30 Haz 2009

Mim'e Yanıt Gelsin...

Mine ve Ceylin Yağmur mimlemiş bizi:)

Hemen yanıtlayalım.

1-kullandığım parfüm:
Doğal anne kokusu:)

2-kullandığım krem:
Düzenli kullandığım bir krem yok. (Ayşe bana krem getirmiş, onu sürdüm bir kaç kere.)

3-en son okuduğum 3 kitap:
The Sirens Of The Titan - Kurt Vonnegut
Çalışmanın Mutluluğu ve Sıkıntısı - Alain de Botton
Mevki Uygarlığı - Robert Sheckley

4-son aldığım 3 ürün:
Eloşa diş kaşıyıcı meyve filesi
Chicco Kaşık
Mama sandalyesi

5-seyrettiğim 3 dizi:
lost
fringe
true blood.

Ben de hemen, ayşe'yi, kuzunun annesini, tuğçe'yi, yeliz'i ve özlem'i mimliyorum.
sevgiler...

29 Haz 2009

Fotoroman: Annenin Kaşıkla İmtihanı

Hayat akmaya devam ediyor. Bizim hanım kızımız büyüyor, büyüdükçe cinlikleri de artıyor. Artsın bakalım:)



Ela: Sürünmeye devam. Az kaldı. Bi kaldırsam popoyu emekliycem de du bakalım.

Anne: Bazen hayat yemekten ibaretmiş gibi geliyor...

Allah nazardan saklasın sorun iştah değil. Kızım kaşığı kapıyor, vermiyor. Başka kaşıkla yedireyim, o sende kalsın diyorum. Diğerini ağzına sokuyor. Bardağa hamle ediyor, tabağa ediyor. Sanırım "kör kendi işini kendin gör"cü bir nesil yetişiyor. Bizim evin favori atasözlerindendir bu arada. Ortaokulda herkes kendi evindeki atasözlerini söylerken bir arkadaşımda atasözü kardeşi olmuştuk. Nerden nereye. Acaba Ela bizden nasıl bahsedecek arkadaşlarına? En çok hangi atasözünü söylüyoruz evde. "Akılsız başın cezasını ayaklar çeker" diyorum sanki. İnsan düşününce bulamıyor. Gene dağıttım konuyu gene...

Şikayet etmek gibi olmasın. Pek severim kendi işini kendi yapan becerikli insanları. Kızım da öyle olsun isterim. "Annee gitmee"ciden çok, "anne git başımdan ben böyle iyiyim"ci olmasını tercih ederim. O ayrı. Ama daha çok küçüksün be yavrum. Kaşıkla yemek yiyelim, sonra oyna di mi. İçime sinen bi miktar yedikten sonra verdim eline kaşığı.

İşte kareler halinde izleyiniz.


Ela: Gene bu uzay üssü gibi şeye oturttular beni. Bari kumanda koluyla oyniyim.


Ela: Bir yemek keyfimiz var, bırakmadı kadın ya. Almış kaşığı vermez. Canım çıkıyo kaşığı alıcam diye. Bak ağzıma götürebiliyorum bile.

Ela: Kaşıığım benim. Canım. Rengi koltuğa da uymuş. Aferim size.


Ela: Pilavdan dönenin kaşığı kırılsın.


Ela: Gene iyiler canım, ortalığı batırıyoruz ama yıkanıyoruz. Mis gibi oldum genee.

Ela: Sonra babam gelince gezmeye çıktık. Dolaştık, yemek filan yedi bunlar dışarda. Ses etmedim. Dönüşte gökkuşağı denen bişey çıktı. İlk kez gördüm. Rengarenk. Yihuuu.



Ela: Altından geçsek babam annem, annem babam mı oluyomuş ne. Aman kalsın.



Ela: İşte bostancı gösteri merkezi üzerindeki gökkuşağı.


Sonra eve gelinir. Uyunur, uyanılır, uyunur, emilir, uyunur. Hayat akar gider. Yeni maceralarla buluşmak üzere. Şimdilik sevgiler!

Ps: Ela: Annem sıkıntıdan saçını kestirmek yerine ha babam blogu değiştiriyor. Bir yakışanı bulamadı ama bulacak. Benim resimlerim kalsaydı bari. Tüh.

27 Haz 2009

Katı Gıda Günleri...

Kim yazmıştı unuttum. Acemi anne ilk sebze çorbasını kızına verir ve bekler ki, "ellerine sağlık annecim çoook güzel olmuş" desin. Oysa buruşuk bir surat karşısında. Hehehe. Bunu okumuş ve biliyor olmama rağmen ilk sebze çorbasında ben de benzer bir deneyim yaşadım. İnsan özeniyor, bezeniyor da hani. İlk anda bir kaç çay kaşığı, sonra ı ıh. Ancak gerçekten öyle gönülden istedim ki sevmesini sebzeleri, ısrarla her gün pişirmeye devam ettim. Sabrın sonu selamet. Şimdi yalayıp yutuyoruz. Kaşığı götürene kadar ağzına "anneeee nerdeee kaldı bu kaşık?" der gibi itirazlar.

Kısa tarif.

Zeytinyağlı Enginarlı Sebze Çorbası

Enginar alınır. 4e bölünür. Birbirlerine değmeyecek şekilde buzluğa yerleştirilir. Donduktan sonra bir kaba konulur. Her öğlen 1/4 enginar alınır. Küçük tencereye atılır. Yanına 1/2 havuç, 1/3 kabak, 1/3 patates konur. Bir kaşık zeytinyağı. Küçük doğranır (ama çok küçük değil). Sebzeler yumuşadıktan sonra ezilir. Sonra kaşık kaşık miniğe yedirilir. Bu sırada genelde suyundan başlanır, güzel gittikçe minimini olmuş parçalardan verilir. (Normalde de enginarı böyle yapıyorum, kabak koymuyorum, taze soğan koyuyorum.)

Bunun dışında, meyvelerden armut, elma, şeftali, kayısı cam rendede ezerek verdik. Sadece suyunu değil posasını da veriyorum. Kiraz emiyoruz. Erik ağzımıza soktuk. Hipp'in pirincini severek yiyoruz.

Dün değişik tad olsun diye Milupa organik cam kavanozdaki gıdalardan brokoli patates verdim. İki kaşıktan sonra yüz buruştu. Zaten çok büyük beklentim yoktu. Milupanın sebze çorbasından, sütlü pirincinden filan tattırdım. Hipp'in kavanoz gıdalarından tattırdım. Pirinci meyve suyu ile karıştırıp verdim. (Taze elma suyuyla) Başarılı. Ancak çok karıştırmıyorum gıdaları.

Henüz yoğurt vermedim, süt ürünü almadık. Bu ay veririz artık diye düşünüyorum. Pirince aptamil ve hippin organik mamalarından azıcık karıştırayım dedim. Şiddetle reddetti bizimki.

Genel olarak taze meyve sebze tercihimiz. Diğerleri elimin altında olsun ve çeşni olsun, tad olsun amaçlı verdiğim şeyler. Arada bir çorbanın içeriği değişiyor. İki kere içine yeşil fasulye de kattık güzel oldu.

Kavanozlardan meyveleri seviyor. Ancak vermeyi düşünenlerin üzerindeki başlığa aldırmadan içindekileri dikkatle okumasını öneririm. Brokoli patateste bezelye var mesela. Ya da Armutlu Elmada şeftali de olabiliyor, nişasta da. İçeriğe dikkat etmeli. Alerji olur, bişey olur.

Havuç seviyoruz. Havucu dişlemekten sonra, bir kaç kez fileye haşlayıp koydum severek yaladı.

Yemeklerden sonra su içiyoruz. Yemek esnasında su vermemeye (açıkca istemesi dışında) gayret ediyorum. Yemeği seyreltiyormuş.

Anne sütü bol bol gidiyor, hatta bugünlerde emme süresi kısaldı. (tek meme 10 dakkadan az) İçerken lıkıır lıkıır gibi sesler geliyor. Ancak emme sıklığı arttı. İhtiyacı öyle demek ki diyorum ses çıkarmıyorum. Bakalım doktor ne diyecek.

Tartılıyoruz sürrekli. Öyle ahım şahım kilo artışımız yok. Ancak yüzdelere bakarsak boyda iyiyiz, kiloda da ortalamalardayız. (Hoca çan eğrisi uyguluyorsa CC alırız. Curve'i tutturmuşuz. ) Bu hareketle zaten zor. Meyveyi yedir, iki dakika sonra yaksın.

Bir kaç kez mama sandalyesinde yedik, ama henüz küçüğüz biraz. Ana kucağında ya da öz hakiki ana kucağında yediriyoruz. Yerken üstümüz başımız batıyor. Biraz benim suçum. Biraz da Eloşun elimdeki kaşığı kapmasından kaynaklanıyor. Deliriyor, kendi yemek istiyor. Biliyorum. Ama koca kaşığın hepsini ağzına sokmaya çalışıyor. İki kaşığımız var chiccodan aldık. Birini eline veriyorum, öbürüyle yediriyorum. Ama elindekini ağzına sokar, çıkarmaz. Biraz mücadele halindeyiz. Bekliyorum sabırla. Önlükleri çok sevmiyoruz, zaten sıcak olduğundan çok ısrar edemiyorum. Sarı çizmeli anne çıplak yediriyormuş, vallahi iyi akıl. Ben de bugün aynı şeyi düşündüm ama yine de giydirdim. Yemek zamanları için lekeli bodylerden giydiriyorum. Komando kıyafeti dediğimiz beyaz atletlerimiz vardı, mothercareden almıştık. Onlar yemek kıyafetimiz oldu. Armut lekeleriyle uğraşacağıma (if you cant beat em, join em. Yenemiyorsan, katıl :=)) kabullendim. Onlar yemek kıyafetimiz oldu. Yemekten önce cicilerimiz varsa çıkarıyorum. Yemekten sonra lavabonun kenarına oturup bir güzel paklanıyoruz. Ben de üzerimi değiştiriyorum. Eloşum bardakla su içiyor. Ama tabi henüz acemi olduğundan ben, o, parkeler şeklinde su içindeyiz.

Gündüzleri pirinci ve çorbayı yediriyorum farklı öğünlerde. Akşam baba gelince meyveyi o yediriyor. (Allah razı olsun.) Bir kere de teyze yedirdi. Meyveye bayıldığından, kolay öğün. Ben de yorulmuş oluyorum o saate.

Hayatımız çok düzene girdi. Günde 2 ya da 3 kez gündüz uykumuz var. 9 civarı, 12 civarı, 14 civarı. Eğer 9u atlarsak bazen 16 civarı oluyor, ama Tracy ne derse desin, fikrimce ne zaman 16dan sonra uyuyor, o gece geç yatıyor. Bunun dışında baba eğer geç gelirse, yine geç yatıyor.

11 ya da 13 civarı pirinci yiyoruz. 14-15 civarı çorba yiyoruz. 19 civarı meyve yiyoruz.

Belki kahvaltıya başlarız.

En başından beri biz ne zaman yemek yesek, Eloşu da masaya oturttuk. O nedenle sofra adabı biliyor. Eğer o yemek yerken, ben de yersem çok daha iştahlı yiyor. Öylesini seviyor. Biz yemek yerken ağzını açıp kapıyor, geçen kardeşin doğum günü pastasından yerken bi fena oldum. Yavrucak bakıyor, ben pastaları götürürken. Ona gelince enginar:)

Kendi kendine yemek yiyeceği günleri bekliyorum. Her yerin yemek olması, dökülmesi filan fena ama tahammülüm fena değil. Yemekten sonra duş almışlığım var, olsun. Ortalık da temizlenir, su var sabun var.

