12 May 2009

Koş Anne Koş!


Çok çalışkan bir insan değilim. Aslında bir işe başladığımda ve konsantre olduğumda fazlasıyla çalışkan, hatta işkolik oluyorum ama nasıl desem. Ev işlerinde belki de öyle çok hamarat, çok becerikli değilim diyelim. Ya da annem, anneannem filan aşırı becerikli olduklarından görece beceriksiz kalmışımdır. Aslında öyle de değil...

Geçenlerde bir kitaptan bahsetmiştim. "Her Çocuk Farklı Düşünür". Okumak için belki erken, daha bizim kediciğin hangi tip bir çocuk olduğunu bilmiyorum. Ancak kitabı okuyunca hayata dair yeni kapılar açıldı önümde. İnsan karakterlerini tiplere oturtmak yeni bir konu değil malum. Sümerlerden tutun nakşibendilere, ordan Jung'a, oradan standart bir yöneticilik eğitimi seminerine gidin size 4-7-32 temel karakter türlerinden ve özelliklerinden bahsedecektir. Bu kitap daha çok ev içi ve hayat içi düzenleme yeteneğine göre sınıflandırmış çocukları ve ebeveynleri. Testlere göre ben "öncelikçi" çıktım. Öncelikçilerin özelliği doğuştan hırslı, iddacı, amaçlar doğrultusunda çalışan yönetici tipler olmalarıymış. Çalışkan değilim derken yanlış söyledim yani. Çalışkanım ama amaçlar doğrultusunda. İlla hedefler olacak. Öncelikçiler, birinci öncelikte bulmadıkları işleri ya yapmazlar, ya da başkalarında devretme eğiliminde olurlarmış.Genel kural da "sen yap ama yapmazsan ben yaparım" tarzı bişeymiş. Dolayısıyla ben temizlik yapmayı sevmem, oturup blog yazmak varken. Ya da okumak varken. Okumak ve yazmak hep daha önceliklidir. O nedenle bazı işlere hiç sıra gelmediğinden bekler durur.

Düzenciler böyle değilmiş. Her zaman titiz, ayrıntıcı. Annem tam bu sınıfa giriyor. Derler toparlar. Her yerde bir sistem olsun ister. İçi rahat etmez etraf toplanmadan. Öncelikçiler de düzenden hoşlanırmış, dolayısıyla öncelikçi ve düzenci çok iyi anlaşırmış ama işin çoğunu düzenci olan yaparmış. (Pardon annecim.) Bir de uyumcular var. Uyumcuların özelliği tek başlarına çalışmayı sevmemeleri ve sürekli kendilerine hedef konmasını istemeleriymiş. En çok istedikleri şey de çatışma olmasın ve herkes mutlu olsun tarzı birşeymiş. Zor iş. Ama bu tercihler baskın beyin yapımızdan kaynaklanıyormuş. Öncelikçiler sol yarı kürenin ön kısmını kullanıyorlarmış.Düzenciler sol yarım kürenin arka kısmı. Uyumcular sağ yarım kürenin arka kısmı, Yenilikçiler de sağ yarım kürenin ön kısmıymış. Ne kadar doğru bilmiyorum. Ela büyüsün görücez.

Nerden geldim bu konuya? Şurdan. Daha önce fena halde çalıştığım için hayatımız iş temelindeydi. Sabah kahvaltı yapmadan işe koş. Akşam bazen sekize bazen onbire kadar çalış, bazen sabah dörde kadar. Akşam eve yorgun gel, ne ev toplayacak ne dağıtacak halin olsun. Yemek desen sipariş ya da dışarda. Eve haspelkader erken gelirsen de hızlısından bir yemek. Haftasonları dışarda, arkadaşlarla. Büyük kahvaltı ve dinlenme. Eğer çalışmıyorsak... Böyle bir tempoda tabi çamaşır, ev işi filan minimumdaydı. Yemek filan zaten yok. Şimdi evde olunca tuhaf geliyor. Az önce ütü yaparken düşündüm. Şahsen ütü yapmak, çoğu kadının her hafta yaptığı şey. Bana zulüm gelir oldum olalı. Hatta çocuk sahibi olmadan önce sevgiliyle konuşmalarımız olurdu. Çocuk büyütmekle ilgili beni en çok dehşete düşüren şey her pazar ütülenmesi gereken önlük, yaka, forma, gömlek, okul kıyafetleriydi. En çok bundan ürküyordum. Annem pazarları genelde ütü yapardı ben okula giderken. O vakitlerde ben de son ödevlerimi panik halinde yetiştirmeye çalışırdım. Söylene söylene gezinirdim. Panik. Babam belli bir saatten sonra oturmama izin vermeyecekti. Yani öyle gecelere kalmaması lazım ödevlerin. O durumda annem de odada haftanın çamaşırlarını ve bizim önlüklerimizi ütülerdi. Ödev yapmayı sevmediğimden mi acaba bilmiyorum. O pazar ütüsü bende bir fobi yaratmış. Annem şikayet etmezdi, hani bir problem kaynaklı korku değil.

