31 May 2009

Gevezelik ve Seda Sayan...

Geçenlerde bir sabah Seda Sayan vardı TVde. Bir krem tanıtılıyor. Sürüyormuşsun bir beden inceliyormuşsun. Gelen teyzelere anlatıyor, iişte bir bedenn incelsenizzz fena mıııı olur. Fakat teyzeler koltuklardan taşmış durumda. Bir beden neye yarar, ciddi zayıflamak lazım. Baktı bir, bi daha baktı, ona da komik geldi. Ne diyorsun apla, ne diyorsun sen. hehehehe. Aklıma geldi, akşam akşam.

Amanın Minnoş Minnoş, yaktın beniii minnoş...

Herşey tesadüfen bu şarkının çalmasıyla başladı. "Dağda keklik avlarım, tabancamı yağlarım..."
Bizim de ne oynayasımız varmış yahu. Karşılıklı bir oynadık, bir oynadık kızımla. Eller, kollar bakıyor bi de parmakları şıklatmaya çalışır gibi bi hareket yok mu...

30 May 2009

5. Ay Doktor Kontrolü...



Doktor teyzemize gittik. Tahmin ettiğim üzere yine pek kilo almamışız. 6300gr. Boy 65cm. Doktor endişeli değil. Yani bu böyle bir çocuk diyor. Hareketli metabolizması iyi. Büyüyünce de böyle olur inşallah dedi. Her bebek tombik olacak değil ya dedi. Otorite böyle diyorsa ben ne diyim. 15 gün sonra sebzelere başlıyoruz. Çok heyecanlıyım. Zeytinyağlı enginar yiyecek. Havuç, patates, kabak. O lala. Sebze sevsin. Biz ailecek zeytinyağlı seviyoruz. Sevgiloş çok sevmiyordu, alıştı. Kabak, kereviz, enginar. Ne güzel yiyecekler. Kızım da sevsin. Sever diye tahmin ediyorum. Yalnız pirinç gevreğine anne sütüyle alıştı. Süt miktarını tutturamazsak burun kıvırıyor.

Onun dışındaaa... Aşımızı olduk. İyiyiz.

Bugün doktorda aklıma şu geldi. Keşke gizli bir kamera her ay anneyi çekse. 1. ay ben sersem sepelek, saç taranmamış, kıyafet üzerime bol gelen hamile pantolonu. Pek acemi tutuşlar. 2. ay biraz daha toparlanmış halde ama hala bir şaşkın. 3. ay duruma hakim ama hala bir şeyler eksik. 4. ay daha kendine güvenli. 5. ay. saç baş güzel, gözler makyajlı, güzel giyinilmiş, yavru kanguruda.

Bir annenin görsel evrimi diyebiliriz buna. :)

Ortaya Karışık: Bizim Evin Halleri...

Eloş sabah hafifçe mırıldandı uyurken, sonra uyumaya devam etti. Ben edemedim. Öyle kalkmış oturuyorum. Dün çok yorulmuşum. Hala fazla kitapları (çok sevmediğim, okuduğum ve bir süre okumayacağım) kitapları kolilemekle meşgulüm. Ela'nın odasındaki kitaplıkları boşaltıyorum. Salondaki kitaplık daha da doldu. Bir kısmı kolilerde kalacak, daha büyük bir eve taşınmayı bekleyecekler. Makaleleri kocaman tahta bir ikea kutusuna koydum. Sevgili onları ayırıp, pdf olarak duranları geridönüşüme vermeyi önerdi. İnanamadım ama sevindim. :)

Halılar yıkanmaya gitti. Perdeler yıkanıyor. Dolaplar boşalınca onları silmek lazım filan. Ev işinden nefret ederim. Temizlik filan hiççç sevmem. Etraf temiz olsun severim de ben yapmasam kendi kendine temizlense ortalık. Yemek yapmayı severim, ortaya bir ürün çıkıyor. Temizlik bana mitolojideki kaya taşıyan adamı hatırlatıyor. Bütün gün tepeye taşı, sonra hoopp tekrar düşsün.

"Tanrılar Sisyphos'u bir kayayı durmamacasına bir dağın tepesine kadar yuvarlayıp çıkarmaya mahkum etmişlerdi; Sisyphos kayayı tepeye kadar getirecek, kaya tepeye gelince kendi ağırlığıyla yeniden aşağı düşecekti hep. Yararsız ve umutsuz çabadan daha korkunç bir ceza olmadığını düşünmüşlerdi, o kadar haksız da sayılmazlardı. "

Gerçi temizlik olsun, çamaşır olsun bu kadar yararsız değil herhalde. Sonsuz döngü olduğu kesin. Neyse bitsin bir an önce rahat edelim. Kızımın da odası sade olsun.

Bugün doktor kontrolüne gideceğiz. Bakalım neler önerecek. Ne gibi tadlarla tanışacağız bu ay.

Gerginim biraz. Tam nedenini bulamadım. Yorgunluk biraz. Sevgili geç saatlere kadar çalışıyor, onu özlüyorum. Ela geceleri uyumakta çok zorluk çıkarıyor. İki haftadır bu böyle. Hastalandık, düzenimiz bozuldu ve kendimize gelemedik. Yatağa yatırıyorum, ninniler söylüyorum. Bir saat. Ve uyumuyor. Anneannesi alıyor, biraz da o. Yok hanım cin. Dün sevgili geldi saat 9:30da. Aldı Eloşu kucağa, Eloş horrr. Acaba babasını mı bekliyor diyorum. Bir kaç kere daha oldu bu. Kesinlikle baba gelmeden tam uyumuyor. Genelde o işten gelince beraber yıkadığımız için, beraber uyuttuğumuz için ikimizi de arıyor belki. Ama çok zormuş uyumak istemeyen çocuk. Daha önceden yatağa koyalım, yanında oturalım uyusundan ne hallere geldik. Geçen ay doktor kontrolünde doktor, hem uyku düzenimize, hem genel hal gidişimize aman maşallah kimseye söylemeyin nazar değer demişti. Böhüüü. O eski haaalimmdeeen eser yok şimdi. Gündüz uykularımız da nanay. Tabi çocuğun hayatında da çok değişiklik var. Teyze eğitime gitti, döndü. Baba fazla çalışıyor. Evde anane var, oyunlar değişti. Geç yattıkça ve yoruldukça anne (ben) giderek sabırsızlanıp deliriyor. Evde temizlik, hareket var. Biz genelde kızımla daha sakin zaman geçiriyorduk. Yani sebepler var tabi. Hem daha önemlisi büyüyor. Bilmiyorum başka çocuklar da yapıyor mu ama uyumak için yatıyoruz. Bizimki dönüyor. Ay 360 derece. Üstünü örtersem tekmeleyip oyun yapıyor. Ayakları yatağın kenarına dayayıp güç alıp, tekrar dönüyor. Cıva gibin durmuyor yerinde. Nasıl uyusun. İlk kez ya bu çocuğu memede uyumaya alıştırsaydım keşke filan diye düşünmeye başladım. Emzik de kullanmadık hiç. Dün hadi kızım parmaklarını em diyesim geldi. Yorulmuşum.

Koca da geldi, Ela ayakta. Onu uyuttu. Uyuttu derken, Ela'yı kucağına aldı, Eloş uyudu. Sonra baktı ben deliriyorum, yorgun yorgun dışarı çıktık. Bostancı sahil yürüdük. Sonra dondurma alıp gevşek gevşek gezince açık hava filan iyi geldi. Delirene kadar delirdiğini anlamayanlardanım. Son aşamaya gelene kadar fark etmiyorum. Neyse. Şu işler bitsin. Doktor da bişiler söylesin. Bi de çocuk kilo aldı mı, almadı mı diye endişeleniyorum. Aslında kilosu iyi. Ne bileyim. Babam telefondan kızım yanaklara bak Allah aşkına tombik yanak diyip duruyor. İnternette de bazı doğum kilosu yüksek bebekler 5. ay civarı kendini ayarlar yazmışlar. 5. ay bitti şaka maka. 6. aya girdik. Memişi ısırıyor emerken. Dişler çıkınca ne yapıcaz? Çok acıyor çünkü.

Her gün komik olaylar oluyor. Dün teyzesi evden çıkarken onu mu giysem, bunu mu diye bize soruyor. Yorum yapıyoruz. En son Eloş bunu beğendiysen bi gülücük at bakayım dedi, Eloş döndü, baktı ve ağız dolusu güldü. Sonra da kahkaha attı. Yıkıldık. Bazen bir soru soruyorsun, heee diye yanıtlıyor. Memede şarkı söylemeye devam.

Şaka maka katı gıdalara geçmiş bulunuyoruz. Pirinç, elma, armut. Armutun suyunu veriyoruz, sonra biraz da posalı kısmından veriyoruz. Kalanı da ben yiyorum. Yeşil elmayla başladık. Aman meyve sevsin ve yesin. Sebze de sevsin. Metabolizması umarım babasına çekmiştir.

Daha cin cin bakıyor bu günlerde. Hep beraber oturup sohbet ediyoruz. Bütün kızlar toplandık.

Blogcular birer birer işe dönerken, biz yan gelmiş oturuyoruz. Biraz da o endişelendiriyor beni. Ne zaman dönsem, nasıl dönsem, bakıcı nerden bulsak. Süt iznini nasıl yapsam. Biriktirip kullanmayı düşünmüyorum.Hergün 1.5 saat alsam, onu da öğle tatiliyle birleştirsem eve gelip emzirebilirim. Ama gelip ayrılması zor mu olur,bir de yol çekeceğim. Ya da haftada bir gün izin şeklinde olabilir. İkincisi daha cazip gibi. Çok fazla sorumluluk isteyen bir işim var. Dönünce nasıl gireceğim o yüklerin altına. Ben kenarda durayım biraz desem kariyer nereye gider. Durmak yok ki sektörde. İlerri hep ilerii pozisyonu. Evden çalışma yolu bulayım diyorum, öte yandan, içimde bir yönetici/danışman var aslında. Dışarı çıkıp sosyalleşmek istiyorum.

Evet yazınca anladım ki bütün dünyanın "höm"leri üzerimde birikmiş. Hömler birikince bilirsiniz insan da "hömhöm" olur. Ota boka endişelenmişim. Oysa şükredecek ne çok şey var...

28 May 2009

Ela Kanguru Güzeli...


Bir Doktor Kontrolü, Bir Ev Temizliği ve Bir Güzel


Dün doktor kontrolüm vardı, bu defa benim. Gittim kadın doğumcuma, dedik bizim myomlar vardı ne alemdeler. Haberler çok iyi değil. Ameliyat olunacak, sadece zamanına karar vermek gerekli. Üç ay sonra tekrar gideceğim ve gidişata bakılacak. İnsan ürküyor biraz. Gerçi dermansız dert vermesin Allah diyorum her zaman. Emzirirken zor. Umarım her şey yolunda gider. Çok uğraştırmaz bizi.

Annem burda, bir türlü yollamadık. Hastalık sonrası anca kendime bugün gelmişim tam olarak. Bir kaç gündür de evi düzenleme işine giriştik. Bahsetmiştim biraz. Attık, attık. Yok bitmiyor. İçerde eski çalışma, yeni misafir odamızın kitaplıklarını boşaltmaya karar verdik. Bir kısmı gidecek, bir kısmı kolilenecek, artık daha büyük bir eve geçene kadar gözden ve gönülden ırak olacak. Bu da enteresan bi durum. İlla elinin altında olsun istiyorsun. Okumuşum zaten. Ne yapıcam elimin altında. Böyle derim, kaldırırım ve bişey olur lazım olur. Murphy sağolsun. Olsun, kararım kesin. Sevgili kişisisinin makaleleri dağlara taşlara sığmaz. Kaldıralım dersem bozulur. Onu kızdırmak için yakıvericem hepsini gibi acımasız ve hunhar sözler ederim. hehehe. Atar mıyım hiç, sevgilimin kıymetttlimmsssi onlar. Benim de kitaplarım. Sekaya çalışıyoruz ailecek. Eski dergileri filan hep kağıt dönüşüme vereceğiz, ayırdık. Ne kaldı dersek... Ela'ya oda yapmamıştık biz. Hala bizim odada uyuyor. Artık vakit geldi gibi. Yan oda onun odası olacak. Dolayısıyla kitaplar, kitaplıklara elveda. Salonda yer olsa koyarım ama salonda da zaten üç adet ağzına kadar dolu. Çift sıralara geçtik. Kütüphane ne güzel şey aslında. ABDde o olaya bayılmıştım. Neredeyse her mahallede var gibi bişeydi. Üstelik belirli bir bölgede geçerli bir kart ve birinden aldığın kitabo öbürüne teslim edebiliyorsun. Orda yoksa başka yerden istetiyorsun. Her yıl alınmasını istediğin kitapları veriyorsun. Alıp haftalarca okuyor, internetten süreyi uzatıyorsun filan. Gerçi öyle de elinde kalmamış oluyor. Ama neden kalsın ki hep elinin altındaysa. Dere kenarında yaşıyorsan neden su biriktiresin. Hep orda.