D vitaminini hep kaşıkla verdik, kaşık konusunda hiç sorunumuz olmadı, alışkındı zaten. Aventin biberonlarını su kabı olarak kullanıyorum. Sabah kalkıyorum. Biberonları sterilze ediyorum. Sonra içlerine kaynamış su koyuyorum. O su soğuyor, böylece kızımın kaynatılmış, soğutulmuş suyu oluyor.

Yemek, Uyku, Oyun. İşte hayatımız.

Sevgiler bizden.

26 Haz 2009

Anneler, Babalar, Bloglar ve Markalar - Kitubi'ye Yanıt

Sadece yorum yazıp geçmemek istedim.

Milupa'nın daveti
bana da gelmişti, ancak uzak olduğu için ve Eloşumu bırakma durumum olmadığı için gidememiştim. Davet geldiğinde henüz hiç bir ürününü denememiştik. Eloş anne sütüyle gidiyordu. Ama şimdi ek gıdaya geçince organik kavanoz gıdalarından denedik. Böyle bir bilgilendirme toplantısı düzenlemeleri, blogcuları ciddiye almaları gerçekten özel ve anlamlı. Markayı, ürünü sevip sevmemek ayrı bir konu. Ben yaklaşımlarını beğendim. Zaten daha sonra başka bir vesileyle Milupa müşteri hizmetleriyle de temasım oldu ve benden on puan aldılar.

Uno büyümek de benzer bir mail bana gönderdi. "Yediğimiz İçtiğimiz - Emziren Anneler Dikkat" yazımı sitelerine koymak istemişler. Ben de Kitubi'nin dediği gibi mutlu oldum, değer verdiklerini hissettim.

Şimdi gelelim hislerime...

Neticede insanız ve bu şekilde önemsenmek güzel bir duygu. Ancak insan huzursuz da oluyor, etkileniyor muyum, reklam yapıyor muyum, objektif miyim? Fakat sonra düşününce şunu fark ettim. Ben marka hakkında (özellikle bebek ürünlerinde) ne düşünürsem düşüneyim, mühim olan Ela'nın ne düşündüğü. Bir firma var, bir de ürün. Örneğin marka olarak Milupa, kurumsallığı, yaklaşımı bir şey, ürünleri mesela sütlü pirinç gevreği farklı bir şey. Ben birincisini taktir ediyorum ve beğeniyorum. Eloşum ikincisini sevmiyor olabilir. İki durumu da yazıyorum. Yani Milupa beni davet etti diye, örneğin Ela sütlü pirinçliyi yemediği halde yedi demiyorum.

Demek istediğim şu aslında. Tanıtım faliyetinde bir zarar görmüyorum. Ürünler hakkında da olan biten neyse özgürce yazıyorum. Milupa'nın maili geldiğinde ilk anda yazmadım. Sonra teşekkür etme gereği hissettim. Çünkü olumlu bir hareketti bence ve taktir edilmeliydi. Uno'nun sayfa hazırlaması da güzel. Bitince ondan faydalanacağım.

Bence pazarlama faliyeti olarak markalar açısından faydalı. Çoğu insanın çok detaylı araştıracak vakti yok. Bunu yapana kadar güvendiği bir blogcunun ya da arkadaşın yaptığını yapma yoluna gidiyor insan. Özellikle ek gıda filan derken, güvendiğin anneler (mesela senden daha titiz olduğunu düşündüğün gibi) bir gıdayı veriyorsa, için rahatlıyor. Annelik, babalık olaylarında bence doğru yaklaşım. Yüz kişiyi etkileyene kadar, yüz kişiyi etkileyen bir kişiyi etkile.

Bir sonraki adım olarak keşke Danone beni davet etse de tesisini, sütlerini gerçekten ineklerden alıp almadıklarını görsem.

Sevgiler Kitubi, Bu konuyu gündeme taşıdığın için de teşekkürler.

Kitaplı Anne

Kafam pek dolu bu aralar. Geçen gece Eloş uyuduktan sonra Günter Grass okuyayım dedim. "The Tin Drum"ı okumuş, pek beğenmiştim. Yengeç Yürüyüşü'nü almıştım, okumaya fırsat olmamıştı. Gittim kitaplığa. Bu arada henüz okumadığım kitapları ayrı bir rafa yerleştirmiştim, iyi oldu. Sonra kitabı aldım okumaya başladım. Önsöz okumayı, eleştiri okumayı sevmem ben. Önce kitabı okuyayım, kendi fikrim oluşsun. Sonra okurum diye bir tavrım var. Yalnız kitabın başında önsöze azıcık gözüm takıldı, Amerikan edebiyatının kıvır kıvır bişiler diyor. Allah allah dedim, adam Alman ama demek ki Amerikan edebiyatını da etkilemiş, olabilir. Sonra başladım aman Allah'ım nasıl etkileyici bir öykü, bayıldım. Sonra kapağa baktım. Kurt Vonnegut - The Sirens of Titans okuyorum. Kurt Vonnegut daha önce okumamışım. Yengeç Yürüyüşü nerde, bu nerde. Yengeç yürüyüşü Türkçe bi kere. Yaşar Nuri Öztürk'ü Yaşar Nuri Bilge dememden beter bir durum. Dedim ki olsun, çok esrarengiz bir yazar keşfettim, gururluyum. (Daha önce almışım, unutmuşum teyyy) Sevgili geldi o sırada aa Kurt Vonnegut mu kitapları çevrildi onun, üç tanesini okumuştum dedi. Kaldım ben de öööle:) Gayet bilindik bi yazarmış. Özellikle bilim kurgu deryalarında.

Kitap gerçekten çok güzel bu arada. Elimden düşürmedim. Emzirirken, Eloş uyuklarken filan elimde. Küçükken okunmadık çok kitap vardı, dalar giderdin. Hem başı sonu belli olurdu, sürükleyici olurdu. Büyüdükçe kapıldığın kitaplar azalıyor. Orjinallik arıyorsun, duymadığın bir şey. "Sirens of Titan". Beni çok mutlu etti.

Kısa haberler...

Bütün gün bu anı beklediğimi söyleyebilirim. Sessizlik. Gece. Pervanenin sesi serinletiyor.

Bugün babam geldi aniden. Babalar günü yazıma dayanamamış, Eloşun fotolarına içi gitmiş, kaçmış gelmiş. Çok sevindik, çok şaşırdık. Eloş dedesine türlü şirinlikler yaptı. Şimdi uykuda. Kociş işte çok yorulmuş, ta nerelere gitmişler gelmişler, uyudu. Baba zaten yol yorgunu, yattı. Kardeş doğum günü kutluyor. Dün evde kutladık, bugün arkadaşlarıyla.

Bloga yeni bir şey ekledim. Eski yazıları getiriyor rastgele. Ne tuhaf okumak. Mesela geçen sene neler yazmışım.

30 Haziran 2008

"Doktora gittik. Ultrasonda bebegimiz kıpır kıpır, hareketli. Henüz cinsiyetini bilmiyoruz. İnsan merak ediyor.

Sonra insan düşünüyor. Yeni bir bebek, yeni bir umut. Dünya için bir güzellik. Bir insan daha. En çok ne istiyoruz onun için diye konuşuyoruz sevgilimle. En çok şunu istiyoruz. Tamamen özgür olmasını. Ne koşulların, ne diğer insanların, ne bizim, ne de içseslerinin kısıtlamayacağı bir hayat sürsün. Güçlü olsun, istediklerinin peşinden gelsin. Sınırları sorgulasın. Düşüncesine ve yaratıcılığına hiç sınır koymasın. Ve korkmasın. Korksa bile bu onu durdurmasın.

Bahanelere sığınmasın asla. Hayatını kendisi yaratsın. Yapamazsın, edemezsinlere gülsün, geçsin. Ruhu hiç kırılmasın. Ne olursa olsun espri anlayışını kaybetmesin.

Hepimiz özgür ve sınırsız potansiyele sahip doğuyoruz ve yolda bir yerlerde kaybediyoruz. Tökezliyoruz, iyi köpek eğitimleri alıp uslu uslu oturmayı öğreniyoruz. Tekrarlanan yenilgiler, bitmeyen bahaneler filan.

İstiyoruz ki gerçekçilik denen şeyin bir masal olduğunu bilsin, diğer masallar gibi. Kendi gerçekliğini kendi tanımlasın. Ve yürüsün.

Böyleyken böyle.

Ve aşık olsun."

O kadar öz anlatmışım ki, ekleyecek bir şey bulamadım.
Tabi başta sağlık, sağlık, sağlık.

Babalar gününden iki kare...


Baba, kız ve Bostancı'nın ortancaları...

24 Haz 2009

Tin Tin Tinimini Hanım, Anneanne ve Ela

video

Nasıl olsun be Abi Sürünüyoruz...

  • Sürünmeyi öğrendik. Göbüşün üzerinde komandolar gibi yeşil halıda fiti fiti.
  • Bir haftadır ayaklarımızı emiyoruz.
  • Akrobatik hareketler yapıyoruz.
  • Ana kucağından inmemize ramak var, iki büklüm olabiliyoruz.
  • Seri halde anne baba yatağının bir ucundan ötekine döne döne seyahat edebiliyoruz.
  • Zeytinyağlı enginar, kabak,havuç, patates çorbasını çok seviyoruz, bol yiyoruz.
  • Hatta içine fasulye konduğunda bile afiyetle yedik. Sebzesever anne mest:) Allah nazardan saklasın.
  • Kilo alıyoruz. Eloş, tombik yanak.
  • Anne sütü favorimiz ama emerken boş durmuyoruz. Annenin bluzünü çözüyoruz, askılarıyla oynuyoruz. İçeri biri girerse dönüp bakıyoruz.
  • İsmimizi biliyoruz. Elaa diyince dönüyoruz.
  • Bardaktan su içiyoruz. Tutuyoruz ama daha tam kendi başımıza tutup içmedik.
  • Yemek yerken kaşığı kapıyoruz. Sonra ağzımıza götürüp emiyoruz kaşığı.
  • Kiraz yedik. Emdik demek daha doğru.
  • Annane ile templolu danslar ediyoruz karşılıklı.
  • Ennneeee ve dad dad diyoruz. Sanki enneyi bilinçli söylüyoruz gibi geliyor bize.
  • Tuttuğumuzu koparıyoruz. Dolapları açıyoruz, ne bulsak yapışıyoruz.
  • Formül sütlü hiçbişiyi sevmiyoruz. Ne hipp, ne milupa. Sütlü pirincin yüzüne bakmadık. Pirinci sade yiyoruz. Eğer hipp ya da milupa eklerse anne bir gıdım bile olsa anlayıp yemiyoruz. (Bana çekmiş bu çocuk. )
  • Daha uzun gündüz uykuları uyuyoruz.
  • Bu ilişki tekrar rütine bindi iki haftadır.
  • Odamızda uyuyoruz ama yatağımızda uyumuyoruz. Son aşamada kucak istiyoruz:(
  • Her gün kaka yapıyoruz. Kakayı banyo öncesine denk getiriyoruz. Gelmezse gene banyo yapıyoruz. Günde iki kere yapıyoruz nerdeyse serin serin.
  • Meyveye bayılıyoruz. Sevmediğimiz bir meyve olmadı henüz.
  • "Banyo" diyince anlıyoruz ve çıldırıııyooruuuzzz.
  • Babayla kanguru keyfi yapıyoruz. Baba anne gibi uyuz olmadığından dışarı çıkınca ahalinin sevmesinden hoşlanıyoruz. Anne arada öperseniz döverim der gibi bakıyor.:) İyi polis, kötü polis.
  • Gezmeyi seviyoruz.
  • Cırlıyoruz. En tiz sesimizle şarkı söylüyoruz. O söyledikçe anne de söylüyor, karşılıklı cırlayan tipleriz.
  • Dün "Sound of Music" filminden "My Favorite Things" eşliğinde müzikal çevirdik beraber. Aslında My Favorite things'i Coltrane'den dinliyorduk. Eloşun uyku müziklerinden. Ama diğer versiyonu müzikal, dansa daha uygun.
  • Favori uyku parçamız, Hijo De La Luna.
  • Favori şarkımız tin tin tinimini hanım, anneanneden gelecek.
  • Daha çok gülüyoruz.
  • Baba Eloşun ayaklarını telefon yapıp konuşuyor, anne elleri telefon yapıp cevap veriyor.
  • Sabahları yatakta her iki eksende 180 derece dönmüş bulmak normalleşti.
  • Balkonda sabah güneşinde komşulara selam ediyoruz.

