31 Tem 2009

Ben Ela, Tatildeyim...

Ne zamandır yazamadım, kusura bakmayın. Oldukça meşgulüm. Yoğun bir sosyal hayatım var. Annem size söylemiştir, anneannemlerin Dikili'deki yazlığına geldik. Bir ilgi fırtınası, bir oyunlar, bir yemekler. Yetişmekte zorlanıyorum adeta. Sabah her zamanki gibi erken uyanıyorum. Annemle kalkıyoruz, sütümü içiyorum, bir de ne göreyim. Anneannem çıldırmış bir şekilde merdivenlerden "uyandıı mııı" diyerek iniyor. Sonra beni alıyor, bir güzel dolaşıyoruz sitede. Meyvelere bakıyoruz, çiçekleri kokluyoruz. Gül diye bir şey gördüm, anneannem derin nefes alıp bana koklamayı öğretti. Gül güzel kokuyor. Sonra site içinde dolaştıkça uyananlar varsa, gelip halimi hatrımı soruyorlar sağ olsunlar. Sonra kahvaltımı yapıyorum. İyice iştahım açıldı. Normal öğünümden fazla yiyorum.

Sonra, biraz uyuyorum. Kalktığımda yine seviniyorlar. Anneannem yemeğimi pişirmiş oluyor. Meme mi emsem, onu mu yesem, oyun mu oynasam şaşırıyorum. Bi anneannem, bi dedem alıyor. Oyun oynuyoruz. geziyoruz. Annem durmadan foto çekmeye çalışıyor hala. Sürekli kıyafet değiştiriyorum. Sonra yemeğimi yiyorum, anneanneminki annemin yemeklerinden farklı. Biber, soğan, domates denen malzemelerden de koyuyor sanırım. Değişik meyveler rendeliyor. Geçen kavun yedim ilk kez. Çok güzelmiş, tadı damağımda kaldı.

Akşam üstleri dedemle geziyoruz. Bazen arabama kuruluyorum, tıngır tıngır yürüyoruz. Yine gelen giden çok oluyor. Çocuklar var burda. Geçen havuzuma girmişken geldiler, sonra bir anda ne olduysa onlar da havuza girdi, annem beni kaptığı gibi kaçırdı. Tam bi şey anlamadım. Sonra geçenlerde kumlu bir yere gittik. Bir sürü su var. İnsanlar anneme seslendikleri gibi bahsediyorlardı o koca sudan. İç iç bitmez ne büyük şeymiş... Ben fazla yüz vermeyip uyumama baktım gölgede. Oh temiz havaya doyulmaz.

Ağaç denen şeyler var, bizim evin orda da vardı ama bunlarda meyve denen lezzetli şeyler var. Kiminde de çiçek var. İlk kez üzüm yedim, suyunu içtim. Bahçenin önündeki ağaçtanmış onlar.

Artık yürümek istiyorum. Bu isteğimi yeterince açık anlattım sanıyorum. Annemi emerken bile ayaklarımı dayayacak bir yer bulup zıplıyorum. zıp zıp. Sürekli oynama halindeyim. Şu ayak dayama işi iyi oldu. Geçenlerde ayakta durmayı başarmıştım ama adım atmak kimbilir ne zaman. Bir yürüsem görecekler ama... neyse. Sabırlı olmalıyım. Annem emeklemeden yürümüş, öyle anlatıp duruyorlar. Biraz üzerimde baskı hissettim aslında. Bir de dedem sürekli, "bu nasıl bir duygu ben bunu kızlarımda böyle hissetmemiştim" diyip annemi kıskandırıyor. Aslında seviniyor annem de işte, büyükler acayip... Pek mutlular üçü de.

Başka bebekler var. Genelde yedi ay civarında burada bebekler. Nasıl denk gelmiş hayret doğrusu. Güzel haber bunlar. Şimdiden arkadaşlarım var, yaşaaasın.

Babam ve teyzem de olsaydı keşke. Babam yarın gelecekmiş, teyzem belki öbür haftasonu. Onlar da olsun, herkes olsun, hepsi gözümün önünde olsun. Ne o öyle, uzak uzak... Annem de dinlendi iyice, hatta tembel bile oldu. Nerde o İstanbul koşturmacası, yan gelmiş yatıyor. Sürekli kitap okuyor filan. Entel midir, nedir anlamadım. Yani ağlıyorum bazen, dedem alıyor beni, düşün. Bizimki oku da oku. Alooo anne misin, lisede misin, kendine gel kadın. Yok, yok üstüne gitmiyim. Dinlensin azıcık, nasılsa İstanbul'da sorarız hesabını...

Yediklerim çok lezzetli. Hepsi taze, hepsi bahçelerdenmiş. Annemle olmak iyiydi ama kalabalık daha eğlenceliymiş. Bir de sürekli dışardayız yani, sürekli. Akşamları yorgun düşüyorum, güzelce uyuyorum.

Aa asıl haberi unuttum. Dişim çıktı benim. Hala da çıkmakta. Diş için bir jel almıştı annem ama çok rahatsız görmediğinden sürmedi bana. Denemek için kendine sürdü, dili uyuştu. Alem bizimkiler, zaten her şeyin önce kendi bi tadına bakıyor. O daha sürmesin jeli, ben nasılsa memede kaşıyorum dişimi, hehehe.

Geceleri yıldızlar öylesine parlak ve yakın ki...

Ellerimle gel gel yapmayı öğrendim. (Annemin babama anlatışı, "enter the dragon filmindeki bruce leenin el hareketini canlandır kafanda") İddalı mıyım neyim?

İşte böyle sevgili teyzelerim, amcalarım. Güzel bir şeymiş doğaya yakın olmak.
Size sevgiler, selamlar, öpücükler benden!

30 Tem 2009

Takım ruhu, Ekip çalışması...

Geçenlerde aklıma gelen bir düşünce.

Proje yapmak, kısır yapmak gibidir.

Önce bulgur gerekir, çünkü bulgursuz kısır olmaz. Bulgur teknik liderdir. Has eleman odur. Karnımızı doyuran malzeme bulgurdur. Lakin sadece bulgurla kısır olmaz.

Salça lazımdır. Biber salçası, domates salçası bulgurun sağ eli, sol elidir. Teknik liderin güçlü adamlarıdır. Sağlam, taze olmaları şarttır.

Yeşil soğan, marul, maydanoz, olsa da olur, olmasa da olur malzemelerdir. (Yeşil soğan daha önemlidir). Bu ekip, ürünün kalitesine katkısı olan ama kötü olduklarında işi berbat eden, birebir sorumlulukları çok yüksek olmadığı için biraz uzaktan, biraz sorumsuz takılabilen, çok kolay alınabilen destek ekiplerdir. İyisi işi öyle güzelleştirir, kötüsü nerden bulaştım bu işe dedirtir.

Bütün malzemeyi karıştırsan hala kısır olmaz çünkü... Kimyon, karabiber, limon, tuz, zeytinyağı olmadan tad oluşmaz. Projeye en sonda katıldıklarından sorumlulukları az gibi görünür, oysa asıl can alıcı nokta onların uyumundadır. Bu son malzemeler şirketin vitrinidir, yüzüdür. Onlar doğru olursa "bu alemde en güzel kısırı o yapar" mertebesine ulaşırsınız. Bulgurun, salçanın, suyun kaynama noktasının, kısaca tekniğin bittiği noktadır, işin sanat kısmıdır, uyumudur.

Bu nedenle sık sık, kimyonun ya da marulun ben de bulgurum ulen diye delirdiğine şahit olursunuz. Tek bir malzemenin eksikliği lezzeti zedelerken... her eleman kendini yokluğuyla tehdit ederek önemli kılmaya çalışır bazen.

İyi proje yapmak için, kısırda olduğu gibi her daim birinci sınıf malzeme şarttır. Bu malzemeler sonuçta oluşacak kısırdaki rollerine değil de kısırın lezzetine odaklanırlarsa herkesin karnı doyar.

Üstüne afiyetle çay bile içilir.

Acayip bir post oldu bu.

İnternetsiz Olmak...


Çok fena çoook.

En kötüsü yorum yazıyorsun gidiyor, bazen gitmiyor. Sen gitti sanıyorsun, noo. Hatta kitubi'ye bir yorum yazmıştım uzunca. Meraktan sevgiliye telefon ettim cevap var mı diye. Yok, hatta senin yorumun da yok diyince afalladım. Yani tesadüfi dostlar. Okuyorum ama yazıyorum suya yazar gibi. Ya gider, ya gitmez.

Tatil durumları devam. Ela ile akşam yürüyüşleri. Hava çok rüzgarlı hala denize giremedik. Yarın akşam babiş gelecek. Holey. Gelsin babiş. Ela deel deel deel (eliyle de gel gel işareti yaparak) demeyi öğrendi. Şimdilerde ananesi ona elle öpücük yollamayı öğretiyor. Komşumuzun 2 yaşındaki oğlu, kızımıza öpücük yolluyor. Annesi şimdi doya doya yolla oğlum, büyüyünce vururlar diyor. Yazlık acayip. Hep kardeşimin eski halleri geliyor gözümün önüne. küçücüktü buraya ilk geldiğimiz zamanlar. Biz gençler takılırdık. Onlar da peşimize takılırdı. Biz büyüdük, onlar büyüdü çete oldular. Akşamları Ayvalık, Sarımsaklı gece hayatı, Gossip filan. Geldikçe ben onlara takılır oldum hatta.

Şimdi bizim kız ilerde buralara gelip kendi çetesiyle gezecek mi, denize gidecek mi. Çok fantastik geliyor bana.

Müzik dinliyoruz bazen. In the deathcar, we are alive... var ya hani. Nedense çok dokunmaya başladı bana. Çaldığında başka bir boyuta geçiyorum." When I touched you I felt that you still had your baby fat \ And a little taste of baby's breath makes me forget about death... " Bu ortamla, bu hayatla hiç bir ortak noktası yok belki ondan. Güneş, temiz hava bol gıda bir ortamdayız. O yüzden iyice hüzünlü.

Geçen gece rüyamda yunuslarla oynaya oynaya yüzüyordum. Cennetti orası. Öyle mutlu uyandım ki.

Balık bu, düşünmez. Bilir.

Sürekli yazmak istiyorum, nedense internet olmayınca yazamıyorum. Halbuki yaz biriktir, sonra yolla di mi?

Özetle... Blogçu dostlar okuyorum. Yorum yazmaya da gayret ediyorum. Ancak gönül gözüyle duyun beni:)

Sevgiler kocaman burdan

Resmin açıklaması:

Ela'nın geleceği belli olunca anneanne ve dede kızımız için bir kayısı ağacı dikerler. İşte o ağaç ve kızım. Tutmuş. Komşularımız biz yokken göz kulak olmuş. Kızımızın dikili bir ağacı var şu hayatta:)

29 Tem 2009

Foto Şip Şak

Ortala
Merhabaaaa arkadaşım!

Köşkümüz ve oyun alanımız...
Annesinin ve teyzesinin el ele el ele verin çocuklar temalı nevresimi. Bir dünyaaa bırakıın biz çocuuklaaraaa üff ne fena şarkı.


Bu da komşumuzun torunları. Hep beraber oynarken. Yakında deniz resimleriyle burada olmak dileğiyyleee. Öpüyoruzzz.

28 Tem 2009

Dişli Bir Güzel Geldi Hanım Heyyyyy.

Öğlene doğru emzirirken aklıma geldi, yok canım dedim. Öğleden sonra parmağı bir attım ağıza ne göreyimmm. İki tane dişimiz patlamış, uçları çıkmış!!! Ay bir sevinç, bir sevinç. Bir mutluluk. Telefonlar edildi, sevgili, kardeş, babane, dede arandı. Annem, babam, ben. Birbirimize bakar bakar dururuz. Annem inanmadı, bir de o baktı. Bariz iki diş gelmiş. Maşallah kızımızaaaaa!

İshal, ateş, huysuzluk, uykusuzluk çok şükür yok. Çıktığını anlamadan hop diye geldi, hoş geldi, sefalar getirdi. Annemin dediğine göre bizim de öyle olmuş. Genetik demek ki.

Sonra bugün denize gittik Eloşu da alıp. Uyuduğu için sokmadık, artık yarın belki. Ben kendimi Egenin sularına bıraktım ama kalbim İstanbul'da kaldı. Biraz tensel bir ilişki oldu denizle aramdaki. Sevgiloş gelsin artık.