Eloş uykuda, sevgili uykuda. Ben de yatsam iyi olur. Ancak "kendime zaman ayırmak" denen şey hayal gibi. Hatta öyle ki öyle bir zamanım olduğunda ne yapacağımı bilmiyorum. Bugün Eloş akşamüstü şekerleme yaparken yeni bir kitaba başladım. "Yunus Emre ve tasavvuf" sonra uyandı ama fazla ses etmedi. Ben de oyuncak verdim yanına ve okumaya devam ettim. Bir süre o oynadı, ben okudum. Beraber zaman geçirdik.

Hastalık nedeniyle biraz az ilgilendim ya kızımla, kucakçı olmuşum. Sürekli kucağıma alıp öpüp koklamak istiyorum. Bir mama sandalyesi aldık. Hiç öyle fazla araştırmadan etmeden alıverdik, içim biraz huzursuz. Babamız kurdu duruyor salonun ortasında. Henüz ana kucağında yiyoruz yemeğimizi. Dik oturma aparatı var onda, çok işe yaradı. Bugün armut yedi ilk kez kızım. Önce suyundan içti, sonra posasından yedi. Pirinç gevreği için sürekli süt sağıyorum. Avent pompayla daha ustayım ama memnun değilim. Fazla süt çıkaramıyorum, yoruluyorum, sıkılıyorum. Sütlü pirinci seviyor, ben de seviniyorum. Hem ek mamayı da sütlü almış oluyor.

Eloşumun boyu uzuyor. Çok hareketli bi de. Bugün neredeyse karşılıklı oynadık. Oynadık derken şıkıdım şıkıdım oynadık. Tempoya çok duyarlı. Belki hepsi öyledir. Müziğin ritmiyle hareket edince sevinçten çıldırıyor. Mesela oyuncağı müziğe uydurursam. Dünyalar onun. Anneanneyle hem suç ortağı, hem oyun arkadaşı gibiler. Eloş tekme atıyor, anneanne ahh diye düşer gibi yapıyor. Ayakta saçları sallıyor. Eloş çılgına dönüyor. Çok seviniyor kerata. İlknurun yazısı aklıma geliyor hep. Benim annem hem doktor, hem maymun, hem şaklaban. Evet biziz onlar.

Bugün yatakta kendi ekseni etrafında ve yatağın etrafında dönerek beni şoka soktu. Her düzlemde hareketi var çocuğun. Tam 360 derece döndü. Ayakları yatağın kenarına dayayıp güç alıyor. Dönüyor. Sonra bana bakıyor. Alem şey.

Bu hafta randevumuz var çocuk doktorumuzla. Bakalım başka ne gibi maceralar bizi bekliyor.

Biraz kendimize gelsek de sosyalleşsek. Eloşun benden çok arkadaşı var ayol:)




25 May 2009

Ben Ela...


Merhaba, epeydir yazamadım. Bugünlerde çok meşgulüm. Anneannem de burda. Sürekli çalıştırıyolar beni. Yok öyle dön, yok böyle dön. Olimpiyatlara mı hazırlanıyorum anlamadım. Her sabah cimlastik filan. Sonra sabahları güneş banyosu denen bişi yapıyorum balkonda. Çıplak bacaklarımla oturuyorum koltuğumda ohh mis gibi. Eskiden soğuktu bu balkon denen yer, şimdi daha bir havadar oldu. Her gün dışarı çıkıyoruz, slingle dolaşıyoruz. Anneanneyle çıkarsak çok sosyalleşiyoruz da annem biraz uyuz du bakalım. Dışarda ciddiyetimi koruyorum. Öyle gülmüyorum, şaklabanlıklara seviyeli yanıtlar veriyorum. Genelde bilgi, kültür seviyemi arttırmak için gezdiğimi söyleyebilirim.

Bu banyo denen şeye bayılıyorum. Bir sürü su, hem de hepsi bi yerde. Acaba daha büyük su birikintileri görecek miyim hayatımda. Bacakları kolları çırpıyorum, vaktinden önce çıkarırlarsa beni sudan trip atıyorum. Saatinde banyo denen şeyi getirmezlerse basıyorum yaygarayı. Saate, dirliğe, düzene ne kadar önem verdiğimi şu koskoca dört buçuk ayda anlayamadılarsa ne diyim.

Kafam sürekli havada. Vallahi dünya varmış, iyi ki dik tutmayı öğrenmişim. Hiç yaslamıyorum kafayı. Her yere bakıyorum, her şeyi öğrenmek istiyorum. Hiç uyumasam ve hep öğrensem, öğrensem. Kafayı yiycem. O kadar şey öğrendim, yine de öğrenecek şeyler var hayatta.

Memeler güzel, memeler iyi. Ama ilişkimiz nasıl desem... Biraz monotonlaşmış gibiydi ki yeni tadlar geldi. Önce bulamaç gibi bişey verdiler, pirinçliymiş. Yedim, yemedim değil ama zorlandım. Yoğurt koysan yenmez. Sonra annem sütünü sağıp koyunca bi kıvam, bi tad geldi. Bazen hüpür hüpür yiyorum, seviniyo garipler. Bazen daha yavaş yiyorum ama yiyorum. Sonra... Annem hep yeşil elma yiyor, yerken de bana anlatıyordu. Artık onu cam rende denen bişeyde rendeleyip suyunu veriyorlar. Posasını ve kalanı gene annem yiyor ama o suyu çok sevdim. Bi de üstüne tadsız ama sıvı bişey veriyolar, hayatın kaynağı mıymış neymiş. Yine de süt gibisi yok. İçiyorum bol bol.

Sekizde uyuma çabalarını protesto etmem çok işe yaradı. Artık dokuzda yatıyorum ama uykum oluyor. Sabah 7:30da kalkmmaya başladım. Uyusun bari garipler. Ama bu babama yaramadı. Annem ben nasılsa 6:30da kalkıyorum diye saat kurmayı bırakmıştı. Şimdi saat de kurmuyolar, e ben de uyuyorum. Babam paso geç kalıyor. Eee bana mı güvendiniz kardeşim bunca yıldır...

Teyzem geldi. Çok özlemişim onu. Bugün ona gülücükler saçtım. Aa ben öpmeyi öğrendim gibi bişey. Dudakları yapıştırıyorum çekerken bi ses çıkıyor. Neyse deliye döndüler. Annem kahkahalardan ağladı resmen. Akşamları babamı bekliyorum. Beraber banyo yapıyoruz. Onun yedirdiği mama daha bi tatlı mı desem. Özlediğimden mi öyle geliyor. O verince daha iştahlıyım o kesin. Teyze de fena değil bu arada. Evet evet öğrenecekler az kaldı.

Bugün anneannemle gezerken, koskoca bi abinin annesi "bak oğlum bebek" dedi benim için. Anneannem de "bak Ela, abi" diyince çocuk, "anneeee ben abi oldummm diye çok sevindi. Heeheh abiymiş. Daha üç yaşında mı ne. Evet bana göre büyük ama, babam daha büyük bi kere.

Hiç uyumasam, hep öğrensem. Hep oyun olsa. İyice dirensem uyumamanın yolunu bulur muyum? Bi kere uyuyunca da uyanılmıyo ki birader...

23 May 2009

Dışarda Hayat...



Dün gece ve önceki gece annemin bizi evden kışkışlamasıyla sevgiliyle dışarı çıktık. Anneler bilir, söz dinlemek lazım. Dün çıkınca gerçekten çok sıkılmış olduğumu farkettim. Sahile gittik, orada bir bira evi gibi bişey var, adını unuttum. Bostancı iskelesinin tam karşısında. Gittik, oturduk biraz. Yaz akşamı, hafif esintiler, deniz kokusu. Gündüzleri Ela ile çıkmaya benzemiyor akşamları. Ela ile dolaşmak çok keyifli, çok güzel ama bir yandan da yine dikkatinin birazı onda. Arkadaşınla buluşsan yine gözün kızda. Hem hala "çocuklu" bir insansın. Akşam başbaşa çıkınca gerçeklik duygum parça parça oluyor. Ela'dan öncesi gibi. Apartmandan çıkıyoruz, sarmaş dolaş yürüyoruz. Tam eski günler. Arada yavruştan bahsediyoruz tabi elimizde değil. Yine de farklı konulardan konuşmak ve anne olmadan önceki kimliğimi hatırlamak tuhaf.

Farketmeden sıkılmışım içten içe. Özellikle hastalık yordu bizi. Alışkın değiliz, düzenimiz bozuldu, canımız sıkıldı. Antihistaminikler sersem ediyor, kullanan bilir. Kafan hep dumanlı. Dün gece de caddeye attık kendimizi. Kitapçıları gezdik. "Çalışmanın Mutluluğu ve Sıkıntısı" isimli bir kitap ilgimi çekti. Alain de Botton yazarı. Bakalım, okudukça yorumlarımı yazarım. Bir de Aslı Erdoğan'ın bir kitabını aldım, pek severim kendisini. Okuduklarımı yazacaktım, yazamadım bir türlü. "Ben Nesli" kitabını okudum geçenlerde. "Generation Me". Aslında Ayşe'ye sormak lazım görüşlerini. Kitabın tezi, özetle 71den doğan çocuklara ben, ben, ben aşılandı. Anne babalar 71den sonra doğan yavrularına özgüven aşılayacağız diye olayı abarttılar. Okullar yaparsın, edersin diyen hocalarla doldu. ÖZgüven sarsılmasın diye bol keseden not dağıtıldı. Özgüveni süper ama niteliği sorgulanır veletlerle doldu etraf. Dolayısıyla da kuş gibi uçup, tavuk gibi düşme durumları hasıl oldu. (Son cümle tamamen yerli üretim, yazara maledilmesin:P) Bütün reklamlar, (özellikle yeni coca cola reklamlarına gıcık oluyorum şahsen) hayatını yaşa, işte an, aman haz al, orjinal ol(adidas giy, nasıl olacaksa???? yani herkes adidas giyerken sen nasıl orjinal olabilirsin giyip) gibi mesajlar pompalanmakta. Genel olarak siyasi hayata dair, "aman bişey yapsam da değişmiyor ne kasıcam abi"cilik varmış 70sonrasında. Genel olarak çok iddalı ve depresifmişiz. kitabı beğendim gerçekten, çünkü varolan değerlerimizi sorgulattı. Türkiye'de izleri gözüküyor. Tavsiye ederim kesinlikle.

Eloşun yeni huyları var. Banyo kelimesi duyarsa ve banyo derhal gelmezse çok kızıyor. Banyo geldikten sonra, (küvetini salondaki sehbanın üzerine koyup öyle yıkıyoruz, törenle:) şezlonguna uzanıyor. Sular geldikçe balık gibi kolları, bacakları suya vuruyor. Nasıl bir hareket, nasıl bir kuvvet. Artık doğruluyor, beli kaldırıyor, dönme hareketleri yapıyor.Sankim denize koysak, balık olup yüzecek... Babam geldi bugün, çok şaşırdı büyümesine. Öyle hızlı ki, yetişmek zor. Bu arada bugün ilk elma suyunu içti. Bir kaç çay kaşığı ama çok sevdi, o sevince ben de sevindim. Pirinç gevreği için süt sağıp koyuyorum. Annesütlüpirinçgevreği. Pek leziz.

Türkan Saylan konusu ne acayip oldu. Arkasından yazılıp çizilenlere göz ucuyla bakınca insan dehşete düşüyor. Ağzından köpükler saçarak hakaret edenleri, küfredenleri anlamıyorum, dahası ürküyorum. Ölen bir kadının ardından, bu kadar verici, elinden geleni insanlara adamış bir insanın ardından sözüm ona müslüman söylemle küfürler yağdırıp, içlerindeki nefreti döken sözde inananları hayretle izliyorum. Sevmek zorunda değilsin ama o içerikler, o yorumlar. Yunus'ların, Mevlana'ların memleketinde geldiğimiz noktaya bak. Din öncelikle vicdan işi değil mi, gönül işi değil mi? İnsanın inancını sorgulaması gerekmez mi? O ne kin, o ne nefretmiş. Yazık.

Gidip yatayım. Ne anlatacaktım, konu nereye geldi.

Özetle şunu diyecektim. Akşamları sevgiliyi koluma takarım, caddede üç beş tur atarım durumlarında ortada kalıyoruz. Hem eskisi gibi, hem değil. Arada ciddi bir şey konuşurken bir anda Eloşun yaptığı bir hareket aklımıza geliyor, gülüyoruz. İki kişiydik, üç kişi olduk. Çocuklu çocuklu insan olduk haline şaşırıyoruz. Caddede hamileler yürüyorlar, ah ah dedim. Bir an özendim de. Tekrar hamile olasım geldi, güzel dönemmiş gerçekten.

