla ilgili bir bilimsel toplantıya katılmış çeşitli devletler. ABD demiş, biz arıyla sineği birleştirdik. Hem pislikler üstünde uçuyor, hem de dünyanın en kaliteli balını üretiyor. Fransa demiş o da bişey mi, biz tavukla danayı birleştirdik, hem kırmızı et lezzetinde, hem beyaz et sağlığında. Ülkemizden katılan bilim adamları demiş ki, biz karpuzla hamam böceğini birleştirdik. Karpuzu kesiyorsun, çekirdekler yürüyerek uzaklaşıyor... Karpuz yerken anlatılması tavsiye olur.

GDO konusunda okuya okuya bir hal oldum. Daha önce de yazmıştım. Öyle bir konu ki, aksi yönde araştırma yayınlayan işten atıyor. Kar bürümüş gözlerini. Kendi çocuğunu düşünmeyen senin çocuğunu düşünür mü? Total Recall diye bir film vardı, Türkçe adını bilemedim. Terminatör Arnold abi oynar, en güzel filmidir kanımca. Marsta geçer. Mutant ablalar, amcalar, üç memeliler...

Bugün ciddi yazasım yok günlük. Bilimsel veriler için lütfen, fikir sahibi damaklardan takip ediniz. Annem geldi, yorgunluğum mu çıktı. İşler bir anda hızlandı, Ela'nın yürüme öncesi telaşı, Kasım kasıntısı derken sürekli aşırı yorgunum. Kafamı toplamakta zorlanıyorum.

Bir de şu komik değil mi? Mesela Harun Yahya. Evrim konusunda o kadar atıp tut sen. Mutasyon yok de, rastgele olmaz de, akıllı tasarım de, üç beş akılsız Yüce Rabbimin akıllı tasarımını değiştirmeye cüret etsin, senin sesin çıkmasın. Adnan Hoca'dan beklemezdim şahsen. Mr Babuna ne yapıyor? Şu ülkede bu konuda yorum yapacak bir müslüman yok mu? Ben mi takip etmediğimden duyamadım. İpler, saplar birbirine girdi.

Oportunizme bulaşmış tipik birer orta yolcusunuz. Arkadan yaprak dökümünün acıklı melodisi geliyor, kafanızda canlandırın okurken. Durum daha acıklı.

Çocuklarımız ne yiyecek ey okur? Torunlarımız ne yiyecek?


10 Kas 2009

Vırvırvırvır..

Aklıma yazacak hiç bir şey gelmiyor... Söz bitti mi acaba? Yoksa hep yorgun muyum? Sonbahar yordu beni. Kasımı da sevmem. Aralık gelsin bir an önce... Hem kızımın doğum günü, hem evlilik yıldönümü, hem yılbaşı ...

Bir yorgunluk çöktü geçmiyor...

Kitap okumaya mecalim yok...

OIP gibi bee bee bee demek istiyorum.

Tam şuraya çocuktan sonra feodal düzene geçiliyor diyecektim ki sevgili çay doldurayım mı dedi. Diyemedim.

Uykum da geldi...

Bugün böyle geçsin mi madem....

İşyerinde bir arkadaşımın oğlu domuz gribi.. İşe gelmiş... Yolladılar geri. Çok tırstım...

Annem geldi...

Cuma günü geldi annem. Hayatımızda güller açtı. Ela çok sevindi, biz mi o mu? Uyuduk biraz, dinlendik biraz, gezdik biraz. Pazar polonezköyde uzun uzuun kahvaltı arkadaşlarla. Kızımızı bodyle güneşlendirdik bile. Hamak keyfi yaşadı yavru. Çok güzel pozlar var. Dinlendik, eğlendik. Londra'da yaşayan çok sevdiğim arkadaşım ve kızı geldi... Londra'yı pek severim. Gaza geldik, bi ara kızı da alıp gitsek diye... Leyleği havada görmece... İlk ayakkabımızı aldık, giydik. Koca ayak yeti. Ela ayakta duruyor. Yürümeye haftalar mı var, birden yürüyecek mi... Havalar çok güzel, pırıl pırıl.

