28 Mar 2009

Tutamıyorum Zamanı...

Zaman geçiyor.

Evet, adapte olduk sayın teyzelerimiz, ablalarımız, abilerimiz, amcalarımız. Hatta eskisinden beyaz olduk diyebiliriz. Tracy Hogg Teyze bizi görse gözleri yaşarırdı. Yatakta uyuma denememiz iki başarı ile sonuçlandı. Allah bozmasın. Nazarlardan saklasın tütütü. Bilmiyorum böyle gider mi? Rutinimizin en zayıf halkası akşam uykusu oldu hep. Bir de uyku öğünü. Bakalım neler gösterecek zaman...

Kahkahalarımız var. Babaya ayrı, anneye ayrı. Uyku öncesi sohbetlerimiz var. Bir de şu ee ee eeeelerin anlamını sökebilsem. Anladığım, kızınca e lemeye başlıyor. Bazen sinirli sinirli ee ee yapıyor. Bazen de ee ee ee bebeğim ee formatnda yapıyor. İkincisini yaptığında ben de ee ee moduna geçersem iyiyiz. Birincisinde emin olamıyorum. Ela'cada bu sinirlendim anlamına geliyorsa, ben de ee ben de sana sinirlendim demiş oluyorsam durum fena. Ben fazla cevap vermiyorum o durumlarda:)

Bir kaç zamandır Eloşuma tulum giydirir oldum. Boy uzadı, bugünlerde giydi, giydi. Bir tulumumuz kesinlikle olmuyor. Biri oluyor ama bacakları şorta döndü. Bir 3-6 aylık tulum var, bir de irice 0-3 aylık var. Onlar da son demlerini yaşıyorlar, boy gidiyor... Giydireyim de en azından eskisin diye düşünüyorum. Neyse. Tulumu giydiriyorum, içine de penye body, penye pantolon giydiriyorum. Ayaklar üşümesin diye de çorap. Teyzemiz ve babamız ikisi de çorap düşmanı bünyeler olarak bana çok tepki duydular. Ah yanıyor ayaklarrrr. Ya neden yansın? Sonunda baba dedi ki, küçükken annesi okul pantolonun içine yün içlik giydirirmiş. Hani erkeklerin giydiği yünlü bişey. Kovboy filmlerinde filan olur? Sevgiloş tiksinirmiş ondan. Beni de bazen kilotlu çorapla yatırırlardı, üstümü açarmışım. Kızı böyle iki kat görünce çok fena oldu. Ama ne yapayım. Ev soğuk değil ama sadece tulum da ince. Çıtçıtlardan hava giriyor. Annelikle beraber beynimde amanüşümesingeni aktive oldu, ben naapiyim. Neyse asıl bomba şimdi. Banyomuzu yaptık. Banyo sonrası daha sıkı giydiriyorum. Bir de iyi giydireyim ki üstünü hafif örtelim modumuz var. Bi güzel giydirdim, bir de üstüne kalınca bi üstü var, onu giydirdim. Hah dedim Eloşum tank gibi olduunn. Meğer sevgiloşun annesi de bunu bi güzel giydirip, ohh tank gibi oldun dermiş. Gelinle kaynananın toprağı bir yerden mi alınmış ne öyle bir laf var. O lafıma feci koptuk. Hatırladığım kadarıyla benim annem de öyle derdi. Bizim tank içerde uyuyor şimdi.

Bu arada Müslüm baba "tutamıyorum zamanı" şarkısını söylemiş. Bence şarkı kişiliğini bulmuş.

kal gittiğin yerde mutlu ol
ya da gel kalbimde tahta sahip ol
senin gülen yüzüne kurban bu serseri kalbim
ama karar ver "tutamıyorum zamanı"
Şarkıyı Kenan Doğulu söylediğinde, "aman ya git, ya gel. Gelmiyorsan ben yeni sevgilime gidicem duramıyorum" türü bir şeyler anlıyordum ben tutamıyorum zamanı derken. Müslüm baba söyleyince, "ya adamın bir derdi var, hasta filan olmasın, ondan mı tutamadı acaba zamanı?" gibi geliyor insana. Seven adam bekler yoksa di mi ama?

Bizde son sözler "ama çabuk ol tutamıyorum kakaaamıı" şeklinde değiştirilerek söylendi.

Favori şarkılarımız

Ali Babanın Çiftliği
Sen Birtanesin
Al Aşkım beni yanınaaaaa
Islıkla jingle bells.
Tutamıyorum zamanı.
İşte öyle bir şey...

Bugün tekrar dışarı çıktık. Çıkınca tekrar ağladı yavru. Ya bebek arabasını sevmedi. Ya güneş geliyor gözüne rahatsız oluyor... Bilemiyorum neden ağlıyor olabilir? Gezmeyi tamamlamadan eve döndük süklüm püklüm. Hava da çok güzeldi halbuki...

27 Mar 2009

Bir Sana Doyamadım, Bir Sabah Uykusuna...

Anneanne ve dedemiz iki gün önce gitti. Şimdi Ela ile yeni baştan adapte olmaya çalışıyoruz. Anneanne ve dedenin faydaları saymakla bitmez. Eloş yeni oyunlar öğrendi, daha bir kikir kikir güler oldu, bol bol ilgi gördü. Çeşitlilikle tanıştı. Yani benim şarkı repertuarım bir yere kadar. Dedesi, anneannesi neler neler söylediler. Kendi unuttukları şarkılara şaşa şaşa. Eloş ailedeki herkesi bir sarstı, yeniden doğurdu adeta. Sonracığıma bol sebze yemekleri, hergün salatalar. Emzirirken suyum gelir filan. Meyveler doğranır. Sınırsız ilgi, alaka.

Ancak bir kaç kötü yanı da var. Birincisi, daha önce alıştığın bir düzen var, ne kadar dikkat edersen et o gidiyor. Bu sabah farkettim ki, bizim saat 8-10 civarı bir 2 saatlik sabah uykumuz vardı. Diğer uyku saatleri 30-45-60 dakika civarı sürüyor. Ama sabah... Misler gibi 2 saat uyuyorduk kızımla. Dün 1 saat sürdü, dedim ki, canım arada bir olabilir... Bugün de tam 1 saat sürünce dedim ki eyvahlar olsunn... Biz sabah 6-6:30 civarı uyanıp, 8 civarı uyuyup, 10 da emmek için kalkardık. Uyanma saatimiz 7ye taşındı. Ama uyanma saatimiz 10 yine. Tracy teyzenin yüzünde güller açar, kızımın anası uykusuz. Yani o bir saat yok mu... Neyse. 10 emmesinden sonra (bu arada hayrettir diğer tüm öğünler 10 dakka 20 dakka şaşabilir, bu 10da ne varsa şaşmıyor. Belki de önemli olan saat 10u tutturmaktır Ela için bilemiycem.

İkinci kötü yan ise şu. İnsanın bedeni şımarıyor. Yani sen bir anne olarak diğer annelerden çok daha fazla uyuyorsun kadın gözün doysun. Yok yani doyamadım. Arada annem Eloşla oynarken kestirmeye hemen alışmış vücut. Nasıl trip yapıyor. Öte yandan şimdi uyudu Eloş. Ben cin oldum. Gerçi cin olmak için kendimi çok zorladım, gittim bisküvi attım ağzıma, kafeinsiz kahve koydum... Ben cin oldum, o uyudu. Gene o kendi saatine uydu gerçi. Şikayet yok!

Üçüncüsü ise en kötüsü. Eloş şimdi yeni oyunlara alıştı. Durmadan oyun istiyor. Kendi kendine oynardı, sıkılıyor biraz. Üstelik biraz kendi oynasın diye bıraktığımda da ben kendimi suçlu hisseder oldum. Halbuki kendi kendine zaman geçirebilmesi de önemli. Sürekli birisi ilgilenemez ki senle hayat boyu.

Öyle işte. Allah'tan bebişler hem çok kahraman, hem de çok uyumlu oluyorlar. Alışırız. Zaten haftasonu geldi, babiş evde. Hem uykunu alamıyorsan erken yat. Gece kaç saat uyuduğumu söylemeye utanıyorum. Uykumu alamamışım ama. Bir halsizlik var. Demir mi alsam, burnuma mı baksam. Ela'ya serum fizyolojik koyuyorum tıkanmasın diye. Kendime de fısfıs sıkıyorum. İhmal ettim bi kaç gündür, ondan belki. Akşam da Lostu seyredip yatmışız. O ne bölümdü of of.

25 Mar 2009

Mustafa Balbay'in Günlükleri...

Hepimiz PC kullanıyoruz, az çok yazan çizen insanlarız. Allah aşkına soruyorum. Bir harddisk delil olabilir mi?

Silince gitti o dosyalar, gelmez geri bu biiir.

İkincisi, biri alsa gitse benim bilgisayarı, götürse merkeze. Baksa günlüklerime, onu bunu istediği gibi ekler, çıkarır. İspat edilemez ki kim ne zaman ne ekledi. Bunu bilmenin bir yolu yok ki... İsterse açar, bir dosyayı 1990 tarihle kaydeder.

Dalga mı geçiyorsunuz? Delicesine bir komedinin içindeyiz sanki.

Üçüncüsü düşünsenize darbe planlayan bir insansınız gerçekten. Siz saftrik misiniz ki o kadar adam dalga dalga alınırken günlükleri harddistte bırakasınız. Ben deprem olurken bile HDmi yanıma alıp öyle inmiştim aşağı ki darbe planlamıyorum.


Yani yemezler diyorum. Yemiyoruz, aloooo.

24 Mar 2009

Hiç Bir Zaman Geç Değil Mim'i

Aysema Öğretmen bir mim başlatmış. Oldukça ilginç. İçimden geldi, yanıtlamayı deneyeceğim. İşte mim şu:

"
Alıştırma:

Genellikle çok derinlerde sakladığımız kazarak ortaya çıkarabileceğimiz yönlerimiz vardır. Kim ne derse desin hiçbir zaman çok geç değildir.

Eksiklerimiz kadar olumlu yönlerimizi de kabul etmek oldukça önemlidir.

Cümleleri tamamlayın lütfen:


1. Çocukken ............... kaçırdım.
2. Çocukken ............... yoksundum.
3. Çocukken ............... yaralanmış olabilirim.
4. Çocukken ............... olmayı hayal ederdim.
5. Çocukken ............... isterdim.
6. Evimizde asla yeterli .......... olmadı.
7. Çocukken daha fazla ........... ihtiyaç duyardım.
8. Bir daha asla .......... göremeyeceğim için üzgünüm.
9. Yıllar boyunca ......... merak ettim.
10. ............. kaybımdan dolayı hep kendimi suçladım
"


Yanıtlarım...

1. Çocukken kız çocuğu olmayı kaçırdım. Kötü bir şey olarak söylemiyorum. Ama hep zeki, hep bıcır bıcır bir şey olarak büyüdüm gibi geliyor. Diğer kızlara mesafeli. Akıllı bıdık derlerdi. Kız olmayı öğrenemedim. İyi ki kaçırmışım bir yandan. Anlatması zor.

2. Çocukken farklılık bilincinden yoksundum. Farklı olmaktan çok utanırdım, herkese benzemek isterdim. Sıradan olmayı çok isterdim, olamazdım. Utanırdım bundan. Bunun güzel bir şey olduğunu bilseymişim keşke. Sanki hep "diğerlerine benze" gibi bir emir vardı bir yerde.

3. Çocukken kendimi tutmaktan/ uslu olmaktan yaralanmış olabilirim. Öfkemi bastırmam gerekiyordu. Aslında olumsuz duygularımı bastırmam gerekiyordu genel olarak. Bunun sonucu kızdığımda, öfkelendiğimde kendimi ifade etmeyi öğrenmem çok zamanımı aldı. Genel olarak duyguları fark etmeyi öğrenmek uzun sürdü. Gölgeyle yüzleşene kadar çok zorlandım. Kendime çok yalan söyledim.

4. Çocukken Atatürk olmayı hayal ederdim. Büyük hayallerin insanıyım. Atatürk olup Türkiye'yi kurtaracaktım, artık kimin elinden olursa...

5. Çocukken büyümeyi/öğrenmeyi/masumiyetimi kaybetmeyi/hayatın sırlarına ermeyi çok isterdim.

6. Evimizde asla yeterli ... olmadı. : Buna tam cevap veremedim ama tanıdığım herkes elektrikler kesilince evdeki muhabbete bayılır. Ne vardır orda?... Anne, baba, çocuk karanlıkta konuşur, fıkra anlatır. En unutulmaz anlardandır. Peki neden bunun için elektriklerin kesilmesi beklenir ki? Sanırım o anlardan daha çok olsun isterdim. Anne ütü yapmasın, baba tv izlemesin. Hep beraber konuşalım, düşünelim. Daha fazla içlerini açsınlar. Dolayısıyla... Evimizde asla yeterli içsel paylaşım olmadı. (Doymamışım demek ki.)

7. Çocukken daha fazla anlaşılmaya ihtiyaç duyardım. Bir o kadar gizliliğime saygı duyulmasına ihtiyaç duyardım.

8. Bir daha asla anneannemi göremeyeceğim için üzgünüm.

9. Yıllar boyunca yaşamı/varoluşu/özgür iradenin varlığını/bilinci/evreni/dünyanın sonunu/ merak ettim.

10. Zaman kaybımdan dolayı hep kendimi suçladım


Mimi listemdeki herkese armağan ediyorum. İçinden gelen herkes yanıtlasın:)
Ama özellikle
yeliz, özlem, seyhan, kuzunun annesi, anne ve bebişi, ayşe'yi, esra'ları mimlemek istiyorum.
Ve tabi aysema öğretmeni de.

sevgiler.