Sevgili arkadaşlar, "rutin" denilen kelime 31 yıl çok olumsuz anlamlar taşımışken bir anda nasıl "en sevdiğimiz söz" oldu değil mi.

23 Haz 2009

Eloşum, sarı papatyam...





Anne Olmayı Düşünenler, Korkanlar, Planlayanlar...

Bunu yazmak için doğru zaman mı bilmiyorum. Henüz 6 aylık bir anneyim. Daha emekleme aşamasında bile değiliz. Deneyimli annelerin "sen daha duuurr" deyişleri kulağımda. Dün sevgili, "bi iki yaş, bir de beş yaş krizi var di mi" diyince düşündüm de daha buluğ çağı filan var? Ben sinirli bir ergen olarak esip gürlediğimden, buluğ hikayesini zor geçirdiğimden o dönemden korkuyorum. Benim sevgili farkına bile varmamış. İnsandan insana, çocuktan çocuğa değişiyor. İki yaşında inatlaşmayan da varmış nitekim.

(Laf aramızda "o da bişey mi"cilik kötü bişey yahu... "Sen daha duuur"lar da öyle. Bizim kız sarılık olduğunda üzülmüştük, eş dost, "ohoo buna üzülüyosanız işte daha ciddi bişi olduğunda ne yapacaksınız" demişti. Biliyorum tamamen iyiniyet, ama sözüm size. Pek iyi gelmiyor kulağa. Yani bu bir teselli mi? İlerde çoook kötü şeyler olabilir bari buna üzülmeyelim, ohhh çok rahatladık. Bunlar daha iyi günlerimiz ilerde kimbilir nası zor olacak her şey, sevinelim, göbek atalım. Daha kötü durumda olanları düşünelim, halimize şükredelim. Edelim elbette ama üzgünsek de üzgünüz. Acıdan kaçamayız sürekli.)

Şimdi annelik mevzusuna geri dönelim.

Blogumun başlarında çok yazdım. Aslında baştan sona okuyunca "anneye dönüşen kadın" öyküsü olarak okunabilir. Daha önce de anlattım bol bol. Bebeklerden anlamazdık. Kör cahilliğin büyük faydası olabiliyor bazen. Sıfır bilgi ve bunu kabullenmek inanılmaz bir eğitim öğretim fırsatı demek. Yanlış bilgi olmadığı için de insan duyduklarına açık oluyor, algıları yerinde oluyor. Sağdan soldan duyduklarıyla bilmiş bilmiş dolaşan ve konuşan insanları çekemiyorum çevremde. Ne yazık ki her alanda böyle insanlarla karşılaşılıyor. Oysa bilen insan, öğrenen insan, öğrendikçe ne kadar bilmediğini anlar hep. Algı kabı hep genişler ve dolmaz bir türlü. Annelikte de aynısı geçerli. Ne kadar öğreniyorsan, ne kadar ilerliyorsan anlıyorsun ki deniz çok engin, kıyı uzakta. Ama yolculuk isteği inanılmazzz... Zaten bir kere yola çıktın mı, yoldasın. Bizim bir akrabamız doğuma giderken ben vazgeçtim diye bağırırmış, yıllardır anlatılır. Kaçamazsın, sadece içinden geçerek çıkabilirsin.

Konuyu dağıtmayalım.

Çok kişisel bir şey söylemek istiyorum. Doğumdu, zorluktu, doğduktan sonraki bakımdı, ağlamaydı, emekti, bunlar hiç azımsanacak konular değil. Ama daha önemlisi var. Anne denilen kişi anne olmadan önce hayatla kişisel bir davası varsa onu halletmeli.

Yani öyle anneler var ki zaten bir kavgası yok. Zaten anne olmak istiyor. Gönlü huzurlu, bir telaşı yok, istediği bu zaten. Onlar olsunlar beklemesinler sakın. Ama eğer bir kavga varsa, o bebeksiz halledilmeli. Kocanı sevmiyor musun, boşan. Sevgilinle sorunun mu var, çöz. Kariyer mi yapmak istiyorsun, yap. Entellektüel olarak kendini geliştirmek mi istiyorsun, geliştir. Demek istediğim şu aslında: Bir süre bebekle ilgileneceksin, madden ve ruhen. Kendi kişilik sorunlarını çöz de gel, depresyonunu aş da gel, kapıdan bacadan düş de gel. Üstüne bir de lohusalık depresyonu yersen zorlanırsın. Hamile kalmadan önce pek bir merakım yoktu çoluk çocuğa. Hayata dair kaygılarım, isteklerim başka yerdeydi. Bebişin gelmesini isteyene kadar. O da çok doğal oldu. Aşık olduk, evlendik ve onun gelmesini çok istedik. Artık evrimin bize, sizin genler süper, çoğalın demesi midir, Allah'ın emri midir, hormonların çoşması mıdır, hepsi birden midir, yorum yapamayacağım. İstedik ve çok şükür kızımız hemen kucağımıza düştü. Rasyonel ve mantıksal düşünmedim hiç. İşimi şöyle ayarlayalım demedim. Plan yapmadım ama... ama...

Aslında biz plan yapmadan plan yaptık. Biliçsizce. İşlerimi ayarlamışım mesela, hamileliğim projenin sonlarına denk geldi. Evi tutarken bir fazla odalı tuttuk, aklımızın bir köşesinde yavrumuz olursa, anneler gelmek isterse rahat etsinler düşüncesi. Yeşilli bir yerde oturalım dedik, olur ya gezmek isteriz. Ama bunları hiç açık açık konuşmadık. Ya da konuşurken ciddi değildik. Ya da ciddiydik ama inanmıyorduk. Belli belirsiz. Kendimizden habersiz bebeğe göre kurduk hayatımızı. Daha aile ortamlarına taşındık. Önce oturduğumu apartmanda komşularımızın hepsi birbirinden renkliydi. Şimdi daha pastel tonlardayız. Öyle olması gerekli mi? Hayır değil aslında. Biz öyle tercih ettik.

Hep kendimizden bahsettim. Tekrar konuya döneyim.

Bence, insanın kendini hazır hissettiği bir nokta var. Hem annenin, hem babanın. O nokta geldiğinde, eğer durumlar da müsaitse, korkacak bir konu yok. Allah, inanmıyorsanız doğa, inanın içine o sevgiyi, o içgüdüyü koyuyor. Hormonlar o yönde. Seviyorsun daha doğmadan, okuşuyorsun, konuşuyorsun. Doğunca pervane oluyorsun. En tembelin tembeli ol, koşturup duruyorsun. Çok yorucu. Hayat bir daha eskisi gibi olmuyor ve olmayacak. Eğer renkli hayata doyamadıysan, doy da gel. Biz doymuştuk şahsen. Hani barların eski tadı vermediği bir nokta vardır? Hani her gece dans edersin de sıkılırsın bazen. Hani sıkılmazsın da, sanki hayatta bunlar dışında bir şey vardır. Gezip, tozmaktan, okumaktan, öğrenmekten, eğlenmekten başka bir şey. Sadece deneyimin sana öğretebileceği bir şey. Seni taşıyacak bir şey.

Üstelik... Çocuk sahibi olmamak da dönüşsüz bir yol. Bir deadline var. Bir bitiş noktası var. Biyolojik saat bir noktadan sonra "senin keyfini mi bekliycem ulen" diyor. Kaçış yok. Seçmemek de seçim. Doğur, çocuk büyüt, sonuçlarına katlan. Doğurma, çocuksuz kal, sonuçlarına katlan. Doğurmayı seçene de, seçmeyene de saygım var. Hepsi kişisel kararlar. Biraz kelebek etkisi de var, şartlar müsait olmayabilir. İçinden gelmeyebilir. Herkes her şeyi aynı yapacak ve hissedecek diye bir kural yok.

Yalnız çocuk isteniyorsa ama korkuluyorsa, önce korkunun nedenini bulmak lazım.

Doğum mu?

Epidural diye bir şey var. Normal doğum eskisi gibi değil. Zaten normal doğum yapan şanslılardan olma ihtimaliniz Türkiye'de nedir ki? Sezaryende doğum sırasında acı yok. Sonrası iki hafta zor, sonra geçiyor yavaş yavaş. İyileşiliyor, adapte olunuyor. Ödül düşünüldüğünde sezaryenin çilesinin lafı olmuyor. Ama bir miktar çilesi var. Sezaryen göbeği diye bişey de var. Kötü duruyor. Baştan söyliyim.

Vücudum Bozulacak mı?

Vücudu bozulmasın diye doğurmayan bir arkadaşım var. Eskiden garip gelirdi ama ona saygı duyuyorum. Sorumluluğunu aldığı kimsesiz bir çocuğu var. Onunla ilgileniyor tamamen. Neticede beden hem yenileniyor, hem zarar görüyor. Bünye meselesi, doğum öncesi kilo, genler filan bir sürü faktör var. Doğurup taş olan da var. O konuda yorum yapamayacağım. Ben doğurmadan önce manken değildim. O nedenle çok dert etmemiştim. Ama şu anda biraz üzülüyorum. Kilo vermek, fit olmak istiyorum. Doğurmamayı anlıyorum da, doğurduktan sonra göğüslerim bozulacak diye emzirmemeyi anlamıyorum. Bu bir yol. Çıkmazsın çıkmazsın. Ama çıkmaya karar verdikten sonra bebişin iyiliği için bazı şeyleri yapmak şart bence.

Hayatın Boyu Ona Bağlı Olmak mı?

Bir insanın, bir canın sorumluluğunu almak zor. Kendinden bir parça olsa da. Beni en çok bu korkutuyordu, ya beceremezsem, ya yetiştiremezsem, ya nihilist olursa(:)) gibi şeyler. Hala da korkutuyor. Ama ne yapalım yani. Çocuğu "yaratan" değilsin. Doğuransın. Evet çok etkin var, ama onun da bir kişiliği ve kendi seçimleri var. İyi anne çocuğuna güzel bakan, besleyen ve mutlu olan annedir bence. Bunun kolay bir yolu yok. Çok kişisel bir soru. Sonra bir gün gelip de neden beni doğurdun derse, "git felsefe oku bul çocuğum" diyeceğim. Git varoluş bunalımını başka yerde yaşa hadi bakiiimm:)

Ya kötü anne olursam?

Kötü annelik nedir? İyi annelik nedir? Bu konuda bir yazı yazmıştım. Kriterler belirsiz. Sen elinden gelen her şeyi yaparsın, o gene gider bir psikiyatrist koltuğu bulur seni kötüler. Nankör. (şaka şaka) Olmamaya çalış. Elinden geldiğince. Yani annelik böyle bir şey. Elinden geleni yapıyorsun, sonra da artık gerisi Allah kerim. "Elinden gelen" bilgin, kültürün, eğitimin dahilinde. Biraz da içgüdüne ne kadar açıksın bağlamında. Niyet önemli. Ben iyi bir anne olmaya çalışacağım dersin en fazla.

İş güç kariyer...

Henüz bilmiyorum.

Aklıma ilk anda bunlar geldi. Sonra tekrar yazarım.