"kah orada kah burada geçti günler mevsimler
nerde akşam orda sabah gezdim durdum derbeder
senden önce hiç birşeyin kıymetini bilmeden
senden önce hiç kimseyi böylesine sevmeden..."

Ondan sonra gel, yerleşik düzene geç. Bebişin başında otur dur. Maymun suratları yap, sesler çıkar, güldür güldürdükçe sen de gül, güldükçe anneanne de gülsün, dünya gülsün kızımla. Ekolojik felaket kapıda bir yandan. Benim yazı yurttan sesler korosuna döndü. Bugün cafe nerroda oturuyorduk sevgiliyle. Bir anne, oğluyla geldi oturdu. Pek güzel sohbet edip, gittiler. Biz de Eloşumla gelecek miyiz böyle diye düşündüm. Klingonca sohbetlerimiz de pek güzel ama Türkçe'ye geçmeyi iple çekiyorum. Kardeşim de ben de erken konuşmuş çocuklarız. Bakalım akıllı bıdık ne zaman bıcır bıcır konuşacak... Anne babalar önce çocuklar konuşsun, sonra da sussun isterlermiş. Hey gidi.

Arada başbaşa çıkmak lazım.

"bir tanem söyle canım ne istersen iste benden
istersen geçsin hayat bayramlarla seyranlarla
istersen gelsin bahar sümbüllerle salkımlarla
istersen dönsün dünya cümbüşlerle çalgılarla

bir tanem söyle canım ne dilersen dile benden
istersen dost olalım göklerdeki turnalarla
istersen evlenelim davullarla zurnalarla
istersen çınlatalım dört bir yanı şarkılarla..."

Erol Evgin'e sevgiler burdan. Ne güzel şarkı. İçim neşe doldu bir an...

22 May 2009

Tembelim, Huysuzum ve Kaşınıyorum

Neyine artık şikayet ediyorum bilmiyorum. Evde kıyafetler üstüme üstüme geliyor. Sürekli eşya var bir yerlerde. Havlular var. Eski t-shirtler var. Hepsini vermek istiyorum. Veriyorum da. Sonra nasıl oluyorsa çoğalıyorlar. Sevgili de ben de kot popomuzda paralanana kadar yenisini almayangillerdeniz üstelik. Bir de alışveriş sevsek ne olacak? Alışveriş yapan insanlar sürekli dolap mı alıyorlar, eski kıyafetleri ne yapıyorlar? Ömrüm geçti gitti ayıkla, ayıkla. Üstelikkk. Üstelik şu an aşırı şiştiğimden eski kıyafetlerimi kaldıramıyorum, çünkü vedalaşırsam sanki kilo kalıcı olacak. Ama onları giyemiyorum da, mesela üzerime olsa bile eteğin poposu havada kalıyor. İş kıyafetlerimi de kaldıramıyorum. Güzelim ceket ordan bana bakar. Ceket giymeyi de sevmem üstelik, şimdi giyemiyorum ya kıymete bindi. İnce çorapları filan yokettim. Hepsini bir torbaya koydum kaldırdıydım. Sevgilinin işe aslında takım elbise ya da en azından mantıklı pantolon gömlek giymesi lazım ama biz ITcigillerden geldiğimizden kot tshirtde ısrarcı olabiliyoruz bazı bazı. Ama işe giyilebilecek ve giyilemeyecek tshirtlerin de ayrılması lazım. Bunlar yıkanıp ütülenip yerleştiriliyorlar bi de. İkeanın o çok güzel herşeyi organize eden dolaplarından da aldık ama organize olamadık. Ay nasıl şikayet edesim var nasıl. En kıyamadığım şey kitaplardır şu hayatta ama artık onlarla da vedalaşmak istiyorum. Okuduğum, bir daha da okumayacağım kitaplar var. Okula uygun olanlarını seçip bir okula yollamalı. Ama şüpheliyim. Ömer Seyfettin değil ki bendeki kitaplar. Bukowski yollayacak halim yok ya.
Şikayet, şikayet, şikayet...
Elanın eski kıyafetleri de var üstelik. Onları ikinci için saklayacak mıyım, gitti gidiyora mı versem. Naapsam. Mırıl mırıl mırıl... Aklıma hep Oğuz Atay geliyor böyle zamanlarda. Tutunamayanlarda vardı. Keşke ayrı bir düşünme evim olsa derdi. Eşyanın hüküm sürmediği. Oraya gidip düşünme koltuğuna oturup, düşünme terliklerini giyip düşünecekmiş. Öyle boş bir ev istiyorum. Düşünme pijamalarımdan başka bişey koymayacağım dolabıma. Hatta dolabım da olmasın. Pijama değil mi koyarım koltuğa arada giyerim. Olmadı düşünen kadın pozlarında çıplak düşünürüm kime neeee.
Kaşıntılarım bugün biraz daha iyi. Ama heralde beynim kaşınıyor içerden içerden. Çıkarın beni burdan ben deli değilimmmm.

21 May 2009

Kitap Bebek Ela:)))


Bebeklerde Uyku Problemleri

Bugüne kadar uyku maceramızı kısaca anlatayım dedim. Belki bir faydası olur.

Eloşum doğduğunda bol bol uyumak isteyen bir bebekti. Sarılığın da etkisiyle uyandırıcaz diye canımız çıkardı.

Memede Uyuyan Bebeği Uyandırma Sorunsalı
Hastanedeki hemşirelerin her biri ayrı bir yöntem önermişti. Öneriler şunlar.
  • Topuğu sıkın
  • Emerken çeneyi sürekli gıdıklayın
  • Burnunu sıkın
  • Üşütün
Biz topuk sıkma ve gıdıklama olayını beceremedik. Burnu sıktık sıktık uyanmadı. Emzirirken usul usul soyarak uyanık tutmaya çalıştık. En etkili yöntem buydu.

Kolik Dönemi
Bir süre ağlama sorunu yaşadık. Sonradan anladığım kadarıyla kolik değil. Gerçek kolikliler anlattı anladım bizimki değilmiş. Ama bir dönem 40ı çıkana kadar belki biraz daha uzun bir ağlama sorunsalımız oldu. O dönem kızı alıp aspiratörün karşısında şarkılar türküler şeklinde bir uyutma metodu geliştirdik. Ama sallamadan. Daha çok şşşşş-pat denilen yöntemi uyguladık. Şşşş pışşşş huşşşş hışşş gibi sesler çıkarıyosun. Sırtada hafif hafif vuruyorsun. Omuzda uyuyordu, öyle yatağa yatırıyorduk. Bu dönemde pek düzenimiz yoktu bu arada. Daha doğrusu kendimize göre bir düzenimiz vardı. Tam Tracylik bir düzen değildi. Bir dönem Eloşu emzirmek için uyandırmamız gerektiğinde altını açıyorduk, uyanıyordu. Sonra bi ara altım açıldıktan sonra emmeliyim gibi bir alışkanlık geliştirdi. Onu önce meme, sonra alt açma oyun, sonra uykuya geçirmek zor oldu.

İkinci ay civarı düzenimiz, gece 20de emme, sonra uyku. 1 de meme ve sabah 5 - 6 arası uyanma gibi bişeydi ve cennette olduğumu düşünüyordum. Mart ayı içinde yani biz 2. ayla 3. ay arasındayken düzenimiz oturdu. Hem emme düzenimiz tamdı, hem gündüz uykularımız daha bir düzenliydi. Uyku öğünü vermeye geçtik yavaş yavaş ve düzen tamamen oturdu.

Ne yaptık?
Üçüncü ay boyunca ve dördüncü ayın başlarında yani Mayıs ortasına kadar bu düzen üç saatlik olarak güzel işledi. Gece uykusu kesintisiz (bir kaç istisnayı saymazsak), uyku öğünü sorunsuz oldu. Uyutma yöntemine gelince... Anneler, kayınvalideler gidince bi akşam bana heyheyler geldi kucakta uyutmaktan. Aldım yavrumu yatağına yatırdım. Uzun uzun sohbet. Ağlayınca kucağıma aldım tekra yatırdım filan. Çok ağlamadı ama. Şarkılar söyledim ama yatakta. hışş hışş pat devam. Çabalar sonucu ilk gece uyudu ama oldukça da uzun sürdü. Ertesi gün tekrar aynı düzen. Giriyoruz yatak odasına uyumadan çıkılmayacak. Ama asıl önemli konuyu atladım. Emme düzeni düzenliydi. Ritüel oluşturduk. Önce meme sonra banyo sonra yatakta sohbet, sakinleştirici şarkı sonra uyku gibi. Ritüele çok sadık kaldık. Hatta saate de sağdık kaldık. Her gün 6:30 banyo vakti gibi. Üç gün ben odaya kapanıp yatakta uyuttuktan sonra yatağında uyumaya başladı Eloş. Hayatımızın güzel bir dönemiydi düşününce... Gündüz kendi kendine uykuya dalar filan. Cennetmiş.

Şimdi o düzenden hastalıklar filan derken zedelendi. Yatakta uyumaya direnç geliştirdi. Bir dört saat, bir üç saat, aman emzireyim filan derken, bir de çok halsiz olduğumdan ilgilenemedim. Rutinimiz genel olarak emme-oynama-uyumadan şaşmadı ama atladığımız gündüz uykularımız oldu. Gece uyumamız gecikti. Bi anneanne, bi ben, bi baba uyutmaya kalkınca yorgun olduğumuzdan sabrımız azaldı. Eloş daha bir akıllandı, ağlayarak kucaaak istemeye başladı. Daha fenası oyuna gülmeye alıştı, her saat oyun oynamak istiyor.

Meme olmadan uyuma sorunsalına ne yapılır tam bilemiyorum. Aslında bu bir sorun mu onu da bilmiyorum. Neticede çocuk sorunsuzca uyuyorsa, sonra da uyanmıyorsa belki de öpüp başa koymak lazım. Bizim memede uyusa bile uyanıyor. Kaliteli uyku olmuyor. Buna alıştırmamaya gayret ettik. "Uyku zamanı" geldiğini anlaması önemli. Sanırım en iyi çare ritüel oluşturmak. Ve tutarlı olmak. Eşim Eloşu yatağında uyutmak için yatır /kaldır denen yöntemi uygulamaya karar verdi ve 1. dakikanın içinde vazgeçerek geri geldi. Zaten sorunsallar şöyle sanırım bu dönemde

  • Gündüz uyumayan/kısa uyuyan bebek
  • Gece uyumakta zorluk çıkaran bebek
  • Gece boyu uyumakta zorluk çıkaran uyanan bebek.
Şurada iki ilginç yazı var:

Çocuğunuz gece geç mi yatıyor?
Bebeğim erken uyanıyor.

Ben Eloşun 8i geçirmeden uyumasını istiyorum ama bugünlerde 9u bulduğumuz oluyor. İyileşelim tekrar düzene gireceğiz, şu katı gıda işi de otursun. Uyanma saati 7, ondan çok memnunum. Maşallah maşallah. Nazar değmesin inşallah.

Özetlemek gerekirse, eğer bebişin beslenmesi düzenliyse, yemekten sonra alt açarak uyandırma, oyunlarla dikkati canlı tutma, yorulunca da uyutma şeklinde düzen kurulabilir. Gece yatmadan önce yemek sonra banyo, ya da tersi, önce bir ninni, sonra hışşş pat kullanılabilir. İnsanın enerjisi ve motivasyonu olması lazım. Yorgunken, hastayken yapılacak iş değil. Bir de bence bebişler çok yoruluyorlar, gece uyumak istiyorlar. Sadece nasıl yapacaklarını bilmiyorlar, dalamıyorlar. Bazen yatakta şarkı + pışştan sonra tam uyumadan önce bir mızz eder. Bir an kucağıma alırım dalar. (Dı yani ben hastalanmadan önce. Şimdi bir standardı yok malesef. O eskii halimdeeen eser yok şimdiiii.)

Düzeleyim, tekrar biz de düzelelim. Yöntemlerimizi yazarım. Siz bu satırları okurken ben hala kaşınıyor olacağım. Of nasıl bir illetmiş bu:(((
Sevgiler. Umarım işe yarar. Biraz dağınık oldu yine, kusura bakmayın...

Bu arada sallamama konusunda inadım var. Kucakta sallamak ya da ayakta sallamak. Biz sallamama yolunu seçtik. Bence bu konu önemli. Kucakta dolaşmak da iyi fikir değil. İlla kucakta uyuyacaksa bile dolaşmadan, oturduğun yerde hışşlayarak olmalı. Tracynin söylediği ve çok katıldığım bir laf var:

Tekrarlayamayacağın şeyi yapma
!

Bunlar benim tekrarmalak istemediklerimdi. Ama insanın hoşuna gidiyordur o ayrı. Bi de... Yani neticede bizi ayakta salladılar da nooldu, hiiiiç :) Kardeşimi uyusun diye battaniyenin içinde sallardık, şimdi dünya akıllısı, tatlısı bişi. Çok da dert etmemek lazım. Geçici bunlar hep. Fani şeyler. Ay antihistaminikler bana dedirtiyo bunları. Hırt hırt çok kaşınıyrummmm.