Bizden haberler...

Üçüncü ayımızın sonlarına yaklaştık. Destekle oturabiliyoruz. Gülücükler saçıyoruz. Kendi kendimize şarkı söylüyoruz. Ninniler söylüyoruz uyurken. Dünya tatlısıyız dünya.

Baktıkça insanın içi erir mi böyle. Fıstıklar fıstığı. Anneanne ve dede hala burda. Onlarla değişik oyunlar, şarkılar, türküler. Çeşitlilik olsun. Dün ilk kez kilotlu çorap giydi kızım. Mor elbisesini giydi. İyiden iyiye kız olduk canım. Kilotlu çorap çok tuhaf geldi. Pek yakıştı o ayrı ama nasıl desem. Küçükken elbise giymeyi severdim de çorabın hiçbir türünü sevmezdim. Kısıtlayan bir giysi.

Endişelendiğim bir nokta, gece uzun uyuyoruz, çok şükür Allah bozmasın. Emzirmeyi etkiler mi diye öyle sabah sabah bi düşündüm. Memeler sabahları çok sızlardı, sanki azaldı gibi geldi sızlaması. Gereksiz endişe olabilir. Boy uzadı ama kilo çok artmadı gibi. Doktora gidelim gece emzirilecek derse uyandırıp emziririz. Gece uyandırma diye o demişti. Dohtur bilir diyelim.

Büyüyoruz, konuşuyoruz bıdır bıdır. Karşılıklı bir sohbet havamız var. Konuşmadan çok önce anlamaya başlıyorlarmış. Mesela el bu ayak bu diyorsun diyelim. Bir süre sonra el hani diyince el kalkıyormuş. Bizde kalkıyor ama tesadüfi:) Bir yavrunun büyüyüşüne şahit olmak ne güzel şey. Öğrendikleri, bakışlarındaki anlamlar, o gülüşler. Çalışmadığıma öyle memnunum ki. Keşke daha uzun çalışmayabilsem... Yani imkan olsa da. Yoksa iş arayıp da bulamamak gibi olmasın. Ne dilediğine dikkat etmek lazım. (Be careful what you wish for)

Bugün dışarı çıktık, hava pırıl pırıl. Kızımızla caddeye gidecektik ilk kez. Ağladı yolda mırıl mırıl. Gidemedik, bir tur atıp geri geldik. Yeni çıktı ağlama huyu, anlayamadım ben de:( En azından hava almış olduk, hava harika. Karnı toktu, gazı yoktu, altı temizdi. Gelince uyudu, belki uykusu gelmişti diyicem ama arabada da uyuyabilirdi. Anlayamadım.

İşte böyle. Uyuyor şimdi mırıl mırıl.... Bir sarılışı var, dünyaya bedel.

23 Mar 2009

Olgunlaşmak mı dediniz?


Olgunlaşmak çocuklaşmaktır. Çocuksu sevinçlerin ve neşenin yeniden keşfidir. Olgunlaşmak hayatın aslına geri dönmektir. Yalan yanlış öğretilerden kurtulmaktır. Efendi uslu olup, her gün işe gidip ekmek parası kazanmak değildir olgunlaşmak.

Egoyu eritmekten geçer önce. "Ben, ben" demeden. Gizli öznelerdeki benleri görmekten geçer. Gizli ya da açık "ben" duygusundan uzaklaşmaktan geçer. Özellikle gizli benliğe, seni sürekli şişirip, "siz haklısınız efendimiz" diyene "sen biraz sus bakiim" demektir. Azıcık geride durabilmektir. Seninle aynı seviyede olmayana yolunda başarı dileyebilmektir.

Olgunlaşmak yargıdan bağımsız olmaktır. Bir dolu insan içinde, bir cemaat kültürüne dahil olduğunu farketmektir. O klana dışardan geleni de eski dostun gibi kabul edebilmektir, hoşgeldin diyebilmektir önyargısız, gönülden. Kendini vererek ama bunaltmadan sevmektir.

Olgunlaşmak kararında olmaktır. Aşktan delirmek kararında bir duygudur mesela. Doğru ayarı budur. Daha azı kurtarmaz. İnsanın yavrusu için içinin gitmesi son derece kararındadır. Şuursuz öfkelerden uzak durmaktır. Kinlere düşmemektir. Düşmanı affetmek ve uzaklaşmaktır bazen.

Bulaşmamaktır, bulaştırmamaktır. Hayatına cehennemden bir tek molekülün bile girmesine izin vermemektir.

Pişmektir. Tadını bulmaktır. Bol bol susmaktır. Anlaşılmamaya alışmak, zamanını beklemeyi bilmektir. Doğru damaklar ancak o tadın değerini bilir. Sabırdır, tevekküldür.

Daha çocuksu olmaktır. Çorapsız gezmektir. Endişelerden arınmaktır. Evhamları bırakmaktır. Kendine ve dünyana güvenmektir. Deryalar içinde bir damla birliğini görmektir. Teslim almaktır. Teslim olmaktır.

Tek yolu yaşamaktır. Okumakla, izlemekle olmaz. Sadece yaşanmışlıklardan geçer. Acıdan çokça, sevinçten biraz.

Kıymet bilmekle ilgilidir.

O tek anın hayatın kendisi olduğunu bilmekten geçer.

Sonsuzluk şimdidir.

22 Mar 2009

Manifesto: İşte Öyle Bir Şey...


hani ıssız bir yoldan geçerken
hani bir korku duyar da insan
hani bir şarkı söyler içinden
işte öyle bir şey



Ana baba manifestosu:

1 - Sağlam çocuk, sağlam ana-babada bulunur.

2- Armut dibine düşer. Eğer armutla bir probleminiz varsa ağacı değiştirin. (Değiştirebilirseniz!)

3- Çocuğunun psikolojisi için yapacağın en iyi şey, anne ve babanın (ya da yakinen ilgilenen kişilerin) kendi psikolojilerini çözmeleri, en azından farkındalıklarını arttırmaları. Kendi komplekslerini aktarıyorsun ona. En azından farkında ol, belki bir faydası olur...

4- Eğer bazı fedakarlıkları yapamayacaksan, hiç bulaşma. Eğer iyilik yapıyorum, karşılığını göreceğim diye düşünürsen, hiç yaklaşma. Yapacaksın elinden geleni ve yine de yetmeyebilir.

5- Anahtar sözcük denge. Nasıl bilmiyorum ama uçlar törpülenecek.

6- Senin ona uyman, onun sana uymasından daha kolay ve zahmetsizdir.

7- Bebişler düzen sever. Ama belki seninkini sevmez.

8- Yavruna kızdığında ya da bir konuya aşırı tepki gösterdiğinde derhal dönüp kendine bakacaksın. Yara senin yaran olmasın?

9- Büyüyeceksin. Önce kendini büyüteceksin. Olgunlaşma yolunda ilerleyeceksin. Kişisel gelişim aşamalarına bakacaksın.

10- Çocuk olmayacaksın, şımarık olmayacaksın. Artık çocuk yavruş.

11- Bencil olmayacaksın. Eşitlik aramayacaksın. Bu eşit bir ilişki değil. Sen veren olacaksın.

12- Çocuğun üzerine düşündüğün kadar, belki daha çok kendin üzerine düşünmelisin. En azından ilk yıllarda aynan o senin. Eğer kendi karanlığınla yüzleşemezsen, yavrun senin karanlığınla yüzleşmek zorunda kalıyor. Ana babasının korkularını rüyalarında gören çocuklar var. Yazıktır. (Aslında dönüp dolaşıp aynı şeyi diyorum.)

13- Hem içgüdüne güveneceksin, hem de okumayı bırakmayacaksın. Hem başkalarının deneyimlerini dinleyeceksin, hem de seninkinin çok farklı olabileceğini kabulleneceksin.

14- Çocuğun için ISO 9001 alamazsın. Standart sapma senin için "Standart sana diyorum sapma dedim!" noktasında ifade bulmasın.

15- Hayır, senin çocuğun sınıftaki diğer 20 çocuktan daha üstün değil.:)

Dün Gece Olanlar...

Dün gece geldim yazdım yazıyı. Sonra dayanamadım açtım Eloşun altını. Kaka var, hatta pijama ıslanmış, nevresim ıslanmış. Daha dün k.i.s.d in yazısına, nevresimler hiç kirlenmiyor dedim. Nevresim kirlendi:) Gece boyu uyuyor, acaba çok mu dedim.(10 saat) Bugün 1 gibi uyku arasında beslendi.

Bu bloga ne yazdıysam hemen akabinde hadi ordann diyecek bir olay oluyor. Yok bunun doğrusu eğrisi. Yine de hey heyy. Yani yazmayacak mıyız? Yazıcaz tabi. Eloş sakin bir çocuk. Düzeni seviyor, ben de seviyorum. Bugün oynadık oynadık. Saate dikkat etmemişim, baktım bir mızırdadı. Tam o sırada anneanne, teyze dışardan geldiler. Ne oluyor derken uyudu. Saate baktım, tam uyku vakti. Gündüz uykularımız kısa ama yerinde. Akşam da uykuya dalamama, uyanma şeysimiz kalmadı. Maşallah maşallah diyorum tekrar. Bu hafta uykuya doyduk. Allah bozmasın. Her bebişe ve annesine bol uykular versin. Tabi uyku kalitesi de önemli.

Bazı önlemler almalı. Kalorifer var oda kuruyor. Her gece nem meselesine dikkat etmeli. Nem cihazı yoksa, en iyi yöntem kalorifer üzerine ıslak havlu koymak. Tas filan işe yaramıyor. Bebiş üşümesin, terlemesin dikkat etmeli. Bir de burnu tıkanmasın. Bir risk hissedilir hissedilmez yaşasın serum fizyolojik. Anne de burnunun açık olmasına dikkat etmeli ki uyku kaliteli olsun. Serum fizyolara ortak çıktım.

Zaman geçiyor....

Biz iyice dışarılara alıştık. Bu gece gene çıktık sevgiliyle cadde ortamlarına. Hazır anneanne, dede burdayken çıkmalı. Buz gibiydi hava yine de yürüdük de yürüdük caddede. Remzi kitabevine uğradık. Yakınlarda bir kafede kahve içtik. İnsan gerçekten rahatlıyor. Yoksa farkında olmadan ufak ufak şeylere takılabiliyor insan. Bu niye böyle, şu niye böyle.

Bu ara daha önce almış olduğum çocuk psikoloji, eğitim vs kitaplarını bitirdim. Ana fikrim şu: Aslında kendi fikirlerim ama okuduklarımla harmanlanmış diyelim.

Ana baba manifestosu:

...

Aklıma gelenler bunlar. Dur bunu ayrı yazı yapayım.
(Önce buraya yazdım, sonra ayrı yazı yaptım)

21 Mar 2009

Yaşasın İnternetin Bilgi Dolu Dünyası, Kahrolsun Genç Annelerin Pimpirikli Soruları...


Gecenin tam üçünde uyanmış bulunuyorum. Yavru sanki altına yaptı. Altını açıp uyandırmamak için kendimle mücadele halindeyim. Böyle durumlarda ne yapmalı diye interneti arattım. Dayanın, açmayın, bırakın uyusun. (Daha ne istiyonuzzz?) demiş internet guruları. Gidip açmamak için kendimi oyalıyorum şimdi. Hain anne. Çocuğun orda uyusun sen buralarda vırvır da vırvır.

Sonra acaba çocuk çok mu uyuyor diye aklıma takıldı. Genelde hep az uyku sorunları varmış. Fazla mı uyuyor acaba diyenlerin kafasına ayakkabı fırlatıyorlar. Sonra şöyle bir web sitesi buldum. Easy Baby Life.

Ne zaman, kaç saat uyumalı yaklaşık söylüyor...
Hah şöyle. Bana sayılar, verin sayılar. Laga luga yapmayın efendim.

Peki anne kaç saat uyumalı, annenin uyku düzeni ne olacak. Mesela Ela diyo mudur, annem de gece üçte kalkmaya alıştı, bir sabah beşe alıştırabilsem kadını rahat edicez:)

Annem burda, dün akşam beşte uyumuşum. Altı buçukta emzirmeye kalktım. Bir buçuk saat ama ne derin uyku... Doğurduğumdan beri öyle 1.5 saat uyumamışım. Sonra emzirdim filan. Eloş uyudu. Biz de sevgiliyle Caddeye vurduk. Buz gibi havada baya bir fittiri fittiri yürüdük. Sonra oturduk bir yerde kahve içtik, cheesecake yedik. Marks and Spencera uğradım, orada daha annevari kıyafetler(bol:) var diye. Yok denediğim herşey çok çirkin oldu. Çokçirkinimgünümdeyim, sonra geliyim elveda dedim. Eve gelince, "neden çok çirkin ve şişmansın demiyorsunuz bana" diye hır çıkarmaya çalıştım, olmadı. Emzirdiğim için ne yesem, ne yemesem bilemiyorum ve şişiyorum. Annem sağlıklı yemekler yapıyor sürekli. Sebze bol bol. Ama tabi miktar diye de bişey var. Sırf sağlıklı diye bir tencere pırasa yenmez di mi? Sonra akşamları tatlı krizim oluyor. Arada bir cheesecake yer gibi değil. İrmik helvası yaptı annem. Delirmiş gibi yedim. Ne oluyor, kıtlıktan mı çıktın kadın.

Yeme, spor işlerini düzene sokmalı. Bu gidişe bir dur demeli. Kilo vermeye başlamıştım ama sanki bi şiştim yine. Pantolon oluyor ama sor bakalım güzel oluyor mu? Dedim ya çokçirkinimgünümdeyim. Gelmeyin üstüme.