İyi ki doğurmuşum. Alternatifini hayal etmesi zor. Her şeye değer bir gülüşü...

20 Haz 2009

Hayatımdaki Babalara...


Herkesin babası bir tanedir. Benimki de öyle.

Yazmayı düşündüğüm binlerce şey vardı. Bu yıl her zamankinden zor, çünkü babam ilk kez babasız babalar günü geçirecek. Onun yanında olamadığım için çok üzülüyorum. Bugün yanında olmayı çok isterdim.

Ela gelince bazı şeyler değişti. Annemle babamın bizi çok sevdiğini hep biliyordum da, insan çocuğu olunca anlıyor bazı şeyleri. Bu kadar çok sevmek, bu kadar uzun zaman endişelenmek. Ben her endişelendiklerinde kızdım üstelik. İtiraf ediyorum ki kolay bir çocuk değildim. Hele kız çocuğu. Anaokuluna bırakırlar, hadi gidin dermişim. Bakkala kendim gidicem diye tuttururmuşum. Bakkala yollarlarmış, ama babam bir alt sokaktan takip edermiş. (Bu dediğim daha ilkokula gitmeden oluyor.) Çok bağımsız olmayı isteyen bir çocukmuşum. Çünkü beni birey olarak yetiştirmişler. Bunu onlara borçluyum. Sonra orta okul, lise. Mesela cebimden aşk mektupları çıkarmış efendim, annem paniklermiş. Onu sakinleştiren babam olurmuş, "olacak böyle şeyler, yerine koy, kendine güveni gelsin" diye. (Sevgili sen bu kısmı atla:P)

Nasıl anlatsam... Çok özeldir benim babam. Herkesin babası da öyledir mutlaka. Çok sever bizi. Beni de, kız kardeşimi de. Şimdi Eloşumu da. Çok zekidir. Sıkı mühendistir, sürekli anlatmıştır, sorgulatmıştır. İkimiz de mühendis olduk sonra mecburen. En erkek dolu bölümlere girdik bir de. Bir kez bile bize "sen kızsın yapamazsın, ne gerek var" dememiştir. (Az önce düşünüyorum, mesela bir yaz basketbola yazdırmıştı beni. Oynayanların hepsi erkek. Tek kız ben. Ama tabi hepsinden uzunum o günlerde. ) Hep çok değer vermiş, hep yerlere, göklere sığdıramamıştır bizi. Güçlü insanlar olduk sayesinde. Kendimize güvendik. Annemiz de, babamız da bizleri yetiştirirken öyle çok düşünmüşler, öyle çok emek vermişler ki. Anne insanın içindeki kadını güçlendiriyor, baba erkeği. İçimdeki erkeksi yön, her zaman ayakta durabilmem, uzaklara gidebilmem, araştırma yapabilmem, okuyup öğrenmem, asla azla yetinmemem konusunda beni desteklediyse bu babam sayesindedir öncelikle. Annemin etkileri daha sufi yönüne, daha hırsı törpüleme, sakin olma, düzenli olma yönüne doğru, sabır, sebat gibi. Annem beynimin sağ yarısı, babam sol. Nasıl desem... Bana her gün uydurarak yeni bir masal anlatan babamdır. Beraber maçlara gittiğimiz. Kavgalar ettiğimiz. Bana tarihi öyküler anlatan, içimdeki okuma, tarih sevgisini geliştiren. Teknik konulara yatkınlığımın anahtarı.

Arkadaşlarım eve geldiğinde oyunlar oynardı bizle babam. Bilgi yarışmaları düzenlerdi, beni kayırmazdı da. Arkadaşlarım bayılırdı babama. Ben biraz utanırdım da, gururlanırdım da, kimsenin babasına benzemezdi çünkü. Hep çok komiktir. Hep uzun uzun hikayeler anlatır. Kendini dinletir. Yazarken farkettim, iyice özlemişim ben. Gözümde tütmüş... Neyse artık yazlıkta hasret gideririrz biraz.

Ben babamı anlat anlat bitiremem.
Onu çok seviyorum.
Taktir ediyorum.
Hayranım.
Rol modelim olmuştur hep.
Çoğu huyum ona benzer. (İnatçıyızdır biraz, güzel kavga ederiz)

Bana yüzmeyi öğretişi geliyor aklıma. Yıllarca ne zaman yüzsem, (karadenizin dalgaları da olsa) babamın gözü hep üzerimdeydi, bunu bilerek güvenle yüzerdim. Artık Eloş yüzecek ve hep beraber onu izleyeceğiz.

O yokken uyuyamazdım. O ne zaman yanımda olsa hep çok ama çok güvende hissetmişimdir. Deep Impact diye bir film vardı. Dev dalgalar karayı yutacakken, gazeteci kız babasının yanına gidip ona sarılmıştı. Çok etkilenmiştim o sahneden, ben de babamın yanında olsam huzur bulurum diye düşünmüştüm.

Şimdi bir baba daha var hayatımda. Kızımın babası. Onları izlemek öyle güzel ki. Onun da babama benzeyen çok fazla yönü var. Akıllı, anlatmayı sever, paylaşmayı sever. Höt höt değildir. Çok komiktir, duyarlıdır, beceriklidir. Kızımın babasını çok severim ben. Kızımı da severim. Baba-kız ilişkisi başka. Anne-kız da başka. Sevmek ne güzel şey. Aile olmak, güvenmek, paylaşmak ne güzel.

Bir de dedelerim var tabi. Bir dedem bu yıl vefat etti. O olmadan ilk babalar günümüz. Diğer dedem canımdır benim. Dünyanın en hoş sohbet insanlarından biridir. Onunla sohbet etmeyi çok severim, yanında olmayı. Bir tanedir dedem.

Çocukken başka, büyüyünce daha başka seviyor insan ailesini. Daha çok seviyor demek doğru değil, hep seviyorsun da, sanki daha iyi anlıyorsun. Daha anlayacağımız ve öğreneceğimiz ne çok şey var kimbilir... Herhalde en önemlisi öğrenmeye ve deneyime açık olmak. Değişime açık olmak. Büyümek, gelişmek.

Tüm babaların babalar günü kutlu olsun.

Sessizliği Dinliyorum Gözlerim Kapalı...

Aslında tam sessizlik sayılmaz. Ara ara çamaşır makinesinde yıkanan çamaşırlardan ses gelir. Yanı başımda sevgiloş tıkır tıkır yazmakta. Bütün gün bu anı bekliyorum. Eloşum uyumuş. Ortalık sakin. Koşuşturma bitmiş. 11 civarı emzirme vaktine kadar kısa bir özgürlük anı. Yemek yenmiş, ortalık toplanmış. Kahve yapalım diye konuştuk ama ikimizde de bir hareket yok henüz. (Kafeinsiz)

Bütün gün yazı yazmak istiyorum. Aklıma kırk tane fikir geliyor, hah şunu da yazayım, orta okuldaki fizik hocamı yazayım, yok efendim bizi güldürenler diye bir yazı yazayım, anne olmayı düşünüp de korkanlara yazayım. Asıl bütün gün babalarla ilgili düşündüm. Ama sonra bu an geliyor. Kelimeler uçuveriyor elimden. Aklım bomboş. Kitap mı okusam, müzik mi dinlesem. Koskoca bir saat ye ye bitmez:P

Sevgiloş kahve koysam mı acaba dedi şu anda. Hımm. Evet ne güzel olurdu gerçekten. Şu anda hiç kalkasım yok. Ek gıdaya geçtik ya daha fazla çaba var şimdi. Bugün enginarlı, havuçlu, patatesli, kabaklı çorba yaptım. İyi haber sanki sevdi gibi. 8-9 kaşık kadar yedi. Henüz tam aç değildi ama fazla beklemesini istemedim çorbanın. Bir de böyle bir telaşe var. Taze olsun, tam yiyeceği saate denk gelsin. Ama meme ver filan derken bir yandan çorba, yok ben pek ayarlıyamıyorum. Ayarlayanlara da hayranım. Süper anneler. Biraz içti. Ben de sevindim. Yalnız şu pirinci sütle veremiyorum ona üzülüyorum. Eğer aptamil katarsam kusuyor. Bugün Hippin organik sütünü denedik, yine itiraz etti. Yedikten bir süre sonra yine kustu. Anne sütü içen bebekler formülden hazetmezlermiş diye okudum. En azından pirinci onlarla karıştırsaydım diye üzülüyorum. Milupanın sütlü pirincini de denedik. I ıh. Hem yemek istemiyor, hem bir şekilde yedirirsem çıkarıyor. Çözemedim. Doktora gidince detaylı sorucam, acaba sütle ilgili bir alerji filan olabilir mi. Ya da bunlar geçiş aşamasında normal midir, kuş taşa çarpıp hep sütlü bi şey verdiğimde kusmuştur belki. Sonra meyve sebze sırası var. Doktor belirli bir sırada söylüyor, önce şu, sonra bu gibi. Mesela listede karpuz yok. Versem mi? Brokoli de yok. Versem ne olur. Bloglardan okuyorum veren vermiş. Neyse. 6. ay dolsun daha serbest takılırız olmazsa.

Bahsi geçen fileden biz de aldık. Bugün içine havuç doldurup verdim Ela'ya. Sonuç fena değil. Tek sorun bulaşık makinesinde yıkanınca tam temizlenmemiş olması. Olsun, elde yıkarız, yedek file de alırız. Yeter ki kızım dişlerini güven içinde kaşısın. Biraz da vitamin alsın vesileyle.

Evde Ela ile zaman geçirmek çok güzel. Ama bazen insan yoruluyor. Bir kahve molası vermek istiyor. Birazcık zaman. Artık bir bakıcı bakınmaya başlamalı yavaş yavaş. Hiç işe dönesim de yok bir yandan. Ah part time çalışabilseydim keşke. En ideali o olurdu. Eloşum 1 yaşına gelseydi en azından. Bu arada İngiltere'de yaşayan arkadaşım neden kreş düşünmüyorsun dedi. Hiç aklımıza gelmemiş. Ben burada o kadar küçük bebek alan kreşler olduğunu bile bilmiyordum. 40 günlükten itibaren alanlar varmış. Sonra sevgiloşun bir arkadaşına rastlamıştık caddede. Konuşa konuşa yürürken, eşi anlattı, onlar (5 yaşında yavruları) 11 aylıkken kreşe vermişler ve çok memnun kalmışlar. Birbirlerinden görüp yürüyorlarmış, konuşuyorlarmış filan. Aslında avantajları var. Öte yandan götürüp getirmen lazım ve hijyen kontrolünde değil. Evde bakıcı baksa en azından evinin temizliğinden eminsin. Ama bakıcıya güvenmek lazım. Nedense İstanbulda bana kimse güvenilir gelmiyor. Görmem lazım. Keşke annemler İstanbul'da olsaydı.

Küçük keyiflerin insanıyım ben. Eskiden olsa, şu anda bir şişe şarap açardık sevgiliyle. Ben bir sigara yakardım. Cumartesi olduğu için çoook büyük ihtimalle dışarda olurduk, ya da arkadaşlarımız olurdu evde. Hafif bir müzik çalardı. Kediloşumuzu severdik, o yanımıza gelip bir adım kala kendini yere atardı. (Bir adım o, bir adım biz gelecekmişiz. ) Şimdi, güzel bi filtre kahvem var. Sessizce otururyoruz. İçerde kızımız uyuyor. Kolayca uyuduğu için mutluyuz. Bugün dönüşümlü baktık sevgiliyle buna rağmen yorulmuşuz. Ela farklı odada yatalı beri ben geceleri kalkıp bir bakmayı huy edindim. Oysa o mışıl mışıl. Uykusunda konuşsa bile kalkıp gidip bakıyorum. Üff alışamadı anne yeni odaya diyor heralde o da.:P

Anne babalığın haftasonu yok. Gerçekten bir dönüm noktasıymış. Artık bir daha asla asla eskisi gibi olmadı hiç bir şey tadında. Bizim patron hep derdi, ben kızlarım doğmadan öncesini hatırlıyamıyorum diye. Bazen bana da sanki Ela hep varmış gibi geliyor. Bazen de (tek başıma dışarı çıktığımda) eski benmişim gibi.