20 May 2009

Bize Bİr Haller Oldu...


Bize bir haller oldu. Şaka gibi bir yandan. Geçen hafta sinüslerim azmıştı çok fena. Sonra Eloş hastalandı. Annem sağolsun kalktı geldi. Ve henüz kendimize gelemedik. Ben ağır saman nezlesi karşık boğaz ağrısı çektim. Tam düzeldim, kalktım oley derken derken bir döküntü. Bütün vücut kırmızı. Doktora gittik, alerjik reaksiyon. İçtiğim bir ilaçtan olabilirmiş. Pazartesi başladı kaşıntı. Gece uykumdan ellerimi kaşıyarak uyandım. Dün 19 Mayıs, ah ne planlarımız vardı ne planlar. Annem burda ya, bir haftadır bir akşam sevgiliyle azıcık çıksak dışarı hevesimiz vardı. Önce benim hastalığım ardından bu kızarıklık kös kös evde oturduk. Kaşıntı olmasa çok da derdim değil kırmızılar. Antihistaminik içiyorum, zombi uykularına dalıyorum. Kalkıyorum, emziriyorum, geri yatıyorum, uykuyla uyanıklık arası. Herşeye annem koşuyor, yani gelmese bitikmişiz. O da çok yoruldu, bir yandan sıcaklar. Koca desen o da saman nezlesi, o da antihistaminik. Antihistaminikgilleriz biz. Nerde bir histamin ordayız oley. Umarım kızımız bizim kadar alerjik değildir. Allah yavrumuzu korusun. Umarım anneannesine çekmiştir bu konularda.

Bu arada ek gıda maceralarımız sürüyor. Bugün 3. gündü. Pazartesi günü başladık. Anneannesi Biraz biraz yedirdi. İlaçları ve vitaminleri kaşıkla vermenin faydasını gördük. Kaşıkla aramız iyi çok şükür. Ama pek fazla yemiyor. Heralde daha başlangıç diye. Bugün ben yedirdim az önce. Yiyor, çıkarıyor, tam yutkunamıyor yavru. Ne kadarı içeri gidiyor bilmiyorum. Endişelenmemeye çalışıyorum. Emzirme aynen devam. Umarım biraz olsun kilo alırız bu ay. Tavsiye varsa alırım. Hipp pirinç şeysi veriyoruz. Suyla hazırlıyoruz.

Ben de sevgili de histaminik(sevgilinin deyimiyle hispanik)gillerden olunca Eloşla çok ilginelemiyoruz. O da akşamları uyumak istemiyor. Direniyor. Her akşam bir uyku macerası. Yatakta uyumayı unuttu. Gündüz düzenimiz 3 saat ama aslında gündüz uykuları çok kısa. Geçer bu günler elbet. Halsiziz. En sevdiğim ay Mayıs bu sene biraz nanik yaptı. Kimbüülüüür.

Eloşumuzun keyfi yerinde Allah'tan. Aman ona bişi olmasın da! Sıcaklarda ilk askılımızı da giydik. Üstümüzdeki askılı bluzü teyzoş abdden getirmişti. İlk gördüğümde (daha doğmamıştı bizim kız) amanın bunları da giyecek mi demiştim. Aylarca dokunamamıştım bile o kıyafetlere. Hey gidi... 4.5 ayı geride bıraktık. Bu arada iki hafta içinde o kadar büyüdük ki... Döndüğümüzü söylemiştim. Hem ters, hem düz dönüyoruz. Daha anlamlı bakıyoruz ve kesinlikle "banyo" kelimesinin anlamını biliyoruz. Bildiği başka kelimeler de olabilir ama laf arasında banyo dersen ve banyoyu hazırlamazsan acayip sinirleniyor. Dün hazırladık. Kuruldu küvetine. Nasıl kolları bacakları vuruyor, sanki "ohhh dünya varmış" diyor. Küçük bir balık kızım. İnsan unutuyor yaşarken yazmayı. Hep hah şunu da yazayım unutmadan diyip unutuyorum. Ayaklarını ellerini çok güzel kontrol ediyor. Uzanıp oyuncaklarını alıyor. Ayağını ağzına sokmasına ramak var. Eller ayaklar sürekli hareket halinde. Emzirirken ayağını öteki memeye dayıyor filan. Pek komiğiz.
Sonracıma ana kucağına otumak istemediğinde ayaklarıyla basıp direniyor. Artık ana kucağından inmeye çalışıyor. Emniyet kemerlerini bağlamaya başladık. Yürümeye başladığında ne yapacağımızı düşünmeye başladım. Evde binlerce küçük parça var. Onları yok etmeli filan.

Büyüyor minikler. Biz de beraber.

18 May 2009

O gitti, biz kaldık. Güle güle Türkan Saylan...

Türkan Saylan'a gerçekten çok üzüldüm. Allah rahmet eylesin. Hastaydı, bekleniyordu, belki kurtuldu. Belki biraz dinlenir şimdi...

Kendi halimize üzülüyoruz aslında. Sanki biraz daha kimsesiz kaldık. Bir çalışkan insan, bir girişken, üretken, proaktif bir insan. Çalışkan, durmayan, azimli, olumlu. Genelde yaymış, umutsuz ve tembel olduğumuz için, toplumsal duyarlılıklardan sınıfta kaldığımız için bi fena olduk. Ölmeden önce insanın özel eşyalarının deşildiğini görmesi, ajandalar, notlar, kayıtlar. Ne idüğü belirsiz suçlamalar.

Beceriksiz ve ne dediğini bilmeyen, bu nedenle laf kalabası yaparak öğretmenin dikkatini dağıtmaya çalışan tembel bir öğrencinin kaleminden çıkmışcasına özensiz, kaba saba, incelikten, detaydan yoksun, konudan bol bol saparak, eline değen, gözüne çarpan herşeyi içine çeken bir kara delik, bir hortum mu? Bir bir ne? Bilmiyorum. Hani tembel ev hanımı gibidir, ayrıntıyla boğuşamaz, acelesi vardır. Kirli, temiz ayırmadan, renkli beyaz demeden, suyun sertliğine bakmadan, yumuşatıcı aramadan ne eline geçerse atar ya çamaşır makinesine. Sırf ortadan kalksın diye. Sırf birileri "aman ortalıktan kalsınlar da" dedi diye. Kaba elleriyle bulduğunu atar da atar. Beyaz çoraplar gri olur, kazaklar çeker, tüller parçalanır umursamaz. Ortadan kalksınlar yeter. İşte bazen o güzelim tüller çeker gider sonsuza dek. Aynı kazanda kaynatılmaya çalıştıklarına rağmen asla grileşmeden. Bembeyaz.

Gitti Türkan Hanım. Ben yazamadım, dilim tutuldu. Bizim için üzüldüm ben, kendim için üzüldüm, ülkenin her yerindeki kızları için üzüldüm.

Ucundan tutabileceğimiz o kadar çok iş var ki...

Türkan Saylan Geçti Burdan...


...
...
...
...
...
...
..............
.....
.

17 May 2009

Gelişmeler...

Dün doktora gittik. Pek kilo alamamışız. Kızım benden habersiz rejim mi yapıyor anlamadım. Anneanne ile sürekli cimlastik yaptılar tabi, dayanamadı o kadar spora, benim emek emek pişiridiğim kaloriler. Mamaya başlıyoruz. Her öğlen iki kaşık. Biraz üzüldüm aslında. Sonra düşününce, neticede 4.5 ayı geçtik. Biraz verelim bakalım ne olacak... Kilo az almışız ama zayıf değiliz yani. Belkim bünyemiz yakıyor, olamaz mı şekerim:) Sevgilinin dediği gibi yesin yesin yaksın ohh. (Anasına benzemesin hehehe)

Bakalım yarın ilk pirinç gevreğimizi yiyeceğiz. Sonraki hafta elma püresi gelecek. Cam rende istedik, akşama babamız getirecek. Bu arada gıdaya geçeceklere bilgi, öyle tadına baksın diye rastgele denememek gerekiyormuş. Alerji riskine karşı yavaş yavaş ve sırayla. Portakal, çilek, kivi, muz mesela alerji riski yüksek gıdalardan. Daha sonra bunlar. Öncelikle pirinç, elma, armuttan gidilecek.

Bu arada emzirirken antihistaminik içilebiliyormuş. Dün yuttum bir tane, teoride uyutmayanlardan. Bi güzel uyumuşum. Sersem sepelek olmuşum. İyi haber, hapşırık ve burun akıntısı gitti, kötü haber boğazım hala çok kötü. İlacın etkisiyle de böyle uyurgezer oldum. Sevgili de aynen. In your heeeaaddd zoommbieee durumları. Anneanne görece iyi ama hepimiz sıcaktan da sersemledik. Bu ne Allah'ım! Balkon kapısı filan açık ama serinlemiyor. Eloşu kucağıma alıyorum ikimiz de terliyoruz. Nem de yüksek heralde. Ya da ben hastayım diye... Geçen sene hamileydim ve sıcaktan rahatsız olmadım bütün yaz. Klima almadık, alerji nedeniyle dokunuyor bize, ama ev hep serindir yani. Bu iki gün sıcakladık. Belki bünye alışamadı daha.

Emzirirken pastil de içilebiliyormuş aklınızda olsun. Hala çok tadım yok. Blog ahalisi olarak nazarlara mı geldik, yazık Yeliz'ler de hasta. Üstelik bi de kaza filan derken çok üzüldüm. Kuzunun Eloş hastalandı. Yanim bizi bu güzel havalar mahvetti mi acaba?

15 May 2009

Yaza Yaza Yaz Geldiii....



Yaz gelmiş İstanbul'a. Bu nasıl hava? Sıcak, daha da sıcak mı olacak?

Ben hastayım hala bir gelişme yok. Eloş iyi ama. Anneanneyle caddelerde fink atıyorlar. Bizim tanışmadığımız komşularla tanışıp kaynaşıyorlar. Apartmanımızda 7 aylık bir güzel varmış mesela. Annesi, anneannesi tanışıp kaynaşmışlar. Ben iyice yabani bişey mi oldum nedir.

Anneanneyle keyifleri çok iyi. Yani bir muhabbet, bir oyun. Yalnız zorlandı akşam uyumakta. Oyuna, eğlenceye doyamadı sanırım. Bi de çok aktif. Artık ana kucağının bebek kısımlarını çıkardık. Nerdeyse ineceği için kemerleri bağlıyoruz. Yalnız bırakamıyoruz. Bebiş sürekli hareket halinde, çok şeker. Dünyalar tatlısı yavrum maşallah.

Nerden nereye... Geçen sene 21 Mayısta ilk kez duymuştuk kalp atışını. Dünya durmuştu sanki. Annemler, kayınvalidemler, dedemler, minik kardeşim teyzoş... Herkes bir bayram etmişti, ne güzel bir sevinçti o öyle... Ne demişim:


Dün doktordaydık ve yavruşun kalp seslerini dinledik. Küüt Küüüt küüüt diye atıyordu gümbür gümbür. Hayatımda duyduğum en heyecan verici sesti. Sanki fantastik bir kurmacadan çıkmış hayata düşmüştü. Sanki bir düşünceydi önce sonra ete kemiğe bürünmüştü. Bir an dünya durdu. İçimde bir kalp daha var ve gümbür gümbür atıyor. Nasıl olur? Bir yandan inanılmaz bir mucize, bir yandan çevremizdeki tüm insanlar bu mucizeyi yaşadı. Hem çok sıradan, hem eşsiz. “O da ana kuzusu” lafının anlamını anlar gibi oldum. Kim olursa olsun onu karnında taşıyan kişi için özel ve mucizeydi herkes bir zamanlar.


Ya ben aslında resim koymaya gelmiştim. Kardeşim ABDde. Onun için bol foto koyacağım. Babam da merak ediyor. Günebakan teyzesi de hanimiş şortlu bacaklar demiş....

Eveeettt tüm sevenleri içinn karşınızdaaaa şortlu bacaklar::::







Ey Bahar Alacağın Olsun Kuzum...


Bir hasta haberi de burdan. Boğaz ağrısı, burun akıntısı, hapşırıklar. Bahar alerjisi, polenler intikam alıyor sanki. Ama iyi haber Eloşumuz mis gibi. Elanın hasta olduğunu duyunca anneannemiz atladı geldi. Koş anne koş dedik, koşmuş. İyi ki gelmiş... Üstüne ben de hastalanınca fena olduk. Dün Ela ne zaman uyuduysa uyudum. Hiç bahsedesim de yok. Amaan geçer gider nasılsa. Fekat, benim hastalığımdan istifade anneanne ile tam afacan kardeşler oldular. Nasıl kahkahalar, nasıl gülüşler. Ehe ehe ehe diye gülüşü taa içerlerden duyuluyor. Bi sohbet bi sohbet. Akşam uyuması için yatağa yatırdığımda uzun uzun anlatıyor Eloş. Şöyle de oldu, böyle de oldu der gibi.