Babam geldi, çocukluk albümlerimizi de getirmiş. Annem istemişti, ne güzel düşünmüş. Baba da ne güzel getirmiş. Evet, bu çocuk benden mi diye şüpheleniyordum, babaya çok benziyor. Eski fotolarımı görünce dedim evet ya bu benden kopya. Teyzeye de benziyor. Çok mutlu oldum.

Dün ilk kez babanesinin hazırladığı oyun örtüsünü serdik yere. Koyduk Eloşu. Anneanne ve ben top oynattık. Destekle oturabiliyor yavrum. Birazcık ananeannenin aldığı toplarımız attık durduk. (Biz sanki Ela'dan daha çok eğlendik?) Büyüyoruz. Her geçen gün daha fazla. Arada gülücükler, kahkahalar. Anneye bir bakışlar var delirecek gibi oluyorum mutluluktan. Mart bitiyor, üçüncü ay bitiyor...

Dün baktık bir ara güneş açtı, hemen yine attık kendimizi dışarılara. Yalnız Eloş yolun yarısında ağlamaya başladı. Eve döndük. Gelince de hemen uyuyuverdi. Ya güneş gözüne geldi, ya da uykusu olduğundan. Modu yoktu yani. Olsun. olduğunda çıkarız.

Haydi ben uyumaya tekrar. Umarım dalarım. 5:30da mesaimiz başlıyor. İyi geceler...

18 Mar 2009

Neler Oluyor Hayatta...


En son pantolon oldu demişim. Diyiş o diyiş. Meğer onu bekliyormuşum ki, kendimi dışarılara bir attım, pir attım:)

Neler oldu yazmayalı... Mesela Ela ile ilk kez Avrupa yakasına geçtik. Köprüden geçtik. Anneye sadece pantolon değil, etekler, gömlekler, çizmeler olmaya başladı. Resmi giyinip, görüşmeye bile gittik. Kuaföre gittim, saçlarımı kestirdim, fönlendim. Manikür de yaptıracağım ama bakalım yavaş yavaş. Bugün annem, Eloş ben aldık puşeti, bankaya gittik. Bankaya girerken, oo müşteri profiliniz ne kadar gençleşmiş dediler:) Bu vesileyle bu güzel güneşte güzel güzel yürüdük. Eloş biraz bakındı, biraz uyudu.

Haftasonu anneanne ve dede ile gülücükler, oyunlar eşliğinde geçti. Artık kahkaha da var. O bir gülüyor, biz evcek on gülüyoruz ne güzel, ne güzel. Şaka maka 3. ayın sonuna geliyoruz. Artık yavaş yavaş iş durumlarını düşünmeye başladım. Pompa, süt, sağmak, bakıcı durumlarını düşünmeye başlamalı ki işe güce dönünce sorun olmasın. Kriz olmasa çok daha rahat olacağım İnsan önünü göremeyince tek maaş risk mi diye düşünüyor insan. Bu hükümet filan derken belirsizlik. Politikaya mı girsem?

Hayat akıp gidiyor, düzene giriyorsun, düzen değişiyor, tekrar düzene giriyorsun. Halimden memnunum. Kızıma bayılıyorum. Geçen gece sevgiliyle caddeye gittik. Aylar sonra ilk kez sarı dolmuşa bindim. Taksime mi gitsek dedik. Taksim?? Orası nire.

Okuduğum kitaplardan Zihin terapisine bayıldım. Bir yazıda ondan daha fazla bahsedeceğim...

Eloşun sevdiği şarkıları sakin ve hareketli olarak iki farklı liste yaptım. Tarkan açık ara önde. işte kuzu kuzuyu, banyoya giderken iştee bıcı bıcı geldiim diye söylüyoruz.

Haftanın bombası, kardeşimin Hillary Clinton'u TVde görünce, bunun kocişi ne yapıyor acaba bugünlerde demesi oldu:)

15 Mar 2009

İlk Pantolon...

Eski pantolonlarımdan birine girmiş olmanın mutlu gururu içerisindeyim. Benim için büyük başarı. Emzirme ve Ela ile Kuzu kuzu danslarımız sayesinde birazcıcık incelebildim sanki. Yihuuu.

Eloşla zaman akmakta. Bazen yorgun, bazen tam bir sarhoşluk halinde. Gülünce insan öyle mutlu oluyor ki, içinde öyle bir katıksız sevinç oluyor ki... Nasıl anlatsam. Hani küçükken hiç beklemediğiniz bir anda büyükler hadi lunaparka filan derler. Endişesiz, saf, engin bir sevinç kaplar içini, o çocuksu his. Delirecek gibi olursun, inanamazsın bir an. İşte o hissin aynısını buldum tam. Eloş bir gülsün, kocaman gülsün. Aklını kaçırabilir insan. Zihin boşalıyor, sadece mutluluk. Yani keyif veren maddeler arasına eklemeleri gerek. Zaten yavru anneye güldüğünde, annenin beyninde salgılanan kimyasallar bazı keyif veren maddelerde salgılananlarla aynıymış. Uçmama şaşmamalı.

Anneanne ve dedemiz geldi. Evde bir bayram havası. Eloş sevindi ama şaşkın biraz. Ne kadar da büyümüş... Ahhh ah. Daha da büyüsün, tıpış tıpış yürüüüsün.

Tam uyumadan önce eee eeee eee aaaa gibi bir sesler çıkarıyor. Biz bunu yaşlı teyzeler inler ya hani ona benzetiyorduk. Annem kendine ninni söylüyor olabileceğini söyledi ve çok mantıklı geldi. Bir melodisi var. Daha neler göreceğiz bakalım. Her gün ayrı bir macera.

13 Mar 2009

Dizilerden Unutulmaz Anlar...

Aklıma geldi de yazmadan geçmeyeyim dedim. Hiç TV izlemeyen, Yaprak Dökümü izleyenlerle dalga geçen ben, hamilelikte bir süre yatmak ve de okuyamamak nedeniyle dizilere dadandım. Zaten CNBC-e dizilerini, efendim Lost'u, Heroes'u izliyorduk o ayrı. Türk dizilerine dadandım demek daha doğru. Şu anda Canım Ailem'i ve Aşk-ı Memnu'yu izliyoruz. Yaprak Dökümü'nü de içim bayılsa da zaman zaman takip ediyorum. Bunun dışında yan dizi olarak Aşk Sokar ay pardon Yakar, Aşk Çakar, Aşk Döver de olabilir, arada izliyoruz. Binbirgece ye zaman zaman bakıyoruz. Annem dizisini annem izliyor, bir aşinalık var. Asi'yi reklamlardan takip ediyoruz. Aman Allahım ne hale gelmişiz!

Sabahları benim emzirme zamanıma denk gelen Gümüş ve Yabancı Damat var. Bir ara tam Hırsız/Polisin yayınlandığı saatte emiyordu bizimki. Avrupa Yakasının tekrar bölümleri de başka bir emzirmeye denk idi. Kalan emzirmelerde Natural Geographic izliyorum. Emzirme bizim bir saatten uzun sürüyor. En az yirmişer dakika emiyoruz, bazen 30 olabiliyor. Arada mola var, gaz çıkarmak için. Bazen molada altımızı da değiştiriyoruz. Süre konusunda çok gidip geldikten sonra bir kitapta çocuğun memede kalmasının önemine (psikolojik) değindiler de ben de huzur içinde istediği kadar veriyorum. (Fazla abartmamak kaydıyla)

Bir kaç sahne var söylemek istediğim.

1- Aşk-ı Memnu: (Aşkımdan memnun musun?)

Behlül'ün nişanında Adnan Bey'in Nihal'e bakışı... Oyunculuk mu, şaheser mi. O nasıl bir şeydi öyle? Bir yüz ifadesinde, "Allah Allah... Yoksa? Yok artık. Hadi Canım..." hepsi birden. Bir babanın endişesi, anlayışı, algılayışı, şoku hepsi birden Selçuk Yöntem'in ne kadar iyi bir oyuncu ve tiyatrocu olduğunu biliyoruz zaten. Ama o sahne yok mu... Ağzımız açık kaldı.

2- Canım Ailem

Feride diziyi götürüyor zaten. Bir insan bu kadar mı sempatik, bu kadar mı beden diline ve mimiklere hakim olur. Geçen bölümde, Ezgi Mola, taktirlerimizi kazandı yine. Saftron nişanlısı, kendi işimin patronu olurum dedi... Feride'nin yüzünde bir soru işareti, bir beğeni, bir hayranlık gitti geldi. Ama o ne yüz ifadesiydi... Dizinin genelinde zaten çok başarılı ve çok güzel ama o an ailecek hastası olduk.

Meliha'ya zaten söylenecek bir şey yok. O beden dili yeter. Bakışı yeter. Endamınnn yeter diyoruz.

3- Aşk-ı Memnu

Nesrin'i beğenerek izliyorum. Evrin Duval, kesinlikle çok başarılı. İnsana oyuncu değilmiş, gerçekmiş gibi geliyor. Dizideki en doğal insan diyebilirim. Bir de İlker Kızmaz / Nihat çok başarısı.

4- Aşk Yakar

Bu dizinin aşkla ilgisini ben hiç anlayamadım. Senaristler de anlamadılar bence, arada Orhan Kemal'in Devletkuşu adlı romanını karıştırıyorlar mı acaba? Bu dizide herşey sırıtıyor, bir türlü oturamadı bence. Adı da Aşk Döver olsa daha iyiymiş...

Bu arada bütün Türk dizilerinde iş kuran herkesin batırdığının farkında mısınız? Ya kazıklanırlar, ya batarlar. Yani ya aileden zenginlerdir, ya da değil. Dikkat edin bakın.

Bu arada, Uğur Yücel bir numara tabi, onu söylememek ayıp olur.

Kız uyandı, ben kaçar...

Büyümek Ne Güzel Şey....


Büyüyorum, büyüyorum. Annemin bakışlarından anlıyorum büyüdüğümü. Babamın sözlerinden, teyzemin mırıl mırıl konuşmalarından anlıyorum. Büyüyorum.

Sürekli öğreniyorum. Gözlerimle takip ediyorum yapılanları, ses gelince başımı çevirebiliyorum mesela. Ne zaman bir şey öğrensem annem delirmiş gibi gülüyor, kahkaha atıyor. O eğlendikçe daha çok şey bildiğimi göstermek istiyorum. O bakmazken denemeler yapıyorum önce. Sesleri deniyorum değişik değişik. Artık daha çok ses çıkarıyorum hem de daha temiz. Açık açık "eee" ve "aaa" diyebiliyorum mesela. Tiz seslerim de var. Deniyorum, deniyorum. Öyle bir hevesle bakıyorki annemle babam ay diyorum içimden bi konuşsam artık. Aslında bir çeşit konuşma hallerimiz var.

Sabahları uyanınca hemen ağlamıyorum artık. Biraz uslu uslu yatıyorum yatakta. Kendi kendime konuşuyorum, annemin gelmesini bekliyorum. Sanırım o da uyanık oluyor ve onu çağırmamı bekliyor. Ben öyle kendi kendime düşüncelere dalmışken beni rahatsız etmek istemiyor. Öyle herşeyime karışan anne olmayacakmış geçen öyle söyledi. Bir de Firdevs hanım mı ne biri varmış, ona benzemeyecekmiş. Uyanıp bekliyorum biraz, sonra dayanamıyor geliyor, beni kucağına alıp koklamaya başlıyor. Konuşuyor benimle. Ben de kendimce cevap veriyorum. Karşılıklı sesler çıkarmak çoook zevkli. Bazen eğer erken uyandıysam babam geliyor. Onunla sohbet ediyoruz, annem gece uyandığından yorgun oluyormuş. Babam parmak uçlarına basa basa beni alıp salona götürüyor. Çok komik adam. Öyle garip surat halleri yapıyor ki gülmekten ölüyorum bazen. Altımı da değiştiriyor, çok hoşuma gidiyor. Gülüyorum, eğleniyorum.

Büyümek çok güzel. Bir kere eskisi kadar ıkınmıyorum gaz çıkarırken, çok uzun sürmüyor. Annemin kucağında biraz okşamayla gırrk diye çıkıyor, daha kolay. Uykumu almışsam, anne de almışsa daha az huysuzlanıyorum. Bazı günler çok güzel başlıyor. Dinlenmiş oluyorum, anne de dinlenmiş oluyor o zaman. Kalkıyoruz, emiyorum doya doya. Oynuyoruz. Uyuyoruz sonra. Artık herşeyi beraber yapar olduk. Bazen o beni koltuğumda bırakıp fiti fiti bişiyler yapıyor, ama bana da anlattığından sıkılmıyorum çok. Çok uzatırsa koyuyorum ama tepkimi. O kadar da büyümedim neticede:)

Sonracıımaa, daha hareketliyim. Bilinçi olarak tutabiliyorum oyuncakları ya da annemin elini. Yalnız bu kadınınn çok saçı var. Şööyle bir yapışmak çok hoşuma gidiyor. Bir de emerken memeyi sıkmayı seviyorum boş elimle. Eğer manikürümü ihmal ederse canı yanabiliyor annenin. Eee özen göstersin tırnaklarıma ben kendim kesemem ya.

Nedense perşembe günleri aşkı memnu diye bir dizi oluyor. Gıcığım o diziye. Yani diğerlerine itirazım yok ama, o başladığında allem edip kallem edip izletmiyorum anneme. O gün uyumayı geciktiriyorum, tripler atıyorum, huysuzluk yapıyorum. Ordaki anneleri örnek almasın diye mi artık bilemiycem. Yok kaç hafta oldu, perşembe yasak o dizi. Gerçi gördüm pazarları tekrarı oluyor, ona bakıyo bazen ama hadi neyse.