Bugün komşuya oturmaya da gitti Ela Hanım. Anneanneyle gittiler otudular. Aman bizim kızda bir sohbet, bir muhabbet. Ben de gittim. Hanım hanımcık oturduk. Ela uzun uzun çiçeklere etrafa bakar. Oturur, konuşur. Baba dell deeel dell yapmayı öğrendi. Eliyle de gel gel işareti yapıyor. Çok büyüdü. Sanki temiz hava, bol gıda serpildi. Boyu uzadı, yanakları tombiklendi gibi geliyor. Bugün ayakları üzerinde tutunarak durdu ciddi ciddi. Hızla büyüyorlar.

Hele bu dişten sonra sanki genç kız oldu. Bir başka oldu. Çok heyecanlandım, daha beklemiyordum nedense.

Anneanne yemekler serisi devam ediyor. Geldiğimden beri Ela'nın yemeklerini ona devrettim. Usta elden damak zevki edinsin, çeşit görsün.

Üç kişiyiz. Gündüz derin uykular uyudum, bir kalktım ki anneanne, dede Ela oyun halısında oyuna dalmışlar. Oyun halısı doğru değil, köşk desem yeridir. Acaba padişahlar saraylarında kızımın orada ettiği kadar rahat etmişler midir? Sanmam!

Öyle güzel oynuyorlar ki...

27 Tem 2009

Beslenme Günleri, Ek Gıda Programı

Kuzunun annesi sormuş, ben de hızlıca yazmak istedim. Beslenme uzmanı filan değilim haşaa. Pek de kafam karışık. Ben sadece biz ne yapıyoruz onu yazayım diye düşündüm. Umarım birilerinin işine yarar.

Sadece anne sütü içilen günler, ne güzel günlermiş:) Ek gıdaya geçince insan bir sürü yeni kavramla tanışmak durumunda kalıyor. Bizim 6. ay programımız şöyle.

Kahvaltı: (Genelde 8-9 civarı)

(Doktorun önerdiği)
1 tatlı kaşığı labne peyniri
1 tatlı kaşığı pekmez
1 çorba kaşığı milupa bisküvili
İki günde bir yumurta sarısının yarısı.

(Bizim yediğimiz)
2 tatlı kaşığı labne peyniri
1 çay kaşığı pekmez
1 çorba kaşığı milupa bisküvili
2 günde bir yarım yumurta sarısı

Tespitlerime göre Ela çok fazla tatlı sevmiyor. O nedenle pekmezi azaltıp, peyniri arttırdık. Milupa bisküvilisi bize iyi geldi. İçinde aptamil(sütümsü) var, o nedenle ekstra süt koymak gerekmiyor. Bebe bisküvisi olsa sanırım ayrıca bir de süt koymak lazım. Ya aptamil ya da türevi bir şey alacaksın ya da sağacaksın. Biz milupa tercih ettik. Yalnız dikkat edilmesi gereken nokta su miktarı. Biz biraz fazla su koyuyoruz böylece tatlı tadı daha seyreltilmiş oluyor. Ela o şekilde seviyor. Yemezse biraz sulandırıp deneyebilirsiniz. Ben genelde hepsini karıştırıp veriyorum. Arada ayrı ayrı da veriyoruz. Bugün annem tuzsuz lor peyniri tattırdı.

Ara Öğün (Genelde 11 civarı)
(Doktorun söylediği)
yok

(Bizim verdiğimiz)
File içinde meyve: Muz, şeftali, kayısı, karpuz. Artık ne denk geldiyse...

Öğle Yemeği
(Doktorun söylediği)
Patlıcan ve bakla hariç her çeşit sebze olabilir, sebze yemeği artı bir kaşık kıyma.

(Bizim verdiğimiz)
Enginarlı, kabaklı, patatesli, havuçlu çorba (kıymalı bazen) favorimiz.
Kıymalı tarhana çorbası, (ilk kez bugün denedik, sevdi)
Kabak, patates, kıyma, domates, pirinç
Patatesli, havuçlu, mercimek çorba
Yeşil fasulye, kıyma,

Biraz kombinasyon halinde. Biraz daha pütürlüye geçtik. Bugün biraz kabaklı, patatesliyi yoğurtla karıştırıp verdik, sevdi. Yolda milupanın kavanoz mamalarından, yeşil fasulyeyi verdik severek yedi. Zaten brokoli hariç kavanoz mamalarında sevmediği olmadı şu ana kadar. Benim yaklaşımım şu. Her gün taze pişiriyorum. Buzluğa henüz koymuyorum, vaktim var. Ama eğer yolculuk, gezme gibi olağan üstü bir durum varsa hazır kavanoz maması veriyorum. Organik olduğu için Milupa ve Hipp tercih ediyoruz. Evde bulunduruyorum, acil bir şey olursa veririm diye.

Genelde kendi damak tadıma da uyacak şekilde pişiriyorum. Biraz içgüdüsel. Ama yani zeytinyağlı enginar, zeytinyağlı fasulye, zeytinyağlı kabak gibisi var mı... Mis misss.

Sebze sevmesini çok önemsiyorum. Zeytinyağlı yemek sevmeyen, hep et yemek isteyen çok fazla arkadaşım var. Sebze hem sağlıklı, hem çok lezzetli, kızım bundan mahrum kalsın istemiyorum. Bence yemiyorsa inatla her gün pişirip vermeli. İlla ki alışıyor. Biraz yorucu ve zahmetli ama bir ömür sebze sevecek çocuk yetiştiriyoruz, kolay mı:)

Ara Öğün (5 civarı)
(Doktorun önerdiği)
Sütaş baby mix

Bizim verdiğimiz
Sütaş baby mix ve ondan mayalanmış inek sütü (ilk kez bugün verdik)

Akşam yemeği
(Doktorun önerdiği)

ek besin

(Bizim verdiğimiz)
Milupanın sütlü muzlusunu çok seviyor. Ona meyve katınca severek yiyor. Milupa bize bir de yemek kitabı yollamış, ordan fikir aldığım çok oldu. Akşam tahıllı ve sütlü bir şey vermek gerek. Bu konuda denemelerimiz sürüyor. Aslında başkaları ne veriyor ben de merak ediyorum bu öğünde. Ballı irmikliyi denedik Ela pek sevmedi, yarın tekrar bir denesem mi diye düşünüyorum

Bunların dışında zaten emzirme devam ediyor. Uyanınca süt, aralarda hep süt. Artık pek düzenli değil emzirmeler. Ama 6-7 kere emiyor günde en az. Biraz oyun da oynuyor. Arada gülüyor filan cimcime:P

Annelerimiz inek sütüyle pirinç mamaları yaparlamış. O nedenle formül süt filan insana tuhaf geliyor. Her şeyin doğalı daha iyidir diye. Burada satılan "bakterilerle dolu açık süt" bana güven verdi, pek güzel yoğurt yaptık. Milupadan yoğurt yapmak biraz enteresan bir fikir kanımca. Sütaş baby mix alınabilir, neticede daha doğal olur gibi. (Dikili'nin bizim bulunduğumuz bölümünde sütaş yok. Neden yok. Sütaş seni seviyorum ben. Ne olur buraya da dağıtın...)

İşin aslı ben de bilmiyorum.

Bu arada Milupa'nın daha önce bize örnekler gönderdiğini ve bilgilendirme toplantısı daveti yolladığını anlatmıştım. Çok taktir ediyorum çabalarını. Pazarlama anlamında başarılı buluyorum. Özellikle eve küçük deneme paketleri göndermeleri çok iyi oldu. Denedik, Ela'nın sevdiğinden almış olduk böylece. Bu vesileyle tekrar teşekkür etmiş olalım.

İşt böyle. Umarım doğru yapıyoruzdur.

Eloş güzel yiyor, ama aynı şekilde hareketli. Bugün yatmış, ayaklarını bisiklet çevirir gibi çeviriyor. Anneannemiz eve kocaman bir oyun alanı yaptı. İstediği noktaya karın üstüne sürünerek, dönerek, popoyu kaldıra kaldıra gidiyor. Tutunca yürür gibi adımlar atıyor. Pek güzel oturuyor. Sanki denize koysak yüzecek. Sabahları bi dedeyle, bir anneanneyle siteyi turluyor filan. Keyfine diyecek yok. O mutlu ben daha mutlu.

Bu arada yeni besinleri her zaman gündüz öğününde denemeyi de ihmal etmemenizi öneririm. Eğer dokunacaksa gündüz dokunsun bir çare bulunsun, gece kusmasın gibi bir mantığı var.

Ela bu arada kaşıkları elimden kapmaya devam ediyor. Sanırım yakında kendi yiyecek.

İşte böyle...

Dikili'de Neler Oluyor?

Özgüranne Dikili'den bildiriyor.

Hızlıca haberler:

Sitenin interneti biraz nanay, damlıyor ama güldür güldür akmıyor. Buna da şükür diyoruz ve devam ediyoruz. İyiyiz. Eloşun keyfi pek yerinde. Ben biraz ateşlendim ama bugün daha iyiyim. Geldiğimiz gibi kendimi Ege'nin sularına bıraktım, sonra da nazar mı değdi ne oldu bilmem. Bünye alışkın değil tabi. Ela anneannedeyken kızımın teyzesiyle yüzdük, yüzdük. Özgürlük... Kıyıda bebeler. Ne çok bebek var bu sene.. Genelde 7 ay civarı. Belki önceleri de vardı da ben yeni görür oldum. Ama yok, gerçekten bebek sayısında patlama var. Geleceğin çetesini görür gibiyim.

Herkesler Ela'yı sevmeye gelir. Yazlıkçı durumlarımız pek keyifli. Ki ben entellik icabı yazlık sevmem normal koşullarda. Hehehe.

Babam Eloşumuza gitti bir yatak aldı. Bir güzel cibinlik filan derken pek afilli bişey oldu eldeki imkanlarla. Kız küçük prenses. Üç kişi çevresinde fır dönüyoruz. Minik havuzuna koyduk, çıldırdı. Daha denize götüremedik benim hastalığım nedeniyle. Bakalım belki yarın.

Eloş için bütün ilaçları almışım da kendim için bir aspirin olsun koymamışım çantaya.

Bugün ilk kez tarhana çorbası içtik. Domatesli sebze yemeği yedik. Anneannesi pişirdi, ben de yedim. Pek güzel. Sitede birileri lokma döktürmüş, ondan da yedik.

Gelirken çok rahat geldik. Oto koltuğu kılıfının hikmeti mi, babamın usta şöförlüğünün mü artık. Güle oynaya geldik, umarım dönüş yolculuğu da böyle geçer. Perşembe günü bir kaç yeni oyuncak almıştık. Maymun, çita, kaplan karışımı bir hayvan. Bir de minik telefon. Yolda onlarla oynadık uzun uzun. Uyku saatleri de denk gelince şahane oldu.

Tek terslik, geldiğimiz gibi kıza yoğurt yedirecektim ama bu bölgede sütaş yokmuş. Sadece Tansaşta değil, bilimum diğer markette de yokmuş. Bir tane komşudan bulduk, sonra süt aldık, onunla annem mayaladı. Ela höpür höpür götürdü. Evde mayalanmış yoğurdu da yedirdikten sonra annelik vicdanım rahatladı biraz. :P Şu anda karşı komşumuzun ninni sesleri geliyor.

Ela çoktan uyudu. Yorgun bir günün ardından annem, babam ve ben balkonda çay içiyoruz. Annem bulaşıklar için içeri girdi şimdi. Ben ha babam yazıyorum. İnsan blogu özlüyor. Sevgili İstanbul'da kaldı. Özlüyoruz ama gelecek. Onu bekliyoruz. Henüz blog arkadaşlarımızı arayamadık, kısmetse yarın aramayı düşünüyoruz.

Böyleyken böyle. Arada yazmaya çalışacağım. Kuzunun annesinin yazısını okudum. Onlar için bir yemek yazısı yazmak istiyorum bakalım olursa.

Sevgiler.

24 Tem 2009

Son Durum...

Ela yolda terlemesin diye oto koltuğuna basit bir kılıf diktim. Ama hayalete benzedi biraz. Öcüüü.