Anneanne ve Ela hanım pek eğleniyorlar. Annem alıyor oyuncağı, düğmesine basamıyormuş gibi yapıyor. Ela hımm diye emekleyerek geliyor anneme gösteriyor ıh ıh ıh diyerek anlatıyor, sonra gerisin geri emeklerken annem bi daha yapamıyor. Bu gene geliyor bak anneannecim şöyle yapacaksın anlamına gelen sesleri çıkarıyor. Birbirine geçen oyuncakları var. aynı sahne tekrarlanıyor. Çok eğleniyorum onları izlerken.

Bugün kereviz yedik, pek sevdi Ela.Akşamları normal yiyoruz. Üstünü tahılla tamamlıyoruz. Uyku konusunda devam ediyor gece 5 nöbeti. Dün 4te kalktık sonra geri uyudu. Böyle gider diye umuyoruz. Rüya öğününü tekrar kaldırdık.

Pek keyifli yazamıyorum. Kafam dolu. Çok yorgunum, garip bişey. Annem geldi, yükümüz azaldı, Ela mutlu filan ama geçmeyen yorgunluk. Kafa yorgunluğu gibi. geçen sevgiliyle dışarı çıktık, Ela'ya ayakkabı aldık, sonraki saati kitapçıda Ela'ya kitap seçerek geçirdik. Caddede akşamdan anladığımız bu olmuş. Böyle yapmamalı. Kitap okusam... okusammm. Ama kafam yoğun. A Lifes Work'e devam edesim var. Bi sürü kitap bana bakar.

İşe git gel rutine oturdu. Krizin baskısı hissediliyor biraz, bir yandan domuz giribi. Dezenfekte ediliyor ortalık. Her yandan bir ses. Acaba Ela hariç evcek aşı olsak da Ela'yı öyle mi korusak?

Ela'yla geçirdiğimiz zaman güzelleşti. Daha çok tepki veriyor, konuşmak için deliriyor. Anne baba nene dede mama meme ver diyor. Bazen evete benzer bir şey de diyor ama emin değiliz. Bunları kaydetmek unutmamak istiyorum. Dönüp emekleyerek gelip anneanneye bişeyler izah etmesini mesela. Halkaları ustaca sopaya geçirişini, dönüp bakışını, el çırpışını. Akıllı yumurcak.

Çalışmak güzel de, arada evde olmanın dingin sakinliğini özlüyorum. düşüncelerle başbaşa kalma halini. akışı... Sabah kalk, hazırlan, kuaför... Bir dinamizm var, öğlen yemekleri kahve içmeler filan. Bir yandan hızlı... Gerçekten en uygunu part time çalışmak olurmuş bir süreliğine.

Yarın 10 Kasım.

En azından bir dakika atamızı ve bizim için düşünmeden canını vermiş kuşakları düşünelim. Anlamını, yurdumuzu. Yaşayakalmış olmamızı borçu olduklarımızı. Ezbere değil, o günlere giderek. Başlangıcın motivasyonu hissederek... İçimizden geldiği gibi...

9 Kas 2009

Polonezköy'de bir Pazar


Merhaba sevgili ablalar, abiler. Anneannem geldi benim. Annemin arkadaşı gelmiş İngiltere'den öyle hep beraber buluştuk, kahvaltıya gittik. Hamak denen bişi vardı ba-yıl-dımm. Anneannem salladı beni, güldük eğlendik...

Bu yola çıkmadan önce. Annem bana kız kıyafetleri giydirdi. Artık büyüdüğüm için kilotlu çorap denen bişey giydirdiler. İstediğim gibi çıkaramıyorum normal çorap gibi. Biraz sinir ama hadi neyse sevinsin garipler. Nasılsa çıkarırız. Ayakkabım da yeni. Artık yere basıyoruz ya gidip aldılar. Anneannem ilk ayakkabı lafına itiraz etti, esasen beş çift ayakkabım var ama onlar laylay loy loy. Bu ilk ciddi bastığım ayakkabım. KıyafetlerimAntalya'dan...


Gelen arkadaşlardan birinin blackberrysi vardı. Bizimkilerde yok bundan, değişik geldi. Başka ekolmüşüz biz. Annem gıcık oluyor cep telefonu şeysine ama doyamıyorum oynamaya. Bi punduna getirip aldım gene elime...

Hamakta yaydım biraz. Oh!