Gündüzleri müzik dinliyoruz. Bazen dansediyoruz. Tarkan diye bi adam varmış, ay deliriyorum şarkılarına. Kuzu kuzu ve dudu favorim. Anneyle bir dans bir dans. Sonra teoman paramparçaaa ve papatya var. Bunları seviyorum. Oya Bora'nın şarkılarında da dans ediyoruz. Ağlıyorsam hemen susuyorum. Sonra Nil Karaibrahimgil diye bir kadın var, o yeni akıllarına geldi bizimkilerin. Onu da seviyorum. Dans dışında böyle huzurlu müzikler var, Bach, Mozart filan dinliyoruz, Fikret Kızılok dinliyoruz. Yalnız annem pek duygusal. İstanbul'da sonbahar filan gibi bi şarkıda ağladı geçen. Amannn anne işte.

Şarkılar çalarken annem de söylüyor, daha eğlenceli oluyor o zaman. Yalnız ben daha bebeğim bana şarkılar söylüyorlar, ama bi sansür var, orjinallerini dinledikçe farkettim mesela oh papatya.

"hani o çok sevdiğin filmi gördükten sonra,
kısacık kestirip saçını içtin ilk sütünü"

demişti teyzem. Öyle değil galiba sözleri. Neyse büyüyim sorarım hesabını.

Aa bu arada saçlarım dökülüyor. Öbek öbek bazen yatakta. Babam dalga geçiyor bazen. Yenileri gelecekmiş, lüle lüle mi ne olacakmış. Olsun bakalım...

Anneannemle dedem gelecekmiş galiba. Gelsinler, tamam bizimkiler iyi de, daha farklı oyunlar ve şarkılar da gelsin. Çeşitlilik olsun.

Ha bi de bu kitap denen şeyler çok enteresan. Annem beni emzirirken bile okuyor. İçimden yuh dedim ama mutlu gözüküyordu ses etmedim. Hadi bakalım...

Boyum uzuyor, ağırlaşıyorum. Rüyamda çok orjinal şeyler görüp gülüyorum. Derdimi anlatabiliyorum.

Büyümek ne güzel şey...


Unutmadan... Uykum geldiğinde biraz huysuzlanıyorum, annem anlıyor uyuyacağımı. Sonra ahhhh ahhh diye inliyorum, çok gülüyor evdekiler.

11 Mar 2009

Canım Ailem ve Hayatına Sahip Çıkmak



İzliyorsanız biliyorsunuzdur. Seyhan, Halim'i düğün günü bıraktı gitti. Gönlü Ali'de. Bloglarda tartışılmış, ekşi sözlükte tartışılmış. Konu pek çok kişiyi bir dürtmüş anlaşılan. Çok doğal karşıladım dürtmesini. Eylemsizlik, atalet, aşksız evlilikler, evlenme programları, "süper mantıklı kadınlar", "çok mantıklı erkekler", sorumluluk bilinci yüksek kuşaklar, bir feda olsun canım muhabbeti...

O kadar derin bir konu ki, neresinden başlayacağımı şaşırdım, toparlayamadım bir an.

Öncelikle Seyhan'dan başlayalım. Halim'i sevmektedir Seyhan. Sadece evlenecek kadar sevmemektedir. Halim "fazla vermek"le Seyhan'ı kendine bağımlı kılmaya çalışan bir adamdır. İyidir, hoştur ama fazla "iyi"dir. O kadar iyidir ki süper bencildir aslında. Bütün fazla verici insanlar gibi karşılığında hiç bir şey istemiyor gözükür, fakat herşeyi istiyordur. Yani kendi öz benliği yok gibidir Halim'in. Vermeyi bilir. Oteli bir koştur kiralayarak Seyhan'ı kendine ekonomik olarak bağlamıştır. Çok iyi niyetlidir, yani Halim'de hiç bir kötü niyet görmüyorum aslında. Doğası gereği yapmaktadır yaptıklarını. Erkeklik anlamında, duygusal anlamda çok az verdiği için, bunu telafi etmeye çalışmaktadır. Seyhan'sa ne yapacağını şaşırmıştır Ali'yi görene kadar. Halim'e borçludur. Halim'i Ali olmasa bile suçluluk duymadan terkedemez. Neden terkettiğini kimseye anlatamaz. Hele Meliha ve Feride gibi erkeklerden çeken iki ablası varken. Sanki onların kefaretini de yüklenmiştir. Sanki Seyhan evlense, Halim onun gözünün içine baksa Feride ve Meliha rahatlayacaktır, özellikle Meliha. Kendi beklentilerini ve hayata karşı yenilgilerini Seyhan'a yıkmıştır Meliha. En kötüsü de budur.

Meliha bir kez bile Seyhan'a "sen emin misin bak bu adamla evlenmeye" dememiştir. Seyhan nişanda olsun, tarih belirlerken olsun bütün kurtuşul işaretlerini verse de, ne kadar gösterse de görmemeye programlanmış Meliha bir kere "ne oluyor" dememiştir, diyememiştir. Diyemez. İnsan hayatı ancak kendi penceresi izin verdiği ölçüde görür. Yani Meliha Ablamız suçlu değildir aslında. Yaptığı yanlıştır, ama işte o da o kadardır, hayat tecrübesi o kadardır bir yerde. Asıl iş varoluş sorumluluğunu alamayan Seyhan'dadır. Ablasına ve dünyaya karşı duracak kararlılığı gösteremez. Fazla tebiyelidir. Fazla "uslu kız"dır. Fazla sorumludur Seyhan. Çoğumuz gibi. Aşırı sorumluluk sahibi, kendinden bekleneni yapan, kimseyi hayal kırıklığına uğratmayı istemeyen, bu uğurda kendi benliğinden vazgeçmeye razı eğitimli türk kızıdır. "Daha ne istiyorsun" diye sorulandır.

Üstelik, insan yaşamadığı şeyi nerden bilsin. Aşkı yaşayana kadar yaşadığı şeyin yanlışlığına adını koyamamıştır Seyhan. Halim Seyhan'ın her istediğini yapar. Ali yapmaz. Ali o her dediğini yapmayışıyla Ali'dir. Ali her şeyi vermeye çalışmaz. Seyhan için önemli olan, onun gizlice arzuladığı yasak şeyi, filmlerdeki aşkı ve arabayı bulur. Önemli olan vermek değil, ihtiyacı olanı vermektir, duygusal seviyede.

Halim'e üzülmekle beraber, Seyhan son dakikada da olsa çok büyük bir yanlıştan, boşanma telaşından, daha büyük patırtıdan ve çalınan yıllardan dönerek doğru olanı yapmıştır bence. Geç kaldığı doğrudur ama üzerindeki aile baskısını göz önüne alırsak belki empati kurabiliriz kendisiyle. Halim'in yapması gereken, ilişkiyi sorgulamak ve işaretleri neden göremediğini anlamaya çalışmaktır. Halim bal gibi de sezgileriyle bir sorun olduğunu bilmekteydi ama kurcalamadı. Şimdi oturup düşünmeli ve daha eşit bir ilişki aramalıdır. Daha az vereceği,daha çok alacağı, daha dengeli, iki kişinin de birey olabileceği bir ilişki aramalıdır. Bakalım ilerleyen bölümlerde neler olacak.

Seyhan özgürlüğü seçtiği için sevindim ben. Meliha umarım bu olaydan bir ders çıkarır ve "biz söz verdik", "ben halledicem" söylemlerini bırakır. Kendisinin kalbinin kırıklığını, yaşadığı yenilgiyi çok iyi anlamakla beraber kişisel gelişim çizgisi bunları bir yana bırakmaktan geçmektedir.

Herkesin tanıdığı bir Seyhan, bir Meliha, bir Feride var. Bir Ali, bir Halim var. Senaryo yazarlarına hasta oldum. Çok beğenerek izliyorum. Cesareti ve aşkı savundukları için ayrıca tebrik ediyorum. Olayları çok yönlü göstermeleri gelecek için umut verici. Ahhh ah, daha az karışsak başkalarına, daha çok dinlesek sevdiklerimizi. Söylemediklerini de duysak...

Hayatta En Zor Olan Bir İnsanı Tanımak...



Hayatta en zor olan bir insanı tanımak,
Kabul etmek huylarını, değişmeden bir olmak...
Özdemir Erdoğan - Sevdim Seni Bir Kere


İnsanları tanımak ne kadar zor. Huylarını kabul etmek daha zor. Aslında kabul etmekten bir adım ötesi gerekiyor. Kendinin haklı olmayabileceğini, tek doğrunun sen olmadığını kabullenmek. Nasıl desem, herşeyi çabuk, hızlıca yapmaktan hoşlanan bir insanım ben mesela. Haydi haydi haydi koşturalım. Halbuki sevgili kişisi çok daha yavaş, hazmederek yaşayan bir insan. Benim bu acele durumlarımı anlamıyor. Ben de neden onun arı gibi vızırdayarak koşturmadığını anlayamıyorum. İşte burada devreye giriyor, hayatı yaşamanın tek yolu olmadığını görmek. Senin hızlı hallerinin tek çare olmadığını, bir sürü insanın hiç de acele etmeden, sakin sakin işlerini halletiğini görmek. Benzer şekilde, çok düzenli bir insanın, yatağını yapmadan evden çıkan bir insanı anlaması mümkün olmayabilir. Pasaklı da diğerini fazla düzenli bulacaktır.

Bu tarz konularda tek doğru, tek yol olmadığı için farklı yaklaşımların birinin diğerine üstünlüğü olmayabileceğini kabullenmek dünyanın en zor işi. İnsan illa "hayııır benim yolum doğruu, herkes düzenli olsun, herkes kendini paralasın, herkes koşuştursunnn" diyor bir şekilde. Olgunluk, bunu söylemeyi bıraktığın ve bir adım öteye geçtiğin noktada geliyor bence. Bir adım ötesi, senin gibi olmasalar da insanların mutlu olabileceğini, var olabileceğini, hatta senin yolunun daha üstün olmayabileceğini kabullenmekten geçiyor. Orada artık insanlara durmadan bir şeyleri savunmayı bırakıyorsun. Karışmayı bırakıyorsun. Sen bütün çamaşırları, nevresimleri, iç çamaşırlarına kadar ütülüyorsun da, ütülemeyenler hastalıktan kırılıyor mu? Yoo.

Yani acaba hayat görünmez kaynaklardan aferin almaya çalışmakla mı geçiyor? Belki de bir iç sesin durmadan onaylaması için. Bizim gibi olmayanları kınıyoruz. Sanki bir dersteyiz, hoca ödev vermiş, ama ödevi yapmadan da sınıfı geçenler var gibi bir durum. Halbuki siz ödev yapmadan duramayan öğrencisiniz. Adalet istiyorsunuz.

Ne kadar çok kez karşımızdaki bizim gibi olmadığı için acı çekiyoruz, ne kadar çok bir başkasını bizim gibi olmaya zorluyoruz ve olmadığı için eleştiriyoruz düşünsenize...

Çoğalıyoruzzzz

Sevdiğimiz bir arkadaşımızın yavrusu dünyaya geldi bugün.
Hoşgeldin Ozan Bebek.
Yaşamak sırası sende...
Yaşasın:)

9 Mar 2009

Verem Aşısı

Bugün verem aşımızı olduk. Kahraman çocuğum yine azıcık ağladı ve sustu. Gittik sağlık ocağına, hemşire teyzeye gülücükler derkenn, cızzz. Babası da, ben de üstüne eğilmişiz, birimiz omzunu birimiz elini tutar. Hemşire aşıyı yapar. Ne fena bir şey insanın çocuğunun canının yandığını görmesi. Allah sağlık versin, aşı tabi yapılacak. Gerekli ama insan bana yapııınn, o daha küüçüük diye atlamak istiyor.

Ela geldiğinden beri sanki insan türüne daha yakınlaştım. Eskiden şempazeydim anlamında demiyorum ama bir empati, bir empati sorma gitsin. Sulu gözlü, duygusal enteresan bişey oldum. Ne çok yazacağım vardı, unuttum.

Aşıdan sonra eve geldik. Şapkalar oyunu oynadık. Eloşu anakucağına koyar annesi. Karşısına geçer. Evde bulduğu bilimum bere, şapka, tülbent, şal türü malzemeyi alır. Önce beyaz bere, aaa. Sonra siyah, ooo. Sonra çingene pembesi voleyy. Mavi tülbent, o yeaaa. Yani böyle böyle derken kahkahalarla güldük. Çok güzel bir oyun tavsiye ederim. Aldığımız bir kitapta önermişler. Faydasını gördük.

Fakat sonra kızım pek huysuzlandı. Zor uyudu. Ağladı. Tarkan eşliğinde dansettik. Uyudu, bir saat geçti, uyandı. Tekrar uyumakta zorlandı. Omuzda uyuyor, hoop irkiliyor. Ben denedim, babası denedi. Uyuyor ama hoop uyanıyor. Pış pış yaptık, ninni söyledik. En nihayet babayla beraber bebişi uyutmayı bırakıp sohbete verdik kendimizi. Ama ışıklar kapalı filan. Bebiş mışııl mışııl uyudu.

Şimdi ben de uyusammmm. Gündüz uykularımı uyuyamayınca gece uyuyamıyorum, huysuzlanıyorum:) (Kızından huy kapan anne )

İyi geceler!

Ela Hanım. O beni prenses peri sanıyoooor....