Ortalık toplanması, çamaşırı, yıkanması, asılması, katlanması, Ela'nın ıvır zıvırının yerleştirilmesi işi bitti. Fotoğraf makinası ve kamera şarjda. Mamalar kaldı bi tek, Milupa bisküviliyi unutmamalıyız. Oralarda ne bulunur ne bulunmaz bilemediğimden stokladık. İlaçlar tamam. Kuzunun annesi sağolsun çok faydalandık. Print edip işaret koyuyorum bitenlere. Deniz ürünleri filan tamam. Kendi çantam tamam. Şampuan diş fırçası kaldı bir...

Yorulmuşum.

İlk tatil. İlk deniz. İlk kum.
İlk yolculuk.
İstanbul'un dışına ilk çıkış.
İlk deniz yolculuğu. (feribot)
İlk ege tadı.
Babadan ilk ayrılış. (Allah ayırmasın)

Eşyaları toplarken pek anne hissettim kendimi.
Onu unutma, bunu unutma.

Güzel telaşlar bunlar.

Tatilden Önce


Gidiyorum bütün aşklar yüreğimde.

Dün sabah uyandım, Ela kendi kendine konuşuyor, biraz daha uyuyayım dedim. Ama babası kız huzursuzlanıyor diye almış, kalkmışlar. İçeri gitmişler, alt değiştirmişler. O sırada baba şarkı söylüyor. "Yalan dostuum aşk diye bir şey varr / Aşk dediğin kırk yıllık eğlence /Bilemedin yüz yıl sürsün / Kapılıp da öpülen çoook" derken Ela'yı da öpüyor. Ela da kahkahalar içinde. Uykulu uykulu pek sevdim o hallerini. Uyandırmamışlar da. Çok ama çok güzel bir sahneydi. En güzel sahneler kaydedilemeyenler, fotoğrafı, videosu çekilemeyenler. Ela'nın dün meme emerken aniden gülmeye başlaması, o haline gülmemiz üzerine daha beter gülmesi, o güldükçe, bizim daha çok gülmemiz gibi.

Yarın yola çıkıyoruz. Ayvalık, Sarımsaklı, Dikili. Cunda adasını nasıl özlemişim. Geçen sene hamile hamile gezinmiştik oralarda. Bir hafta annemlerin yazlığında kalacağız, sonra sevgili gelecek Sarımsaklı'ya geçeceğiz. Plan bu.

Ela'nın çamaşırları yıkanıyor. Kuruyacak doğruca bavula girecek. Bizim kıyafetler yıkandı, kurudu, yerleştirilecek. Akşama yemek yapılacak. Annemler geliyor, ev toparlanacak. Nasıl yetişecek bilmiyorum. Her şeyi bıraktım yazı yazıyorum ben de. Bugüne kadar hep yetişti, yine yetişir nasılsa:P

Bakalım nasıl olacak. Kuzunun annesinin listesini tekrar kontrol etmeli, unuttuğumuz bir şey var mı?

Oralardan yazabilir miyim bilmiyorum. Fırsat buldukça yazmaya çalışacağım. Hatta becerebilirsek o civardaki blogcularla buluşmaya çalışacağız. Bakalım...

İki hafta sonra döneceğiz. Bakıcı ablamız işe başlayacak. Üç hafta kadar Ela'ya beraber bakacağız. Bu arada anlaşıyorlar mı, nasıllar, ilişkileri ne alemde gözleyeceğiz. İçime sinerse, öyle gidecek. Sinmezse annem çağrılacak bir süre. İşe dönülecek. Süt izni akıllıca kullanılacak. Belki öğle molasıyla beraber kullanılacak. Denenecek, görülecek. İş verimi, ev verimi, akıl, ruh beden sağlığı en önemlisi Ela'nın keyfi nasıl gözlenecek. Her şey yolunda ise devam edilecek. Olmazsa, yeni çareler aranacak. Belki Tübitak Arge destek için proje yazarım. Belki başka bir şey. Evden çalışma yolları aranacak.

Her şey düzene oturacak.

Her şey yoluna girecek.

Her şey çok güzel olacak...

di mi?

22 Tem 2009

Doruk ve Bütün Kızlar Toplandık 2


Efendim, biz yine bir "anneler, çocuklar" günü yaptık. Pazar Kirazsevdası ile buluşmuştuk. Tuğçe gelememişti. Hafta içi de buluşalım dedi. Biz cumartesi yolcuyuz kısmetse Ege'ye (Kalbimm egedee kaldıı nırırnıınırırırr). O nedenle çabuuk çabuk dedik biz de. Ayrıca bir sosyalleştik, pir sosyalleştik. Bugün eski bir arkadaşımızla buluştuk akşam. Düğüne davetliyiz, bakalım gitmeye gayret edeceğiz. Davetiyenin üzerinde kızımın da adı var, çoook sevindik. Yarın başka bir arkadaşla buluşucaz. Durduk durduk, sıkıştırdık programı. Özetle dün hazırlandık, kuşandık yola çıktık. Kirazcım sağolsun bizi evinde çok güzel ağırladı.

Bu arada daha önce mailleştiğimiz ara ara yorumlaştığımız ve görüşmek istediğim çok fazla blogcu arkadaşımız var. Hep istiyorum ki buradan duyuralım, bir yer seçelim ve görüşelim. Ama işte anca böyle ayak üstü hızlı organizasyonlar yapabildik. Bu bir başlangıç oldu, bundan böyle döndüğümüz gibi buradan duyuralım, alalım yavruları gölge bir yerlerde açık havada görüşelim. Görüşemediğimiz arkadaşlardan çoook özür diliyorum burdan. Gelmek isteyen elimize mum diker, buluşuruz...

Daha önce yazmaya fırsatım olmadı. Bu blog dünyası acayip bir yer. Örneğin Kirazla bugüne kadar tanışmamış olmamız mucizeymiş. Velhasıl, blog arkadaşlığını çok sevdim ben. Bebekli arkadaşlığı da. Arkadaşların doğurmazsa, doğuranlarla arkadaş ol. (Atasözü denemesi.) Konular ortak. Blog okuduğumuz için çoğu zaman arkadaşından daha iyi tanıyorsun. Yazılar içten. Dertler içten. Annelik paylaşımın yüksek olduğu bir alan. Bir şey işe yaradıysa ısrarla (bazen bayarak) anlatmak, paylaşmak istiyorsun mesela. Çok mutlu oldum ve eğlendim. Meğer ne konuşasım varmış:)

Efendim gittik, bizim kızı oyun halısına koyduk. Bizim evde olmadığından çok fena eğlendi. Halının her köşesine gitti, dolandı. Duru hanım her zamanki duruluğuyla çevreye güzel güzel baktı, güldü. Doruk, efe pozisyonunda oturdu, hımm kızlar gelmiş dedi ve etrafa karizmatik bakışlar attı. Biz anneler de durmadan konuştuk, bir yandan alt açtık, emzirdik, besledik, kaşıkla yoğurt yedirdik, meyve yedirdik, uyuttuk, kucakladık, oynadık veee konuştuk.

Ela: Bu ana kucaklarının değişikleri de varmış, hımmm ilginnnç.

Duru: Doruk saçlarına dokunabilir miyim?
Doruk: Bu duruma göz yummak zorunda mıyım anne?

Doruk: Ciddi ciddi düşünüyorum da, bu anneler cidden çok konuşuyor yahu.

Doruk: Heeeyyy.
Duru: Anneme bakın...
Ela: Duru oyuncağa bakkk.


Ela: Annee bu da eğlenceliymiş. Ben normal halıyı da gezicem.

Duru: Elbisemi giydim, tokamı taktım, koltuğa oturdum. Misafirliğe geldik biiiz.

Ela: Halıyı da gezerim, dışını da gezerim. Ohhh.

Bu Sabah...



Biraz geç kalkmışım, Ela benden önce kalkmış. Teyzesiyle kıyafet seçmişler, teyzoş makyaj yapmış, sonra balkona çıkmışlar ki...

Resimdeki manzarayla karşılaşmışlar...

21 Tem 2009

Ela'nın Kelebeğinin Etkisi ve Kaotik Düşünceler


Ela uyuyor. Küçük mucizem, yatağında kendi kendine uyumaya geri döndü. Binlerce şükür. Umarım tekrar bozulmaz düzenimiz.

İşe başlama telaşı gelince, beraber geçireceğimiz gün sayısı azaldıkça, kızıma düşkünlüğüm arttı. Her gülüşü, her öpüşü kaydetmeye çalışıyorum. Her anın tadını çıkarmaya çalışıyoruz. En tatlı zamanları. Akıllı akıllı bakmaları, oyunları, cilveleri.

Annelik ne kadar farklı bir şeymiş. Bunu yaşamadan anlamak imkansız. Hiç bu kadar sevmenin ve bu kadar mutlu olmanın mümkün olduğunu bilmiyordum. Anlatırken biraz banal, biraz klişe. Ama doğru.

Yani gözlerinde sonsuzluğu görmek gibi bir şey. Nasıl desem, bir bakışta, hem bugünü, hem yarını, hem dünü görmek gibi. Onu hem ilk doğduğu andaki gibi, hem şu haliyle görmek. Onun gülüşlerinin nesnesi olmak. Bilen zaten biliyordur, bilmeyene anlatılamaz bir deneyim.

Bazı şeyler çok yanlış.

Anne denilen kişi çok fazla baskı altında. Ne kadar bilimsel olduğunu bilmediğim yöntem üzerine yöntem duyuyoruz. Çoğu zaman çelişkili. Bebekle beraber uyumak iyidir, Hayır kötüdür. Aynı odada en az üç yıl uyumalısınız, hayır dört aylıkken ayırmalısınız. Memede uyumak iyidir, kötüdür, c hiçbiri, d hepsi. Anne işe gitmelidir, gitmemelidir. Anneanne bakmalıdır, bakmamalıdır. Her gün aynı saate uyumalıdır, canı istediğinde uyumalıdır. Öyle bir bilgi bombardımanı var ki, bunların arasında yol bulmak çok zor bazen. Dr. Sabiha Paktuna Keskin'in "anne işte" kitabını almıştım. Daha önce okudum iki kere. Şimdi tekrar okuyorum. Bir kaç pasaj sevgiliye de okuyorum. "Bunun işe başlamak isteyenler için bir kitap olduğuna emin misin" dedi. Vazgeçirmek istermiş gibi. Ama işin gerçeği, bu iş zor. Gitmek de zor, kalmak da zor.

Hasta bir toplumda sağlıklı bir birey olunabilir mi? Hasta bir dünyada delirmeden kalınabilir mi? O eski çin masalındaki gibi, herkesin içtiği sudan içip delirmek mi gerekli sonuçta?

Başka bir çağda, başka kurallarla yaşıyor olsaydık. Doğayla ve kendi doğamızla temasımız kesilmemiş olsaydı. Hep beraber şarkılar söyleyerek tarlaya, dereye, ormana gidip meyve toplasaydık. Yavrular slinglerde anne kokusunu doya doya çekerek büyüselerdi. Nevrotik olmasaydık. Hırslar, tüketim çılgınlığı, rekabetin dayattığı karın ağrıları, gelecek korkusu olmasaydı. Hiç böyle bir yer oldu mu acaba? Doktor diyor ki, bebek bakımı aslında yüzyıllardır değişmedi. Besle, uyut, ihtiyaçlarını karşıla. İlk üç yıl budur. Onu sev. Onu kucakla, onu kokla. Bakımını yapan kişi değişmesin. Anahtar bunlar. Oyuncağa gerek yok diyor. İlişkide olmak. Anahtar bu.

İşe gidip gelme konusunda git gelllerim sürüyor. Konu çok daha geniş aslında. İsyanlardayım. Toplum olarak anneleri iki ateş arasında bırakıp ne yapmaya çalışıyoruz? Sokakta gördüklerimiz, magandalar, trafikte dehşet saçanlar, katiller, tecavüzcüler, kızın kafasını kesip çöpe atanlar da anne baba kuzusuydu doğduklarında. Arada bir neler olduysa böyle oldu işte. Bizler işte görece bilinçli, ay yeterince oynadık mı, yeterince kalsiyum aldı mı derken, diğer çocuklar tv karşısında hipnotize olmuş geyikler gibi büyüyor. Sonra aynı Össye girecekler mesela. Össye gelebilirse büyük şans kendi kaderine terkedilmiş minik. Beş yaş öncesi çocuklar için seferberlik yapmak zorundayız. Sadece kendi çocuklarımız için değil. Her sınıftan ve her şehirde örgütlenerek çocukların hırpalanmasını önlemeliyiz.