Hep yat, hep yat olmaz tabi. Naapsam, naapsam diye düşünürken... düşünürken...

...tekvando kıyafetlerimle uyuyakalmışım!

Bu evde, yine bi şekil yasak krallık, tv dvd diyarlarına yolculuğum esnasında çekilmiş...

Abaküsüm olmadan şurdan şuraya gitmem. Çalışmam lazım, ohoo...

6 Kas 2009

Çok Karışığım Be Günlük...

Sevgili günlük,

Bir yazasım var, bir yazasım var sorma gitsin. Gelip gidip bilg. başına oturuyorum. Bir kitap alıyorum, on sayfa okuyup bırakıyorum. Aşkı memnuyu açıyorum, sıkılıp kapıyorum. Bihter ne sinir değil mi? Güzel kadın filan ama erkek olsam çekemem zerrece. Tam sinirli genç Türk kadını tripleri. Gergin misin nesin kadın. Git bir işe gir, çalış ne bileyim. Madem evdesin, yat uyu. Hastasın hem. Uykum var benimmm anla beni. Yani aşk insanı biraz mahzunlaştırır, biraz mutlu eder. Bu kadın sinir krizinin eşiğinde her daim. Evlenmeden önce de böyleydi bu. Şımarık. Peh.

Dizilerle kavga ediyorum. . Güzel kardeşim ABDden geldi, yeğenini kıyafetlerle ihya etti. Bana da kitaplarımı getirdi, yaşaaasııın. Blog anneleri sağ olsun, güzel bir tavsiye olunca amazon wishliste ekliyorum, arada alıyorum. Ciddi edebiyat okuruyumdur ben, roman okumayı severim filan derken... Aldığım kitaplar orasından burasından annelik kokuyor. A.S. Byatt'ın Children's Book'u aldım. Daha önce Possession'u okumuştum. Aşıksan vur sazına, şöförsen bas gazına, anneysen oku kitabını. Ama... A Life's Work 'e başladım. Rachel Cusk yazmış. Ben çikolatalı pasta'dan duydum da aldım. Fena gitmiyor, küldür küldür. Sevgili yazılım yazıyor, ben "duuur bunu da dinle" diye paragraf paragraf okuyorum. Ama dikkatim dağınık. Biraz okudum dadandım gene. Şimdi yanyanayız, o oyun yazıyor, ben blog. Güzel iş bölümü.

Bugün araba sürdüm, oley. Yalnız benden önce kursa gelen kişi gripmiş, hatta çocuğu da gripmiş. Bunu bana görece geç bir zamanda söylediler, gıcık ola ola geldim eve. Nefret ediyorum bu hallerden. Hastaysan yat kardeşim, çıkma evinden ya. Kullanma araba, bu kadar durmuşsun, az daha dur. Geldim eve, attım kıyafetleri, duşa girdim, yıkandım. Sıcak çay içtim, burnuma da serum fizyolojik yaptım. Bize bişey olmazzzcılık da yaptım. Vitamin de içtim, mandalin de yedim. Neysem. Uyuzum ben, çernobil olduktan sonra çay içmedim yıllarca. Gerçi havayı soluduk, kaçış yok. Düşünüyorum da aşı filan diyince neden böyle kaşınmaya başlıyoruz, zerrece güvenimiz yok çünkü devletimize. Karşımızda radrasyonlu çayları içen arkadaşlarla bunlar kanka değil mi. Peki ya daha ben GDOları yazmadım. Bundan aylar önce yazmıştım, bakın burda: Genetiği Değiştirilmiş Tohum. Oğul bu muydu sadıklığın, valla kurda yedirdin bizi! Bundan iyi açıklayamaz hislerimi. Müslümanlıkla geçinenlerden medet ummuşum, saf mıyım neyim? Yiyecek yemek bulamayınca ne olacak, içecek su kalmayınca.

