3 Mar 2009

Etiketler

Blogumdaki etiketleri düzenlemeye başladım. Başlarda o an içimden gelen etiketi ekliyordum yazıya. Bunun karmaşaya neden olduğunu farkettim. Başka bloglarda çok daha az sayıda etiket, çok daha işlevsel.

Etiket demişken, başkalarına ve kendimize yapıştırdığımız etiketlere ne demeli? O kadar kolay yerleşiyorlar ki. Kimi zaman geçmişten kalma, kimi zaman denk geldiği için yapışmış bir yafta. Gerçekliği ise meçhul. En çok ailelerde vardır etiketleme. Pek çok kişinin aileden uzaklaşmasının altında yeni bir hayata başlama arzusu vardır. Eğer ailenin "beceriksiz"i oysa, aileden uzaklaşmadan herhangi bir şey başarması beklenemez. Aileler ilginçtir. Siz vasatın üstü bir öğrenciyken bir nedenden çalışkan yaftası yemiş olabilirsiniz, kardeşiniz çok daha başarılıyken tembel yaftası yemiş olabilir. Etiketler bölüşülür. Savurgan yaftası bir kez yapıştıysa dünyaları biriktirseniz kimseyi ikna edemezsiniz. Pinti yaftası size düştüyse ne kadar harcasanız görülmez.

Bunun ailede daha fazla olmasının nedeni sanırım insanın aile bireylerini baştan tanıma gibi bir lüksünün olmaması. "Seni en iyi ben tanırım" hissi. Ancak o tanıma o kadar geniş bir süreyi kapsamaktadır ki, sizin beş yaşında yaptığınız bir hareket bugününüze maledilir. "Sen zaten eskiden de bencildin" olur. Oysa insan kaç dereden geçiyor, kaç köprünün altından ne sular akıyor. Fakat insan en yakınındakini tanımaya yeterli emeği harcamıyor. Saklamak istediğiniz şeyi gözönüne koyun derler ya. Gözünüzün önündekini tanıyamazsınız. Elin adamı tanır. Kardeşin duymaz, eloğlu duyar. Bu yüzden. Bildiğinizi öğrenemezsiniz. O nedenle tanıyamazsınız. "Sen zaten"li cümleler kurarsınız. Ki bunlar çok olumlu cümleler de olabilir. "Sen zaten çok zekiydin hep" de olabilir. Önemli olan nokta, bu etiketler, zamanında eklediğimiz sıfatlar bizim kişileri algılamamızı çok etkiliyor. Daha önemlisi kişinin kendisini algılamasını etkiliyor.

Depresyonla fazla haşır neşir olmuş bir insan olarak biliyorum ki, en diplerde bitmek tükenmez bir karanlık ve öyküler var. Kendimize anlattığımız öykü. "Hayat hikayemiz". Ve öyle aldatıcı ki bu hikaye, anlatana göre değişir. Aynı hayattan kırk tane kahramanlık destanı, yüz tane kaybeden masalı çıkar. Hikayeyi seçmek sizin elinizdedir. Onu ne anne, ne baba, ne eş, ne sevgili yazamaz. O hikayeki kişi kendi yazar. Depresyonda bunu unutursunuz. Elinize tutuşturulanı gerçek sanırsınız. Düştükçe düşersiniz kuyuya, dibine kadar. Kendi hikayenizi baştan yazabildiğinizde, etiketlere "yoo, hayır" dediğinizde, öğrenilmiş çaresizliklere bay bay dediğinizde, başkalarının yenilgilerini taşımayı bıraktığınızda, sadece kendinizi dinlemeyi başardığınızda çıkarsınız ordan.

Farkettim ki, biri Ela adına konuştuğu zaman çok geriliyorum. "Bunu sevmiyor" dendiği zaman. Ya da "şöyle şöyle düşünüyor". Ya da "kucakçı olmuş bu" gibi laflara sinirleniyorum. Sevme amaçlı da olsa "edepsiz" denmesine gıcık oluyorum. Birincisi bunlar doğru değil. İkincisi daha iki aylıkken ona sıfatlar vermek bana acımasız geliyor. Asla yapmak istemediğim şey onun adına konuşmak. Onu konuşturmadan sürekli konuşmak. Onu onun kendini tanıdığından daha iyi tanıdığımı sanmak. Dinlememek. Hep bildiğimi sanmak. Bunları asla yapmak istemiyorum.