Belki de o ütü bende bir eve kapatılmışlıklar, sorumluluklar, seçim yapamamalar gibi çağrışımlar yapıyordu. Hani ben olsam ütüsüz de giyerim ne olacak ama çocuk okula gidecekse önlük ütülü olacak. Şart. Bu beni korkuturdu. Zamana bağlı olmak. Kontrolün sende olmaması. Bağımlılıklar vs. Hatta bebişimiz olsun diye konuşurken bu korkumdan bahsedince sevgiloş, tamam önlükleri ben ütülerim demişti. Neden taktıysam buna bu kadar. Korktuğum kadar yokmuş.

Biraz zamanlamayla ilgili sanırım. Eskiden olsa, böyle hafta içi evde oturmalara, haftasonu dışarı çıkıp eğlenmemelere, kendine çok az zaman ayırmalara tahammül edemezdim herhalde. Zaman çok önemli. Hevesimi almışım. Evimde huzurla oturmak zor gelmiyor. Hatta o minik bodyleri ütülemek bir zevk. Bitince gururla bakıyorum eserime. (Hedef odaklıyım napiyim)

Ev işini hala hiç sevmiyorum. Keşke hergün biri temizlese ama ben görmesem. Böyle mesela evin duvarlarının altında boşluklar olsa ve hüüüp diye tüm tozları çekseler. Sanırım öyle akıllı ev tasarımları var. Gerçekten akıllıca.

Artık önlük ütülemekten korkmuyorum. Sandığım kadar zor değilmiş. Tabi eskisi gibi olmamasının da etkisi var. Neticede sadece bana bağlı olmadığını biliyorum. Babamızın eşit sorumluluk alacağına güveniyorum. Ütüyü ona bırakıp çıkabilirim gerçekten istersem. Bütün meselelerin temelinde seçim yapabilme özgürlüğü yatıyor belki de. Babalar çok değişti. Yanlış anlaşılmasın. Benim babam o zamanlar da diğer tüm babalardan daha çağdaş, daha komik, daha sevimliydi ama zaman farklıydı. "Ütü yapan baba" çok kolay zihnimizde canladırabildiğimiz bir figür değildi. İş bölümü vardı, anne iç işler, baba dış işler gibi. Bizde şimdi iç, dış ortak.

Okudukça çocuklardan çok kendimi anlar oldum. Neden ödev yapmayı sevmeyişimi. Hep mühim işler peşinde koşuşumu filan. Şimdi anneyim. Evdeyim. Miniğin çevresinde pervaneyim ve başka da bir işim yok. En öncelikli işim onunla konuşmak, oynamak. O uyuduğunda blog yazmak belki bir kaç satır bir şey okumak. Yemek biraz, standart ev işleri biraz. Enteresan olan, sanki diğer tüm anneler benden daha çok çalışıyor ama ben sürekli koş babam koş hissinde hissediyorum. Sanırım onlar da hissediyorlar. Zor işmiş. Çalışmaktan daha zormuş, ama daha zevkli o kesin. Nasıl desem işler ne kadar yoğun olursa olsun neticede gidip bir kahve içip sonra devam edebilirsin. İşin bir kısmını delege edebilirsin. Annelik öyle değil. Ne kontrol edebiliyorsun, ne delege edebiliyorsun. En fazla baba alabiliyor senden. O da emzirecek değil ya.

Aslında dağınık yazdım. Demek istediğim... iyi ki şimdi doğurmuşum. Bundan önce olmazmış. Hazır değilmişim, kendimi yeterince veremezmişim. Sabır işi annelik ve ben sabır konusunda çok kötüyüm. Güzel yanı öğrenmeye açık bir zamanımda anne oldum. Okumaya öğrenmeye açım. Kızım beni eğitiyor. Daha farklı, daha olgun bir insana dönüştürüyor. Çocuk kahkahaları attırıyor bana. Düşünmeden, içten, içeriksiz kahkahalar içimi temizliyor.