Bugün aklıma garip bir fikir geldi, aşı mevzularını düşünürken. Neticede grip aşısını da, domuz gribi aşısını da biz üretmiyoruz. Satın almaya mecburuz, eyvallah. Bir an düşündük ki, dünyadaki tüm ülkeler haritadan silinse, bir gök taşı çarpsa mesela, bir biz kalsak, bir de engin okyanus. Ne olurdu acaba? Aşı imal edebilir miydik? Araba üretebilir miydik? Bilim ne olurdu? Makaleler çıkar mıydı? Ne yerdik, birbirimizi mi? Düşman kalmayınca ne yapardık? O resmi canlandırınca gözümde, birden nasıl da annesinin dizinin dibinden ayrılamayan, bağımsız olamayan, olmaya korkan, baba harçlığına muhtaç... hissettiğimizi anladım. Bilim filan yapmamız mümkün değil, zaten yapılmışı vardır, ne uğraşacağız diye duruyoruz. Rızkın onda dokuzu ticarettir diye, sürekli bir şeylerin distribütörü olup, satma peşindeyiz.

Sıkılıyor muyum, düşünüyor muyum. Kronik uykusuzluk, bir kapıyı kapattı, pencereyi açtı, cereyan mı oldu zihnimde bilmiyorum. Ordan oraya uçuyorum kendi halimce. İşe gidip geliyorum. Kilo vermek istiyorum. Daha sportif, genç, dinamik heyecanlı olayım istiyorum. Koşu bandı alıp koşmak istiyorum. Sonra irrasyonel adlı kitap, rasyonel ol bacı, koşmana gerek yok, hızlı yürü yeter, abartma diyor. Onunla mı tartışıcam. Taşınmamız gerek. Ev aramak gerek. İstiyorum ki -güvenlikli sitelerden tiksinen ben evet- çevresi daha az egzos daha çok yeşil bir yer bulsak. Öyle yerler de arabasız ulaşımın olmadığı yerler. Ada bölgeler. Yani iş adasından çıkıp ev adasına bağlanacaksın. Kopuk. Ela rahatça gezsin, ağaç çimen görsün. Gerçi Bostancı fena değil, ama akşam iş çıkış saatinde hiç çekici gözükmüyor. Kaldırımlar dar. Yollarda engeller, korna sesleri. Gidip Şile'de oturalım. Yorganı kafama çeksemmmmm.

Antalya'dayken teklif aldık kayınvalidegillerden. Gelin burada yaşayın, evden çalışın, Ela'ya biz bakarız dediler. Allahsız teklif. İnadına güzeldi Antalya o haliyle. Sıcak sevmem ben. Kış güzeli. Hem annemleri de kandırırdık, onlar da gelirdi belki. Canım kızım kalabalık içinde büyürdü, böyle ev hapsi şeklinde değil. Gerçi bakıcı ablayla çıkıyorlar dışarı da, ne bileyim. Modern hayat koşulları çocuklara göre değil bence. Bakıcı abla isterse dünyanın en yetenekli, en süper bakıcı ablası olsun. Bir kişi neticede. Anne evde olsa, o da bir kişi. Protestan ahlakı, odalarda ışıksız, divane bıraktı bizi yalnız başımıza. Çocuklu eve kalabalık gerek. Dört kişi ilgilenince, hem eğlenceli oluyor, hem kimse yorulmuyor fazla. Antalya'da cazip geldi, dönünce de ohh evim de evim. Gidemeyiz herhalde. Ama gitsek enteresan bir hayatımız olurdu. Ela'dan beri her gün sinemaya, tiyatroya, konsere gitmiyoruz ki. İstanbul'un ne avantajı var bize? Boğaz güzel ama. Nefis.

Ben gideyim, rüya öğünü vereyim kızıma. Bırakmıştık, yine başladık. En azından 3te uyanmaz belki. Tekrar başladık 4-5 uyanmalarına. Öyle yorgunuz kocayla... İşin kötüsü babaya gitmek istemiyor kuzu. Anne de anne, memmme de meme. Vermedim dün. Ağladı mızır mızır. Ne yapacağımızı bilmiyorum. Hafta sonu bir kendimize gelip oyun planı kuralım. Gündüz kaçta uyudu, gece kaçta yattı kaydediyoruz şimdilik. Annem gelecek yarın. Ohhhh. Gelsin valla öyle özledik ki. Sıkıldık bi de, biz de ana kuzusuyuz. İngiltere'den arkadaşım geldi. Onu da görücez hafta sonu. Plan bol. Pilav da.

Hışş... Nurturia'ya baktınız mı? Bakın bakın.