Baharla ilgili hayallerimiz vardı, çıkacaktık, blogcularla buluşacaktık, caddelerde fink atacaktık. Ey ulen bahar alacağın olsun. Dün azıcık çıktık, derhal hapşırıklar geldi. Bu arada 28 yaşına kadar benim hiçbişeye alerjim yoktu. Ne zamanki gavuristana gittim, yaşadım, geldim bin tane alerjim oldu. Gerçi alerji denen şey de böyle bir şey. Sağı solu belirsiz. Tatsız.

Eloş seri halde dönüyor artık. Fıttırırı fıttırı çok komik. Önce göğsünde yükseliyor, anneye bi gülücük, sonra popoyu dikiyor, hoop. Kafa zaten sürekli havada, çevreyi inceliyor. Herşeyi tutuyor kaldırıyor, sallıyor. Güçlendi. Bütün gün fazlaca hareketli. Durmuyor yerinde. Eller kollar. Ayaklar diyince ayaklar havada. Dün "dad dad"ler geldi. "ınga" diyor. "ı" ve "a" harfleri gündemde. Bi de başlayınca gerçekten uzun konuşuyor. Eskisi gibi ee ee ler çok kalmadı. Sanki başka bir dilde sohbet ediyoruz. Klingonca konuşuyor olmasın?

Bir ara tartıda enteresan değerler gördüm. Sanki zayıflamış gibi. Yok artık olamaz derken bi sinir oldum. Sonra düzeldi. Geçen "Bahar Kelebeğin" blogunda okudum. Tartı: Kendine işkence etmek isteyen ana babalara birebir. Çok katıldım gerçekten. Artık tartmıyorum. Ağlaması yok, yanaklar tombik, boy uzuyor. Fena halde hareketli. Yarın doktora gidicez. Umarım gerekmez, ama ek mamaysa da ek mama.



Dün Eloş uyuduktan sonra koltuğa yığıldım yine. Tv'de aşkı memnuya baktım biraz, sonra bi kanalda reha muhtar ve dört kadın. Önce Deniz Akkaya'nın hamileliğini, sonra da sperm bankasından hamile kalan ablaları konuştular. Geçen başka bir kanalda da konuşuyorlardı. Son günlerin gündemiymiş, hiç haberim yoktu. Zor tercihler. Sperm bankasında dinlerin itirazı genelde babanın belli olmaması ve insanın bilmeden kardeşiyle evlenme ihtimalinin olmasıymış. Olasılık çok düşük olsa da mantıklı geldi. Genetik açıdan da sakıncalı. Herkesin kendi tercihi tabi de bana tuhaf geldi düşününce. Bir de babasız olmak zor. Gerçi hiç baba, kötü ve sevgisiz babadan daha iyi midir bilemedim. Öyle işte. Boş durunca insan boş boş düşünüyor demek ki...

Bir an önce kendime gelmeyi ve kızıma ve kitaplarıma dönmeyi diliyorum...

13 May 2009

Mim - Okuma Serüvenimin Başlangıcı...

Aysema Öğretmen mimlemiş bizi...

" Okuma serüveninizde unutamadığınız, hayatınızın bir dönemine, özellikle de çocukluğunuz ve ilkgençliğinizin hayal dünyasının oluşumuna etki eden yazar kim? Hangi kitabı elinize aldığınızda döner gidersiniz o günlere?"

Bugün düşündüm uzun uzun. Kimdi benim çocukluk ve ilk gençliğimin düşünsel mimarları? Hayal gücüm nerdendi?

İlk aklıma gelen masallar oldu. Annemin okuduğu, babamın yarattığı, anneannemin de eskileri derleyerek anlattığı. En çok masallar etkilemiş, dolayısıyla beni en çok etkileyen yazarlar da bu üç kişidir öncelikle. Babamın anlattığı ıssız ada masalları ve tarihi öyküler. Anneannemin anlattığı tuhaf dünyalar. Annemin durmadan anlattıkları ve okudukları. Önce bunlar belirlemiş, en derin etkiyi bunlar yapmış bende başlarda.

Ne okurdum tam hatırlayamadım. Suç ve Ceza, Anna Karenina, Uyanış, Diriliş, Vahşetin Çağrısı, Monte Kristo Adası ilk anda aklıma gelenler. Sanırım Anna Karenina'dan ciddi bir şekilde etkilenmiştim. O zamanlar pek de ahlakçı bir insanım ortaokulda, tutucuyum. Anna'yı fena halde aşağılamıştım. Levin karakteri ilginç gelmişti. Bi kere adı Lenin'i çağrıştırıyordu, ikicisi de o dönem benim fena halde kafayı taktığım, Allah, din, varlık yokluk anlam konularında düşünüp duruyordu. Hatta daha geçen gün sevgiliye Anna Kareninanın hayatımdaki yerinden bahsediyordum. Levin düşünür durur da ilk çocuğunu kucağına alınca (bu Anna'nın ölümünden sonraki bölümde olmaktadır.) hayatın anlamını, varoluşu filan çözer. İkinci Monte Kristo Adası. O dönem adalara bir sarma var zaten, İki yıl okul tatili, Kaptan Grantın çocukları, Issız Ada, o seride bu tarz adalarda geçen öyküler. Kıyıya vuran balinadan mum yapmalar. Lost dizisinin temelleri işte, soran olursa neden Lostu seviyorsun. Bu yüzden. Issız ada ve gizemli sayılar mektuplarla ilgili çok okumuşum küçükken.

Yalnız o kitapları elime alınca o günlere dönemiyorum. Sonra tekrar okudum farklı zamanlarda. Her seferinde başka bir şey buldum. Anlam değişti, ben değiştim.

Ayşe'yi ve Anne ve Bebişini mimlemek istiyorum ben de:)

Sevgiler...

12 May 2009

Koş Anne Koş!


Çok çalışkan bir insan değilim. Aslında bir işe başladığımda ve konsantre olduğumda fazlasıyla çalışkan, hatta işkolik oluyorum ama nasıl desem. Ev işlerinde belki de öyle çok hamarat, çok becerikli değilim diyelim. Ya da annem, anneannem filan aşırı becerikli olduklarından görece beceriksiz kalmışımdır. Aslında öyle de değil...

Geçenlerde bir kitaptan bahsetmiştim. "Her Çocuk Farklı Düşünür". Okumak için belki erken, daha bizim kediciğin hangi tip bir çocuk olduğunu bilmiyorum. Ancak kitabı okuyunca hayata dair yeni kapılar açıldı önümde. İnsan karakterlerini tiplere oturtmak yeni bir konu değil malum. Sümerlerden tutun nakşibendilere, ordan Jung'a, oradan standart bir yöneticilik eğitimi seminerine gidin size 4-7-32 temel karakter türlerinden ve özelliklerinden bahsedecektir. Bu kitap daha çok ev içi ve hayat içi düzenleme yeteneğine göre sınıflandırmış çocukları ve ebeveynleri. Testlere göre ben "öncelikçi" çıktım. Öncelikçilerin özelliği doğuştan hırslı, iddacı, amaçlar doğrultusunda çalışan yönetici tipler olmalarıymış. Çalışkan değilim derken yanlış söyledim yani. Çalışkanım ama amaçlar doğrultusunda. İlla hedefler olacak. Öncelikçiler, birinci öncelikte bulmadıkları işleri ya yapmazlar, ya da başkalarında devretme eğiliminde olurlarmış.Genel kural da "sen yap ama yapmazsan ben yaparım" tarzı bişeymiş. Dolayısıyla ben temizlik yapmayı sevmem, oturup blog yazmak varken. Ya da okumak varken. Okumak ve yazmak hep daha önceliklidir. O nedenle bazı işlere hiç sıra gelmediğinden bekler durur.

Düzenciler böyle değilmiş. Her zaman titiz, ayrıntıcı. Annem tam bu sınıfa giriyor. Derler toparlar. Her yerde bir sistem olsun ister. İçi rahat etmez etraf toplanmadan. Öncelikçiler de düzenden hoşlanırmış, dolayısıyla öncelikçi ve düzenci çok iyi anlaşırmış ama işin çoğunu düzenci olan yaparmış. (Pardon annecim.) Bir de uyumcular var. Uyumcuların özelliği tek başlarına çalışmayı sevmemeleri ve sürekli kendilerine hedef konmasını istemeleriymiş. En çok istedikleri şey de çatışma olmasın ve herkes mutlu olsun tarzı birşeymiş. Zor iş. Ama bu tercihler baskın beyin yapımızdan kaynaklanıyormuş. Öncelikçiler sol yarı kürenin ön kısmını kullanıyorlarmış.Düzenciler sol yarım kürenin arka kısmı. Uyumcular sağ yarım kürenin arka kısmı, Yenilikçiler de sağ yarım kürenin ön kısmıymış. Ne kadar doğru bilmiyorum. Ela büyüsün görücez.

Nerden geldim bu konuya? Şurdan. Daha önce fena halde çalıştığım için hayatımız iş temelindeydi. Sabah kahvaltı yapmadan işe koş. Akşam bazen sekize bazen onbire kadar çalış, bazen sabah dörde kadar. Akşam eve yorgun gel, ne ev toplayacak ne dağıtacak halin olsun. Yemek desen sipariş ya da dışarda. Eve haspelkader erken gelirsen de hızlısından bir yemek. Haftasonları dışarda, arkadaşlarla. Büyük kahvaltı ve dinlenme. Eğer çalışmıyorsak... Böyle bir tempoda tabi çamaşır, ev işi filan minimumdaydı. Yemek filan zaten yok. Şimdi evde olunca tuhaf geliyor. Az önce ütü yaparken düşündüm. Şahsen ütü yapmak, çoğu kadının her hafta yaptığı şey. Bana zulüm gelir oldum olalı. Hatta çocuk sahibi olmadan önce sevgiliyle konuşmalarımız olurdu. Çocuk büyütmekle ilgili beni en çok dehşete düşüren şey her pazar ütülenmesi gereken önlük, yaka, forma, gömlek, okul kıyafetleriydi. En çok bundan ürküyordum. Annem pazarları genelde ütü yapardı ben okula giderken. O vakitlerde ben de son ödevlerimi panik halinde yetiştirmeye çalışırdım. Söylene söylene gezinirdim. Panik. Babam belli bir saatten sonra oturmama izin vermeyecekti. Yani öyle gecelere kalmaması lazım ödevlerin. O durumda annem de odada haftanın çamaşırlarını ve bizim önlüklerimizi ütülerdi. Ödev yapmayı sevmediğimden mi acaba bilmiyorum. O pazar ütüsü bende bir fobi yaratmış. Annem şikayet etmezdi, hani bir problem kaynaklı korku değil.

Belki de o ütü bende bir eve kapatılmışlıklar, sorumluluklar, seçim yapamamalar gibi çağrışımlar yapıyordu. Hani ben olsam ütüsüz de giyerim ne olacak ama çocuk okula gidecekse önlük ütülü olacak. Şart. Bu beni korkuturdu. Zamana bağlı olmak. Kontrolün sende olmaması. Bağımlılıklar vs. Hatta bebişimiz olsun diye konuşurken bu korkumdan bahsedince sevgiloş, tamam önlükleri ben ütülerim demişti. Neden taktıysam buna bu kadar. Korktuğum kadar yokmuş.

Biraz zamanlamayla ilgili sanırım. Eskiden olsa, böyle hafta içi evde oturmalara, haftasonu dışarı çıkıp eğlenmemelere, kendine çok az zaman ayırmalara tahammül edemezdim herhalde. Zaman çok önemli. Hevesimi almışım. Evimde huzurla oturmak zor gelmiyor. Hatta o minik bodyleri ütülemek bir zevk. Bitince gururla bakıyorum eserime. (Hedef odaklıyım napiyim)

Ev işini hala hiç sevmiyorum. Keşke hergün biri temizlese ama ben görmesem. Böyle mesela evin duvarlarının altında boşluklar olsa ve hüüüp diye tüm tozları çekseler. Sanırım öyle akıllı ev tasarımları var. Gerçekten akıllıca.

Artık önlük ütülemekten korkmuyorum. Sandığım kadar zor değilmiş. Tabi eskisi gibi olmamasının da etkisi var. Neticede sadece bana bağlı olmadığını biliyorum. Babamızın eşit sorumluluk alacağına güveniyorum. Ütüyü ona bırakıp çıkabilirim gerçekten istersem. Bütün meselelerin temelinde seçim yapabilme özgürlüğü yatıyor belki de. Babalar çok değişti. Yanlış anlaşılmasın. Benim babam o zamanlar da diğer tüm babalardan daha çağdaş, daha komik, daha sevimliydi ama zaman farklıydı. "Ütü yapan baba" çok kolay zihnimizde canladırabildiğimiz bir figür değildi. İş bölümü vardı, anne iç işler, baba dış işler gibi. Bizde şimdi iç, dış ortak.