Geçen proje yönetimi ile ilgili bir yazı okurken, ah kimbilir ne kadar geri kaldım her şeyden diye hayıflandım. Sonra şunu düşündüm. Metodolojiler, teknik bilgiler, yöntemler, teoriler önemli tabi, asla önemsiz değil. Ama daha önemli bir şey var. O da senin "kim" olduğun. Özün. Karakterin. Duygusal zekan. İş zamanla buna geliyor. Mezun olduğun okul, bölüm, teknik becerin, bunlar hep ilk yıllar için. İş hayatında (normal hayatta da) ilerledikçe kendine katabildiklerin önem kazanıyor. Ne kadar olgunsun, ne kadar aşmışsın. Ne kadar açlıklarını terketmişsin, ne kadar sonradan görmesin, ne kadar kendini ispata muhtaçsın, ne derece önemsenmeye ihtiyacın var. Ne kadar empatiksin? Karşındakileri anlayabiliyor musun? Yönlendirebiliyor musun? Yol gösterebiliyor musun? Sen yoldan haberdar mısın? Önünü görebiliyor musun?

Ela doğdu, doğalı insanlıkla ilişkim arttı benim. Empatim arttı. Bir şeyler çok temelden değişti, hissediyorum. Sanki eski ben değilim. Eskiden kızdıklarıma kızmıyorum artık. Söylediğim söz bana çok açık ve mantıklı gelse de başkasını kırabilir, bunu anlıyorum. Hiç bir şey için gönül kırmaya değmez. Dünyanın bütün teorileri, tek bir insanın göz yaşına değmez. Yine sinirleniyorum işler umduğum gibi gitmediğinde ama bir gelişme var kesinlikle.

Eski koşturmacaya inanamıyorum.

Karanlık,
Soğuk,
Alabildiğine geniş,
Ama şimdi
Issız
Göstermelik ana caddenin
Kıyısında
Yürümedeyken,
Sevmedeyken yağmuru,
Kara bıyıklı, kuşku bakışlı
Erzincanlı
Bekçiyi
Bazen bir
Kara kedi
Ya da bir sokak itini,
Alnının terini,
Yorulmuş bedenini
Taşırken,
Sabırla,
Koşar adım kendini,
Parasızlık,
Kaygı,
Her çeşit düşünceyi,
Hep görürsün,
Hep anlarsın,
Bütün bunlar ne,
Bütün bunlar ne.

Sonunda gece biter,
Her yer aydınlanır,
Yine umut peşinden
Koşturur insanları.

Yalnızlık meydanında
Arkadaş konuşmalar,
Salepçiler, kokoreççiler,
Hiç üşümez bu insanlar
Senle konuşan,
Sonra koşuşan,
Selam vermeden giden,
En güzeli yazdır, bahardır,
Ve gündüzdür diyen,
Üşüyen
Ve düşünen
Bulaşıkçı bir kadın,
Onlaar hep söylerler:
'Ne yapalım, ekmek parası.'
Yaşamanın karşısında
Hiç durmayan zaman
Ve insanları coşturan
Kırmızı ışıkları,
Hep görürsün bunları,
Hep anlarsın,
Bütün bunlar ne,
Bütün bunlar ne.

Bulutsuzluk Özlemi

19 Haz 2009

Faşistlerle Evlenmeyin

Şimdi nerden çıktı diyeceksiniz. Ela uyudu, tesadüfen TVde "kocanızı adam edelim" cinsinden bir programla karşılaştım. Oradaki amcanın adam edilme şansı yok. Ne bir haftalık eğitimle, ne üç yıllık psikolojik tedaviyle. O kadar çaresiz ki insan onun karşısında. İnat, cehalet, erkek ırkının üstünlüğüne duyulan inanç, şiddete eğilim filan birleşmiş bu enteresan bileşimi oluşturmuş. Bu tarz bir adamı bulup, evlenen kişiye de hayretler içerisinde bakmaktayım. Memleketin acayip yarışmaları bitmez. Ona katılan aciz ve çaresiz insanlar da.

AIHM kararı var. Bu ülkede (aslında başka ülkelerde de) boşanmaya kalksan boşanamazsın böylelerinden. Boşansan, geri gelir anneni öldürür. Bu ülke seni koruyamaz. Bu polis seni koruyamaz. Dayağı yer oturursun. Ama tabi çoğu kadının babası da aynı model olduğundan, toplumdaki egemen erkek, beğenilen erkek kabadayının teki olduğundan, yazılı metinler haricinde "höst hart, onu al git, bunu al git" diye konuşan tip olduğundan kadın da bayıla bayıla evleniyor bu faşistten bozma, korkak, kadın düşmanı, şiddet düşkünü evrim teorisi delili sayılabilecek maymunlarla.

Kadın erkek egemen şiddetin mağduru ve destekçisidir. O yarışmadaki kadının kocasının dayılanmalarına olan tepkisine bakın, anlayacaksınız.
Tiksindim!

18 Haz 2009

Kabus

Bu sabah normalde çok olmayan bir şey oldu. Eloşla her zamanki saatimizde uyandık. 6:30a alıştık şu anda. (Çok şükür. Daha önce 8de uyanmaya başlamıştık, onu sevmiyorduk. Böyle iyi.) Emdik. Sonra Ela tekrar uyudu ki, normalde biz günü başlatırız, iki saat sonra uyuruz. O uyuyunca ben de geri yattım. Babiş ve teyzoşun kalkış saati. Onlar kalkarken ben yattım, derin uyumuşum. Rüya gördüm.

Rüyamda Odtü'deyim. Meğer biz Odtü içinde bir eve taşınmışız yeni yapılan, iki katlı çok güzel bir ev. Çıkıyoruz tam MMin ordayız. Aman diyorum bu harika bir şey. Evden çıkıyorsun Odtü'desin. Nefis. Hem de tam ilk bahar, güzel bir rüzgar var, ağaçlar çiçek açmış, pırıl pırıl gökyüzü. Barakaların orda bakıyorum benim sevgiloş, Losttan Sayidle beraber oturmuş dersi bekliyor. Gidiyorum yanlarına aniden Iron Maiden çalmaya başlıyor. Vayy diyorum ne zamandır dinlememişim. Muhteşem. Neyse derse gitmek lazım, arıyorum dersi. Ama sene başı ve ne oluyorsa lisedeyim. Sınıfımız değişmiş, ben geç kalmışım. Sınıfımı buluyorum Azeri bir coğrafya öğretmeni var. Sınıf dolu yer yok. Nihayet arkalarda tanımadığım bir kızın yanına oturuyorum. Kıl bir kız, neden geldin der gibi bakıyor. Aldırmadan oturuyorum. Sonra birden aklıma Ela geliyor. Ya diyorum benim kız ne oldu acaba. Farkediyorum ki sevgiloş da ben de hızlıca çıkmışız evden. Sevgili Dubai civarlarında bir işe gideceğinden erken gitmiş. Eloş evde yanında da yaşlıca bir teyze var.(akrabamız olmayan) Acaba diyorum Eloşu götürebileceği bir ana okulu var mı yakınlarda. Bir anda İzmir'de oluyoruz. Sonra eyvah pompayı unutmuşum derken göğüslerim şişip kızardılar. Ben de panik ve suçluluk duyguları içinde uyandım. Topu topu yarım saat olmuş. Ela ses çıkardı, sevgiloş gidip ilgilendi. 15 dakika daha yattım.

Daralmışım. Ela'nın farklı odada uyumasından etkilendim heralde. Her şey birbirine girdi kafada. Sanırım Ela her an uyanabilir diye huzursuz uyudum, kulağım onda. Zaten gündüz o uyurken uyuyabilirsem hep rüyamda Ela ile bi şey yapıyor oluyoruz. Geceleri uyanınca hep yatakta Ela'yı arıyorum. Rüyamda onu yanımıza almış oluyorum, nerde diye döneniyorum. Halbuki daha hiç yatağımıza alıp uyumadık da.

Böyle işte, annelik halleri, tripleri. Zihin sürekli orada.

Dün akşam ayaklarımı uzatıp bir sevgilinin tavsiyesiyle bir bilim kurgu romanına başladım. Mevki Uygarlığı. Çok akıcı, bugün biter. Özlemişim. Bi de Iron Maiden filan mı dinlesem acaba?

17 Haz 2009

Ben Ela...



Merhaba, bunu ummuyordunuz değil mi?
Gördüğünüz gibi kod yazmaya da başladım. :) Gerçi annem istemiyor. Ömrünü çürütmesin ekran başlarında diyor ama bakalım ne olacağım. Ben de bilmiyorum henüz. Diş buğdayım filan yapılsın belki söylerim. Hehehe.

Neler oldu neler. Öncelikle dün Ayşe teyze bize geldi. Kargo mu ne gelecekmiş, annem sinir oldu ve evde beklemek zorunda kaldık. Halbuki Ayşe teyze ile caddede buluşacaktık. Ama Allah'tan o bize geldi, böylece görüşebilmiş olduk. Çok sıkışık bir programı varmış, ABDden geldi, az kalıyor, bi sürü insanı görmesi lazımmış dedi annem. Çünküm az kaldı ve ben ona doyamaadımm. Uyumamak için elimden geleni yaptım. Uyumadım. O gittikten sonra da uyumadım ki, bi daha böyle bişi yapmasınlar. Ama tabi akşam uykum erken geldi bu sayede. Annemler de beni yatırıp yeni sezonu başlayan vampirli dizi "true blood"u izlemişler. Ben içerdeyken de duyuyodum seslerini zaten. Ne anlıyolar ki kan revan. Neyse canım, izlesinler bişi demiyorum. Yaprak dökümünden iyidir.

Yeni bir dönem başladı bizde. Meme dışında beslenmece diyebiliriz. Meme yine var iyi ki. Canım memeler. Ama başka tadlar da tadıyorum. Anne delisi sabahları gurme saati yaptı. Ne zaman yeni bişey deniyecek olsak saat 10-11 civarı deniyoruz. Genelde yeni tadları hemen kabul etmiyorum. Ölçüyorum biçiyorum. Meyveler hariç. Bu vitaminli şeyler ne güzel yahu. Elması olsun, armudu olsun, şeftali kayısı olsun. Hiiiç itirazım yok. Ne zaman verirlerse yerim. Joker gibi bişey. Ama pirinçli ve yapay sütlü şeylere biraz gıcığım. Bir ara annem hergün süt sağıp onunla yapıyordu pirinci bayılıyordum. Ama işte yeni tad manyağı oldu, pirinci enteresan şeylerle karıştıyor. İki gündür sebze çorbasının suyunu veriyor. Fena değil. Biraz daha fırsat tanınırsa sevebilirim. Aslında eziyor ya sebzeleri o kısmından da acıcık yedim. Bilmiyorum. Annem sen büyü daha sana suşi yediricem diyor. Deli mi ne. Alooo bebeğim ben daha! Yedirmez heralde. Babamın babası, babama ve amcama beyin yedirmiş hep küçükken, akıllı olmuşlar. Yok artık.

Öğleden sonraları pirinçli şeyden yiyorum mecbur. Bol bol anne sütü içiyorum. Bu ara abarttım. Lıkır lıkır oh yea. Akşam babamlar geldiğinde ise tekrar pirinçli şey ve meyvemi yiyorum. Teyze de baba da yedirmeye hevesli. Annem yorulmuş oluyor.