Dönüşüm hikayesi.

Öte yandan aklımda binlerce fikir var, düşünüp duruyorum. Bizdeki aile kavramını düşünüyorum, akrabanın akrabaya ettiğini meselesini düşünüyorum. Zengin anne/fakir anne ayrımı yapmış bir gazete. Zenginlerin çocuğu daha zeki oluyormuş, o konuda yazmak istiyorum mesela. Ama o kadar kesintili zamanlar ki bir düşünceyi başından sonuna izleyemiyorsun. Bir yazıyı dört seferde yazınca, yazı da bir tuhaf oluyor sen de söyleyeceğini unutmuş oluyorsun. Typolarım var görüyorum ama düzeltemiyorum filan. Zaman, sadece birazcık zaman.

Kesintisiz zamanlar istiyorum, azıcık daha büyüsün, olur mu acaba?

4 yorum:

Ayşe dedi ki...

zengin anne fakir anne ayrimini bizim Koc'taki hocalar arastirmislar. TUrkiye'de olmayan arastirmalardi bunlar. Sen yaz, ben de uzun uzun yorum yazayim... sevgiler.

İlknur dedi ki...

Yazına bayıldım. Yine çok güzel yazmışsın. Benim aklımdan geçirip te yazıya dökemediklerim belki de.
Sanırım ben uyumluya giriyorum. Huzur olsun kargaşa çıkmasıncıyım.

Ve çok ortak yan buldum yazıda. Titiz anneler ve ev işlerini hayatının ilk sırasına koymayan bizler. Pazar ütüleri. Ve gerçekten hamileliğimde o sıcak Ağustos ayında karnım burnumda elimde ütü bir karış bodyleri ütülerken aldığım keyif.

Ara ara düşünürüm Ahmet keşke daha önce mi olsaydı diye. Cevabım en hızlısından kocaman bir hayır. Evlilik hayatımızda bile ben azar azar büyüdüm. Zamanı şimdiydi. Ona verebileceklerimi 2 sene 3 sene önce veremezmişim. O kadar olgun değilmişim gibi geliyor.

kirazsevdasi dedi ki...

özgürüm harikasin.
kesinlikle zamanlama herşey bence de.
babaların degisimini annemle konusmustuk gecen sefer. Baban bir kere biberonla sana mama verecek oldu da, deden bi laf soyleyip hemen dalgasini gecmisti gibisinden.
Ki benim babamda zamana gore ilerde bi adam aslında. Ama dusundugun / dusundugum zaman, annem de calismiyordu yani, sadece ev... Simdi evde kalınca ben sudan cıkmıs balik gibiyim ev isleri konusunda. Eskiden biz bı kadar yemek yiyormuyduk yaw gene yemek bitmis evde seklinde. Evin daginikligi ise aldi basini gitti.
Coook dagınık oldu ama, Yelizde yazmıs gecen gun, aynen sabır konusunda coook kotuyum ben de yaa, ogreniyorum simdi.

Hülya'nın Tuna'sı dedi ki...

paranın satın alamayacağı şeylerden birisi "zaman" bence. ne geçen zamanı satın alabiliyorsun ne de gün içinde kendine daha çok zaman ayırabiliyorsun. "altı üstü bi çocuğa bakmak değil mi" diyenler olur ya bazen, anneliği küçümseyenler. onlara şunu soruyorum: işteyken istediğin saatte wcye gidip, aynı saatte yemek yiyebiliyor musun? evet di mi, işte ben onu bile yapamıyorum. ama güzel olan ne biliyor musun. tuvaletimi tutarken kucağımda uyuyakalan meleğimi izlemek. tüm zorlukları başarıyla atlattıktan sonra, gece başımı yastığa koyup, "bugünü de başarıyla atlattık" diyebilmek.
ben de hep çalıştım ve evde olmak çok bunaltıcı oluyor bazen. hatta ilk zamanlar "allahım ben niye bu kadar bunalıyorum, yoksa ben çocuğumu yeterince sevmiyorum, kötü bir anne miyim ben" diye bile düşündüm. ev hayatının ve anneliğin rutinine alıştıktan sonra daha da kolaylaşıyor her şey. ben de pek dağınık yazdım ama nicedir bu mezularla ilgili post giresim vardı. burda tatmin ettim kendimi :)
eloşa sevgiler