Sınırlar ve Sobe

Kiraz sevdası sormuş, demiş ki :

"Bazı arkadaşlarımızın çocukları var, bizim eve geldiklerinde her çekmeceye saldırıp, boylarının ulaşabildiği herşeyi karıştırmak isteyen, hatta karıştıran. Her odaya girmek isteyip, hayır orası benim özel odam cevabı alınca tepinmeye başlayan. Anneleri ve babaları tarafından sadece ‘Kimyoooonnn yapma kızım’ denilip başka hiçbir önlem alınmadığı için yaptığı şeye devam eden… Ve de bizi onlar gittikten sonra evi toplamak durumunda bırakan. (kimyon nasıl bir isim çağrışımı diye merak edenlere not: Doğum sonrası yemeklere kimyon ilave etmek sütte gazı engelliyormuş, ne yapayım en güncel konu bu, normal isim bulamadım).



Açıkçası ben kimsenin benim arkamdan, o anne hakkında hissettiğim şeyleri hissetmesini istemiyorum. Haliyle, cancanıma özellikle başkalarının evindeki davranışları hakkında çok sıkı bir eğitim verme derdindeyim (inşallah). Ama bu eğitimi nasıl verebilirim? Bir arkadaşım, kendi evinde sınırları olursa, başka evlerdeki sınırları da tanıyorlar demişti. Diğer yandan da çocuğa sürekli hayır demek istememek mevzusu gibi derin bi konu var."



Pek üzerine düşündüğüm bir konu değildi, ama vesile oldu şimdi. Sanırım evimize hiç çocuk gelmediğinden. Şimdi farketdiyorum ki, evimize hiç çocuklu misafir gelmemiş. Ancak farkettim ki, evimize gelen büyüklerde de bir sınır sorunu olabiliyor. Gelen misafir kapısı kapalı olan bir odaya dalabiliyor mesela ve bu beni fena halde gıcık ediyor. Gelen kişi ne kadar yakın olursa olsun. Misafirlerde rahatsız olduğum davranışlar diye liste yapsam başta bu gelir. Dolapları açma, odalara girme. Misafir odası diye bir şey var, orda otur di mi. Bence bu tarz davranışlar bu kişilerde sınırlarla ilgili bir sorundan kaynaklanıyor. Sen nerde başlıyorsun, o nerede bitiyor anlayamadığı için.

Çocuklarla ilgili olarak düşününce bilemedim. Hayal edemedim bir an. Kendi çocukluğumdan hatırladığım, annem dışarıda nasıl davrandığıma çok önem verirdi. Mesela her misafirlik dönüşü yaptığım iyi-kötü şeyleri anlatırdı. Nasıl desem, evde yapsam çok büyük sorun olmayan şeyler dışarda yapınca ayıptı. Hani anlaşma gibi. Dışarda efendi olacaksın. Küçükken bunu bilirdim ben. Yani illa bir cadılık yapacaksam da dışarda yapmayacam. Bir gün bir misafirlik dönüşü annem yolda şu davranışın yanlıştı filan dememişti de "aa galiba ben büyüdüm" diye çok sevinmiştim.

Anahtar denge ve anlayış sanırım. Bir de yaştan yaşa fark var. Üç yaşındaki tepkinle bir yaşındaki aynı olmaz. Hiç karışmamak doğru değil ama sıkı terbiye de doğru gelmedi. Bilmiyorum.

Bilemedim yani.

Bir de ben kitap annesiyim. Hocam daha o konuya gelmedik demek istiyorum:)))
Bu soruyu deneyimli annelere sormak gerek.
mummy ve anne ve bebişi ne düşünürsünüz?

selamlar...

6 Mar 2009

Annelere Tavsiyeler: Nasıl endişelenmeyi bıraktım ve yavruyu sevdim?


Blogun başlığı şu filmden geliyor: Dr. Strangelove, Or: How I Learned To Stop Worrying And Love The Bomb. Tam bir kara mizah, muhteşem bir film. "Nasıl endişelenmeyi bıraktım ve bombayı sevdim". Şimdi yavruyu bombaya benzetmiş olmayalım tabi. Serbest çağrışımın sonu yok.:)

Ela 2 ay 6 günlük. Ve bu sürede neler neler öğrendik. Tecrübemizi yazalım. Aslında bu yazı kuzunun annesinin yorgunluğuna ithafen yazılıyor. Ordan ilham aldık.

Geçen haftalarda Eloş huzursuzlandı. Gündüzleri keyifsiz, arada mızır mızır. Akşam ağlamaları, uyumada güçlük, gündüz uykuları mıymıy filan. Tabi insan delirmiş gibi okuyor. İnternetten arat arat, türkçe siteler, ingilizce siteler. Aman neyi yanlış yapıyorum diye Baby Whisperer kitabını hatmet, evdeki diğer kitaplara bak. Herkes başka bir şey desin. Gaz mıdır, reflü müdür, kolik midir nedir, nedendir derken çıldırma noktasına geliyor insan. Şimdi (bu noktada okucuyular maşallah derler) maşallah, düzenimiz oturdu. Bunu 1-Ela'nın büyümesine 2-Birbirimizi daha iyi anlar olmamıza 3-Evdekilerin (baba ve teyzenin) sabrına ve desteğine ve tecrübe kazanlamarına 4-Aldığımız bazı önlemlere bağlıyorum.

Şimdi bunlardan bahsedeceğim. İzlediğim bir video beni uyandırdı. Daha önce de linkini vermiştim. Uzman TVde bir doktor, "anne olmadan önce çok aktif ve becerikli olan kadın, anne olunca "mükemmel yetiştiricem yavrumu" duygusuyla hareket ediyor, tam öyle olamayınca stres oluyor, bu bebişe geçiyor ve döngüsel olarak ağlamalar artıyor "diyordu. Profile baktım uyuyor. Acaba öyle mi derken bir deneyelim dedik.

1- Önce kendimle başbaşa konuşma. Neyin var kızım? Neden streslisin? Öncelikle yapman gereken şu: Duygusal modların başka bir insanın duygusal modlarından etkilenmemeli. (Bunu bana öğreten eski bir doktoruma bu vesile ile selam ederim) Yani sen başka bir insanın duygularından sorumlu değilsin. Bu iki aylık bebeğin bile olsa. O ağlıyor diye, senin üzülmen gerekmez. Sen büyük olansın. Sakin ve neşeli olacaksın. Karşındaki ne yaparsa yapsın. Bağırsa da, ağlasa da, "ağla anam babam sen bebeksin", "aa yap altına tabi yapıcan ben temizlerim", "istediğin kadar uyan ben gene uyuturum seni kuşumm" şeklinde bir duygusal kabullenme yaşayacaksın. Ancak bunu yapabilmek için duygusal açıdan güçlü olman lazım. Bu nasıl olur?

2-En önemlisi uyku. Uykumu aldığımda melek gibiyim, güçlü kuvvetliyim. Sürekli uykusuzken insanın kafasının bir kısmı bebiş uyusa da ben de uyusamm diye çalışıyor. Bebiş bu anladığı için uyumuyor, o uyumayınca anne sinirleniyor, anne sinirlenince bebiş ağlıyor, o ağlayınca anne stres oluyor filan. Catch 22 durumları. Uyku sorununu çözmek gerek. Bu iki şekilde oluyor . Birincisi uyumak. İkincisi uykusuzluğu benimsemek. Bebek uyuduğunda insan her zaman uyuyamıyor. Şimdi ben o uyuduğunda mutlaka yatıyorum. (akşam 8den sonrası hariç) Uyusam da uyumasam da. En azından yatayda dinleniyorum diyorum, gözlerimi kapıyorum ve hayrettir uyuyorum da. O ufak uykular yetmeye başladı. Haftasonları bebişi babaya verip uyumalı. İnsan uykusunu alınca daha pozitif, daha güçlü.

3- Stres faktörlerini azaltmak lazım. Öncelikle stresi yenmek gerekiyor. Anne iyi olacak. Baktım ki ben sabah uyanıyorum keyifsizim, yavru keyifsiz çünkü. O ne olursa olsun keyifli olmaya karar verdim, de bu kararla olmuyor sadece. Sevgiliyle kavga çıkardım geçen, bi güzel kavga ettik. İkimiz de yorulmuşuz, bunalmışız. Sonra pambık gibi olduk. Stres geçti. Kendine zaman ayıracak bir yol bulmalı. Baktım bana en iyi gelen şey kitap okumak. Hem zihnim boşalıyor, hem de rahatlıyorum. Bebek, aile, anne konularına ennn uzak kitabı seçtim. National Geographic de belgesel izliyorum, kutup ayısı yavruları aç kalınca içim eziliyor. Yani o nedenle bebeklere, yavrulara en uzak konuda şeyler okuyorum. Kuantum fiziği, hapishane anıları gibi şeyler. (Ben de böyle bir deliyim, ne var?)

4- Eğer stres geçmiyorsa, stressiz ve yorgun olmayan birini bulmalı. Akşamları kızkardeşim ve sevgili evde oluyor. Onlar Ela'yı özlemiş oluyorlar, onu uyutmaya can atıyorlar. Ben de yorgun oluyorum. Eğer ben uyutucam diye diretirsem, stres bebeğe geçiyor. O durumda en iyisi mutlu kişiye vermek, o onunla zaman geçirsin biraz da. Ben de rahatlamanın bir yolunu bulayım. Yemek yapayım ya da boş gözlerle TVye bakayım, rahat rahat tuvalalete gideyim. Artık ne gerekiyorsa.

5-Neşeli şarkılar dinlemek. Akşam üstü huzursuzlanıyorsak, neşeli oynak şarkıları koyuyorum, onlarla hep söyleyip, hem dansediyoruz. O Eloşu çok sakinleştiriyor.

6-Gündüz uykuları. Bu uykuları muhakkak uyuması gerekiyor, isterse beş dakika olsun. Uyansın dakika başı önemli değil. Tracynin düzeninin bir bildiği var. Şu an gece 11 beslemesi hariç ona kanalize olmuş durumdayız. Gündüz uyumadığında gece çok huysuzlanıyor.

7-Banyo ile çok rahatlıyor. Genelde akşam saatlerinde uyku öncesi yaptırmak iyi geliyor. Her banyoda saçını yıkamak şart değil hem.

8- Kabullenmek. Nasıl desem, ben gündüz bebişi yatırınca beş dakika sonra ağladığında moralim bozuluyordu. Yorgun oluyordum, iki dakika dinlenmek istiyordum. Kabullendim. Her yatırışta artık uyursa ne ala, uyumazsa alırım diyorum. Şansına. Bazen güzel uyuyor, ben de dinleniyorum. Bazen de uyanıyor, ne yapalım, kısmet.

9- Hayatın diğer sorunlarıyla yüzleşmek. İnsanın kafasında başka sorunlar, endişeler varsa rahatlayamıyor. Bu konuda herkesin kendince bir çaresi var. Yoga olabilir, spor olabilir. Müzik olabilir.

10-Ben hala her emzirmeyi, her uykuyu yazıyorum. Düzeni takip açısından. Ağladığında ipucu oluyor. Hımm 1 de az yemiş, 3.5 da acıkması normal o zaman gibi.

11- Aslında insan içgüdüyle öyle çok şey biliyor ki... Anne rahat, mutlu ve keyifli olunca, zaten biliyor ne yapacağını. Çevrenin anneye destek olması lazım. Bir de anne yorulmamalı. Kuzunun annesi, eğer yemekti, ütüydü zor geliyorsa, bırak yapma. Kahraman olma. Şımart kendini. Kız kardeş bana kafeinsiz kahve aldı. Kahve yasak ya normalde. Akşamları bir fincan onu içiyorum, artık şarap yerine filan geçiyor. Arada bir dışardan yemek söylüyoruz. Yani evet yüzdeyüz sağlıklı olmayabilir ama işte anne de insan yahu. Onun keyfini yerine getirecek şeyler yapmalı.

12- Elalem. Gazı var, sazı var, sızı var. Sussuuunn lennn. Herkes kendi çocuğuna baksın. Haydi bakiim, herkes kendi kapısının önünde oynasın. Saydırmak en güzeli. Ohhh ben bazen blogdan saydırıyorum, bazen akşam saydırıyorum. Bi güzel rahatlıyorum.

13- Kendine çok güvenmek ve hiç güvenmemek. Ben anneyim bilirim ve acaba yanılıyor olabilir miyim arasında sarkaç hareketi yapmak. Ya da şöyle, tutarlı olmak. Bebişe yaklaşırken kendinden emin yaklaşmak ama emin olmamak. Bir kere gazı var sandım, meğer açmış. Zavallı çocuğa meme vermeden, sırtını ovdum durdum, çok utandım. Yani insan yanılabiliyor tabi. Ama yine de güvenli davranmalı.

14- Ah zavallı yavruuum sesinden kaçınmak. Fazla empati kurmamak. Cool durmak. Evet canım karnın ağrıyor olabilir ama aaaa baakk aspiratör gibi. :) Yani çocuk denileni anlamıyor ama duyguyu anlıyor.

15- Biz sürekli konuşuyoruz. Yani kızım ağlıyorsun, istediğin kadar ağla, ben yanındayım gibi. Paniklememek. Sanırım anahtar bu. Paniklemeden devam etmek. Sabır burada giriyor devreye.

16-Ukala olmamak. Ben bu yazıyı yazmaya oturdum ve Ela uyanıp ağladı. Ağlamayan çocuk derken tam. Yani kendi nazarım değer, o olur, bu olur. Yani bunlar kendince yollar. Bebiş dediğin bir gün öyle, bir gün böyle aslında.

17- Beklentiyi azalt. Yani bebeklerin nasıl olması gerektiğini kim biliyor ki? Aa ama bu kadar ağlamaması lazım. Yok ya? Bizim arkadaşın bebeği 7 saat ağlıyor, gayet de sağlıklı naber? Yani çocuğun da bir kişiliği var. Bizimki de böyleymiş de. O kadar çok sorun kabullendiğin, mücadeleyi kestiğin anda geçiyor ki. Aslında hayatta da öyle...