Bu arada ayıptır söylemesi ama kakalarım değişti. Artık çok daha az sayıda. İki günde bir filan. Hem de miktar daha yoğun. İlk başta annem ve babam ufak çapta panikler oldular ama doktor normaldir demiş. Duyan duymayan, katı gıdalara geçince bazı şeyler katılaşır ve de öyle günde üç dört kere yerine daha nadir yapılır. Gerçi fena olmadı. Ne zaman kaka yapsam annem sevinip beni yıkıyor. Aferim.

Başkaaa... AA büyüdüm ben. İki gündür kendi odamdayım. Nihayet yalnız kalabildim. Odamı seviyorum, alıştım. Denizaltına filan bayılıyorum. Ben bir denizkızıyım üstelik. Cıp cıp. Denizin dibindeyim sanki. Bu arada yakında gerçek denize gidecekmişiz. Acaba yüzebilecek miyim. Çok heyecanlı değil mi?

Sabahları balkona çıkıp bacaklarımı güneşlendiriyorum. Plajlara öyle bembeyaz çıkamam. Rezil olurum rezil. Gerçi annem 32 yıldır her yaz plajlara bembeyaz çıkmış bişi olmuyo dedi ama o başkaaa bu başkaaa.

Geçen hafta annemi bi deli ettim. Ama naapiyim. Sanırım bir büyüme atlaması yaşadım. Sürekli acıktım, huzursuz oldum, uyuyamadım. Bizimki de panik oldu. Neyse biraz daha düzene geri döndüm de rahatladı kadın. Biriniz şuna benin bi yazılım, algoritma olmadığımı anlatsın lütfen. Bu ne arkadaşım. Bazen öyle de olabilirim. Hiiiç!

İşin doğrusu ben de düzen seviyorum. Akşam daha güzel uyuyorum, anne daha mutlu oluyor. Hem erken kalkıyoruz artık, o bize daha çok uyuyor. Bi de Loona'dan "Hijo De La Luna" adlı şarkıda uyuyorum arkadaş. İspanyolca bilmiyorum ama yani nasıl bir ezgiyse ninni sanırsın. Horr. Bayılıyorum ona. Aa bi de annem yeni bir şarkı buldu. Led Zeppelin'den D'yer mak'er. Sesli harfler konusunda birebir.

İşte böyle sevgili teyzelerim ablalarım. Benden bu kadar. Mama ye, üstünü değiştir. Banyo yap, üstünü değiştir. Su iç üstünü değiştir. Bardaktan su içerken bardağı kapmaya çalışıyorum ama bırakmıyo anne kişisi. Denemeye devam!

16 Haz 2009

Yurt İçi Kargo ve Sinir Stres.

Ne yazacağımı bilmeden oturdum. Çok huzursuzum, gerildim. Neticede bana ulaşması gereken bir paket var, annemler gönderdi, ama ulaşmadı. İnternetten takip ediyorum, Sabah 10 da evimize çok yakın olan şubeye gelmiş. Fakat o da ne. Ordan samandıraya gitmiş kargo. İçinde bozulabilecek ürünler var. Özellikle demişiz, erken gelsin. Zaten normal koşullarda sabah 10da gelecek. Sonra (ne olur ne olmaz diye) arıyorum ben "bilemem, bizden çıktı" diyen bir insan. Genel müdürlüğü arıyorum. Tamam "bakıcam, arıyorum" diyor. Bana başka bir şubeden geri dönüyorlar, dayıca bir eda, "bakın hanfendiii, bi kere bi gün içinde denmiş 7ye kadar getiririz höm höm". Diyorum ki yani hata sizin, ben neden bedel ödüyorum. Onu geç. Bu nasıl bir üslup? Sanki patronum da beni azarlıyor adama bak!

Yurtiçi kargo bu bahsettiğim. Diğer kargo şirketleri adresi bulmakta hiçbir sorun yaşamadılar bugüne kadar. İnternetten bu kadar alışveriş yapan bir kişiyim üstelik. Beni çileden çıkarmayı başardılar durduk yerde sinir stres. Bu üste çıkma durumu da enteresan hani. Yanlış adrese yönlendir, Bostancı'ya gelecek kargo önce Suadiye'ye ordan Samandıra'ya gitsin. Kocaeli'ye filan yollasaydınız. Pardon bir yanlışlık olmuş filan yok. Bu arada Ela kucağımda ağlar. Ben sinirlendim durduk yerde diye gerilirim. Tamamen manasız bir gün geçiriyorum. Akşam 4:30da programımız vardı. Kaldık şimdi 7ye kadar evde bekleyeceğiz. Keyifleri ne zaman gelirse. Ha adresi bulamadık filan demek yok. Telefon etmek yok! Aramamışlar bile. Tiksindim, aman diyim bir daha asla!

Firmadan şikayetçi olmak değil tek dert. Kurumsal kimliği düşündüm. Bu kadar kolay kırılması işte bazı şeylerin. Hata olabilir, insanlık hali diyelim. Ama tavır? Müşteri memnuniyeti filan? Neticede bana çözüm sunamadılar. Yardımcı olamadılar. Üstüne sinir ettiler.

Öte yandan... Dün Milupa'yı aradım. Aptamil kutusunun yanı biraz hava alıyor gibiydi. Acaba dedim bozulmuş olabilir mi, neticede tam bozulma koşullarını bilmiyorum ben bunların. Hani bozuk filan demedim, bilgi almak için aradım. Anında kurye yollayıp kutuyu aldılar bakmak için, bana da yenisini yolladılar. Geyet kibar. Gayet açık seçik ve kolay. Sonra denediniz mi diye tekrar aradılar, hastası oldum. Selen Hanım'a teşekkür etmek istiyorum. Bayıldım.

Yıkılınca yapılması zor bazı şeylerin. Boşuna reklam yapmasınlar. Çünkü tek bir hareketle, tek bir sinirle paramparça oluveriyor. Saat iki, bekliyoruz, bakalım.

Kutu sağ salim elime ulaşacak mı? Ulaşır diyenler 5566ya, ulaşmaz diyenler 5577ye mesaj atsın:P Adriana Lima koli gönderecek cevap verenlere.

sinirli anne.

15 Haz 2009

14 Haz 2009

Girdim Çıktım Hızlıca...

Yok, girmiyoruz depresyona. Girdik çıktık, koca da bakkaldan döndü zaten. Şu anda Eloşa elceğizlerimle cam rendelerde rendelediğim kayısı ezmesini yediriyor. Bu kayısı denen şeyin tanesi 8 kaloriymiş. Dört tane yese 32 kalori. Yani bunca emek tantana topu topu 32 kalori için mi? Üstelik kabuğu yok, posası yok. Rejim yaptığım günler geliyor aklıma. Bu defa kalorisi çok olsun istiyorsun. Kayısı tatlı ya, sankim böyle ballı şekerli, bol kalorili gelmiştir bana hep. Sekizmiş. Hıh.

Dün kızkardeş ve koca bugünlerde en sevdiğim cümle olan "istersen sen biraz yat" (yani en insancıl, en sıcak, en romantik sözler bunlar.) cümlesini kullanınca atladım ve biraz yattım. Ancak Ela'nın sesi yattığım odaya hep ağlama gibi geliyor. Normal konuşsa da ağlıyor sanıyorum kalkıyorum. Dün sersemdim zaten. Çok bir şey anlamadım. Neyse, bunlar güle oynaya bi güzel mamaları yemişler. Sonra Eloşum kustu. Bu defa mamaya anne sütü değil aptamil koymuştuk ondan mı oldu bilmiyorum. Başka bir şey de olabilir. Sterilazsona çok önem veriyoruz. 10 dk Kaynatmadan hiçbir şey kullanmıyoruz, paronayak seviyesinde elleri yıkıyoruz filan. Belki benim yediğim bir şey dokundu, belki de sebepsiz. Doktoru aradık. Su verdik, emzirdim. Gece onun odasında yattık. Bu arada Ela ilk kez kendi odasında yattı, biz de peşinde. Sevgili koltukta ben yer yatağı yaptım. Başta tersini yaptık ama ben her cık dediğinde sevgilinin üstüne basma korkusu yaşamayayım diye yer değiştirdik. Olaysız bir gece geçirdik. Sabah güzel uyandık. Sağlık gibisi yok. Gerisi boş.

Sağlam kafa, sağlam vücutta.

11 Haz 2009

Depresyona mı girsem ne yapsam?

Dünden önceki gün bir arkadaşımızla buluştuk Ela ile. Hani ben 25 Aralık''ta doğurmayınca kalkıp buluştuğum bir bekar erkek arkadaşım var demiştim. Onunla. Eloş hanım bir kaç kere kucağa gelme dışında uslu durdu, konuşmalarımızı dinledi uzun uzun. Arada lafa karıştı. Kendinden bahsedildiğinde anlıyor ve müdehale ediyor artık.

Acaba ben biraz fazla mı kasıyorum diye düşündüm. Özgür anne filan dedik, neresi özgür ayol. Arada Ela ile dolanmak sayılmaz ki. Bebek konularına uzak bir arkadaşla iki satır sohbet edemiyorum. İş konusu nanay. Haberim yok şirkette ne oluyor, ne bitiyor. Yıllık iznimi haftada bir gün bir gün kullansam, onu da süt izniyle birleştirsem, yok eğer şöyle böyle diye hesap yapıyorum sürekli. Hayat akıp gidiyor. Hassas oldum haberleri şööyle bir izliyorum. Örneğin Türkiye AİHMde mahkum oldu biliyorum. Adam karısının annesini öldürmüş ve salınmış. Mahkum olmaktan ülkem adına çok utansam da haklılar. Öyle derinlerde bir zihniyet hatası var ki çözülmekle bitmez. Emniyet müdüründen, adalet sistemine, kocaların anlayışından, toplumdaki kadın algısına, evin sözüm onu mahremiyetine filan gireceğim de giremiyorum işte. Ya Cem Garipoğlu vakasındaki gariplikler. İçim eziliyor, ona da bakamıyorum. Amanın hassas kalbimmiş. Ben bebekten önce böyle değildim, bir süre sonra daha serinkanlı olurum heralde. Olaylara duyulan duygusal tepkinin hiç bir faydası olmadığına inanırım üstelik. (Bizim toplum bunu yapar. Ah vah der ve unutur.)

Neysem. Konu yok konu. İşten bahsedemedik. Ela'dan fazla bahsetmeyeyim diye ben kendimi tutuyorum. (Bebekten önce çok sıkılırdım şahsen bugün kaka yaptı yapmadı diye gezen anne-babalardan. Kendimden sıkılmak istemiyorum.) Kız arkadaş, benim sevgili konuşuldu, zaten sonuna o da yetişti. Uzun zamandır görüşmedik onun da etkisi var. Zihnim durmuş iş güç proje semalarında düşüncelerim zayıflamış ya da çok incelmiş belki hızlıca anlatamıyorum.

Dün de eski işyerinden başka bir arkadaşımla buluştuk. Onun kızı da 1.5 yaşını geçti. Öyle olunca konuşacak çok konu var tabi, başta kreş mi, bakıcı mı ikilemi, bulsak da nasıl bulsak ikilemi. Ela 9 aylıkken işe döneceğim. "Çok küçük değil mi" dedi. Yine yüreğim bir cız etti. Ama çok küçük değil aslında.

Dün Ela çok huzursuzdu. Gündüz uykularının hepsini atladı. Direndi, uyumadı. Misafirlik dönüşü sızdı. İnanılmaz yoruldum. Gitmeyecektim arkadaşıma ama hadi dedim gidelim. Evde daha huzursuz neticede. Dışarı çıkmak iyidir. Gerçekten de iyi geldi. Arkadaşımın kızı ile oynadılar. Yeni ve ilginç oyuncaklar vardı, Ela onlara bayıldı. Sanırım bir kaç oyuncak almalıyız. Çok sevdiği bir köpeği ve kelebeği var. Bir tane de sponge bob almalı diye düşünüyoruz şimdi. Diş mi çıkaracak acaba? Uyumasını istediğimi anladığı anda direniyor. Sürekli oyun oynamak istiyor. Mama yedirirken kaşığı dişliyor. Sürekli bir şeyleri dişlemeye çalışıyor.