Çalışıp çalışmamak değil asıl sorun. Evde oturan bir gelin düşünün ki çocuğu sevmesi yasak. Gelin ortada iş yapacak. Fazla kucağına aldı mı "kucakçı olmuş" denmesi ondan. Annelerin emeği, ister çalışsın, ister çalışmasın kamu malı. Yani bir toplumsal düzenleme olmalı ki, bir süre anneler sadece annelik etsin. Çocuğa o güveni yaşatsın. Onunla konuşsun, algısı açılsın, zihni gelişsin. Sokaklarda uyur gezer gibi gezen, söyleneni anlamayan bu insanlar bizim insanımız. Biberon yastığa dayanarak büyütülenler. Kapalı dolaplarda bırakılarak cezalandırılanlar. Alev Alatlı'nın İşkence'cisini okuyun.

"İşkence'cinin annesinin hiç baygın gözleri olmadı. Dizleri hazla titremedi, saçları dağılmadı. Kor dudakları yoktu, arı emmedi. İnci inci terlemedi. Çiçeğe meraklanmadı. Saçlarına takmadı. Kendi tomurcuklarını bile görmedi. Binbir kat giysi engelledi, güneş tenini bulamadı. Cizvit keşişlerinin inatçı inkarıyla sürükledi hantal bedenini.

Doğurduklarını, doğurtanını hiç sarmadı, koklamadı. Nasıl yapıldığını hiç görmemişti.

Dünya, Hanife Hatunla birlikte, ama onsuz döndü. Ne etkiledi, ne etkilendi. İfadesiz yüzü ciddiyete yakıştı. Anlamsızlığı vekar bilindi. Oğlu olunca daha da çekildi. Zahmetini kızları paylaştılar, "bir analığımız olsaydı" diye hayıflandılar, kendisi ölümü bekledi. Uzun, sıkıcı bir bekleyiş oldu. Bilemediği bir yerlerini dolanan ağrılardan medet umdu. Abdurahman Ağa'nın akademik ünvanlarını giderek arttırdığı doktorların kimi sapasağlam olduğunu söyledi, kimi torbalar dolusu ilaç yazdı. Hiçbirisi usulüne uygun yutulmadı. Doktorların ehliyeti havada, oğlu bağrına aç kaldı.

Çişini tutabildiği saptanınca, selamlığa, erkeklere emanet edildi. Acısını yadsımak zorunda kaldı. Giderek ne denli aç olduğunu unuttu. Kafdağı'nın ardındaki beyaz gömlekli adam, eğitimli bir esefle salladı başını,
"Cık, cık, cık... Anası ile teması önlenen şempaze yavrularında çok ciddi psişik hasar görünür. Yetimhanede büyüyen çocukların duygusal ve sosyal ilişkilerinde, konuşma ve sosyal yetilerinde, özdenetimlerinde yetersizliklerin husule gelmesi kaçınılmazdır."

Kalp kulağıyla duydu, içini çeke çeke aladı bebek,
"Sus, lan!"
Kendisine hafif, çocuğa ölümcül bir tokat patlattı Abdurrahman Ağa,
"Erkek adam ağlar mı?"
Sese gelen kızlar birlikte koştular,
"Alın, şunu!"
..............."
İşkenceci s:21

Aynı zamanda, aynı ülkede başka başka hayatlar yaşıyoruz. İşkence'ciler yetiştiriyoruz. Bir yandan da okusunlar, aydın olsunlar, düşünsünler, buluşlar yapsınlar diye yavrular. Buluşlar yapsınlar ve yurt dışına gitsinler diye.

Toplumsal düzen bebeksizlik ve verim üzerine kurulu. Ne için verim? Bu koşuşturmaca bizler daha çok tüketelim ve Çinde üretilmiş kıyafetleri Amerika'dan ucuza alalım diye. Geçen İlknur'un blogunda okudum. Bir aile ABDde çin malları tüketmeden geçinmeye çalışmış bir yıl. Yani düşünün. Bir kıyafet almışsın bebeğe, paran var, almışsın. Hatta bir tane değil, bir sürü almışsın. Ama alabilmenin asıl nedeni, burdan uzak diyarlarda günde üç vardiya çalışan ve senin tüketim düzeyine gelmesi halinde dünyayı batıracak olan çekik gözlü türdaşlarının ucuza çalışıyor olması. Avrupalı türdaşlarımızın ucuza televizyon alabiliyor olmasının nedeni, görece ucuza çalışan kendi vatandaşlarımız. Bir yerdeki konforun tanımı, bir başka yerde sömürü. Neticede çaput, başka bir bakış açısıyla.

Çalışmak, para kazanmak zorunda olmak, yaptığın işi sevmek, kimliğinin parçası olmak filan. Beynimde dönenip duruyor. Ve nasıl bir lüks içindeyim, utanıyorum. Bize temizlik için gelen ablamız, çocuğunu görümcesine bırakıp geliyor. İyi ki burdayım diyor, çünkü ödemeleri gereken bir sürü borçları var kendine ait olmayan. Bizlerin de ödemeleri var, aslında bir yandan çok yalan. Güvenlik ilizyonları yaratıyoruz aslında. George Carlin diye bir stand upçı vardır, Allah rahmet eylesin (kendisi ateist olduğundan absürd oldu biraz ama.) hep beyaz adamın kendini güvende hissetmek için uydurduğu şeylerle dalga geçerdi. "Havalanı aramaları, afili afili". Çünkü yarın bir depreme bakar, dünyanın yörüngesinin bir derece değişmesine bakar, bir trafik kazasına (Allah korusun) bakar tüm dünyanın alt üst olması. Bütün Çinlilerin aynı anda zıplamasına bakar.

Herkes aynı yöne yürüyor diye, o yöne gitmek istemiyorum. Sanki alternatif başka bir şey olmalı. Bir yerlerde bir çözüm olmalı. Tek bir kişinin bireysel konforunun sağlayacağı olanakların ötesinde bir şeyler yapılmalı. Durmadan alternatif çözümler aklımızda.

Hayatın anlamı neydi acaba?

20 Tem 2009

Fotoroman: Bir Buluşma

Doruk: Merhabaaa. Burası neresi yahu?


Ela: Hımm, yeni bir arkadaş, du bakiiim biraz.

Ela & Doruk: Anneler anlaştı, biz de anlaşalım. Hadi elele tutuşalım. (Kendileri tutuştu.)

Ela: Anne bak, arkadaşım oldu.
Doruk: Naapsam acaba?
Ela: Arkadaşımı inceliyim iyice.
Doruk: Cool durayım azıcık.
Ela: Hımm bu da bir bebek ama benden daha küçük. İnceleyeyim biraz.
Doruk: Ela Hanım buymuş demek...
Ela: aaa, bir küçük el daha.
Doruk: Zaten küçüğüm, ama karizmayı bozdurmam!
Doruk: Centilmenim ben. Alırım eli, alnıma götürürüm. Evet.
Doruk: Elinizi öpeyim leydim.
Doruk: Kelebeğimin ikizi Ela'daymış, çok şaşırdım!


Özetle, güzel bir gün oldu. Daha pek minikler ama birbirlerinin farkındalar gibi. Sakin ve güzel bir gün geçirdik. Gerisi gelsinnnn. Kiraz sevdası ve Doruk'la tanıştığımıza pek memnun olduk ailecek!



19 Tem 2009

Bebek Bakımı Sanatı, Doğru Kişiyi Bulmak ve Türkçe İçerik Sorunsalı.

Yorgun ve işe döneceği için karışık duygulara sahip bir kadın olan anne, işe dönüş öncesi pratik önlemler almak zorundadır. İşe başlamadan önce kızına bakacak olan hanımla beraber bir süre ortak zaman geçirmek istemekte, böylece gönlü rahat bir şekilde dönüş yapma arzusuyla yanıp tutuşmaktadır. Bloglar alemine konu duyurulur. Birinci Tekir Şahıs ve Kitubi'den derhal yanıt gelir. Tezcanlı anne vakit kaybetmeden eyleme geçer. Adaylardan ilki iş bulmuştur bile. İkinci aday aranır(tekrar teşekkürler Damla), görüşme Cumartesi akşamı için ayarlanır. (Kitubi ve Birinci Tekir Şahısa sonsuz teşekkürler (ve dualar) edilir...)

Anne hanım, bütün bir cuma gecesi ve cumartesi gecesini kızımı emanet edeceğim kişiyi nasıl seçeceğim, neler soracağım diye düşünerek ve internette dolaşarak geçirir. (Bunu daha önce yapmıştır ama sınava girecekmiş de her şeyi unutmuş gibi bir haldedir. ) Google'da bulunan sonuçlar bir kaç yazının varyasyonlarından ibarettir. Kimi zaman kısaltılmış olarak aynı içeriğe sahip binlerce sonuç gelir ve anneyi gıcık eder. "Kopyala yapıştır" tuşlarının klavyeden kaldırılması halinde neler olur Türk internet camiasına diye düşüncelere dalar. Yine her zamanki gibi ne varsa bloglarda vardır. Tecrübeli anne ve babaların blogları taranır.

Faydalı Bulduğum Linkler Şöyle:

Linkler:

Çalışan Anne Bakıcı Seçerken Nelere Dikkat Etmeli? - Uzman TV Pediatrist - Pediatrik Nörolog Prof. Dr. Sabiha Paktuna Keskin

Çalışan Annelerin En Çok Yaptığı Hatalar Nelerdir? - - Uzman TV: Pediatrist - Pediatrik Nörolog Prof. Dr. Sabiha Paktuna Keskin

Bakıcı Seçme ve Yerleştirme Sınavı - Pratik Anne

Bebek Bakım Kitabı - Kitubi

Bebek Bakıcısı - Bebek bakımı

Bebeğe Bakıcı Seçerken

Çocuk Bakıcısı Seçerken Dikkat Edilmesi Gereken Kriterler


---
Sabiha Paktuna Keskin'in röportajını okuduktan sonra tekrar bir soğuk duş yiyen bünye ne yapacağını şaşırır. Bırakıp gitmek zor. Hormonlarım mı harekete geçti, nedir bilinmez. Eloşa baktıkça ağlayasım gelir. Hatta dün utanmadan ota boka ağlanır. Ela ağlayan anneyi komik bulur, güler. O güldükçe anne de güler. Yani kah güldük, kah ağladık hikayesi sürer. Sevgili kişisi "amaaaan Allahtan normalde duygusal bir kadın değil bizim hanım der, aşırı östrojen yüklemesinden yorgun düşer.
---

Görüşmede en fazla pratik annenin sorularından ve linkini vermiş olduğu Nanny Interview Sheetten faydalandım. Yakın bir arkadaşımın çok kötü bakıcı deneyimleri olmuş. Birini kapıcıdan, birini danışmanlık şirketinden bulmuşlar ve anlattıları korku filmi gibi. İnsan endişeleniyor.