18-Gece uykusu için. Bizim anladığımız kadarıyla şu mama yüklemesi denen şey işe yarıyor. Gündüz bol bol besliyorum yavruyu. 6-8 de çift meme, fazla fazla içiyor. Bir de gündüz uykuları düzene girince gece güzel uyuyor yavru.

19-Kaka - Gaz sorunları. Bizim yeşil uçan kaka problemimiz vardı. Doktor mühim değil, normal filan dedi ama benim içime sinmedi. İçgüdü denen bişey var. Memelere dikkat etmeye başladık. Mesela saat 1de sol emzirdiysem saat3te sağ emziriyordum. Şimdi 1 de sol sağ emzirdim diyelim. saat 3te sağ sol emziriyorum. Hangi memede kaldıysam oradan devam ediyorum ki eksiklik olmasın. Still teayi kestim. Süt yapıcı hiçbirşey almıyorum. Acı yemiyorum. Yediğime içtiğime dikkat ediyorum, süt içmiyorum filan. Kakalarımız sarı. Uçan kaka döneminde gazımız da fazlaydı ve bebek huzursuzdu.

Her memeden sonra ısrarla gaz çıkarıyorum. Meme değiştirirken de. Sırtı kuvvetli kuvetli ovuyorum çıkana kadar. Emin değilsem zinco veriyorum 6 damla. Ayaklara çorap giyiyoruz mutlaka. Kendinden çoraplı altların üstüne bir çorap daha giyiyoruz. Belki bana öyle geliyordur ama çorap işe yarıyor.

20- Uyutmayı bırakmak. Bir saati geçince acaba uyuyacak mı diye geriliyordum. Bıraktım şimdi kendisi uyuyor... Uyumadan once bi vızzzlıyor sonra horrr....

Umarım işe yarar!!!!

Yemekteyiz - Ela

Dün kızımla zeytinyağlı kereviz pişirdik. Kerevizi çok severim, sadece zeytinyağlı yaparım. Enginar gibi olur tam. Keşke fotoğrafını da çekseydim. Neyse artık bir dahakine.

Anakucağını mutfağa taşıdım. Bir yandan yaptığım herşeyi anlattım bir yandan kerevizleri soydum. Şimdi Ela'cım kerevizleri soyuyoruz, sonraa dilimliyoruz. İşte dilimlerken elimizi kesmemeye dikkat ediyoruz. Pek eğlendik. Biraz daha yavaş oluyor hazırlaması ama Eloş da, ben de mutluyduk.

Hayatımız daha bir düzene girdi gibi. Bakalım, bugün de zeytinyağlı pırasa yapmaya çalışacağız.

Ben süper annelerden değilim, daha önce süper kadınlardan da değildim. Hani ev sürekli tertemiz ve toplu, her akşam üç çeşit yemek ve salata hazır, alışverişler pazardan itinayla yapılmış filan. Daha çok ev dağınık ama kendi içinde düzenli bir dağınıklık, yemek fırsat bulunca yap (zaten bebişten önce eve 9dan önce gelemediğimizde işyerinde dışardan söyle), temizlik eve gelen ablaya emanet. Popomuzun yer gördüğü yoktu bir yandan, olduğunda da iş yapasımız gelmiyordu.

Şimdi zaman yavaşladı biraz. Öncelik her zaman annelikte. Hamaratlık ve anneliği beraber beceremeyeceksem anne olayım önce. Ama baktık annelik fena gitmiyor, yemek de yapmaya, ortalığı daha düzenli ve temiz tutmaya başladık.

"Her çocuk farklı düşünür" diye bir kitabımız var. Bu arada bu çocuklara yönelik kitapları okudukça insan kendini ve çevresini çok daha ilgi algılamaya başlıyor. Diyelim bir insanla ömür boyu bir konuda anlaşamadınız. Çok basit. Karakterleriniz farklı, yapacak bir şey yok. Aslında dediğim şey çok sıradan ve açık ama hayatı yaşarken öyle olmuyor işte. İnsan illa hayııır benim yolum doğruuusuu diye tutturmak istiyor. Neyse. Kitap dört karakter tipinden bahsetmiş.

Düzenli
Uyumlu
Yenilikçi
Öncelikçi.

Çocuk ve anne bu tiplerden birine giriyorlar. Ben tespit ettim ki ben tam bir öncelikçiyim. Bu insanlar işleri öncelik sırasına koyar önemlileri yapmaya çalışırlarmış. Mesela az önce dedim ya, önce Ela gelir. Ela oyun oynamak istiyorsa yemekmiş, temizlikmiş her iş bekler. Halbuki düzenli bir tip olsam, çocuğumla da oynamak isterim ama belirli bir düzen olmadıkça, herşey yerli yerinde olmadıkça huzursuzlanıp dururmuşum. Yenilikçiler, çabuk sıkılan ve sürekli yeni bir şey arayan tipler. Uyumlular ise insan odaklı. Mesela benim eşim uyumlulara girer. İnsanları kırmak istemez. Ben bana göre daha öncelik bir şey olduğunda "hadi baybay" der çat diye kapatırım telefonu. Uyumlu için insanlar hep önceliklidir. Önce usturuplu bir şekilde telefonu kapatır, sonra ne iş varsa ona bakar. Biz bu yüzden az kavga etmemişizdir mesela. Halbuki işte durum belli. Karakterlerimiz farklı.

Annem de düzenli karakterine uyuyor. Temiz, titiz. Herşey yolunda, herşey kuralına uygun. Öncelikçiler aslan soyundan olduklarından yeterince önemli görmedikleri işleri (ortalığı toplamak gibi) yapmazlarmış. (Büyük işlerin adamılar ya, daha mühim şeyler var!) Kaç kere kitap okumak için evi darmadağın bırakmışımdır. Ama öncelikçilerle düzenliler iyi anlaşırmış, çünkü ikisi de aslında tertipten hoşlanırmış. Tek sorun öncelikçinin işleri başkasının yapmasına pek itirazı olmamasıymış. (Yönetici tiplermiş bu öncelikçiler. Ortalık düzenli olsun ama ben yapmayayım, seni seniiii.)

Ben çok yüzeysel anlatabildim tabi. Çocuğunuzun öncelikçi karakteri varsa, onu farklı şekilde motive edebilirsiniz diyor kitap. Diyelim oda toplanacak. Ben bu odayı onbeş dakikada toplarım diyin, o ben on dakikada toplarım der ve yapar diyor. Böyle iddalaşılacakmış biraz.

Aman Ela uyandı... Koşayım.

Kitabın adı :
Her Çocuk Farklı Düşünür
Yazar:
Lanna Nakone

Mutluluk Dersi


Sevdiğimiz bir arkadaşımızın kızı Harvard'a girdi. Son derece sevimli, akıllı bir insan. Ailesi son derece entellektüel, biraz kara mizahvari bir bilince sahip insanlar. Yaşadığı ortam, arkadaş çevresi elit, okumuş, yazmış insanlar. Sonra bir yaz geldi. Ne yapıyorsun, okul nasıl, şu bu derken mutluluk dersi diye bir şey aldığından söz etti. Biz tabi hemen kıyasıya dalga geçtik. Neeee, mutluluk mu, olur mu canımmm aaa. Filan. Kızcağız utana sıkıla aslında çok faydalı diye anlatmaya çalıştı. O anda bana çok bir anlam ifade etmemişti. Amaan Amerikalılar diyip geçmiştim sanırım. Zaten mutlu insanlar genelde. Ne bileyim, işe üç saat trafikle gelip goood morrniinng diye enerji saçabiliyorlar. Aynısını Türkiye'de hayal etmek ne mümkün. İnsan enerji saçacak olsa bile(belki aşık uçuyor?) adet yerini bulsun diye öf pöf ediverir. Bir arkadaşımın dediği gibi, memleketimizde açık açık mutlu olmak, ulu orta sevişmek gibi bir şeydir, ayıptır, günahtır. Sevineceksen gizli gizli sevin, olan var, olmayan var di mi ama?

Dolayısıyla mutluluk dersi filan bize fantastik gelir. Biz mutsuzluk konusunda fahri doktora almışız, işin prosu olmuşuz. Örneğin depresyon tedavisi görenler, depresyondan çıkabilir. Diyelim, sen 10 üzerinden 10 almışsın depresyonda. Düzelirsin, geçer. Oysa çoğunluk depresyonu kritik seviye olan 6'da tutar. (Ben hesapladım) Kritik seviyedeki depresyonla doktora gitmek gerekmez, ne aşağı, ne yukarı oynarsınız. Çoğunluk da 5-7 raicinde olduğundan, normal sayılırsınız.

Mutluluğu hep koşullara bağlı sanırız. Şuyum olsun, buyum olsun, şu işe gireyim, şu kadar para alayım vesaire. Daha geniş de olabilir, Türkiye kurtulsun, sera etkisi geçsin... Kitap siparişi verdim bu günlerde, bir tanesi çocuklara mutluluğu öğretmeye dair. Düşünsenize, uykuyu öğretiyoruz, beslenmeyi, yemeyi içmeyi. Mutluluğu da öğretmek gerek. Mutluluk öğrenilebilen bir şey midir? Ya da bunun yöntemi nedir? Kitabı okuduktan sonra tekrar yazarım. Umudum var. Öncelikle duyguları reddetmemek gerekiyor demiş mutluluk dersi veren şahıs. Ne kadar doğru. Düşünüyorum da hayatımın en az on yılını aldı duygularımı kabullenmek. Kabullenmekten ötesi farketmek.

O kadar takılmışım ki "olması gereken"e odaklanmaya. Olumsuz duyguları yok saymaya, gölgeden kaçmaya. İnsan içinden çıkana kadar kabullenmiyor, anlamıyor. Sonra bir nokta geliyor şanslıysanız. Artık ayıp filan demeden, korkak demeden, duygu budur ne yapayım diyorsunuz. Onunla karşı karşıya geliyorsunuz. Zaten bir kere yüzüne bakar da sırtınızı dönmezseniz, o da çözülüveriyor. Sormanızı beklermiş meğer.

Yani çevrenizde ne hissetmeniz gerektiğini dikte edenler olabilir, filmler, romanlar. Siz de demek böyle hissetmem lazımmış diyip şaşırıp duruyor olabilirsiniz. Bir noktada "my name is hıdır, elimden gelen bıdır" diyip çıkmak lazım.

Bana bizim eğitim sistemimiz duygularımızı kabullenmek bir yana, reddetmek üzerine kurulu gibi geliyor. Okulda öğreniyor insan, bunlar sevilecek, bunlara kızılacak. Kız çocuğuysan bir de öfke, rekabet, düşmanlık, haset gibi duyguları bastırıp hanım hanım olmayı öğrenmen gerekiyor. Ama ben hiç öfkelenmem kiiii. Aferin. Daha empatik, daha duyarlı olman lazım, olamadın mı yandın. Öyle aşık olmak, sevmek filan da kolay değil. Başına gelebilecek kötü şeyleri filmlerden de mi öğrenemedin.

Duygularını reddetmemek nasıl öğretilir? Tek yolu var sanki. O da anne ve baba bunu yaşayarak gösterecek. Sen kendi duygularını kabulleneceksin, iyisiyle kötüsüyle. Dışarı yansıtmadan, şeytanlar, ötekiler yaratmadan. Jung amca ne demiş, "çocuğunuza verebileceğiniz en güzel hediye kendi gölgenizle yüzleşmeniz ve onu çocuğa yıkmamanızdır". Anne ve babanın günahlarını çocuklar taşımasın.

Mutluluk da belki mutlu olarak öğretiliyordur.

Harvard'daki ders hakkında:

"Bilimsel araştırmalar, yaşama daha iyimser bakanların daha uzun yaşadıklarını kanıtlıyor. Araştırmalar, iyimserliğin ve hayata pozitif yaklaşım ve bakışın öğrenilebileceğini de gösteriyor. Ben Shahar, yüzlerce öğrencisine ders sırasında birkaç dakika meditasyon yaptırıyor ve "Nefes almaya odaklanın, gerginliğinizi atmaya çalışın ve sadece kendi kendiniz olmanıza izin verin" diyor. Öğrenciler, 90 dakikalık derslerden neşe içinde çıkıyorlar. Shahar, "Başarısızlığı da öğrenmek ve mevcut durumdan en iyisini çıkarmak gerekir" diyor.

Sadece iki psikoloji dersi veren Tal Ben Shahar’ın tam 1400 öğrencisi var. Araştırmayı fazla sevmediği için Shahar’ın üniversitede "kalıcılığı" bile kesin değil. Ancak "mutluluk öğreten hoca" buna "Benim tutkum öğretmek. Ben de onu yapacağım" diye cevap veriyor.

Duyguları reddetmek mutsuzluğa götürür

Tal Ben Shahar’ın derslerinde öğrencilerine yaptığı tavsiyelerden bazıları şunlar:
Kendinize insan olma izni verin. Korku ve acı gibi duyguları kabul ederseniz onları yenmek de kolaylaşır. Duygularınızı reddetmek mutsuzluğa götürür.
"


(Fotoğraftaki benim, eski mutlu anlarımdan biri...)

5 Mar 2009

İlk Gezimiz...


Dün yavruşu attım arabasına. Yürü kız dedim. Bir heves çıktık dışarı, indik asansörle. Cengaver anne bebek arabasını ve bebeği taşıdı bir kaç basamak. Sonra ver elini sokaklar. Gezdik biraz, güneşe verdik yüzümüzü. Gerçi yavru çıkar çıkmaz uyudu ama olsun. Eve dönüşte anahtarı sokunca da uyandı. Temiz havalar alındı, görenlerden maşallahlar alındı. Kimsecikler karışmadı zaten sıkı sıkı giydirmişim.