Ben de düşündüm, en iyisi depresyona gireyim dedim. Kardeşim de kocan bakkala gitmişken çabuk gir çık dedi. Ben de öyle yaptım.

Yorgunum dostlarımm nerde benim melek bebeğim? Bu hareketli çocuk nerden geldi?

Yemekteyiz - Ela


Malum artık bir de yemek faslımız var. Bizim küçük hanım ciddi ciddi yemek yer oldu. Maşallah! Önce ana kucağında yediriyordum ama yavaştan geçtik mama sandalyesine. Şimdilik sütlü pirinç ve meyve yiyoruz. Bu arada ben yemeğe abanınca sütün de kalorisi arttı sanırım. Eloşun kilo artışı filan güzel, boy uzuyor. Tekrar maşallahlar gelsin. Epeydir oturup yazamadım. Hep kısa kısa geçiştiriyoruz. Yalnız Ela'nın aldığı gram başına ben yüz gram alıyorum. Bu gidiş nereye kadar bilemiyorum...




Bu bizim kiraz güzelimiz. Tatlılığına dayanamayım e bebekten almıştık daha doğmadan. İyi ki almışız. Favori önlüğüm, ayrıca çoook şirin oldu kızım. Yiyesim geliyor. Hamm.




Bunlar da mama sandalyesi durumları. Dün ilk kez yedik, hem de odamızda. Yalnız anne fotoğraf çekmeye daldı sonra. Bugün daha yüksek randıman bekliyorus:P





Fotolar öncelikle dedemiz için gelsin:) Anneanne gördü ama dedemiz ayrı kaldı bizden epeydir.

9 Haz 2009

Mim - Baby Shopping


Kuzunun annesinin mimini ancak yanıtlıyabiliyorum. Umarım kusurumuza bakmaz. Ara ara gidip Ela'nın kıyafetlerinin markalarına baktım tekrardan.

Bizim şöyle oldu. Eloşumuz daha gelmeden, anneannesi gidip bir sürü şey almış (herşeyi almış!). Üstüne teyzoşumuz o sıra ABD yolcusuydu, gelirken (çıldırmış) ve bir sürü kıyafet almış. Biz ancak zeylanda gittik, bir de mothercareden bir hastane çıkışı alabildik o zamanlar. Sonra tabi günler günleri, aylar ayları kovaladı derkeeeen, bir de baktık ohoo 3 ay çoktaaan geçmiş. Yeni şeyler aldık, sonra teyzoş tekrar ABDye gitti.Yeni cicilerimiz de gelmiş oldu. Şimdi markalar.

Carter: Şahsi favorim. Teyzoş sağolsun. Renkleri cıvıl cıvıl. Yumuşak. Kalıplar geniş. Şu alttaki resimdeki mavi şey carter mesela.

Children Palace: Bu da yine abd markalarından. Bodyler olsun, elbiseler olsun hep çok güzeller. Hem de çok kullanışlılar. Hiç bir falsolarını görmedim. 0-3 bodylerinin bazıları küçüktü yalnız.

Mothercare: İkinci tur bodylerimizi mothercareden aldık. Bence biraz pahalı, mümkün mertebe indirime denk getirmeye çalışıyorum. O zaman mantıklı oluyor. Bodylerini çok seviyorum. Renkeri güzel, penyesi güzel. Ordan tulum set aldık bir de çok memnun kaldım. Uzun uzun giydi. Tek şikayetim korkunç marka etiketi. Keserim, ürün zedelenir. Kesmem rahatsız eder. Yani ne gerek var kardeşim tuvalet kağıdı gibi uzun markaya. aaa.

Zara: Hediyeler geldi bize. Güzeldi, giydik. Biraz daha büyümeye daha uygun gibi geliyor bana.

Marks & spencer: Tulum, eldiven, şapka vs hediye geldi. Güzeller, ama ben gidip de kendim bakmadım hiç.

Zeyland: Nedense, buradan aldığım şeyleri pek verimli kullanamadım. Ama benim hatam var. Eloş doğmadan hemen önce gittim ve küçük şeyler aldım. Bizim kız uzun doğunca da hepsi birer kere giydirdik ve küçüldü. Annemin aldıkları vardı, güzel onlar.

İrem bebe: Annemin aldıklarından. Çok kullanışlı, yumuşacık. Pek memnun kaldık.

Damla bebe: Bu ürünler de çok şirin. Hala giydiklerimiz var.

Benetton: Teyzesi montumuzu ordan almış. Güzel bir mont, severek giydik.

Gap: Daha tam gezemedim:P

Pazar: Annemin pazardan aldığı bazı kıyafetler var. Bir eşortman altı var ki çok kaliteli çıktı. Bir kaç alt var, üst var. Yumuşak ve güzeller. Markasız ama lazım olunca elinin altında olması güzel. Fiyatları da çok uygun.

Alma imkanı varsa ABDden almak mantıklı. Ürünler hem güzel, hem de burdaki fiyatlara göre (marka fiyatlarına göre) uygun.

Bol bol body almak lazım. Bizde en çok body gidiyor. :)

Ben de İlknur'u ve Birinci Tekir Şahıs'ı, Kiraz sevdasını, Günebakan'ı ve k.i.s.d'yi mimlemek istiyorum. Fırsatınız olduğunda yazarsanız sevinirim.

sevgiler çok...

Ela Bir Balıkken...




7 Haz 2009

Genetiği Değiştirilmiş Tohum

Dünya bozulur, bozuldukça yanarız.

Hepimiz ölücez biliyosunuz değil mi? Ölücez.

Öbür tarafta neler olacak peki? Hesap vakti gelince, şu ülkede 9000 çeşit tohum varken yabancı tohum tröstlerine hayır demeyi yemeyen sözde müslümanlara sorarlar "neden genetiğiyle oynanmış tohumları getirdin yedirdin millete" diye. Üzerinde çalışma yapanı işten atan zihniyetlerin diyarından, daha araştırması bilmemnesi bitmemişken. O zaman ahirette hesap sorarlarken mesela ne diyeceksin "eee şey, ama yasadışı giriyordu zaten biz de bari kontrollü girsin dedikti."

Yakında yiyecek yemek, ekecek tohum bulamayacağız.

Detaylı bilgi şurada:

Hükümet, genetiği değiştirilmiş bitkilerin üretimine izin verilmesine yeşil ışık yakmış. Önce Genetiği Değiştirilmiş Organizmaları (kısaca GDO diyoruz) tanımlayalım. Kendi türünden ya da kendi türü dışındaki bir canlıdan gen aktarılarak bazı özellikleri değiştirilen bitki, hayvan ya da mikroorganizmalara “Genetiği Değiştirilmiş Organizma” diyoruz. Genleri; canlıların kuşaktan kuşağa geçen özelliklerini (hastalıklara dayanıklılık veya yüksek verim gibi) şifreleyen birimler olarak düşünelim. Örnek olarak pamuğa başka türlerden (örneğin çilekten), hatta bakterilerden (yani düpedüz mikroplardan) veya hayvanlardan özellikler aktararak (genlerle bu aktarma oluyor) güya daha verimli ve gene güya hastalıklara dayanıklı, böylece daha az mücadele ilacı kullanılacak bitkiler elde edileceği ileri sürülüyor. Benzer şekilde hayvanlarda da GDO uygulamaları yapılabiliyor.


Bakanlar Kurulunda ele alınan tasarıyı açıklayan Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek şunları söylemiş:

“Kanunun yürürlüğe girmesiyle genetiği değiştirilmiş bitkilerin üretimine izin verilmesinin önü açılacak. Kanunla konulan değişik seviyelerdeki bilimsel eleklerden geçen ve sosyo-ekonomik değerlendirmede yeterli bulunan genetiği değiştirilmiş bitkiler ancak üretim hakkını elde edebilecektir. Genetiği değiştirilmiş bitkilerin izinsiz kullanımı, biyolojik çeşitlilik merkezleri ve organik tarım yapılan alanlara yakın üretimlerle bebek mamaları ve küçük çocuk besinlerinde özel amaçla geliştirilenler hariç kullanımı yasaklanmıştır.”

Açıklamadan anlaşılıyor ki GDO’lu bitkiler bebeklere, küçük çocuklara zararlıdır. Ayrıca organik tarım alanlarına ve biyolojik çeşitlilik merkezlerine (örneğin buğdayın yabani atalarının zengin olarak bulunduğu yerlere) de zarar vereceği kabul edilmektedir. Bebeklere ve küçük çocuklara zarar veren GDO’lar nasıl oluyor da yetişkinlere zarar vermiyor? Yetişkinleri gözden mi çıkardık? GDO’lu mısır ürünleri yiyen bir anne bebeğine süt verirse bu bebeğe zarar vermeyecek midir? Unutmayalım ki nişasta bazlı (mısırdan yapılan) şeker yüzlerce üründe kullanılmaktadır. Ülkemiz ayrıca dünyada tarımın ilk başladığı “verimli hilal”denilen bölge içindedir. Buğday, arpa, bezelye, mercimek, nohut gibi bitkiler bu bölgede kültüre alınmıştır. Ülkemiz biyolojik çeşitlilik merkezlerince çok zengindir. Ayrıca organik tarımı yaygınlaştırma istekleri mayınlı arazilerde de görüldüğü gibi bizzat yönetimce paylaşılmaktadır. Peki, nasıl olacak? Bir yandan organik tarım bir yandan onu ve geleneksel hatta endüstriyel tarımı tehdit eden GDO’lu ekimler?

Ben Havucu Dişlerim




Dişim kaşınıyooor, dişim kaşınıyor. Ne bulsam ısırmak istiyorum alooo. Neyse Allah'tan anane burda da bana havucu azıcık haşladı verdi. Ben de rahat rahat dişliyorum. Suyu da mideye gidiyor. Gözlerim mi güzel olacakmış, öyle bişey... (Anneannem diyo ki aman evde denerken dikkat edin. Azıcık haşlanmış olacakmış. Kopmayacak, ama ısırırken çok sert olmayacak. Bi de dikkat edilecek tabi.!)

Bardağa heyecan yaptı bizimkiler. Ne var efendim. Aylardır sizinle sofrada oturuyorum. Sadece hayallere daldığımı mı sandınız. Hiiç!





Bu arada benim bu anne baba manyak, manyak. Anneme benim gelişimi internetten okuyor. Orada okudu ki, bu vakitler bizler basit aritmetik işlemleri anlamaya başlıyormuşuz, toplama çıkarma gibi. Ama bizim anladığımız gibi değil... Üç tabak var diyelim, biri gitti aa bunlar kaldı geride gibi. Bunu duydular ya hevesliler, babam kaptı bir kaç kalem bak kızım, bu gittiiii, bu kaldııı diye uzun uzun anlattı. Ben de heyecanlı heyecanlı izledim. Heveslerini kırmiyim ilk günden dedim. Sonra balkonda mandallarla anane abaküs denen bişi yaptı. Utanmasalar yarın logaritma filan soracaklar. İşimiiiz işşşşş! Zaten cimlastik sırasında biiir ikii gibi bişiler diyolar. Sayıymış.

Günler gelip geçiyor vızır vızır. Büyümek ne güzel şey eyoooo. Sebze diye bişey varmış, onu bekliyorum bi de.

Bir İlk: Bardaktan Su İçtik...