Damdan düşenin halinden ancak damdan düşen anladığı için empati konusunda zorlanmayı anlıyorum. O yollardan kimse geçmesin, kimse anlamasın inşallah. Geçen kardeşimle konuşuyorduk, doğum ve gebelik konusunda senden beklenmeyen bir performans gösterdin dedi. Ya evet nazlıyımdır ben dedim. Sonra düşünmeye başladım. Nerden çıktı ki bu? Geriye doğru gittikçe pek bir kanıt bulamadım. İğneden korkarım derdim, kuzu kuzu gittim oldum gerektiğinde. Bugüne kadar bana iğne verdiler de korkumdan olmadığım olmadı hiç. Hastalandığımda doktora gidip, eziyetli (retroskopi dahil) tetkiklere girdim, gıkımı çıkarmadım. Pkos oldum. Doktor doktor gezdim. Bir ara sağlığım çok bozuktu. Bileklerimde kistler çıktı, doktor astım dedi vesaire. Yani böyle ağlayıp, sızlandığım bir anımı hatırlayamadım. Ben çok küçükken doktorlar aman doktor amca iğne verme diye pazarlık yaparmışım. Bu bana çok anlatıldı. Bir de her kimin aklına geldiyse, iğne olurken, "sakın kendini kasma yoksa iğne içinde donar" demiş birisi. İğne korkumun derinlerinde iğne içimde donacak korkusu var. Ortaokulda bir kez kanlı öksürük nedeniyle çok feci korkmuştum onu hatırlıyorum. Ancak bu yirmi yıl önceydi. Kısacası, benim kendime dediğim "nazlı" lafı tamamen geçersiz. Çok cesaret gerektiren bir sağlık durumuyla sezaryene kadar karşılaşmadım, bu doğru. Ama bu beni nazlı yapmaz. E peki benden neden beklenmesin o zaman? Kısacası aslında benim kendime ve başkalarının bana yapıştırdığı miyadı dolalı yıllar olmuş bir etiket bu aslında.

Öyle çok haksızlık yapıyoruz ki, başta kendimize ve yakınlarımıza. Bazen kendimize "çok verici bir insanım" diyoruz. Biraz kendimizi tutalım derken, vericilikten eser kalmayabiliyor. Depresyonun farkı, normal günlerde varolan etiketlerimiz arasında iyiler ve kötüler varken, depresyonda bir ses, sen kötüsün, sen şeytansın, sen bencilsin, beceriksizsin, eziksin, çirkinsin gibi ne kadar kötü şey varsa onu söylüyor. Sana ne söylendiyse bu konuda hatırlıyor ve kendine işkence ediyorsun. Bir başkası için kendi isteklerinden vazgeçtiğin bir ezik halden, bir ataletten bir eylemsizlikten kaynaklanıyor. Kaçıyorsun ve depresyon denilen yere saklanıyorsun. Aslında ne olur bir süre bana bir şey demeyin, benden bir şey beklemeyin demek istiyorsun. İletişimde son nokta.

Etiketleri sorguladığın noktada kendin olmaya ve hikayeyi ele almaya başlıyorsun. Kendi geçmişine bakmak büyük hata. "Ben lisede de böyle yapmıştım, demek ki"... gibi cümleler çok saçma. Dün dündür, bugün bugündür. "Benim babamın da yeteneği yok demek ki..." Bahane bunlar. Hepsi varolma sorumluluğunu almaya ürken kişinin kendini ikna çabaları. Seni senden başka engelleyen olamaz. O dandik reklamda dediği gibi. Limit sizsiniz.

Ötekileştirme diye birşey var tabi. Etiketler genelde bölüşülür. Arkadaşlar arasında da yapılır bu. Zayıf/şişman,güzel/çirkin,içedönük/dışadönük, sosyal/asosyal,konuşkan/sessiz,siyah/beyaz, bencil/verici, çalışkan/tembel, savurgan/pinti, becerikli/pasaklı... Yani etiketler görece verilir. Aile diğerkamlıktan kırılıyorsa, sizin bir miktar daha az verici olmanız sizi "alıcı" konumuna sokar. Dış dünyada fazla verici sayılsanız da. Ama ötekileştirme nedir? Beyaz olmadan siyah olmaz. Yani sizin beyazlığınızı yaşamanız için birinin siyah olması şarttır.