Okudukça çocuklardan çok kendimi anlar oldum. Neden ödev yapmayı sevmeyişimi. Hep mühim işler peşinde koşuşumu filan. Şimdi anneyim. Evdeyim. Miniğin çevresinde pervaneyim ve başka da bir işim yok. En öncelikli işim onunla konuşmak, oynamak. O uyuduğunda blog yazmak belki bir kaç satır bir şey okumak. Yemek biraz, standart ev işleri biraz. Enteresan olan, sanki diğer tüm anneler benden daha çok çalışıyor ama ben sürekli koş babam koş hissinde hissediyorum. Sanırım onlar da hissediyorlar. Zor işmiş. Çalışmaktan daha zormuş, ama daha zevkli o kesin. Nasıl desem işler ne kadar yoğun olursa olsun neticede gidip bir kahve içip sonra devam edebilirsin. İşin bir kısmını delege edebilirsin. Annelik öyle değil. Ne kontrol edebiliyorsun, ne delege edebiliyorsun. En fazla baba alabiliyor senden. O da emzirecek değil ya.

Aslında dağınık yazdım. Demek istediğim... iyi ki şimdi doğurmuşum. Bundan önce olmazmış. Hazır değilmişim, kendimi yeterince veremezmişim. Sabır işi annelik ve ben sabır konusunda çok kötüyüm. Güzel yanı öğrenmeye açık bir zamanımda anne oldum. Okumaya öğrenmeye açım. Kızım beni eğitiyor. Daha farklı, daha olgun bir insana dönüştürüyor. Çocuk kahkahaları attırıyor bana. Düşünmeden, içten, içeriksiz kahkahalar içimi temizliyor.

Dönüşüm hikayesi.

Öte yandan aklımda binlerce fikir var, düşünüp duruyorum. Bizdeki aile kavramını düşünüyorum, akrabanın akrabaya ettiğini meselesini düşünüyorum. Zengin anne/fakir anne ayrımı yapmış bir gazete. Zenginlerin çocuğu daha zeki oluyormuş, o konuda yazmak istiyorum mesela. Ama o kadar kesintili zamanlar ki bir düşünceyi başından sonuna izleyemiyorsun. Bir yazıyı dört seferde yazınca, yazı da bir tuhaf oluyor sen de söyleyeceğini unutmuş oluyorsun. Typolarım var görüyorum ama düzeltemiyorum filan. Zaman, sadece birazcık zaman.

Kesintisiz zamanlar istiyorum, azıcık daha büyüsün, olur mu acaba?

11 May 2009

Hadi Yine İyiyiz...


Eloş gece sütünü de uykuda içip uykusuna devam etti. O eskii halimdeeen eser yok şimdi. Ne demişler, "çocuğun hastalığına yanmam huyu değişti ona yanarım" mı ne öyle bir laf varmış. Normalde yapmadığımız herşeyi yaptık. Memede uyuduk. Sabahın kör karanlıklarında sütler içtik. Kucaklarda sallandık. Gündüz üç saatlik uyku uyuduk. Bunlar hep ilklerimiz. Tracy de bi yere kadar neticede. Bugüne kadar bizi iyi getirdi. Şimdi kriz zamanı, düzen zamanı değil. İyileşilecek, sürekli süt içilecek, memelere süt dolacak, kilo artacak ohoo, çok çalışmamız lazım çokkk.

O kadar yorgun oluyoruz ki akşamları değil kitap okumak, film izleyecek bir halim bile yoktu. Koltuğa yığılmaca. Ama tabi Eloş uyuyunca biraz temizlik, yemek ve çamaşır. Sonra koltuk. Olsun, huzurlu koltuk olsun da. TVde Matrix ve Temel İçgüdü vardı. Bu temel içgüdü biz lisedeyken çıkmıştı, tüm sınıf kaçıp ona gitmişti ben heralde uyuzluktan iki arkadaşımla beraber gitmemiştim. Muhalefet olsun diye mi, ilgimi çekmediğinden mi. Ayrıca neden bütün sınıf gide gide temel içgüdüye gider ki diye sordum. Matrixe gelince. Bütün "amaanın matrix!" curcunasından önce korsanda izlemiştim ben ilk. (Ayıp biliyorum ama öğrenciydik o zaman ayrıca sonradan sinemada da gittim:P) Bayılmıştım. İzleyince yine beğendim. Hayatın anlamını söyleyen bir film değil ama sormayanlara biraz sorduran, tartıştıran, bir de eğlencelik çıtır çerez bir film. Yalnız üzerinden çok az zaman geçmesine rağmen... bi dakka, bi dakika az mı? ühühühü on yıl olmuş! Hımm, üzerinden on yıl geçmiş olmasına rağmen çoook geçmişte kalmış gibi geldi nedense. Biz büyüdük ve kirlendi dünya? Tam öyle de değil. Oh papatya.

Ela'nın iyileşmesiyle nasıl derin nefesler aldım. Üstüne memiş de normale döndü. Yani bütün naz niyaz anneler günü içinmiş. Olsun, öyle olsun.

Özel günlere gelince. Ben anneler gününü çok severim. Belki başlangıcına vesile olan kızın hikayesini sevdiğimden. Annelerimizi hergün seviyoruz da, ayrı bir gün olması güzel bence. İlla tüketim çılgınlığı fular/cüzdan/parfüm diye çıldırmak gerekmiyor. Ben küçükken anneler gününde erken kalkar annem uyanmadan bir hediye hazırlardım. Bazen bir gün önceden. Fotoğrafları kesip yapıştırıp bir şeyler yapmıştık kardeşimle bir kez. Resim yapardım filan. Çok hoşuma giderdi, annemin de hoşuna giderdi. Sonra büyüdükçe kitap almaya başladım ama orda biraz hile vardı. Kendim okumak istediğim kitapları anneme alırdım. Beraber okurduk. Anneye hediye almak istiyorsan, bugünü seçmekte de bir sakınca yok tabi. Farkettim ki ben pek hediye alabilen verebilen bir insan değilim. Sürprizleri hiç sevmediğimde kimse tadıyla bi hediye alamaz bana. Kötü huy. İlerde Eloş resim yapsa, fotoları kesse, albüm hazırlasa filan bayılırım ama sanıyorum.

Sağlık ne güzel şey sağlık. Ela iyileşince benim başağrılarım da hafifledi. Sanırım o uyurken iyileşti ben de o uyurken uyudum gündüz. Bütün mesele o uykudaydı.

Şu anda geçen hafta hissedemediğim huzuru hissediyorum. Yarın güzel bir gün olacak. İnternetten yeni kitaplar sipariş ettim. Onlar gelir belki. Bir tane de çocuk kitabı var aralarında. Bakalım nasıl gidecek...

Ya bu arada tuhaf bir şey var. Şimdi yazıcam delirdin diyeceksiniz ama, bu çocuk "enne" diyor bariz. Ben odadan çıkınca sesleniyor. Aynı şeye sevgili de dikkat etmiş. Ben tesadüfi diyorum, bu aylıkken söylemesi ve anlaması mümkün değil. Yine de böyle bi durum ennnne. Bazen nenene de diyor. Bugünlerde heee heeyy türü heceler var. "Ayakları kaldırrr" oynuyoruz. "Elleri kaldır". Daha konuşmaya başlamadan anlamaya başlıyorlarmış ya. Altını değiştirirken ayakları kaldır yapınca kaldırıyor gerçekten. Ama tabi yine tesadüfi olabilir:) İletişim arttı, o bir gerçek. Gülüşler, ehi ehi ehi diye kıkırdayan bir gülme, harika. Fış fış kayıkçıya bayılıyoruz. Daha pro oturuşlarımız var. Destekle tabi ama destek azalıyor günden güne. Ayaklarımızı basıyoruz bazen. Ellerden tutunca nerdeyse ayakta duruyoruz. Erken mi yürüyeceğiz acaba? Ana kucağını sallaya sallaya bacak kası yaptı minik:)

Az önce geçen sene bu zamanlar ne yazmışım diye baktım.

İşte burada: Anneler
Çok çok ilginç şeyler yazmışım bugünden bakınca.

Alıntı:
"Doğruları söylemeye ihtiyacımız var. Olması gerekeni değil olanı söylene. Gerçekleri görmek zorundayız olanca çıplaklığıyla. Kendimiz ve çevremiz için. Egemen söylem, iktidarda olsun muhalefette olsun farketmez. Egemen söylem baskılar, yasaklar. Egemen söylem küçük düşürür, seni önemsizleştirir. Egemen söylem seni erkeklerle dolu bir toplantıda bıyık altı gülüşlerle aşağılar. Laf sokar. Dara düşünce aybaşı tuttu, menapoza girdi der. Dara düşünce fikir ayrılığına kapilan adamlar bir olur. Tepeden bakar, sansürler, geçersizleştirir. Hükümsüzleştirir, deneyimin sözünü asla dinlemez. İdealarla yaşar, hayallerle beslenir, umut satar. Gelecek vaadleri ve cennet hayalleri satar. Bugüne bakmaz. Doğuran kadının gözyaşına bakmaz. Anne dediğin kutsaldır, cennet ayaklarının altındadır. Bitti. Kadınlıkta hormon vardır, içgüdüsüyle sever. Isınamazsa anormaldir, anne değildir, kadın değildir.

Deneyimi aşağılayan her sistem utanç içinde yıkılmaya mahkumdur. Kendi büyük idealleri ölçüsünde büyük batar."


Sevgiler... Yanımızda olan tüm dostlarımıza selamlar...

İlk Anneler Gününde Neler Oldu Bir Bilseniz...

Cumartesi gecesi başladı aslında. Normalden biraz daha fazla hapşırık belki. Anne sinüzit ağrısıyla halsiz, başı ağrıyor. Baba yorgun. Eloş sanki biraz keyifsiz. Cumartesi akşamı uyumak istemedi, direndi, iyice geç kaldı. Saat 9:30 hala uyanık Eloş hanım. Uyuyor, uyanıyor, ağlıyor. Canım kızım. Uyudu, gece memesini emdi. Saat 2 civarı uyandı. Öksürük pek hoş gelmedi kulağıma. Gece 4 tekrar uyandı huzursuz. Üstünü başını, altını kontrol ettim. Tekrar uyudu ama huzursuz bir uyku. Tabi bende uyku kalmadı. Huzursuz oldum nefesini dinliyorum pür dikkat. Uyu diyorum uyuyamıyorum. Sabah ezanı okundu. Yok. Öksürük ara ara uykusunda. Sabahı ettik. Sabah kalktık anneler gününe 6 civarı. Kalktık derken Eloş uyandı. Sütünü içti. Babayı uyandırmamaya gayret ettik ama öksürük ve hapşırık artıyor. Gittik uyandırdık. Ateş yok Allah'tan ciddi bir şey değil diye düşünüyoruz. Ama öksürük bizim bildiğimiz öksürükten farklı.

Sevgili doktoru aradı, doktor çok önemsemedi, eğer artarsa yarın gelin bakayım demiş.
Anneler günü sabahı telefonlar çaldı, ama günün annesi uykusuz, huzursuz, başağrılı ve en en en kötüsü yavrusu mutsuz, hasta. Allah bütün annelere yardım etsin, kuzuları korusun. Hastalıklar olmasın. Olursa da hemen iyileşmeler gelsin arkasından.

Uykusuzluk benim sinuzit ağrımla iyice birleşince baba haydi git sen uyu yaptı bana. Gittim bir uyuyuş ki... Daha güzel anneler günü hediyesi olamaz. Biraz kendime gelmişim. Hem Eloşa, hem bana serum fizyolojik koyuyorum. Acaba alerji mi diye endişelendim, bütün yatak odasını baştan aşağı temizledim detay detay. Tozun zerresi kalmadı. Öyle biraz gereksiz vesvese de yapmış olabilirim. İlk kez bu şekilde hastalanıyor Eloş. Üstüne benim ağrılarım da binince, ana kız perüşan olduk. Koca da koşturup durdu. Dün benim adam süperman oldu. Eloşla oynar, güldürür. Kızıyla dans eder. Yemek yapar, alışveriş yapar, anneyi uyutur, çamaşırları yıkar asar filan derken. Akşam Eloş sekizde uyudu. Biz de koltuklara yıkıldık. İki film izledik, Uyku Öncesi Hikayeleri/Bedtime Stories, Bir de 21 diye blackjack/21 denen oyunla ilgili filmler. 21i izlerken Eloşun kıyafetlerini ütüledim. Birazcık dinlenebildik.

Eloşa uyku iyi geldi, gece 11de ve sabah 4te emzirdim. Öksürdüğü için her fırsatta emzirmeye çalışıyorum, sanki boğaza iyi geliyor gibi. Bana yine uyku yok tabi sabaha kadar. 7de kalktık. Baktım kızım iyi gibi. Neşesi gelmiş. Öksürük hafiflemiş, hapşırık seyrelmiş. Doktordan önce randevu aldım, sonra iptal ettim. Ah sesi geliyor. Ben koşayım.