Oluşturduğumuz soru listesi şöyle:

1. Ne kadar zamandır bakıcılık yapmakta?
2. Baktığı çocuklar kaç yaşlarındalarmış?
3. Bu alanda eğitimi var mı? Öğrenim durumu nedir?
4. Acil durumlarda ne yapacağını biliyor mu? Daha önce böyle bir durumla karşılaşmış mı, ne yapmış?
5. Nasıl bir ailesi var? Kaç kardeşler?
6. Bekar mı, çocukları var mı? Kaç tane, onları bırakabilecek mi? Evlenmeyi düşünüyor mu?
7. Nerde yaşıyor, yakın mı? Ailesindeki diğer bireyler ne iş yapıyor?
8. Neden bakıcılık yapmak istiyor? Başka işler yapmış mı?
9. Bir önceki işinden ayrılma nedeni?
10. Çocuk bakmanın sevdiği yanı?
11. İdealindeki işveren nedir? Beklentilerin nedir?
12. Bebek bakmanın en sevmediğin yanı?
13. Bebekler / Çocuklar senin en çok hangi yanını severler?
14. Bebek bakarken sence en önemli şey nedir?
15. Çocuğu nasıl rahatlatırsın, mesela arkamdan ağlarsa nasıl sakinleştirirsin? Dikkatini dağıtabilir misin?
16. Disiplin hakkındaki görüşlerin nedir?
17. Daha önceki işinde uyguladığınız ve sana mantıklı gelen kurallar nelerdir?
18. İşe yaramadığını düşündüğün kurallar var mı?
19. Daha önceki işinde çocuklarla bir disiplin sorunu oldu mu, ne yaptınız?
20. Eğer ben evden çalışırsam, sorun olur mu, bebeği oyalayabilir misin?
21. Gelecek planların nedir? Ne kadar süre çalışmayı düşünüyorsun?
22. Akşamları kalman mümkün olabilir mi, nadir de olsa.
23. Sigara içiyor musun?
24. Bu iş dışındaki sorumlulukların, işin nedir?
25. Ne zaman başlayabilirsin?
26. Akşam ya da haftasonu gelme durumun olabilir mi?
27. Tatile bizimle çıkma durumun olabilir mi ilerde?
28. Ne zaman izin kullanmak istersin?
29. Bebek bakımıyla ilgili genel konular. Daha önceki ailede yaşanan kayda değer olaylardan örnekler.
30. Kurallara uymakla ilgili hisleri neler, ona uymasa da uyabilecek mi?
31. TV izlemek hakkındaki fikirleri neler. Biz TV açılmasına karşıyız, bunu uygun buluyor mu?
32. Referanslar ve telefon numaraları.

Kociş de ben de bugüne kadar çeşitli vesilelerle bir sürü mülakat yaptık. İşe aldığımız, beraber çalıştığımız pek çok arkadaşımız oldu. Bu en zoruydu. Bir seferde bir insanı tanımanın yolu yok. İç güdü, hisler, şans. Hayırlısı olsun.

Nanny Sheete ve Pratik Anne'nin yazdıklarından hareketle kendimizce böyle bir liste yaptık. Ama görüşmede tam olarak bunları sormadık teker teker. Biraz kendimizi akışa bıraktık. Daha çok karşımızdaki kişiyi tanımaya öncelik verdik. Durakladığımızda, göz attık, unuttuğumuz bir şey var mı kontrol ettik.
Aklımızdaki ilk soru, bu bizim güvenebileceğimiz biri mi? İkincisi, Ela'ya bakabilecek empati, yakınlık, sıcaklık gibi özelliklere sahip mi, içten mi? Üçüncüsü, bebek yetiştirmeye, bebeklerin geçirdiği dönemlere, duygu dalgalanmalarına dair bilgisi ve fikri nedir. Dördüncüsü, temizlik, titizlik, hijyen. Beşincisi, Ela ile oynama, gezme gibi aktiviteler konusundaki fikirleri.

Ücret, yapılacak işler, beklentilerimiz, geliş gidiş saatleri, zam gibi konuları baştan konuştuk. İşe başladığında beraber olma fırsatımız olacağı için bakım esnasındaki bazı önceliklerimizi hem yazılı (Kitubi'nin sitesindeki el kitabı bana çok fikir geldi, benzer bir şey hazırlamayı düşünüyorum) hem de pratikte yaşama şansımız olacak inşallah.

Bilmiyorum ki bakalım.
Hayırlısı olsun hepimiz için.

16 Tem 2009

Mutlu Aşk Yoktur, Peki Mutlu Anne?


our life together is so precious together, we have grown - we have grown, although our love is still special, let's take our chance and fly away somewhere alone, it's been so long since we took the time, no-one's to blame, i know time flies so quikly, but when i see you darling, it's like we both are falling in love again, it'll be just like starting over - starting over, everyday we used to make it love, why can't we be making love nice and easy, it's time to spread our wing's and fly, don't let another day go by my love, it'll be just like starting over - starting over
John Lennon

Mutlu Aşk vardır.

Ancak, Julian Barnes'ın da dediği gibi, aşk mutluluğun sebebi değildir. Aşk aşktır. Bazen mutlusu, bazen mutsuzu vardır. Bu aşkın suçu değildir. Kişilerin suçu bile olmayabilir. Siz mutlu aşk arayın, belki bulursunuz. "Mutlu aşk yoktur"a inanırsanız, yoktur. Neye inanırsanız o.

Nerden geldim buraya? Bir arkadaşımın dediği bir söz var, daha önce de aktarmışımdır burdan. "Anne dediğin mutsuz, telaşlı, sürekli panik halde koşturacak kardeşim. Saçını süpürge edecek, fedakar ana olacak. " Hatta biraz abartırsak, yoğurdu kendi mayalamayana, iki günde bir yıkanan çamaşırları ütülemeyen kadına anne bile denmez. Napıyorsun ki bütün gün evde? Bu genel anne algımızmış bizim. Eğer telaşe içinde ordan oraya koşturmuyor ve sürekli endişe etmiyorsan bir arıza var sende. Mutlu, geniş, dinlenmiş ve rahat anneleri fena halde kınıyoruz. Farkında olmadan bazen. Kendi annesi, arkadaşım geniş ve rahat olmaya çalıştıkça fena halde içerleyip, bunu durmadan telaşe memuresine dönüştürecek şekilde hareket ediyormuş. Bir kendinizi sorgulayın. Ben izlerini kendimde gördüm. Ve bundan cidden rahatsız oldum. Bu benim kişiliğimde yok. Ne panik, ne telaşlı bir insanım. Gerçi hala değilim de durduk yerde saçma sapan bir sürü şeyden kendimi suçlu hissettiğimi farkettim.

Düşündüm de, ben zaten mükemmel anne olmak istemiyorum. Çocuğunu en iyi yediren, en iyi uyutan, onunla en güzel oynayıp, her işi şıppadanak hallederken, akşam yemeğini de ocağa atıveren filan. Ben mutlu anne olmak istiyorum. Huzurlu, neşeli anne olmak istiyorum. (Bu arada işleri kim yapacak derseniz bilemiycem. Olduğu kadar.) Arada bir hazır gıda vermek dünyanın sonu değil.

Mutluluk aslında tercih meselesi.

Tamamen aynı koşullar içinde mutlu ya da mutsuz olmayı tercih edebilirsiniz. Aynı maaşı alıp bolluk içinde, ya da kıtlık içinde yaşayabilirsiniz. Her şey algıda bitiyor.

Aslında tüm bu dırdır yakında işe başlayacağım için. Kendimi mental olarak hazırlamam gerekiyor. Yoksa tamamen gereksiz bir kendine acıma, gitmek istememe, sızlanma, mızlanma döngüsüne girebilirim. Girmeyeceğim.

Darda kaldığımda Kitubi'ye bakarım zaman zaman. İyi ki öyle yapmışım. Çalışmaya başlayacak anneler: Şu yazıları gözden geçirin:

Kitubi demiş ki, "Cevabınız "Evet, çalışmak" ise, ağlamak ya da ağlamamak arasındaki seçiminizi de yapın. "

Şimdi pratik olma zamanı. Kesin olmamakla beraber Eylül'de başlayacağım. Ağustos ayında bakıcı bulmalı ki, beraber zaman geçirebilelim. Hem bakıcı, hem anne olsun bir süre.

Çalışmak zorunda mıyım? Değilim aslında. Ekoomik olarak çok ciddi bir fark yaratacak o kesin. Böyle zorlanıyoruz ama idare edilmez mi, edilir aslında. İşimi çok mu seviyorum, hayır. Evde bebek bakmaktan sıkıldım mı, hayır. Yorulsam da memnunum.

İşe dönme kararı bir his. Sanki Ela için de, benim için de doğrusu bu olacakmış gibi geliyor. Aslında ideali benim evden çalışmam ve o sırada Ela'nın beslenmesi, uyuması gibi işlerle ilgilenecek bir yardımcı abla olması olurdu.

Ağlamamayı seçiyorum.
Zaman pratik olma zamanı.

Yaktın Beni Tracy...

Bugünlerde tam gündüz uykularını düzene oturttuk filan derken, piyangodan sabah 5 uyanmaları çıktı. Geçen gece çok yağmurluydu ya, uyandı huzursuz. Emzirdik. Hataa biiir. Önceki gece tam 5te tekrar uyandı, çiş yapmış, altını değiştirdik. Çok uykum vardı, emzirdim uyudu hata iki. Ve dün saat beş yoksun. Ayaktayız. Gırrr. Etti mi üç?

Sonracığıma saat akşam 6 suları bizim kızın klasik şekerlemesi vardı. Hala da var. Ama o şekerlemeyi yapınca akşam uyumamakta direniyor. Tracy demiş ki "işte bu aylarda akşam üstü şekerlemesinden vazgeçseniz iyi olur". Peki. Ama nasıllll??? Çocukcağızın gözleri kapanıyor. Kaç gündür bugün uyumasın, akşam erken yatsın, uyku öğününü güzel içsin, gece iyi uyusun diyorum amaaa dayanamıyorum. Kıyamıyorum. Gözler gidiyor, baş düşüyor. Oyunlar oynadım, normalde uykusunu kaçıracak müzikler açtım. No. Uykudan ölüyor minik.

Daha üç gün önce oh çok şükür, şu düzen ne iyi şey demiş idim. Sabah ve öğle uykusunu da uyumuştu halbuki. 5te kalkarsan tabi uykun olur cimcime.

Neyse, bu da geçer. Bu gece 4te kalkıp dürtücem olmazsa. Bakalım.

15 Tem 2009

İş hayatı / Annelik


Eğitim:

* İş yerinde yapacağınız iş için eğitildiniz. Tam o alanda okumadıysanız bile bir süredir yaptığınız için bir tecrübeniz, bilginiz, birikiminiz var.
* Yeni anne olduysanız, ne okulunu okudunuz, ne tecrübeniz var. En alt seviyeden başlıyorsunuz.

Uzmanlık:

* İş yerinde genelde ne yaptığınızı bilirsiniz.
* Annelik halinde tam öğrendim sandığınızda kurallar değişir.


Molalar:

* İş yerlerinde öğle arası, çay molası gibi şeyler vardır ve saatleri bellidir.
* Evde bebek bakarken kimi gün tuvalete gidebildiğinize sevinirsiniz. Çay hayal, yemek ayaküstü olabilir.

Hastalık İzni:

*Hastalandınız diyelim. İşyerinde sizin yerinizi tutacak birini vekil bırakabilirsiniz, işleri delege edebilirsiniz.
* Anneliği kimseye bırakamazsınız. Yardım alsanız bile kalkıp emzireceksiniz. Kaçış yok.

Uyku:

*İş yerinde öğle uykusu yoktur.
* Eğer şanslı bir anneyseniz, bazen yavru uyuduğunda siz de uyursunuz. (Ama tabi patronunuz gece 5te ağlayarak sizi uyandırmaz genelde. Uyandırıyorsa kaçın)

Para/Pul:

*İş yerinde geçirdiğiniz zaman için size para verirler.
* Bebek bakımında siz üste para harcarsınız.

Fazla Mesai:

* Bir rivayete göre Türkiye'de fazla mesai ödeyen şirketler varmış. (Ben daha hiç görmedim. Bir tane vardı, o da artık bıraktı)
* Annelik ömür boyu karşılıksız fazla mesaidir.

Sosyal Hayat:

* İşyerinde arkadaşlarınız vardır. Giyinir kuşanırsınız ister istemez. İlla ki sosyalleşilir.
* Bebek bakarken genelde yalnızsınızdır. Arada başka anneleri görseniz de, iş kadar değildir.

Patron:

* İşyerinde patronun dediği olur. Sizi çağırıp eleştirse gururunuz incinebilir.
* Evde patron bazen siz, bazen bebektir. Eğer o sizi eleştirirse ruhunuz incinir. Canınız yanar.

14 Tem 2009

Yıldızsız, Issız Gece, Yalnızım Caddelerde, Bir Yağmur Bir de Ben...

Yıldızsız ıssız gece
Yalnızız caddelerde
Bir yağmur bir de ben

Uykularda kumrular
Bir ipek mendil gibi
Islandı sessizce

Gün içinde yazmak istediğim bir milyon şey. Zaman bulduğumda derin bir boşluk. Bugün büyüme ataklarıyla ilgili bir yazı çevirsem diye geçiriyordum içimden. Yoruldum yine. Aslında gündüzler güzel geçiyor. Kahvaltı, ara meyve, öğle uykusu, öğle yemeği, öğleden sonra uykusu, yoğurt, baba gelir, akşam yemeği tahılı, banyo, uyku şeklinde olan hayatımızın saat 6ya kadar olan kısımında iyiyim de, o saatte pilim bitiyor. Özellikle önceki gece 4-5 civarı uyanmışsam. Dün gökgürültüsü, şimşek, apartmanda çarpan kapılar, Ela'nın uyanması filan derken kalktık. Sonra dalamadım, perişan. Öğlen Ela uyurken ben de uyudum biraz kendime geldim.