Sevgili amcalarım, sevgili teyzelerim işte böyle bir gün geçirdik dün. Eğlendik anneyle. Burun burun burun, çene çene çene hala en sevdiğimiz oyun. (Annem önce benim, sonra kendisinin burnuna dokunuyor. Burun burun gibi garip şeyler söylüyor. Ben de konuşuyorum aaeeh diyorum hııı diyorum, ooo diyorum. Sonra çeneme dokunuyor, sonra kendi çenesine dokunuyor. Neden bilmem çook eğlenceli.) Sonra bazen beni azıcık yalnız bırakıyor ana kucağında. Orada aynalı renkli bir güneş oyuncağım var. Ona vuruyorum, vurdukça dönüyor. Döndükçe gülüyorum, çok eğlenceli. Annem her dakika başımdaydı şimdiye kadar. Şimdi biraz yalnız da kalabiliyorum. (Başımı dinliyorum, ne geveze kadın. Sürekli şarkı söylüyor, sürekli!) Annem başımda değilken daha farklı sesler çıkarıyorum viiiiiyk gibi bir ses çıkardım bugün. Annem gelince gene bildik seslere geçtim. O yokken denemeleri yapayım, hazırlanayım di mi ama. Bir de annem şarkı söylerken ben de elimden geldiğince katılım göstermeye çalışıyorum. Çok canım istiyor söylemek.

Günün favori şarkıları.
Karlı Kayın Ormanı - Nedense bu şarkıyı dinleyince çok uykum geliyor. (Teyzeme sorarsan o kadar üzülüyorum ki üzüntüden uyuyakalıyorum. SÖylerken ilginçtir annemin de uykusu geliyor)
Arkadaş - Bu da uyku getirici güzel bir şarkı.
Gözlerin - (Annem bu şarkıyı söylerken kendini kaybediyor, ben de eğleniyorum)
Maskeli Balo - Bu şarkıda anneyle dans ediyoruz.
Bebekte Üç Beş Tur atarım - Bu şarkıyı teyze söylüyor. Annemin söylediği üzücü şarkıları protesto edip, popla tanıştırıyor beni. Eğleniyorum ama sonuçta uyuyorum gene. (Eniştem tiki mi yapacaksın Ela'yı demiş. O ne ki?)
Dandini dandini dastana - Anladım danalarla ilgili bir sorun var. Ama kardeşim her söylene mi farklı söylüyor. Babam çok komik söylüyor. Arada kediler filan oluyor şarkıda. Mav miv gibi sesler çıkarıyorlar. Sonra uyusun da büyüsün kısmında okullara gidiyormuşum filan.
Tasviri şikayet - Bu şarkıyı söylerken annem çok eğleniyor, o eğlenince ben de gülüyorum sürekli. Ne güzel neşeli..
Küçük ayşe - Bunu küçük tavşannn küçük tavşan napıyorrsun bana söyle olarak söylüyor.

Arada başka müzikler de çalıyor. Onları sanki kulağım ısırıyor gibi, ben doğmadan önce dinlemiş olabilir mi?

Haa bir de ben ağlayınca annemin karnındakine benzer bir ses çıkaran yere götürüyorlar. Huzur buluyorum. Aspiratör mü neymiş. Annemin karnında da varmış ondan, bak şu işe...

Anneannem bana bir alt değiştirme şeysi almış, yeşil. Onu görünce çimenlerdeyim sanıp hopp diye bırakıveriyorum kendimi. Annemle babam gülüyorlar. Ayıp denen bir şey var yahu.

Bi de annem bazen kendini kaybedip sürekli fotoğraf çekiyor. Hem beni seviyor, hem kameraya alıyor. Ne tuhaf kadın. Burda gerçeği var yahu, sevsene beni. Ama nerdeee, yok adam olmayacak bu kadın. Ama beni seviyor. Ben de ona gülüyorum:)

3 Mar 2009

Şimdi Gözlerime Ağlamayı Öğrettim...

Yusuf Hayaloğlu ölmüş... Çok üzüldüm.

Ayrılığın Hediyesi



şimdi saat sensizliğin ertesi
yıldız dolmuş gökyüzü ay-aydın
avutulmuş çocuklar çoktan sustu
bir ben kaldım tenhasında gecenin
avutulmamış bir ben...

şimdi gözlerime ağlamayı öğrettim
ki bu yaşlar
utangaç boynunun kolyesi olsun
bu da benden sana
ayrılığın hediyesi olsun

soytarılık etmeden güldürebilmek seni
ekmek çalmadan doyurabilmek
ve haksızlık etmeden doğan güneşe
bütün aydınlıkları içine süzebilmek gibi
mülteci isteklerim oldu ara sıra, biliyorsun..
şimdi iyi niyetlerimi
bir bir yargılayıp asıyorum
bu son olsun be..bu son olsun!
bu da benim sana
ayrılırken mazeretim olsun!

şimdi saat yokluğunun belası
sensiz gelen sabaha günaydın!
işi-gücü olanlar çoktan gitti
bir ben kaldım voltasında sensizliğin
hiç uyumamış bir ben...

şimdi dişlerimi sıkıp
dudaklarıma kanamayı öğrettim
ki bu kızıl damlalar
körpe yanağında bir veda busesi olsun
bu da benden sana
heba edilmiş bir aşkın
son nefesi olsun...

kafamı duvara vurmadan
tanıyabilmek seni
beyninin içindekileri anlayabilmek
ve yitirmeden, yüzündeki anlık tebessümü
bütün saatleri öylece durdurabilmek için
çıldırasıya paraladım kendimi
lanet olsun!
artık sigarayı üç pakete çıkardım günde
olsun be! ne olacaksa olsun!
bu da benim sana
ayrılırken şikayetim olsun

gözyaşım utangaç boynunun inciden kolyesi olsun her damla vefasız teninde bir veda busesi olsun isterim sende ben gibi yan ömrüne hep ağla hep ağla bu benden son dua bu benden ayrılık hediyesi olsun)

Etiketler

Blogumdaki etiketleri düzenlemeye başladım. Başlarda o an içimden gelen etiketi ekliyordum yazıya. Bunun karmaşaya neden olduğunu farkettim. Başka bloglarda çok daha az sayıda etiket, çok daha işlevsel.

Etiket demişken, başkalarına ve kendimize yapıştırdığımız etiketlere ne demeli? O kadar kolay yerleşiyorlar ki. Kimi zaman geçmişten kalma, kimi zaman denk geldiği için yapışmış bir yafta. Gerçekliği ise meçhul. En çok ailelerde vardır etiketleme. Pek çok kişinin aileden uzaklaşmasının altında yeni bir hayata başlama arzusu vardır. Eğer ailenin "beceriksiz"i oysa, aileden uzaklaşmadan herhangi bir şey başarması beklenemez. Aileler ilginçtir. Siz vasatın üstü bir öğrenciyken bir nedenden çalışkan yaftası yemiş olabilirsiniz, kardeşiniz çok daha başarılıyken tembel yaftası yemiş olabilir. Etiketler bölüşülür. Savurgan yaftası bir kez yapıştıysa dünyaları biriktirseniz kimseyi ikna edemezsiniz. Pinti yaftası size düştüyse ne kadar harcasanız görülmez.

Bunun ailede daha fazla olmasının nedeni sanırım insanın aile bireylerini baştan tanıma gibi bir lüksünün olmaması. "Seni en iyi ben tanırım" hissi. Ancak o tanıma o kadar geniş bir süreyi kapsamaktadır ki, sizin beş yaşında yaptığınız bir hareket bugününüze maledilir. "Sen zaten eskiden de bencildin" olur. Oysa insan kaç dereden geçiyor, kaç köprünün altından ne sular akıyor. Fakat insan en yakınındakini tanımaya yeterli emeği harcamıyor. Saklamak istediğiniz şeyi gözönüne koyun derler ya. Gözünüzün önündekini tanıyamazsınız. Elin adamı tanır. Kardeşin duymaz, eloğlu duyar. Bu yüzden. Bildiğinizi öğrenemezsiniz. O nedenle tanıyamazsınız. "Sen zaten"li cümleler kurarsınız. Ki bunlar çok olumlu cümleler de olabilir. "Sen zaten çok zekiydin hep" de olabilir. Önemli olan nokta, bu etiketler, zamanında eklediğimiz sıfatlar bizim kişileri algılamamızı çok etkiliyor. Daha önemlisi kişinin kendisini algılamasını etkiliyor.

Depresyonla fazla haşır neşir olmuş bir insan olarak biliyorum ki, en diplerde bitmek tükenmez bir karanlık ve öyküler var. Kendimize anlattığımız öykü. "Hayat hikayemiz". Ve öyle aldatıcı ki bu hikaye, anlatana göre değişir. Aynı hayattan kırk tane kahramanlık destanı, yüz tane kaybeden masalı çıkar. Hikayeyi seçmek sizin elinizdedir. Onu ne anne, ne baba, ne eş, ne sevgili yazamaz. O hikayeki kişi kendi yazar. Depresyonda bunu unutursunuz. Elinize tutuşturulanı gerçek sanırsınız. Düştükçe düşersiniz kuyuya, dibine kadar. Kendi hikayenizi baştan yazabildiğinizde, etiketlere "yoo, hayır" dediğinizde, öğrenilmiş çaresizliklere bay bay dediğinizde, başkalarının yenilgilerini taşımayı bıraktığınızda, sadece kendinizi dinlemeyi başardığınızda çıkarsınız ordan.

Farkettim ki, biri Ela adına konuştuğu zaman çok geriliyorum. "Bunu sevmiyor" dendiği zaman. Ya da "şöyle şöyle düşünüyor". Ya da "kucakçı olmuş bu" gibi laflara sinirleniyorum. Sevme amaçlı da olsa "edepsiz" denmesine gıcık oluyorum. Birincisi bunlar doğru değil. İkincisi daha iki aylıkken ona sıfatlar vermek bana acımasız geliyor. Asla yapmak istemediğim şey onun adına konuşmak. Onu konuşturmadan sürekli konuşmak. Onu onun kendini tanıdığından daha iyi tanıdığımı sanmak. Dinlememek. Hep bildiğimi sanmak. Bunları asla yapmak istemiyorum.

Damdan düşenin halinden ancak damdan düşen anladığı için empati konusunda zorlanmayı anlıyorum. O yollardan kimse geçmesin, kimse anlamasın inşallah. Geçen kardeşimle konuşuyorduk, doğum ve gebelik konusunda senden beklenmeyen bir performans gösterdin dedi. Ya evet nazlıyımdır ben dedim. Sonra düşünmeye başladım. Nerden çıktı ki bu? Geriye doğru gittikçe pek bir kanıt bulamadım. İğneden korkarım derdim, kuzu kuzu gittim oldum gerektiğinde. Bugüne kadar bana iğne verdiler de korkumdan olmadığım olmadı hiç. Hastalandığımda doktora gidip, eziyetli (retroskopi dahil) tetkiklere girdim, gıkımı çıkarmadım. Pkos oldum. Doktor doktor gezdim. Bir ara sağlığım çok bozuktu. Bileklerimde kistler çıktı, doktor astım dedi vesaire. Yani böyle ağlayıp, sızlandığım bir anımı hatırlayamadım. Ben çok küçükken doktorlar aman doktor amca iğne verme diye pazarlık yaparmışım. Bu bana çok anlatıldı. Bir de her kimin aklına geldiyse, iğne olurken, "sakın kendini kasma yoksa iğne içinde donar" demiş birisi. İğne korkumun derinlerinde iğne içimde donacak korkusu var. Ortaokulda bir kez kanlı öksürük nedeniyle çok feci korkmuştum onu hatırlıyorum. Ancak bu yirmi yıl önceydi. Kısacası, benim kendime dediğim "nazlı" lafı tamamen geçersiz. Çok cesaret gerektiren bir sağlık durumuyla sezaryene kadar karşılaşmadım, bu doğru. Ama bu beni nazlı yapmaz. E peki benden neden beklenmesin o zaman? Kısacası aslında benim kendime ve başkalarının bana yapıştırdığı miyadı dolalı yıllar olmuş bir etiket bu aslında.

Öyle çok haksızlık yapıyoruz ki, başta kendimize ve yakınlarımıza. Bazen kendimize "çok verici bir insanım" diyoruz. Biraz kendimizi tutalım derken, vericilikten eser kalmayabiliyor. Depresyonun farkı, normal günlerde varolan etiketlerimiz arasında iyiler ve kötüler varken, depresyonda bir ses, sen kötüsün, sen şeytansın, sen bencilsin, beceriksizsin, eziksin, çirkinsin gibi ne kadar kötü şey varsa onu söylüyor. Sana ne söylendiyse bu konuda hatırlıyor ve kendine işkence ediyorsun. Bir başkası için kendi isteklerinden vazgeçtiğin bir ezik halden, bir ataletten bir eylemsizlikten kaynaklanıyor. Kaçıyorsun ve depresyon denilen yere saklanıyorsun. Aslında ne olur bir süre bana bir şey demeyin, benden bir şey beklemeyin demek istiyorsun. İletişimde son nokta.

Etiketleri sorguladığın noktada kendin olmaya ve hikayeyi ele almaya başlıyorsun. Kendi geçmişine bakmak büyük hata. "Ben lisede de böyle yapmıştım, demek ki"... gibi cümleler çok saçma. Dün dündür, bugün bugündür. "Benim babamın da yeteneği yok demek ki..." Bahane bunlar. Hepsi varolma sorumluluğunu almaya ürken kişinin kendini ikna çabaları. Seni senden başka engelleyen olamaz. O dandik reklamda dediği gibi. Limit sizsiniz.