İşte böyle geçti anneler günümzü...

Ha bu arada, şaka gibi: Sol memem kızarıp şişti. Sütü arttırdık mı nedir bilmiyorum ama tıkandı. Bir de onu açtık, sıcak su filan. Emzirme ağrısı üstüne tuz biber. Bakalım... Sık emziriyoruz. umarım iyi olur bundan böyle...

8 May 2009

Ela'dan Haberler...

Epeydir ne yapıyoruz yazamadım. Çok gelişmeler var aslında. Tam desteksiz diyemem ama minimum destekle oturuyoruz mesela. Ayaklarımızı basmaya çalışıyoruz, biraz ağırlık veriyoruz. Anne odadan gidince huzursuzlanıyoruz. Anneye, babaya ayrı gülücükler tavırlar var. Artık çok daha bilinçli bakışlarımız. Konuşuyoruz. Bilinçsizce ennnee diyoruz. Ama karşılıklı ee ee nee nee hee heee konuşuyoruz. Bababa dedede mamamalar ne zaman gelecek bekliyoruz. Bugün göbüşüme oturttum Ela'yı. Dizlerime sırtını verdi. Hopladık, zıpladık, pek güldük eğlendik. Ellerinden tutup doğrulttuğumda kafa dik geliyor. Çok büyüdük çookkk.

Slingle uzun mesafe yaptık. Genelde ev içi, ya da apartman çevresi takılmıştık. İki gün önce bir arkadaşımızın evine gittik. Eloş çok rahatttı. Ben o son yokuş ve merdiven olmasa çok iyiydim, son yokuşta biraz nefes nefese kaldım. Dönüşte iniş olduğundan verdim kendimi, Eloş uyudu! Çocuk slingde uyudu. Bostancı sokaklarında bana esefle, hayretle ve sevecen bakan insanların arasından geçtik öylece. Okuyan varsa biziz o slingliler:)

Süt konusu gündemde. Rahat ol, yüksek moral filan derken endişe kumkuması oldum. Bulgur pilavı, kısır tüketiyorum. Marul yiyorum. Hiç gerekmediği halde çikolata da yiyorum. Muz yiyorum. Sık emziriyorum. Pompiş yapıyorum ama Ela biberondan içmiyor ve sinirleniyor. Kaşıkla denemek lazım belki. Pompada gelen süt miktarından memnun değilim ama sanki ben sağma işini beceremedim. Still tee içtim, derhal yeşil kaka geri geldi. İçmeyi bıraktım. Artacak biliyorum. Yine de stresli bir süreç. Bu konuda pek doluyum. Yabancı kaynaklardan takip etmeli olayı. Ona karar verdim. Güzel bi web sitesi var. http://www.kellymom.com/
Keşke Türkçe'si olsa...
Ela uyudukça uyumaya çalışıyorum. Meğer yorulmuşum ben...

Bakalım eğer gelişmeler olursa yazarım.

Bir Tek Annem Olsun Bana Bişey Olmaz...

Pınar sütün alacağı olsun. Çok dokunaklı bir reklam yapmış. İsterseniz gidip kendi reklamınızı da tasarlayabiliyorsunuz. Ben bugün annemin, benim, kızkardeşimin, anneannemin ve kızımın yer aldığı fotolardan yaptım birşeyler... Neticede bu bir reklam, pazarlama şeysi, benim de koşup süt alacak halim yok filan filan ama yani gerçekten iyi yakalamışlar. Tebrik ediyorum. İnsan çok duygulanıyor.

Anneler günü geliyor. Bu sene çok daha farklı. Bugüne kadar hiç anlamamışım ki ben annelik nedir, nasıl bi şeydir, bilmiyordum ki.

Geçen bir arkadaşla konuşurken, "anne olmak dönüşü olmayan bir karar, çok zor" dedi. Ama düşününce anne olmamak da dönüşü olmayan bir karar. İkisi de zor. İkisine de saygım var. Ben olduğum için mutluyum. Olmasam bu kadar mutlu olamazmışım, eksik kalırmış.

Ela'yı tanımamak. Ela'sız olmak. Sanki öncesi hiç yok. Sanki hep Ela varmış gibi geliyor.

Annemi, anneannemi daha iyi anlar oldum. Bakalım. Allah anneanne olacağımız günleri de göstersin inşallah. Bunu daha Eloş dört aylıkken söyledim. Tam kız anası oldum, tam!

Çok yalnızdım bu işin başında. Şimdi bir sürü anne-dostum var. Ne güzel. Güzel annelerimiz bizim. Hepinizin anneler günü kutlu olsun.

Özellikle benim biricik annemin.

Annemin anneler gününü, kız kardeşimin de yarı anneler gününü, teyzelerimin de yarıanneanneler gününü kutluyorum buradan. Kızımın babaannesinin ve kendi babaannemin de kutluyorum.

Biraz erken oldu ama ne yapayım, içimden şimdi geldi.

Çocuk doğurmak, yetiştirmek insanın egosunu gömdüğü, kendini adadığı, çok fazla şey verdiği, bunu da söylenmeden, gönüllü olarak yaptığı bir delilik hali. Akıllı insan işi değil.

(Mardin olaylarını yazmak istiyorum bir yandan, düşündükçe başıma ağrılar giriyor. Yazamıyorum. İçimiz yandı resmen. Ayşe Önal habertürkte konuştu geçen. Bir değil, iki değil, toplum baskısı, ahlak polisi... Orada bir yangın daha var, buraya sadece dumanı geliyor. Çok acı.)

7 May 2009

Bebek Ağlama Türleri

Ela büyüdükçe ve bilişsel becerileri arttıkça artık iletişimde yeni denizlere yelken açmakta olduğumuzu farkediyorum. Artık çıkardığı sesler daha adlandırılabilir oldu. Benim kulağım ve ona dair hislerim keskinleşti. İlk zamanlardaki gibi ağladı/ağlamadı, ağladı = dert, ağlamadı = mutlu durumları geride kaldı. Bu dönem geçip gitmeden ağlamalarımızı ve benim anladığım anlamları kayda geçirmek istedim...

Ağlama Türleri
"Uykum Var Ama Uyuyamıyorum" Ağlaması:

Buna ağlamadan çok mızıldanma demek daha doğru aslında. Uykusu geldiğinde ama bir şekilde dalamadığında, fazla uyarıldığında ya da yorgun olduğunda mız mız mızz eder, aynı zamanda gözlerini ovuşturur, başını omuzdaysa bir sağa bir sola çevirir, enseye sokulur. Yataktaysa bir o yana, bir bu yana döner hızlıca. En iyi çaresi uyumaktır.

"Memeler Gelmiş, Sabrım Kalmamış" Ağlaması:

Yemek vakti geldiğinde, anne emzirme köşküne yerleşip, pozisyon aldığında "ehe ehe ehe" diye "vermezsen ağlarım" tadında bir ağlama/gülme karışımı bir türdür. Sanki şu ana kadar sabrettim ama on saniye daha dayanamam, patlarım demek istemektedir.

"Ben Açım Diyorum Sen Ne Diyorsun" Ağlaması:

Diyelim sabah uyandı, ben de gittim aldım. Sonra ellerimi yıkayayım, öyle emzireyim dedim. On saniyeliğine yatağa geri koydum ki, elimi yıkayıp geleyim. Tam o noktada, "anne gelmiş sevinmişken neden beslenmek yerine tekrar yatağıma koyuluyorum, anlamadı bu salak kadın" şeklinde bir hayal kırıklığına uğramış bir ağlamadır. İçler acısıdır.

"Gerçekten Açım Diyorum" Ağlaması:

Ortalık yıkılır. Yanlış anlamak zordur. Acemilikte gaz sancısıyla karıştırılabilir. Canhıraştır. Çevredekilerin hatta komşuların tansiyonu yükselir. İnsan türünün devamını sağlayan ağlamalardandır bence.

"Kötü Rüya Gördüm" Ağlaması:

Bir anda uykudan ağlayarak uyanır ve kucağa almadan katiyen susmaz. Kucağa alınca da susmaz. İki elle sarılır, başı enseye gömer, içli içli ağlar. Çok dokunaklıdır ama fazla uzun sürmez. Sıcaklık iyi gelir, hem anneye, hem yavruya.

"Efkarım Birikti, Sığmaz İçime" Ağlaması:

Fazla kalabalık ve aktif bir günün ardından, uyku zorluğu da çekince, istemediği bir kucağa gidince, "anneeee kurtar benii"ye benzeyen bir ifade ile bol gözyaşlı bir ağlama türüdür. Kucağa yapışır, anneyi katiyen bırakmaz. Yerini kimse tutmaz. Anne ile bütünleşerek ağlar, göz yaşları akar, çok çaresiz ağlamadır. İnsanın ciğeri sızlar. Ama dünyanın en tatlı ağlamasıdır bir yandan. Sizin de kendi annenize sarılıp ağlayasınız gelir. İnsanın içini temizler.

"Uyyy Anaaamm" Ağlaması:

Genelde aşı gibi, can acıması halinde olan bir ağlamadır. Gözler kısılır, bir anda hayretle çevreye bakar. "Bunu bana nasıl yaparsınız" der gibi hayretler içinde ağlar. Tam da anlamaz ne olduğunu. Acı geçince kendiliğinden biter.

Altım Islak Ağlaması:

Bu diğerleri kadar canhıraş değil. Genel bir sıkıntı ağlaması gibi. Çok yüksek bir desibelde başlamaz. Uzatırsanız ehh der. Mızır mızır sesler çıkarır. Hareket edince azalır ya da artar. Altını değiştirme masasına yaklaşırken bile gülücükler gelebilir...

Biiir Çok Sıkıldım, İkiiii Yerim Çok Dar Ağlaması:

Bu altım ıslakla karışabilir. Tonu düşük, arada çığlık şeklinde olabilir. İlgilenmedikçe artar. İlk anda alıp pozisyon değiştirirseniz hemen ortadan kalkar. Erişemeyecek bir noktadaysanız, (ana kucağında bıraktınız tuvalete gittiniz mesela) tonu giderek artar, sonunda ciddi ağlamaya dönüşebilir. Hani "anne, acil durum yok, beni ihmal etmeyin" gibi bişiydir.

"Al Beni, Götür Burdan" Ağlaması:

Eve misafir geldiğinde ve bir anda bir sürü insan üstüne geldiğinde, yorulduğunda ana-kız ortak yapım bir ağlamadır bu. O ağlar, ben de pek rahatlarım. "Bakın ağlıyor, içeri götüreyim" der, götürür sakinleştiririm. İçeri gidince dedikodu yapar, eğleniriz ana kız. Böylece fazla sıkıntı yaşamamış oluruz.

Banyo Sonrası Ağlaması:

Bu eskiden olurdu, artık olmuyor. Sanırım alıştı. "Nee, giyiniyor muyuz, ben daha yıkancaktımmm" türü bir şeydi. Hatta havluya çiş yapardı ki, tekrar yıkayalım. Bu nedenle her daim kovanın dibinde çiş suyu bırakıyoruz. Ama bunu bir aydır filan yapmadı hiç. Ehh büyüyoruz, ayrıca havalar ısınınca banyolar da uzadı.

İlk anda aklıma bunlar geldi. Daha gelirse eklemeler yaparım.

Sevgilerimle.

Milupa'dan Davet...


Yazacak fırsatım olmadı bir türlü, ama aklımdaydı. Bir kaç gün önce Milupa'dan bir davet aldık. Adımıza düzenlenmiş, hele ki Eloşumun da adı geçmiş davette, pek hoşumuza gitti. Yeniköy bize oldukça uzak olduğu için katılımımız mümkün olmadı. Taaa Bostancı'dan gitmeyi gözüm kesmedi açıkcası.

Blogcuları davet etmeleri, blog dünyasını ne kadar ciddiye aldıklarını gösteriyor bence. Özellikle de bilgilendirme ve paylaşım toplantısı olması ilginç. Geçen kayınvalidem buradaydı. Kendisi anne sütü verememiş eşime ve abisine. "Eskiden mama da yoktu, sadece pirinç unundan yapardık, ne kadar besleyici bilmezdik" dedi. Süt verebilen şanslı bir anne olarak işin o kısmını pek düşünmemiştim. Anne sütünün yerini hiç bir şey tutmaz o ayrı, ancak olmadığı durumlar için bir seçenek olması güzel. Milupa'ya nazik daveti için bir kez de buradan teşekkür edelim.

Dersine günü gününe çalışan bir ex-hamile ve anne olarak henüz ek gıda konusuna hiç başlamadım. O konuda okumaya başlayınca öğrendiklerimi ve tecrübelerimi buradan aktarmayı düşünüyorum. Şu anda Ela'ya kilo aldırmaya çalışma aşamasındayız. 15 günde kilo alamazsak doktorumuz mama takviyesi olabilir dedi. Olmaması için memelere gayret. Haydi güzeller, göreyim sizi!