Fakat 6dan sonra cidden yorulmuşum. Bak aklıma geldi. İşi ve evde olmayı karşılaştıracaktım. Kendime gelirsem yaparım.

Aslında iyiydik, güzel bir gün geçirdik. Bugün yeni besin deneme günümüzdü. Akşam sütünü içerken uyuyakaldı, ben de yatırdım. Ağladı. Aldım, içeri götürdüm. Kustu. Meğersem sıkıntısı varmış miniğin. Böylece uyku saatini atlamış oldu ve 10a kadar uyumadı. Sanırım yeni gıda henüz çok uygun değil miniğe.

Ek gıda günlerimiz (maşallah) iyi gidiyor. Damak tadı anneye çekmiş biraz. Yoğurt meyve ve sebze seviyoruz. Ben de seviniyorum buna. Bana ek olarak pekmez ve labne peynirini de seviyor. Milupa'nın bisküvilisi favorimiz. Kalanı ben yiyorum. Sütaşın hem sade, hem elmalı yoğurtlarını denedik, pek memnun kaldık. Milupa'nın muzlu sütlüsünü seviyoruz. Onu kayısı, muzla karıştırıp yiyoruz. Bugün irmikli ballı denedik, sanırım o bize pek iyi gelmedi. Haftasonu yumurta sarısı başlayacak. Artık Ela daha rahat yediğinden, daha huzurluyum. Bir de alıştım sanırım.

Kilomuz bu ay hızlı artıyor. Taşırken yoruluyorum. Anne dediğin ne tuhaf insan. Ya da belki ben öyleyim bi. Fazla kilo almaz, acep beslenmiyor mu diye düşün, şişmanlasın, acep fazla mı besleniyor diye düşün. Karışma şu çocuğa karışmaaa. :)

Şarkılar devam, sürekli konuşuyoruz. Deldeldeledel daldaldaldal. Konuşurken annemi aradım, "ayol bu çocuk beni çağırıyor, anneanne gel" diyor diye algıladı:) Olabilir, arada derin nefes alıp devam ediyor büyük adam gibi. Bu hallerini unutmak istemiyorum. Yüzünde ciddi bir ifade.

Bugünlerde bana parmak uçlarını öptürüyor. Sonra gülüyor. Su içerken konuşmaya çalışıyor, bardağın içine bırıııııbııır yapıyor davşanım.

Baştaki şarkıya gelince. Bir kaç gündür aklımda. Şarkıda yalnızlık dolayısıyla bir hüzün var ama aslında içimden geçen, yıldızsız ıssız gecede caddelerde kısa bir süreliğine yalnız olmak.

Ps: Asıl haberi unutmuşum. Desteksiz oturmaya başladık. Çok uzun değil ama oturuyoruz. Parmaklarımızı kullanıyoruz. Yabancı ankyetesine baktım, genelde 7. ay civarı olurmuş.
Ha bi de objeleri yere atıp atıp, arkalarından bakıyoruz:)

13 Tem 2009

Öyle Yorulmuşum...

Düşünüyorum da annelik hayatın en büyük sınavı. Ne tarz bir insansın, hayata nasıl bakarsın, zorluklarla mücadele yöntemin nedir, peki ya stres? Aynı anda on bir iş yapabilme yeteneği filan filan. Liste uzar. Zor iş.

Bugün annelik hayatımın en güzel günlerinden biriydi. Neşeli uyandık, güzel yedik, oyunlar oynadık, güldük eğlendik. Akşam babiş gelince dışarı çıktık. Yalnız orda ciddi bir hata yapmışız. Çok aç değiliz dedik, yemedik evden çıkmadan. Yolda bir yere otururuz, hallederiz şeklindeyiz. Çıktık bostancıya, ara sokaklardan yürüdük, sahile gittik, biraz da oralarda dolandık. Enginar görmüşken aldık, buzluğa atarım biraz diye. Sonra sahilde gitmeyi sevdiğimiz bir yer var, oturalım dedik. Garson amca Eloşa biraz şirinlik yapayım demişti kiiii sen bizim kız bir kork, ortalığı yık. Yabancı anksiyetesi sanırım ama ilk kez oluyor. Aldım kucağıma, ağladı. Gözünden yaş geldi, böyle bi sarıldı. Genelde çevreye gülücük, doktora hemşireye gülücük, garsona cilve filan giderdik. Bugün huzursuz oldu. Biz de huzursuz olduk, kalktık. Dönüş yolunda, kornalar, işten eve dönenlerin koşturmacası, çarpanlar, üstüne yürüyenler derken neden dağda, ıssız bir yerde yaşamıyoruz diye hayıflandım. ABDde yaşayanları bu açıdan kıskanıyorum. Evinden çık beş dakika sonra ağaçlarla dolu patika. Gidip şehir merkezinden uzak sitelerde yaşamak istemiyorum.

Geldik, hızla Eloşun akşam yemeğini yedirdim. Biz yedik. Hızlı hızlı banyo yaptık. Uyutma trenine girdik fakat kız uyumaz. Fazla mı uyarıldı bilmiyorum. Sahilden dönüş yolunda yol boyu şakıdı resmen. Lallala, dadada, babbabaaa nasıl bir müzik.

Şimdi evde sessizlik hakim.

Derin bir oh.

Muz Güzeli Küçük Maymın


12 Tem 2009

Gündemden Kaçmak...

Görmemek, duymamak ve bilmemek istiyorum. Çocuğum küçük, buna sığınıp kaçmak istiyorum. İdil Biret'e olanları duymamış olmak istiyorum. Bu ülkede "namusunu teslim edecek zorba" arayanlar daha ne kadar "kışkırmış kışkırmış" dolaşacak düşünmemek istiyorum. Çin'de olanları bilmemek istiyorum. Bosna olaylarını hatırlamamak istiyorum. Bosna için toplanan paraların iç edildiğini unutmak istiyorum. Deniz Feneri ne oldu takip etmek istemiyorum bile. Ona para veren naif insanlar bir şey yoktura ciddi ciddi inanıyorlar mı düşünmek istemiyorum. Bazen gitmek istiyorum. Yeni bir şehir bulamayacağımı biliyorum...

Zalimlerin her daim mazlum kılığında bu halkı defalarca kandırmasına seyirci kalmaktan yoruldum. "Provakasyona gelen zavallıların" bizim insanımızı yaktığını, linç etmek istediğini görmekten, polisin onların omzunu sıvazladığını görmekten...

Sonu yok.
Tatsız işte öyle.

11 Tem 2009

Sevgili, neden Sevgili?


Bazı şeyleri anlatması çok zor.

Sevgilimin takma adı aşk. Ona koca demeyi sevmiyorum. Koca kocaamaan bişey. Biz o kadar büyümedik. Kocama dost demek istemem, başka dostlarım var. En iyi arkadaşım olsun istemem, o zaten tanımı gereği biraz öyle. Aşk olsun derim. Koca toplumun taktığı isim. Devlete imza vermeden önce sevgilimdi, öyle kalsın. Aşk sevgiye dönüşüre hiç inanmayan biri olarak, sevgi emektire inanmayan biri olarak diyorum ben sevgili. "Eşim" demek istemem, çok resmi. "Kociş" diyebilirim, çünkü çok sevimli. "Bizim bey" diyebilirim çünkü çok samimi. "Benim herif" diyebilirim çünkü çok seksi. Çünkü sadece benim. İsmini söyleyebilirim, çünkü bir tane ve çok güzel.

Yani kısacası jargondan değil bizim sevgililik halimiz. Herkesin sevdası farklıdır, yaşantısı farklıdır. Biz de böyleyiz işte. Sevgiloş, Eloş ve ben, minik aile. Kelimeler önemlidir. İnsan kelimeyle düşünür. O benim sevgilim, napiyim:)

Bir senin gözler beni anlar; elimde değil
Görürür görmez deliren ihtiyaçlar; elimde değil
Düşerken son bir kez yalana; benimsin benim
Yalansan yalanı severim elimde değil

Vega

Ps: En az dört farklı blogda duydum, blog jargonu gereği sevgili lafını. Bu yazı genel bir kanıya verilen özel bir yanıt. Kendini ifade ihtiyacı. Her hayata, her hitaba saygı.

İyi geceler...

Bir Cumartesi Sabahı...


Ev ahalisi uykuda mırıl mırıl...

Eloşum sabah 6da uyandı, emdi, uyudu, yatırdım. Ben de yattım kiii üüveaaaa. Gece geç yatmıştım, 12de verdim rüya öğününü. Sevgili de erken uyumuştu, erken derken 11 de. En sevimli sesimle sevvvgiilliii dedim. O kalktı, ben horrr. Baba kız çok feci eğlenmişler ben uyurken. Bir tane kitap aldık Eloşa ortası delik, bir kaplumbağa kafasını çıkarır. Teker teker sayfaları çevirmişler. Ela da çevirmiş filan. Çok neşelilerdi. "Kaliteli zaman geçirmek" nedir onlara bakınca anlıyorum. Hafta içi biz de oynuyoruz kızımla ama her an değil. Emzir, kahvaltı hazırla, yedir, üstünü temizle, çorbayı yap, arada bulaşık topla, çorbayı yedir, uyut, yoğurdu yedir filan derken... Oynuyoruz, yatakta keyifler yapıyoruz ama bazen yorgun oluyorum. (Dün akşam 5.30 civarı kafam düşmek üzereydi mesela.) Demek istediğim şu evde olmak harika, memnunum işe gitmediğim için. Fakat, babasıyla iki saat de geçirse tamamen ona adanmış, dinlenmiş, eğlenceli oluyor. Eloş o kadar mutluydu ki sabah. Tabi babayı çok özlüyor onun da etkisi var.

Onları öyle görünce çok sevindim ben de. 8:30 gibi kalktım emzirmeye. Belki emziririm uyur gibi bir fikir var kafamda ama nerdeee. Bizim kız cin olmuş. Mecbur kalktık artık. Kahvaltısını hazırladım. İyi haber Milupa'nın sütlü bisküvilisini sevdik.

Kahvaltı:
1 kaşık sütlü bisküvili + aldığı kadar su
1 tatlı kaşığından biraz az pekmez
1 tatlı kaşığından biraz fazla labne peyniri.

Maşallah diyelim, güzelce yiyoruz. Anahtar labne peynirini fazla koymaktaymış bizim için. Bu arada sütlü bisküvilide (içinde aptamil var ) aptamil kokusu yok. Artık ya alıştı, ya kokusu farklı diye bilemiyorum, afiyetle yiyor bizim kız. Bu arada Milupa sağolsun bir sürü yeni çeşit mama yollamış. Çok sevindim. Teker teker deneyeceğiz hepsini. Bir yerden başladık, ben de çook rahatladım. Bir de Milumil diye normalinden (karbonhidrat dizilimi farklıymış, artık gıdacılar anlasın, ben anlamadım) farklı, değişik tadda bir süt daha varmış. Bakalım hepsini deneyeceğiz. Gurme günleri sürmekte. Bu arada Milupa'dan arayıp, Ela sütü sevmemiş, bir de bunu deneyin diye yolladılar. (Blogları ciddiye almak diyorduk ya hani. ) Pes doğrusu dedim. Cidden çok memnun kaldım. Keşke bütün markalar tüketicileri takip etse ve onlara yardımcı olmaya, çözüm üretmeye çalışsa. Bu bir pazarlama yolu mu, evet. Ama tv de insanın için bayana kadar reklam yayınlamaktan ya da kağıt israf etmekten hem daha etkili, hem de daha insan odaklı. Bu nedenle memnun olduğumu söyleyebilirim. Denedikçe, sonuçlarımızı paylaşırım.