Ötekileştirme diye birşey var tabi. Etiketler genelde bölüşülür. Arkadaşlar arasında da yapılır bu. Zayıf/şişman,güzel/çirkin,içedönük/dışadönük, sosyal/asosyal,konuşkan/sessiz,siyah/beyaz, bencil/verici, çalışkan/tembel, savurgan/pinti, becerikli/pasaklı... Yani etiketler görece verilir. Aile diğerkamlıktan kırılıyorsa, sizin bir miktar daha az verici olmanız sizi "alıcı" konumuna sokar. Dış dünyada fazla verici sayılsanız da. Ama ötekileştirme nedir? Beyaz olmadan siyah olmaz. Yani sizin beyazlığınızı yaşamanız için birinin siyah olması şarttır.

Kısacası... Etiketler faydalı gibi görünür, anlayışı kolaylaştırır, oysa gerçekleri anlamak ve kişileri tanımak yönünde engel olabilirler. Başkaları bir yana, insan kendisine taktığı etiketleri sorgulamakla yükümlüdür. Kendimize karşı da önyargısız olabilmeli, tekrar yazabilmeliyiz hikayeyi. Bu hikayeyi kendi keyiflerince anlatmak isteyenler varsa, bu onların sorunudur. Sizin değil.

1 Mar 2009

Ama ne gündü - Such a Perfect Day

Just a perfect day,
Problems all left alone,
Weekenders on our own.
It's such fun.

Just a perfect day,
You made me forget myself.
I thought I was someone else,
Someone good.
Lou Reed



Ama ne gündü! Sabah kalktık yedide. Maşallah maşallah kızımıza. Güzel bir kahvaltı yaptık, kocaman. Biraz film izledik. Sonra baktık hava çok güzel. Yavruyu giydirdik güzel güzel. Kendimiz de giyindik. E-bebek'e gittik. Puşetimizi aldık. Kararsızdık ama otokoltuğumuza uyan chiccodan aldık. Bebiş bir süre anakucağında gidecek, sonra o kalkacak ve diğer koltuk takılacak filan. Karışık işler karar vermesi zor. Emzirme zamanını tam ayarlayamadık fakat. Evden çıkmadan meme verdim, daha tam acıkmamıştı. Gittik biraz zaman geçti. Acıktı Eloş. Metrekaresi düşük, metreküpü yüksek bir emzirme odası vardı. Bir güzel emdi Ela. Sonra altını değiştirdik.



Gittik biraz daha baktık arabalara, sonra tekrar emmek istedi Ela. Tekrar emdik. Karar verdik, arabamızı aldık, yola koyulduk. Dedik, çıkmışken bir de caddeye gider miyiz, gideriz. Caddede Zuzu kafe var. Çocukluların dostu kafe. Tabi Ela henüz çok küçük, o nedenle kafe tam bize uygun değil. Ama sigara içilmeyeceğine emin olduğumuz bir yer diye gittik. Eloş uyudu, bizler güzel güzel yemeğimizi yedik. Yemekler bitti, Eloş bastı yaygarayı, "yeter yahu sizin keyfinizi mi bekliycem bebeğim bennn"dedi. Kalktık, yola koyulduk. Bizimki gene acıkmıştı ama ev gerçekten çok yakın hemencecik gideriz dedik. Demez olaydık, inanılmaz bir trafik. Eloş ağlar. Neticede arabada emzirdim. Sonra eve geldik. Sonra banyomuzu da yaptık. Şimdi içerde uyuyor Ela Hanım.

Ne çok ilke imza attık bugün. Kızla dışarı çıktık, alışveriş ve dışarda yemek. Oh my god. Doğumdan sonra benim ikinci dışarda yiyişim. Doğumdan önce bebekte üç beş tur atarım, sevgilimi koluma takarım tipi bir insan değildim ama, yine de bol gezerdik. Biraz daha mobil olacağımızı bilmek hoşuma gitti.

Sağlık ocağına gidip verem aşımızı olacağız bu hafta. Yeni puşetimizle gider miyiz acaba? Mart geldi, bahar geldi. Geldi bahar ayları, gevşer gönül yayları demişler. Bakalım nasıl olacak. Bebeğimi koluma takarım, caddede üç beş tur atarım. Evet neden olmasın.
İyi geceler tüm dostlara....

Anne Sütü Vermek İsteyenler...



Anne Sütü -1 / Ertu'nun Günlüğü

Anne Sütü - 2 / Ertu'nun Günlüğü

Sizin Sütünüz Bol Olsun... / İlknur

Anne Sütünü Arttırmanın Yolları / Hayal Alanım

İlk Aylar, Anne Sütü, EASY / Hayal Alanım

Hamilelik ve IQ

İnsan doğurunca zekası azıcık düşer diye bir mit vardı, belki duymuşsunuzdur. Bizim işyerinde dalga konusu olmuştu. Doğru değilmiş dostlar.

Tam tersine. Annelik zekayı arttırıyormuş. Makaleyi okuyunca bana çok mantıklı geldi. Uyanık olacaksın, kafan çalışacak ki bebeğe iyi bakasın. Doğumda ve emzirme sırasında beyindeki bazı hücreler artıyormuş. Hamilelikteki dalgınlık, annenin beyninin çocuğa iyi bakmak için yeniden modellenmesi sırasında çıkan geçici durumlarmış.

Hayat ne tuhaf vapurlar filan.

İşyeri - Ücretsiz İzin - SGK maceraları...

Bu yazıyı daha önce yazmıştım ama hırgür içinde bitmediğinden yayınlayamamıştım. İşe gidiş maceramı bir anlatayım... Geçen salı gittim aslında. 24 Şubatta. Çocuk sahibi olunca insan günübirlik yaşıyor. İki gün önce asırlar öncesi sanki. Hemen unutuyorsun. Mesela dün bebiş ağlamadı mı, soranlara "aa uslu çocuk" diyorsun. Ağladı mı, "çok yoruyor, biraz zor" diyorsun. Ya da anne olunca insan biraz balık hafızalı oluyor. Bugün yavruşla doktordan dönerken, birden çok mutlu oldum. Benim bi tane daha yapasım geldi dedim. Yani hemen değil tabi de, ikinci olur mu, olmaz mı derken, olmalı gibi bir düşünce geçti. Kardeşim de "vayyy iki ayda unutuluyormuş demek" dedi. Öyle heralde.

Gelelim iş mevzuuna.

Şirket İKsı ücretsiz izin için

* dilekçe vermem gerektiğini
* raporumu kapattırmamı
* yöneticimden olur almamı söyledi.

Yöneticiyle de yüzyüze görüşeyim dedim. Gerçi o diyalog da komik oldu. Çünkü yasal olarak izni vermek zorundalar. Neyse problem çıkmadı.

56. günümüz. SSK "rapor kapatma günü". Arkadaşlar sağ olsun yardımcı oldular. Şimdi süreci bi de ben anlatayım...

Salı günü işyerine gittim. Ela'yı da götürecektim ama hem ağlamaya başladı, susmadı. Hem de hava soğuktu derken götüremedim. Babası evde Ela'ya baktı. Anne yani bennn pek güzel eteğimi, morlu pembeli güzel kazağımı, içine gömleğimi giyip, saçlarımı savurup, makyajlar yapıp (durun durun asıl bomba şimdi) topuklu çizmelerimiii giyiip dışarı çıktım. Topuklu giymeyi seviyorum. Pek de rahat ederim normalde, koştururum tırmanırım filan. Neyse. Bir yıldan sonra ilk kez topuklu giyince Aşkı Memnu'nun Bihter'ine döndüm. Gerçi röportajında okudum. Çekimlerde saatlerce ayakta durmaktan ayakları sızlıyormuş, ondan öyle acemi yürüyormuş, yazık. Bari kıza bazı sahnelerde de terlik, pufuduk giydirseler, arada bir pijama, bir pamuklu bir eşofman giysin. Karışmiyim... Neyse giydim topuklu çizmelerimi kokoş hallerde işe gittik.

Ücretsiz izin için dilekçeyi yazdım bi güzel. Verilen akıllara uyarak (teşekkürler Özlem!) altı aylık istiyorum dedim. İşe gidince herkes beni gördüğüne çok sevindi. Ben de onları gördüğüme sevindim. Bir an işyeri gözüme pek güzel gözüktü. Dışarı çıkmak iyi geldi. Geceler boyu çalışmalarımı unutmuşum, onlar da benim stres anlarımda hayt huyt etmelerimi unutmuş(gibilerdi)lar. Komik diyaloglar yaptık.

* K: Ee aşkı memnuyu izliyormuşsun...
* OA: Evet doğurunca zekam düştü, birden hayattan, tvden, dizilerden daha bir zevk alır oldum.
* K: Sabah sabah seda sayan da izliyor musun?
* OA: hayır gündüzleri cnbce izliyorum daha çok.
* K: oo ekonomist olursun sen bu gidişle. ne alalım, dolar mı, euro mu?
* OA: altın alın bence, aldı başını gidiyor.
* K: maden al diyorsun..
* OA: madem demişken titanyum da alabilirsiniz, malum uçakların dış yüzeyi ondan yapılıyor. (içimdeki ses "sen artık eve git") discovery de izliyorum heheheh. Kaçar... (Sohbet etmeyi unuttum diye korktum.)

Asıl bomba her evlenenin ve doğuranun yaptığı enn bayık şeyi ben de yaptım ve ne diyeceğimi bilemediğimden "aa siz de yapın çok güzel duyguu" diye çocuksuzlara gaz verdim. Kendimi çok kınadım sonra ama hazırlıksız yakalanmıştım. Yöneticilerle de konuştum. Ne desinler, bir tanesi pek endişelendi ama dedim, "bir kaç ay geçsin, part time filan bişi ayarlarız çok gerekirse" dedim. Ne yapalım.

Koşa koşa eve geldim sonra. Ela tabi ben yokken babayı bir miktar ağlamasıyla delirtmiş. Kapıdan girdiğim gibi de sustu. Bana da yapıyor aynısını. Ağla ağla baba içeri girince melek. Burdan "dışardan geleni" sevdiğini anladık. Bana kastı yokmuş küçük sincapın.

Asıl rapor kapatma seansı vardı. O işe sevgili gönüllü oldu. Beklenen doğum tarihine 2 ay kala SSK ile anlaşmalı özel hastaneye gitmiş, doktordan olur almıştım. O sırada bana bir belge verdiler. Genelde kadınlar "32. haftaya kadar çalışabilir" raporu alıyorlar. Benim öyle bir niyetim yoktu. Bana "32. haftaya kadar çalışamaz" raporu verdiler. Hastanedeki bu işle uğraşan arkadaşa sordum, bana iş göremezlik belgesi vermeniz gerekmiyor mu diye, yo hayır elinizdeki belge dedi. Tekrar sordum. Tekrar sordum. İşyerinde sağlık birimine sordum. İnsan kaynakları departmanına sordum. İçim pek huzursuz oldu, ama bana pimpirikli deli muamelesi yaptılar. Doğumu aynı hastanede yaptım, ikinci kısmını başlatmaları gerekiyordu.

Sevgili bir gidiyor ki hastaneye, 1. belge yanlış. Çalışan kişi "bana ne size yanlış vermişler" diyor. Dünyanın en sakin insanlarından olan, peygamber soyundan koca delirmiş. "E kardeşim bunu senin hastanen verdi" diyor. Çalışan bayan, "ben o zaman izinliydim bilemiycem" çekiyor. Sonra, doğumdan sonraki izin için "olmaz yapamayız mıy mıy" yapıyor. Benim miyadım geçtiği için o haftaya rapor almıştım. Daha doğrusu rapor vermişlerdi. Çünkü 8 haftalık izin bitiyor. İkinci sekiz haftada başlamamış oluyor. Arada zaman kalırsa rapor alıyorsun. Ben de almıştım. Kadın "yoo o rapor geçersiz vs."

Koca delirmiş bir şekilde eve geldi. Öğlen olmuştu zaten. O gelene kadar ben hastanenin hasta hakları kısmını aradım. Dedim böyle böyle: "yanlışlık olsa bile ben yapmadım, sizin hastaneniz yaptı, derhal düzeltin. " Onlar da sağolsunlar, aradılar gereken yerleri. Telefon geldi, tamam çözüyoruz diye. Akıllı bir doktor hanım vardı bana raporu veren koca gidince onu buldu, sağolsun o yardımcı oldu. Sorun şıp diye çözüldü. Raporum kapanmış oldu. Henüz SSKya gidip belgeleri vermediğimden, başka arıza var mı bilmiyorum. Olursa söylerim. Ne acayip değil mi? Ben zaten fena halde kıllanmıştım ilk verdiklerinde. O kadar sordum, sordum. Hani sormasam neyse, nasıl kendinden emin "belge budur" diyor... Bu anlayışa sinir oldum. Bir de küçük insanların "ben çok önemliyim", "vazgeçilmezim" triplerinde insana arıza çıkarması yok mu. Ya nasılsa yapacaksın şu işi, ne diye insanı delirtiyorsun? Yani koca işten izin alamasa, ben bebekle gitsem oralara dolanıp durucam durduk yere. Zulüm. Ayrıca mühim bir konu, neden yanlış belge veriyorsun... Öyle gıcık olduk ama sorun çözüldü.

İzin zarfında işyeri maaşımı yatırdığımdan, parayı alıp işyerine vereceğim.

İşte böyle arkadaşlar. Gereken belgeler
  • iş göremezlik belgesi.
  • o belgenin alındığı tarihe ait vizite kağıdı
  • doğum yapılan güne ait vizite kağıdı
  • 56. güne dair vizite kağıdı
  • nüfus cüzdanı fotokopisi.
Kolay gelsin....