5 May 2009

Türk Dizilerinden İsteklerim

1 - Bir kere sevişen hemen hamile kalmasın. Yemezler kardeşim. Millet tüp bebek, bilmemne gezerken, %20 gibi bir ortalama varken o denli tutturmak olmaz. En azından üç dört kere yapsınlar bize ne.

2- Daha önce kürtaj olmuş bir kadın hamile kalsın. "Kürtaj oldu bak bi daha çocuğu olmuyor" kısmısına sinir oluyorum. Rastlanma oranı o denli yüksek değil kardeşim.

3- Sıfırdan iş kuran birisi başarılı olsun. Kredi alanlar batırmasın, ne bileyim bir kişi de az bir sermaye ile bir bakkal, bir kasap, küçük bir şirket, terlikçi kursun ve batmasın. Gönül istemiyorsa zengin olmasın ama geçinebilsin ne olur. Hatta kobi desteğine başvursun. Teşvik alsın. Tübitak arge yatırımı yapsın. Bunlar da ilginç konular nolur yani... Sizin yüzünüzden kapitalist olamadık. Girişimcilik kursağımızda kaldı.

4- Şaşırtıcı karakter değişimleri olsun. Hep acıların adamı Yaprak Dökümünün babası mesela arada fıkra anlatsın. Bir felakete de amaaan, kasımpaşaa filan diye cevap versin, sizi bana parayla mı verdiler a kuzum desin.

5- Yanlış anlaşılmalar silsilesinde son nokta olsun. Canım Ailemde olduğu gibi olayı anlatmak yerine herkes herkese yok yok yok diyene kadar bir kişi de başından sonuna böyle böyle oldu diye anlatsın. İnsanlar birbiriyle konuşsun.

6- Tribal varlıklar azaltılsın. Yine Canım Ailemde Ali ve Seyhan tripleri kessin. Gümüş dizisindeki Gümüş'e de bir çift lafım var ama dizi bitti Allah'tan.

7- Hiç aldattı sanılmayan koca olsun. Yani acaba aldatıyor mu diye şüphenilmeyen, yanlış anlaşılmayan erkek olsun. Bu nedenle ayrılıklar olmasın. Özellikle Yabancı Damat bu konuda gına getirmişti.

8- Tam teşekküllü bir hastanede, normal doğumla, zamanında doğuran kadınlar olsun. Bütün doğumlar erken mi? Yani ya doğuma giderken yolda, arabada, uçakta doğuruluyor (genelde kadınlar ölüyor o durumda), ya da erken doğum oluyor. Yani ne bileyim birinin doğumu da geç kalsın yahu. Zamanını geçirsin. Ya da gününde doğsun.

9- Doğuran kadınlar bir anda incecik olmasınlar. Biz gerçekte oyuncuların hamile olmadıklarını biliyoruz ama yani lohusaların hatrına azıcık karında minderle gezsinler, hemen inmiyomuş o şişlik.

10- Arada makyajsız yatsınlar. Aşkı memnuya sözüm.

İlk anda aklıma bunlar geldi. Daha gelirse yazarım:)

4 May 2009

Karar Anı ve Gelişmeler ve Bir Mim Denemesi...

İşle konuştum, şu anda konsantre olamayacağımı söyledim. Kendimi onların yerine koydum da, çalışsam mı, ne yapsam diye kafası karışık bir adayı ben işe almak istemezdim şahsen. İnsanın kafası ve içi aynı şeyi söylemeli. Umarım yanlış karar değildir. Umarım başka işler de olur. Artık hakkımızda hayırlısı olsun diyorum. Ücretsiz iznim eylül başında bitiyor. Kız o zamana yola girmiş olur, bir bakıcı da ayarlamış oluruz diye umuyorum.

Bu vesile ile süt sağma işine bir başladık. Fena gitmedi, yalnız ben verince biberonu aldı ama babası verince almadı. Bu konuda biraz daha çalışmamız lazım.

Beslenmeye gelince. Üç saate dönünce ikimiz de rahatladık açıkcası. İlk gün zor oldu ama bugün itibariyle eskisi gibiyiz. İştahla içiyoruz. Sanırım ben karbonhidrat adlığımdan sütün tadı da iyi. Dört kere portlattığımız için beslenme çoştu gibi hissediyorum. Olacak bu iş. Olmazsa da dünyanın sonu değil. My name is hıdır, elimden gelen bıdır diyorum.

Babane, dede ve amcamız burdaydı bugün. Yavrum herkesin kalbini çalmaya devam ediyor. Aferim ona!

Şimdi bakıcı opsiyonlarını değerlendirmek ve düşüncelere dalmak lazım.

Aha! Bu arada uzun zamandır aklımda bir mim vardı, ama fırsat olmamıştı. Anneler ve anne dostları için mim şu:

Emzirme Odasında Rahat Ettiğiniz üç mekanın adını yazınız.

Bunun sonucunda elimizde çeşitli kentlerde emzirme dostu mekanların isimleri olur. Gezerken rahat ederiz, mim sonuçlarını buradan yayınlarız diye düşündüm.

Emzirme Odasında Rahat Ettiğiniz üç mekanın adını yazınız.

1- Mothercare - Bağdat Caddesi , İstanbul: Şahsen çok rahat ettim.
2- E-bebek Çamlıca, İstanbul: Biraz küçük ama hacimsel olarak büyük olduğu için daraltmayan bir mekan. Alt değiştirme ünitesi filan da var. Fena değil.
3- Maria'nın bahçesi, Küçükyalı, İstanbul: Aslında emzirme mekanı yok ama üst katta eskiden çocuk odası olan bir yer var. Bir koltuk bulup emzirdim ama çok da rahat edemedim.

Tüm anneleri mimliyorum burdan. Ne kadar katılım o kadar geniş bir veri tabanı oluştururuz. Haydi anneler,haydi! Yayalım bunu!

Şehirlere göre de sınıflandırırız hem.


Köpekbalıklarıyla Yüzme Dersi...

Swimming with the sharks/Köpekbalıklarıyla yüzmek... Geldi aklıma takıldı, içime oturdu.

Kararsızlık sularında bol kulaçlı günlerden.

Bir süredir kriz haberleri yoğun. Ben ücretsiz iznindeyim. Gelirimiz yarısına düştü. Evdeyim, mutluyum, huzurluyum fakat... Şu dönemde söylemesi ayıp mı bilmem, bazı olasılıklar ortaya çıkıyor işe dair. Görüşmeye çağırıyorlar. Gidesim gelir, Ela'yı kime bırakırım? İşe gidesim gelmez ama insanlar işsizken böyle tok esnaflık yapılacak zaman mı? Yatlarımız, katlarımız, Mısır'da amcalarımız yok ki. Ela'nın geleceğini de düşünmeli. Öte yandan bugününü de.

Kısacası, çoğu annenin önündeki, eskiden teorik olarak da ahkam kesmiş bulunduğum, "olmalı mı olmamalı mı, yoksa hiç çalışmamalı mı, ama ben çalışmazsam ben olamam ki?" sorunsalına pratikte toslamış bulunuyorum. Bir buçuk yıl önce olsa atlayacağım bir iş var. Şimdi böyle kös kös kalakaldım. Bir kaç saate aramam lazım. Bir gözüm kalk gidelim diyor, öbürü otur evinde diyor.

Üstelik... (sarhoşuz adamakıllı, daha içelim, daha içelim..)

Üstelik... İş güzel ama yoğun gözüküyor. Eve geç gelmeler, köpekbalıklarıyla yüzmeler. Life on the fast lane. Hızlı şeritte hayat.

Ne demiş Eagles:

"life in the fast lane
surely make you lose your mind " (Hızlı şeritte hayat, aklını kaçırtır...)

Halbuki, şöyle yunuslarla yüzmek de güzeldi. Sakin, huzurlu. Ben, bebiş ve babası.

Öte yandan sonsuza kadar oturacak değilim ki evde. Okudum, çalıştım, işimi seviyorum, iyiyim de. Oysa evde oturup okumayı, yazmayı, müzik dinlemeyi ve Ela'yla zaman geçirmeyi de çok seviyorum, hatta daha çok seviyorum. Ama o da okula başlayacak, onun kendi arkadaşları olacak.

Şöyle de denebilir. Kaçmıyor ya?

Kaçmıyor mu gerçekten. Zaman akıp gidiyor, yaş ilerliyor. Bundan 1.5 sene önce deliler gibi çalışan bir insan vardı, nereye gitti o? Çalışmasa ne değişirdi? Hiç kimse ölürken, keşke daha çok çalışsaydım demezmiş.

Gitmeyeceğim sanırım.

3 May 2009

Dördüncü Ay Kontrolleri

Dün doktorumuza ziyaretimiz vardı.

Boy:64cm
Kilo: 6150gr

Özetle, hareketlerimiz, zihinsel gelişimimiz, hareket koordinasyonumuz filan çok iyi, Allah nazarlardan saklasın. tü tü tü maşallah.

Uykumuz, halimiz, tavrımız iyi, pek yerinde ona da maşallah.

Yalnıızz kilo almamışız bu ay. Süt de var. Üstelik mutlu bir dört saatlik düzene geçtiydik. Bebiş huzursuz değil, ağlamaz filan derken. Kilo yok. Doktor teyze dedi ki, "siz bu ay rejim mi yaptınız?" Utançtan ezilen anne: "Ee şey biraz dikkat ettik yediklerimize". Doktor Teyze: "Etmeyin. Ekmek, makarna, pilav yenecek!!!. Size gidin tahin pekmez yiyin demiyorum ama, ekmek, pilav makarna kesilmeyecek!!!!" dedi. Boynu büyük anne: "peki."

Sonuçta dün ezildim büzüldüm hakkaten. Utandım da. Gelmişsin sonuna iki ay daha gez tombiş öldün mü diye. 15 gün yiyip içip bebişi 3 saatte bir besleyeceğiz. Sonra tekrar gidip tartılacağız. Sütün kalorisinde problem var sanırım miktarında değil. Ama ben yine de dün bi bardan still tee götürdüm. Bugün de bulgur pilavı yapacağım.

Onun dışında herşey iyi maşallah.

Anne: Zihinsel gelişim için biz sürekli konuşmaya çalışıyoruz, başka neler yapalım?
doktor teyze: E bu kadarcık çocukla başka ne yapıcan ki, konuşun, aynen devam .
anne: Hayır biz bi matematik kursuna yazdıralım diyoduk da.
doktor teyze: haa iyi olur, iyi olur, güzel düşünmüşsünüz...

---
yolda..

anne: kilo da kiloymuş, al işte gördün mü.
baba: ya onu bırak da şöyle güzel bi kıymalı makarna yaparız şimdi, yoğurdu da döktük müydü ohh.
anne: (bir anda yüzde güller açar... )

---
akşam evde.

anne: yaa gördün mü işte kudurdum da, yemedim de ekmek, naaptım ben bıy bıy bıyy..
baba: ya dünyanın sonu değil. işte elimizden geleni yapacaz olmazsa da mama veririz dünyanın sonu değil.
anne: nasıl değil, mama deme bana. sütle az daha idare edelim.
baba: ya bi sürü çocuk alıyo, dertlenme, kafaya takma aa, nolcak. (ben hep mama yemişim fena mı olmuşum?)
anne:(aklına yatar) aslında mama veriyo olsak, ben de biraz daha özgür olurdum, bensiz de doyardı, dışarı çıkabilirdim?
baba: abartma hemen, abaarttmaaa.

1 May 2009

1 Mayıs Emekçinin Bayramı Kutlu Olsun...

Günlerin bugün getirdigi, baski zulüm ve kandır
Ancak bu böyle gitmez, sömürü devam etmez
Yepyeni bir hayat gelir, bizde ve her yerde
1 Mayis, 1 Mayis isçinin, emekçinin bayrami

Bugün 1 Mayıs... Yine meydanlarda olamıyoruz. Gerçi Eloşumun yumruk her daim havada, biz evden destek veriyoruz. Vaktim yok emzireceğim ama bir kaç şey söylemek istiyorum hızlıca.

1 - Öncelikle kriz mriz, korku imparatorluğu yaratma çabası işçilerimizi yıldırmasın! Zonguldak Maden İşçilerinin direnişini hatırlayın!

2- Kendini emekten, sömürüden, sendikadan, haktan, hukuktan muaf sanan, kendini pek okumuş ve böyle şeylere ihtiyaç duymaz sanan bütün beyaz yakalı işçileri düşünmeye davet etmek istiyorum. Özellikle bilişim emekçilerini bilişim sendikasını desteklemeye davet ediyorum. Dünya değişmedi, işçinin, sömürünün etiketi değişti...

3- DESA işçilerini gururlanarak ve utanarak izliyorum. Dün TVde gördünüz mü? Arkadaşlarının eylemini desteklememek bi yana sendika karşıtı slogan atıyorlardı. Mecbur mu bırakıldılar? Cahiller mi? Bilinçsizlik diz bıyu. Çok üzüldüm....

Paranın dini imanı yoktur...