Şimdi Eloş da babası da uyuyorlar. Bizim oda bu saatlerde serin, beraber oynadılar, beraber uyuyorlar şimdi. Ben de oturuyorum, sabah bloglarımı okudum. Çoğu zaman hızlıca okuyorum ama yorum yazacak vaktim olmuyor. Ya da yazdım sanıyorum yazmamış oluyorum filan. Mira'nın Bahçesi nin Oslo maceralarını okudum. Çok hoşuma gitti, bizimki ufak tabi daha ama biraz daha büyüyünce umarım biz de alıp yavruyu seminer olsun, eğitim olsun, gezmek tozmak olsun yollara düşebiliriz daha rahat. Hiç bu kadar hareketsiz olmamıştım ömrü hayatımda. İş nedeniyle bol bol yurtiçi, yurtdışı yollarda geçti ömrümüz. Oysa aylardır, kızı alıp Kadıköy'e gitmiş değilim:) Aslında suç bende, hala bir ehliyetim yok. Otobüs dolmuş olayına girmek istemiyorum bu sıcakta. Taksiler de delirmiş gibi sürüyorlar. İyi olanları tenzih ederim.

Kız birazcık daha büyüsün. Haftaya yazlık planları var. Sarmısaklı, bekle bizi. Huggies swimmersimızı aldık. Bakalım ne kadar girebileceğiz. Doktor deniz iyi, havuz noo dedi. Şöyle bir güneş görelim, bir ıslanalım çıkalım.

Ela yemek yedikten sonra, bir havluyu lavabonun kenarına koyuyorum. Ela'yı üstüne oturtup, elini yüzünü, bacaklarını, ayaklarını bir güzel yıkıyorum. Bazen saçı da ıslatıyoruz, sıcaaak. Çok hoşuna gidiyor keratanın. Benim de.

Bugünlerde yeni bir keyfimiz var. Daha önceleri Ela'nın yatağı bizim odadaydı, ben endişelendiğim için, bir de öyle uyumaya alışmasın diye bizim yatağa hiç almadım. Şimdi kendi odası var, ancak gündüzleri bizim odaya göre daha sıcak oluyor. Dolayısıyla bizim yatağın ortasına kızın örtülerinden seriyorum. Yatak büyük, yanlara yastıklar koca koca. Beraberce uyuyoruz. Uyanıyoruz, ilk beni görüp gülüyor. Sonra yatakta oynamaya devam ediyoruz. Nasıl güzel bir haz, nasıl bir mutluluk o. Dünyalar bizim oluyor. Gülücükler, öpücükler. Kocamaaan oyun alanı yatak. Zamanında yatağı özellikle büyük almıştık. Şimdi faydasını gördük. Meğer ne güzel şeymiş...

Kitaplarım geldi dün. Bugünlerde daha önce okumuş olmama rağmen Dune-İmparatorun Çocuklarına daldım. Bir yandan da aheste aheste Kurt Vonnegut'un Hokus Pokus'u gitmekte. Artık emzirirken okumakta zorlanıyorum, çünkü Ela hanım emmeyi bırakıp kitabı elimden almaya çalışıyor. Kap kızım kitapları şimdiden:)

Ah biraz daha büyüsün ben ona ne kitaplar okuyacağım, ne masallar anlatacağım. Heyecanla bekliyorum o günleri. İris Murdoch, kitap yazarken önce kafasında yazarmış, planlarmış kurgularmış. Sonra kocasına dönüp, "kitabı bitirdim" dermiş, sonra oturur yazarmış. Bugünlerde kafam harıl harıl çalışmakta. Bakalım...

İşte böyle sevgili blogcu kardeşlerim.
Uyandırsam mı acaba hafiften, karnım acıktı yahu.

Ela'nın Kuleleri - Towers of Hanoi


Eloşumuza bir oyuncak aldık. Şekil A da görüldüğü üzere bir sopaya dizilmiş halkalar. Yazılım ve matematikle ilgilenmiş olanlar bilirler illa ki. Towers of Hanoi-Hanoi'nin kuleleri diye bir problem vardır. Bizim evde de oyuncağın adı öyle kaldı.

Peki Eloş oyuncakla nasıl oynuyor derseniz....

İşte böyle.



Peki biz ev halisi onu böyle görüp rahat durur muyuz?
Durmayız:




Bileklere geçirme Ela'dan, kafaya koyma bizden:P

Çok oynadık yalnız, tavsiye ediyoruz kesinlikle!

10 Tem 2009

Misafir Geldi Hanım Hey...




Sormayın, dün ağır misafirimiz vardı. Duru hanım ve annesi Tuğçe hanım bize ev gezmesine geldiler. Ela'nın ilk kez bir arkadaşı evimize geldi. Amanın evimiz şenlendi. Anneler olarak bir sohbet, bir sohbet. Arkadaşlar güzel ama hem anne, hem arkadaş apayrı bir şey gerçekten. Oh her konudan konuş konuş dur. Bir yandan kızlar arada emer, arada sırayla ana kucağına otururlar. Bi biri uyur, öbürü uyanır filan pek hareketli bir gün geçirdik. Çok eğlendik anlatamam. (Biz aslında bir blog buluşması ayarlayalım diye konuşup duruyoruz ama yaz vakti bir türlü duyuramadık, edemedik. Kısmet)



Ne konuşasım varmış. Çok sevindik gelmelerine. Bakalım zaman içinde daha da sosyalleşeceğiz inşallah...

Akşam üstü başka bir arkadaşım bize geldi. Uzun zamandır görüşmemiştik. Hep beraber de oturduk, sohbet ettik. Daha sonra Duru'lar gittiler. Ela uyudu, arkadaşım sevgili ben başbaşa konuştuk. Çok tuhaf bir yandan, bir yandan çok doğal. Ela'dan önce aynı koltuklarda oturur, hayata dair konuşur dururduk. Arada şarap/bira içerdik. Daha eskiden beraber sigara da içerdik. Şimdi, Eloş içerde uyurken, hayattan, aşklardan, ailelerden, çocuk sahibi olmanın getirdiği güzellikler ve değişikliklerden, ilişkilerden uzun uzun konuştuk. Gece geç saatlerde balkonda oturduk, hava serin serin. Çok mutlu oldum. Sanki hayat daha bir rayına girdi gibi. Ben hala aynı benim gibi.

Yaşasın hayat! Yaşasın dostlar!

8 Tem 2009

Dışarda Bir Akşam Yemeği: Bir ilk...

Bir zamandır çıkmalı diye konuşuyorduk zaten, kısmet bugüneymiş. Bugüne kadar hiç akşam yemeğe Ela'yı da alıp gitmemişiz. Bugün gittik.

Sevgili, ben, kızımın teyzesi, teyzenin erkek arkadaşı aile saadeti pozisyonunda arabaya kurulduk. Giderken pek bir neşeliydik, Eloşun keyfi pek yerindeydi. 19:30 gibi Bostancı'dan çıktık. (Yalnız Eloşun bugün bi mızmızlığı üzerindeydi acaba diş mi dedirtti. Bu arada laf aramızda meyve filesindeki koca muzu götürerek beni şaşırttı. Ağzına sokuyordu da hiç bu kadar yememişti kımıl kımıl. Aferim küçük tavşanıma.) Sonracığıma Fenerbahçe'de Develinin yolunu tuttuk. Eloş Hanım yolda uyudu. Puşeti yatırır pozisyona getirip, öyle koydum. Mışıl mışıl uykuya devam. Yemeklerimizi, soğukları, sıcakları bitirdik. Pek güzeldi, güneşin batışı, gökyüzünün renkleri filan. Bu arada Develi çocukla gitmek için uygun bir yer. Geniş geniş özellikle büyük masalar. Puşet çok rahat sığdı. Biz de huzur içinde yemeğimizi yedik.

Tam sıcakları söylemiştik ki, kızımız uyandı ve biraz şaşırdı. "Nerdeyiz yahu, neden yatağımda değilim?" Biraz kucaktan kucağa dolandırdık, bol bol da foto çektik. Biraz da öyle oyalandıktan sonra baktım biraz huzursuz. En iyisi emzireyim dedim. Sorduk, emzirme odası var mı diye. Çocuk oyun salonu varmış, orada paravan arkasında koltuk varmış. Daha ne isteriz. Çocuk salonuna bayıldım. Langırt, top havuzu, arabalar, ilgili bir abla. Paravan arkasında bir güzel emdik sütümüzü. Masaya döndük. Yemeğimizi yedik afiyetle ama baktık biraz huzursuzlanma belirtileri var, dedim kahveleri evde içsek nası olur? İyi dediler, ne desinler:)

Bu arada arka masamızda 11 aylık bir abla vardı. Bizim puşete binmek istermiş. Babası rica etti, dedim tabi otursun. Biraz oturdu, Eloşum çakmak çakmak bakar, puşet elden gitti. Hehehe. Neyse sonra aldı babası, yavru ağlar. Sonra mama sandalyesi söylediler, ona oturdu böylece ilgisi dağılmış oldu. Ben de böyle bir durumla karşılaşırsma "hımm mama sandalyesi iste" diye bir kenara yazdım.

Dönüş yolunda muhteşem bir dolunay vardı. Eloşum oto koltuğunda oturmak istemedi, çok ağladı. Ben de istemeye istemeye kucağıma aldım. Sakin bir şekilde eve geldik. Sonra da uyudu minik tavşan.

Giderken pek güzel armutlu takımı giydirmiştim. Ama akşam çıkarken eğer uyursa rahatlıkla yatağa yatırabileceğimiz bir şey giydirmek iyi olurmuş, onu atladım. Bir de oyuncağı unutmuşuz ama benim anahtarlarla uzun uzun oynadık.

Gerçekten değişiklik oldu bana. Banyo yaptım, saçımı taradım. İnsan gördüm, vay canına, hayat biz evdeyken de akmaktaymış. Kozasını yırtmaya çalışan ipek böcekleri gibiyiz. Sonuç itibariyle çok memnun kaldım ve eğlendim. Kızım da en son huysuzlanması hariç (ki haklıydı saat onu geçmişti.) çok da huyluydu. Maşallah diyorum. Biraz daha sosyal olmayı umuyorum. Biraz yabani olduk bis.

Böyleken böyle diyelim. Yarın yeni bir gün, yeni bir macera. Yazacak ne çok şey var. Allah bozmasın. Sağlık olsun hep. Tüm çocuklar sağlıklı olsun. Eğer hastalanırlarsa da hemeencecik geçsin. Dişler de hop diye çıksın. Evet.

iyi geceler!

Senden, Benden, Bizden...



Ne yazacağımı bilmeden oturdum. Ela hanım uyuyor. Sabah pekmezli peyniri yedik, bir güzel sular içtik üzerine. Bu arada pekmezli labneli 8 tahıllı ballı mamayı Ela tam sevmese de ben sevdim yedim biraz. Dün sevgiloşla konuştuk. Yoğurt, peynir güzel de kesin sütlü bişeyler de yemesi lazım bizim kuzunun. Gurme günleri başladı. Her gün değişik bir tadla kaşısında olacağız. Sonra başa döneceğiz. Meyveyle karıştırıp filan. Zaten haftaya yumurtanın sarısı da geliyor. Dün Tuğçe'nin blogunu okuyunca birden ben de heyecanlandım, panik yaptım kendi kendime. Amanın bu çocuk beslenemiyor mu diye. Ne kadar inkar etsem de, ben de de "aç bu çocuk" geni olduğu ortaya çıktı. Yaşlanıp nine olunca sağa sola, hışş doymadı bu çocuuk diyeceğim. (aman demiyim:)

Bu hafta true blood dizisi ara vermiş. Pek üzüldük. Dizisiz ne yapacağımızı şaşırmış durumdayız. Her yerde tekrarlar var zaten. Haftasonu "Annenle nasıl tanıştım" adlı dizi maratonu yaptık. (How I Met Your Mother) Pek eğlenceli. İlk iki sezonu izledik, ama sanırım dizi üçüncü sezonda kendini bulmuş.