Kısacası... Etiketler faydalı gibi görünür, anlayışı kolaylaştırır, oysa gerçekleri anlamak ve kişileri tanımak yönünde engel olabilirler. Başkaları bir yana, insan kendisine taktığı etiketleri sorgulamakla yükümlüdür. Kendimize karşı da önyargısız olabilmeli, tekrar yazabilmeliyiz hikayeyi. Bu hikayeyi kendi keyiflerince anlatmak isteyenler varsa, bu onların sorunudur. Sizin değil.

12 yorum:

Adsız dedi ki...

muhteşem bir yazı olmuş...

Ayşe dedi ki...

cemberimde gul oya diye bir dizi vardi. orada birisi ana karakter kadina soyle diyordu (more or less)-"insanlar gunah kecileri ariyorlar, cunku kendileriyle kiyasladiklarinda kendilerini iyi hissedecekleri insanlara ihtiyaclari var".

Ozgurcum, ben boyle diyorum ya, insanin dogasinda aslinda karsilastirmak, otekilestirmek, etiket yapistirmak... ne kadar siyrilmaya calissak da bu huyumuzdan, ancak bir yere kadar yapabiliyoruz. o yuzden sosyolojiyi seviyorum ya. en bas derslerden birisidir sosyological imagination. insanlari calisirken hayat sartlarini ve tarihcelerini goz onunde bulundurmak, yargi yapmamak. illaki o yoldan gecmek gerekmiyor insanlari anlayabilmek icin dedigim gibi, sadece biraz anlayis gerekiyor.

Minik bir bebegi etiketlemek cok daha kolay. tabii ki dogdugundan itibaren karakteri var, ama o kadar malleable ki karakteri nerede ceksek orada kalacak gibi.

aslinda cok guzel bir konu bu- cok da uzun. :)
cok sevgiler.

yok ki dedi ki...

Cok guzel anlatmissin Ozgur.
Yazinin su sifat dizisine takildim kaldim:
"Zayıf/şişman,güzel/çirkin,içedönük/dışadönük, sosyal/asosyal,konuşkan/sessiz, siyah/beyaz, bencil/verici, çalışkan/tembel, savurgan/pinti, becerikli/pasaklı"
Yahu dedim ben bizim ailede bunlarin hepsini ayni anda olabildim :)

"Hikayeyi seçmek sizin elinizdedir." demissin ya. Iste ben hikayesini trajediye/arabeske ceviren insanlara tahammul edemiyorum. Kontrolsuz bir tepki doguruyor bu tur yaklasimlar bende. Oysa bakiyorum kendime aynisini benim de yaptigim oluyor. Sanki beynimize kazinmis bir kod gibi kendine acima hali. Kaynagi cok belli.

esra dedi ki...

Aslında sorun etiketden ziyade yapılan hiçbirşeyin görülmemesi.yap yap.ver ver aa bir bakmışsın karşındaki görmüyor neden mi 10 yıl önceki yerinde görüyor çünkü seni ben değiştim ama bak yaptıklarıma demeden yapıştırıyor yaftayı açıkların varsa şayet yandın...özgürcüm ben çareyi ruhsuzlukta buldum neden mi?bu gibi tipler saklamak istediklerini saklıyorlar koz moz yok bizim gibiler ise tüm çeyizi ortaya seriyor:)çözüm:serin kanlı katil olmak:)eşimle çocuk olduktan sonra anladım ben bunu.uykuyu seviyordum bebek oldu uykusuzluktan geberdim ah dedim anneme döndü dedi ki uykuyu seviyor ya anne ondan işte böyle oldu.ulan 7 saatte toplasan 1 saat uyumuşumdur uykuyu sevmekle ne ilgisi var kıçımda motor mu takılı ki:)neyse böyle uzar gider...etiketsiz, doğum sonrası kilolarımız için bol etimekli günler şekerim:)))

Ozgur dedi ki...