Bugün anneannesi kızıma bardakla su verdi, bizimki de gözlerimin önünde lıkır lıkır içti. İnanamadım. Ben böyle alıştırma bardağı varmış filan diyene kadar, annem "siz içmiştiniz" diyerek verdi. Eloş da içti. Ben hiç biberon, emzik kullanmamışım. Kardeşim de suyu bardaktan içmiş. Bizim kız da biberon ve emziksiz hayatına devam ediyor. Bizim ölçüler, bardakla, kaşıkla. :)

Dişlerimiz hafiften kaşınıyor mu ne:)

Bir ilk daha. Ela bana çiçek verdi:) Balkonumuza düşmüş, Eloşum tutmuş, anneannenin kucağında getirip verdi...

Bu arada odamızın tek eksiği stickerlar ve perdeler. Onları da halledip geçeceğiz. Ela bizden ayrı odada uyumaya alışır, ona eminim de ben nasıl alışırım onu bilemiyorum... İçimde bir sızı.

6 Haz 2009

Reklamlar

Bizim markayı içerseniz uzun boylu olursunuz, babanız, dedeniz gibi kısa, ezik ve iğrenç olmazsınız temalı reklamlardan nefret ediyorum. Bir kaç reklam daha boya vurgu yapmaya devam ediyor. "Boyun uzarsa kendine güvenin gelir" hayddii çabuk büyü reklamlarından da tiksiniyorum. Nedir bu boy takıntısı? Uzun boylu olmak evrimsel açıdan daha mı avantajlı? Öyle olsa bile bu denli üzerine vurgu yapmak sağlıksız ve itici. Neymiş, kemik bankasına yatırım yapıyormuş. Bi kere, roka yesek kalsiyumun alasını alıyormuşuz, ama arkasında endüstri olmadığı dağda bayırda yetiştiği için haberimiz yokmuş. O ayrı bir konu!

"Ahanda bu sizin "bodur babanız", bakın resime bile girememiş, eziiikkk. Acıdığım için evlendim." Kadın kadın! Kocanı sevmiyorsan boşan ve çocukları babalarına karşı doldurmaktan vazgeç! Sen 2 metre boyunda mısın Allah'ın eziği! Ne zamandır gıcığım, yazamamıştım.

Sonra bir de bebelac reklamı çıktı. Bebeğin kalsiyum ihtiyacını karşılamak için 27 litre inek sütü içmesi gerekiyormuş. Alttan da minicik yazı kayıyor, 6-12 aylık bebek saaadece inek sütü içerse 27 litreymiş. Hangi bebek 6 aydan sonra "saaadece" inek sütü içiyor? Sadece anne sütü bile içmiyor. 6. aydan sonra sütün yanına gıdalar geliyor. Vurgulamak istediğin, inek sütündeki kalsiyumun emilimi yetersiz gibi bişeyse öyle söyle. Bence reklam şu haliyle yanlış yönlendiriyor. Ayrıca bence milupa, bebelac filan kendilerine süt demekten vazgeçmeliler. Anne sütü olmadığı noktada faydalı olabilirler, ona bir itirazım yok. Ama süt değiller. Süt tozu daha mantıklı. Vitaminlerle desteklenmiş süt tozusunuz siz. Süt değilsiniz.

"Anne bana danone al" bir o kadar sinir bozucu. Almıyccamm.

4 Haz 2009

Dijital Analar, Büyük Buluşma ve Yorgunum Dostlarım

Yazacak çok şey birikince böyle oluyor işte.

Biz dün değil, önceki gün Tuğçe ve Duru ile Zuzu'da buluştuk. Duru ve Ela tanışmış oldular. Çok keyifli, çok güzel geçti. Bıcır bıcır konuştuk, doyamadık. Büyüseler de parklara götürsek kuzuları. Hem çok memnun olduk, hem de gerçekten insanın konuşası oluyormuş, bir kez daha gördük. Tuğçe dünya tatlısı bir insan. Bi de komik. Üstelik rahat anne, pek cool. Duru da öyle. Biz puşetimizin yeni haliyle (oto koltuğunu çıkarıp normalini taktık) ilk kez çıktığımızdan panik yaptım biraz. Daha doğrusu taksiye binerken tam düzleştirmeden kapamaya çalıştım. Taksici de yardım etti. Demek ki neymiş, yeni puşet yapınca evde iki üç kere kapa aç yapılacakmış. Bi de taksiler beni geriyor, o da var. Üstelik aceleciyim de. Neysem, sorunsuz vardık Zuzuya. Tuğçe'yle Duru güzeli de geldiler... Resmen çenem düştü. Daha konuşasım vardı, bıraksalar dokuza kadar filan otururdum da, akşam kalkmak zorunda kaldık. Annem de vardı, hep beraber sohbet ettik. Annane ile Ela içeri gidip oyuncaklara baktılar teker teker.

Pek dinlendik, pek eğlendik. Duru hanım gerçekten de fotoları gibi bir esmer güzeli. Akıllı akıllı bakıyor çevreye. Kucağa da geldi hanım kız. Bunlara doymak mümkün mü? Bir ara Ela ve Duru elele tutuştular. Ne güzel bir manzara. İnsan hem bir an önce büyüsünler istiyor, bir yandan da bu günlerin tadını çıkarmak istiyor. Bu arada, Tuğçe'nin bir teorisi var. Ela, hem benim Ela, hem de kuzunun, ee aa ağırlıklı konuşuyorlar. Biz bunlara sürekli Elaaa dediğimiz için. Duru ise daha çok uuuu sesleri çıkarıyormuş. Çok mantıklı geldi. İlginç değil mi? Umarım bu blog buluşmaları için bir başlangıç olur. Sanalda tanışıp arkadaş olmak tam bize göre. Dijital anneler biziiiii. Fotoğraf makinasını unuttuğumdan foto koyamıyorum:( Zaten bi şaşkolozluk var üzerimde hayırlısı bakalım. Tekrar görüşmeli, buluşmaları sıklaştırmalı. Artık yola çıktık bi kez. Gerisi gelsin. Tuğçe'ye çooooook teşekkür ederiz o güzel gün için... :))) Aslında bebek dostu buluşma yerleri yapmalı. Çocuk dostu zuzu ama bebek dostu değil. Anneler otururken bebişler yuvarlanacak mesela dev bi yatak gibi bişey olacak... hımm gerçi o zaman anneler oturamaz. Neyse.

Dün evde temizlik vardı. Yiiineeee miiii diyişinizi duyar gibiyim. Anacım bizde bitmedi temizlik aslında. Bazı günler şiddeti artıyor, azalıyor öyle bi durum:) Ela'nın odası yapılıyor bir yandan. Ardiye olarak kullandığımız bir kapalı balkon + bir küçük tuvalet baştan aşağı dökülüp toparlandı. Bir sürü şey atıldı. Sevgili makalelerini ayıkladı, pdfi olanları ayırdı. Onları kağıt dönüşüme yolcu ettik. Eski dergileri filan attım. (Virgül ve Kitaplık'ları kayırdım, atamadım) Yani nasıl desem iğneden ipliğe, matkaptan ikea düvellerine her şey yerini buldu. Annem tabi klasik bir düzenci olarak evdeki torbaları bile düzenledi. Dün yardımcı gelmesine rağmen, annem yardımcıdan daha çok çalışarak (bir anne klasiği) çok yoruldu. Biz Eloşla oynadık, ben o uyurken sınıflandırma işlerine daldım. Eloşda evde temizlik olunca daha hareketli bir çocuk oluyor. Fırsat bu fırsat beni oynattı resmen. Oyna oyna yorgunluktan ölmüşüm. Sırtım, boynum fena ağrıyor. Annem o kadar çalıştı, hala hımm şuraları da düzenliycem der gibi bakıyor. Daha yapacak iş var. Ama o kadar diplere girince gerçekten ev temiz oldu. Taşınış kadar olduk. Annem detaycı. (Biz ailecek tembel ve dağınığız:P Ama bundan böyle temiz ve daha düzenli olmaya gayret edicez. Temiziz de daha düzenli olucaz. Gerçi annem bana çok gülüyor. Benim dolabım eh işte dağınık kocanın öyle, kocanın gömleklerine hiç elimi sürmem, fakat Eloşumun her kıyafeti ütülü, çekmeceleri askeri disiplinde. Eee annelik. Ya da henüz işe başlamadığımdan. Ya da yeni heves. Ya da ben değiştim? )

Daha yapacak işler var. Ama Eloşumun odası çok şeker oldu. Yalnız duvarına bişey yapıştırmak istiyorum. Bazı rafları söktük, altları kötü gözüküyor. Hem de Eloşum uyurken baksın. Normalde o delikler tıkanıyor filan var çözüm biliyorum. Ama benim istediğim böyle balıklı malıklı, doğa manzaralı ya da yıldızlı renkli bir şeyler yapıştırmak duvara. Acaba "bebek duvarına yapıştırılacak şey" nereden bulunur? Bilen varsa, yazarsa seveniriz. Arkadaşım Özlem, (inkilteredeki arkadaşım) duvara Eloşun ilk kıyafetlerinden birini as dedi. İyi fikir. Bu oda işi beni heyecanlandırdı. Şimdi dolapları, mama koltuğu, oto koltuğu filan hepsi aynı yerde. Çocuk kitapları boşalan kitaplığa geldi. Bundan sonra daha keyifli süsleme işleri olacak. Bu arada, (ne çok bu arada dedim) canımın içi bir arkadaşım var. Kendisi iç mimar, bir ara ikeada da çalıştığı için mobilyalara ve tasarım konseptine çok hakim. Çok zeki, sevimli, becerikli ve zevkli bir güzel. Biz evleniken evi tasarlamamıza yardımcı olmuştu. (Daha doğrusu o tasarladı, biz uyduk. Bizim ev ikea kataloğu gibi). Tasarım yaparken, tamamen sıfırdan değil de, elimizde varolan eşyaları kullanarak, yeni de katarak tam bize göre bir şey yapmıştı. O gün bugündür varolan eşyaları yeniden değerlendirip yeni tasarımlar yapmaya alıştık. Eloş'un odası da öyle oldu. Hiç mobilya almadık. Ela'ya zaten mobilya olarak bir yatak bir de, alt değiştirme maması almıştık. Belki ilerde bir gardrop gerekebilir. Bakalım, bi iyice yerleştireyim de gözleri. Tabi eski parçaların ikea olması, yatakla takım olmalarını sağladı. Avantaj oldu.

Bi de insan yapıyor temizlik işlerini ya da yerleştirme işlerini. Yaparken de (bir öncelikçi olarak ben) "bunu yapmamız öncelikli olarak gerekli mi" sorusunu bol bol soruyorum. (Attığım taş ürküttüğüm kurbağaya hesabı) Bitince de karşılıklı olarak "aaa çok iyi oldu", "aa çok gerekliydi" diyoruz. "İknanın Psikolojisi" diye bir kitap okumuştum. Buna "adanmışlık ve tutarlılık ilkesi" deniyor. Bir seçim yapınca iyi olsun, kötü olsun adanmışlık adına "en doğrusu buydu tabi canım iyi ettim" diye inanma eğiliminde oluyormuşuz insan türü olarak. Bir kere karar verdi mi de dönmek istemiyormuşuz. Satıcılar böyle böyle kandırıyor bizi işte. Biz de aaa çok iyi oldu canım şarttı diye diye kendimizi:) Ama iyi oldu. Hehehehehe.

1 Haz 2009

Koltuk Sevdası

Ohh ne güzel koltuğuma kuruldum. Oyuncağım da elimde. Gülerim tabi...

Ayağa mı kalksam acaba? Yok yok kucağa alsınlar. Hımm bilemiyorum. Oyuncağımı da bırakmam!
Hadi yine iyiyiz, iyiyiz, iyiyiz.