Sevgili adsız, çok teşekkür ederim:)

Adsız dedi ki...

İyi niyetle, ya da kasıtsız yapılanları hoşgörmek gerekiyor bazan.

Gerçekten güzel bir yazı olmuş. Herkesin üzerinde uzun uzun düşünmesi gereken türden...

Elinize sağlık. Eloşu çok çok öpüyorum. Her şey gönlünce olsun.

Ozgur dedi ki...

Sevgili Ayşe,
Çok haklısın. İnsan yapıyor. En kötüsü kendini etiketlemek ve öylece bırakmak. Sorgulamadan. Etiketin kötü yanı yapışması. Miyadının bir türlü dolmaması. Dinlemeyi, anlamayı engellemesi.

Yapıyoruz da işte, bakalım. En azından bi dakika bunu destekleyecek somut kanıtlar var mı diye düşünmekte fayda var. Evet, evet uzun konu. Bitmez:)

Ozgur dedi ki...

Sevgili yok ki,
İnsan ne yapsa kendine yapıyor. Arabeske çevirenler de. Kimbilir neden, çevreden başka türlü ilgi göremediğinden mi? En kötüsü kendimize anlattıklarımız. Orada acımalara, sızlanmalara girmeden, çırıl çıplak geçebilmek aynanın karşısına. Olduğu kadar. Sıfatlara boğmadan, anlamak için. Basitleştirmeden, kutulamadan.

Ozgur dedi ki...

Merhaba Esra,
Zaten benim kastettiğim de oydu. İşyerlerinde de çok olur. Bir işle anılmaya başladınız mı bittiniz. Kık dereden su getirip, bin tane daha iş yapsan da etiket takılı kalır. İnsanın adı çıkacağına canı çıksın diye boşuna demiyorlar.
Görülebileceğimiz yerlerde gezmek dileğiyle...

Ozgur dedi ki...

Sevgili Adsız,
Mesele hoş görmek ya da görmemek değil aslında. Bence hiçbir etiketin arkasında kasıt yok, hepsi iyi niyetli.

Ama iyi niyetli de olsa sonuçları çok iyi olmayabiliyor, etiketleneni kırabiliyor, yer edebiliyor. Daha kötüsü kişi kendi öz-imajını buna göre kurabiliyor. Özellikle de küçükken.

Teşekkür ederim beğendiğiniz için.

simgetugce dedi ki...

su gibi duru ve gercek olmus yazi...

herkes her konuda ihtisas sahibi,herkes herseyi biliyor ve illaki sorulmadan danisilmadan da soyleme geregi istiyor...insanlarin bu gereksiz huyu gereksiz yorumlari o yorumlarda aralara serpistirilmis anlamsiz etiketleri olusturuyor...bazen cahillikten bazen de su tasida yeri gelmisken gedigine oturtayim basitliginden kaynaklaniyor.
iki yolum var benim bununla bas etmek icin;peygamber soyundan olan ruhum ile kalktigimda o gun yataktan,sukunet icinde gulumsuyorum,seytanla uyumus uyanmissam o sabah son derece keskin bir bicakla kesiyorum o dili,annem ablam esim arkadasim kim olursa...bazen en yakindakilerden en uzaktakilere herkes nerede duracagini ve nerede ne diyebilecegini bilmeli...
ama siz yine de hep pozitif kalin,iyi geceler

Ozgur dedi ki...

Sevgili simgetugce,
Evet var bir uzmanlik herkeste değil mi?

Ancak benim vurgulamak istediğim şuydu. Mesela kardeşim örneğinde. O hiçbir kötü niyetle söylemedi. Ben de katıldım zaten sözlerine önce, "evet ben nazlıyım di mi" dedim. Demek istediğim etiketleri bazen biz kendimiz de yaratıyoruz. Çevremizdekiler söylüyor, üzerimize de yapışıyor. Bizim evin hikayesi bu. Kardeşim sadece dillendiriyor, kötü niyet ya da gıcıklık yok orda. Sohbet halleri...

En kötüsü sorgulamamak, hikayeyi yanlış anlatmak. Kendini gerçekleştiren kehanet türü bir şeye yol açıyor çünkü...