Gün boyu kafamda şunu da yaz, bunu da yaz diye konular oluyor. Oturunca kurudum birden. Aslında dirlik, düzen, Tracy hakkında 6 aylık anne yorumları yazasım var. Önce kocaman bir maşallah diyeyim bir süredir biz gene güzel bir düzendeyiz. Gündüz uykularımız ben endişelenmeyi bırakınca sihirli değnek deymiş gibi arttı. Günde 2 ya da 3 kez uyuyoruz. 3. bazen oluyor, bazen atlıyoruz. Yemeklerimiz de aşağı yukarı aynı saatlerde. Yalnız düzeni ben bozdum. Dün gece yattığımda bir buçuğu geçiyordu. Birden geç yatmayı ne kadar özlediğimi farkettim. Ertesi gün uykulu olurum, Ela ile ilgilenemem diye ve aynı zamanda yorulduğum için erken yatıyordum hep. Dün geç yatınca çok ilginç geldi. Benim annem yıllarca gece 3-4 aralığında yatıp, sonra sabah kalkıp işe gidebilmiş bir kadındır. Ancak hepimiz uyuduktan sonra kendine zaman ayırabildiği için. Bir de öğretmen olduğu ve sakin kafayla kağıt okuyabildiği için.

Annem okumak, yazmak gibi eylemler için yalnızlığı, sakinliği ister. Ben tersi olabilmişim. Her ortamda okuyabilir, yazabilirim. Yazmak iddalı biraz. Yani blog yazabilirim de ciddi makale yazamam sanırım. Müzikle ders çalışırdım ünideyken. Aslında gürültü torelansı iyi bir şey. İnsan çoğu zaman yalnızlık, sessiz sakin ortam gibi konforları bulamıyor. Ya da bulsa da bedeli ağır. Esnek olmak iyi.

Aslında bak, yazdıkça açılıyorum. Anne ve Bebişi geçenlerde muhteşem bir yazı yazmış. "Geçmişe mazi derler cicim" Çok ama çok güzel bir yazı. Tavsiye ederim. Okurken kupanın kokusu burnuma geldi. Sonra sigara içilen çalışma salonları geldi. Nasıl ağır bir kokusu olurdu. O dönem işte müzikle çalışmalarım. Sesten etkilenmemek için. Yarıiletken dersine "Batı Yakası Hikayesi"nin film müzikleriyle çalıştığım için, ne zaman bir şarkı geçse formülleri, Fermi'leri dün görmüş gibi oluyorum.

Sevgili bugünlerde pek meşgül. Yeni bir oyun yapma hazırlığında. Levelleri hazırlama işini üzerime aldım. Gidip gelip çiziyorum bir şeyler. Grafik konusunda yeteneksiz bir insanım ama artık azimle, çalışa çalışa bir şeyler ortaya çıkıyor gibi.

Tatlının Huysuz Annesi, bana bir yemek kitabı önermiş. Gittim sipariş ettim, bir yandan da başka neler varmış diye bakarken bakarken yine bir sürü kitap almış oldum. Bugün yarın gözüm kargoda.

Ela, dadaaaaaa, bababaaaa şarkılarına devam ediyor. İki gündür gıı gıııı lar da geldi. Seri bir şekilde konuşuyor. Cümle gibi bir yandan. Bazen meme ağzındayken konuşuyor. Yaşasın aileye bir geveze daha geliyor. Gelsin, anlatsın dertlerini. Bazen annemle telefonla konuşurken lafa karışıyor. Çok komik yavruş çok.

Dün babası yeni bir oyun icad etti. "Öpeeelimmmm" diye bağırıyor, sonra "yanaktaan" diyor öpüyor. "Seveliimmm" diyor "karındaaan". Ela da ben de gülmekten helak olduk dün. Bugün aynısını ben de oynamaya çalıştım. Gülüyoruz ama baba da olsa keşke. O olunca oyunlar daha eğlenceli.

Bak mesela teyzelerle ilgili bir yazı yazacaktım bi de. Kendi teyzelerim ve kızımın teyzesi. Çok severim ben teyzelerimi. Kızım da teyzesine bayılıyor. Sanırım onu rol modeli alıp, beğenecek en çok. Sabahları teyze işe gitmeden cilveleşmelerine bayılıyorum. Onların ayrı bir muhabbeti var. Biliyorum beni çekiştirecekler di mi. Hımm. Napalım.

Bu arada blogumu değiştirdim. İnternette "blogger template" diye aratınca geliyor. Xml templateleri bloggera yüklemek kolay. Ancak eski bilgilerin çoğu gittiği için biraz eziyet teker teker baştan oluşturmak. Yavaş yavaş geliyoruz geri. Bu halini sevdim, sanki daha kolay okunur bir hale geldi, daha derli toplu ve sade oldu. Bakalım iki gün sonra gene sıkılırım belki...

Bu vesileyle photoshopla uzun saatler uğraşıp, basit güzeldir diyip tek resim koydum arkaya. Biraz daha sabırlı ve yetenekli olsaydım keşkem. Seninle çıkabilseydim, ah keşkem, ah keşkem...

7 Tem 2009

Fikri Mühim Bir Kişiyim Ben : Selpak Kağıt Bez

Bloglarda görüyordum, ne bu acaba diyordum. Nihayet gittim baktım. Fikri Mühim diye bir ağızdan ağıza pazarlama ajansıymış. Kayıt oluyorsun. Sana ilgi alanına göre numune gönderiyorlar. Sen de ne düşünüyorsan dürüstçe sağda solda, arkadaş arasında ya da blogda anlatıyormuşsun ziv ziv. Bunu normalde de yaptığım için ilginç geldi. Ürünlerin numunelerini yollamaları, önceden deneyip deneyip anlatmak da fena fikir değil gibi geldi. Güzel yanı dürüst olmanı istiyorlar. Yani abartıp ayy muhteşeem bişi demene gerek yok. Bakalım nasıl gidecek.

Bu bağlamda eve dün bir adet Selpak Kağıt Bez geldi. Hemen heyecanla açtım. Birazcık uzaydan gelmiş muamelesi yapmış olabilirim:) Önce kokusu. Gerçekten güzel bir parfümü var. Ama parfümden hiç hazetmeyen biriyseniz ilk anda biraz fazla gelebilir. Hemen açtım kullanmaya başladım. Akşam eve sevgili ve kızkardeş geldi. Onlar da (meraklı tazeler biz) derhal yıkayalım, kullanalım, aman silelim etrafı diye denediler. Şimdi olayı şu selpak kağıt bezin: Mutfak temizliğinde genelde bez ya da kağıt havlular filan kullanılır. Kağıt havluya benim içim acır çünkü hem parçalanır, hem de bol bol atarsın. Bez de bir noktada cidden kirlenir, yıkayasım gelmez. Bu kağıt bezleri birden fazla defa yıka yıka kullan, sonra da at. Bana iyi bir alternatif olarak gözüktü. Hatta ben bunla toz filan alırım diye düşündüm. Neticede ıslatıp kullanıyorsun. O kısmı iyi.

Ayrıca Ela'ya yemek yedirirken her yer mütemadiyen battığından, bana ortalığı silecek bir şey lazımdı. Farkettim ki ya ıslak bezle, ya da peçete türü şeylerle siliyorum. Haldır haldır peçete alınıyor eve. Ya da bezle ama her öğün olduğu için yıkamaya yetişmek mümkün değil. Bu sabah kahvaltıda Ela'nın mama sandalyesini, yemekleri hazırladığım sehbayı, efendim mama dökülmüş parkeyi, mama sıçramış (kaşık sallama olimpiyatları) (allahtan deri) koltuğu bir güzel selpak kağıt bezle yıkayıp yıkayıp sildiim sonra da attım. Oh dedim. Tavsiye ediyorum.

Şimdilik bu kadar. Ela ellerini vurarak eeee diyor. Bu yeni sinirlenme mimiği. Kızdırmiiyim ben kaçiim. Sevgilerrr.

6 Tem 2009

Kahvaltı Mevzusu

Doktordan çıktığımızda sevgili bana dönüp, söylediklerini iyice anladın di mi dedi. Gayet kendimden emin "anladım tabi, yazdı da zaten bak" diye gösterdim. Anlamış gibiydim. Oysa şimdi yeni beslenme düzeninde ikinci günümüz ve anlaşılan bazı şeyleri önceden tahmin etmek mümkün değil.

Kahvaltı menümüz şu:
1 tatlı kaşığı labne peyniri
1 tatlı kaşığı pekmez
1 çorba kaşığı ek gıda. O da tercihen büsküvili olanlardan.

Peki hepsi karışık mı, ayrı ayrı mı?

1. gün, hepsini karıştırdım. Sonuç, ı ıh. Sevmedik.
Sonra labne peynirini ayrı verdim. Sevdik.
Pekmezi ayrı verdim. Sevmedik.

2. gün. hepsini karıştırdım. Sonuç: Sevmedik.
peynir ve pekmezi karıştırdım. Hastası değiliz ama yedik.
tahıllı gıdayı ayrı verdim. Yedik.

Öğlene sebze çorbası yapıyorum. Eski enginarlı tarifle devam. Ama içine istediğim her şeyi koyabilirmişim. Bir tutam ıspanak, bir tutam semizotu filan. Bakalım o nasıl gidecek. Özgürlüğün fazlası zarar. Bana teker teker yazın kardeşim. Vaktimi anne bloglarında yemek tariflerinde geçiriyorum iki gündür.

Arada yoğurt var. Sütaş baby. Dün hepsini yedi, çok sevindim. Anasına çekmiş, sütçü değil yoğurtçu:P

Akşam da ek besin.

Milupanın deneme sürümleri var evde. Şimdiye kadar armutlu mutlu sütü olanı denedik. Bu sabah 8 tahıllı ballıyı denedik. 8 tahıllıyı sütle hazırlamak gerekiyormuş. Yalnız bizim kız yapay süt sevmiyor. Ya sağacağım ki çok yorucu. Ya da alıştırmaya çalışacağım.

Daha sabırlı olmam lazım. Farkında olmadan yemek yedirirken şarkı söylüyorum. Bir kaç gündür "Entertainer" dilimizde.

Dinlemek isteyenler için: Scott Joplin - Entertainer

4 Tem 2009

Ben Kimim, Neden Yazıyorum: Soru: Nasıl Bir Blogcusunuz?

Kitubi'nin yazısı üzerine yazıyorum. Aslında neden daha önce yazmadığımı merak ettim.

Nasıl Başladım?


Özgüranne'ye başlamamın nedeni, annelik yolculuğuna çıkarken bir seyir defteri tutma isteğiydi. Şöyle yazmışım:

"Çocukluğundan beri bebek hayalleri kuran, evcilik oynayan bir insan olmadım. Barbi bebeğim vardı ancak bir stilist edasıyla kıyafet dikerdim ona. Ki zaten barbi bir anne tipinden son derece uzaktır.

Bu bloga neden başladım.

Sanırım hamileyim. (Test pozitif ama henüz doktora gitmedim) Bu benim için oldukça tuhaf ve heyecan verici bir durum. Konu hakkında oldukça bilgisizim. Bu süreç zarfında deliler gibi okuyup, garip garip şeyler öğreneceğimi düşünüyorum. Bazı bilgilere ulaşırken zorlandım. (Daha başlamadan zor bi işmiş. ) Belki arada foto koyarım.

İçerden bir bakış olacağını umuyorum.

Bir de korkularım var. Sanki hissiz olacakmışım gibi geliyor. Tam hissedemiyorum bir türlü. Bebeği çok istiyoruz. Öyle genlerimizi aktarmak için filan da değil. Ne bileyim garip bir içgüdü müdür, aşkımızın mevyesi durumu mudur. İstiyoruz. Klasik anlamda aile olalım, türü devam ettirelim de değil. Yapamadıklarımızı yapsın değil, kendi ailelerimizin hatalarını telafi değil. Geleceğe inanmak değil. Sebebi ve sonucu yok. Böyle de sorumsusuz bir yandan. Tek bildiğimiz onun gelişini istiyoruz. Adama ilk kez bakıp aşığım ulen dediğim andan beri istiyorum. Sevgili de öyle. Bir anlamda kutsanma resmen. Bir yandan da garip bir hissizlik.

Dur bakalım yazdıkça açılırız."

Gerçekten de yazdıkça açıldık. Başlama noktasından çok uzakta değiliz aslında.

Neden Yazıyorum?

Yazmaya başlamamın en önemli nedenleri:

  • Deneyimi aktarmak. Kendi özelimde yaşadıklarımı olduğu gibi aktararak benim gibilerle (annelik konusunda yalnızlık/tuhaflık çekenlerle) duygudaş olmak, yalnız olmamak. Büyük yalanı kırmak. (Büyük yalandan kastım, bazı şeyler tabudur ve konuşulmaz. İnsan yaşarken ne yaşadığını başkalarına bakarak anlamaya çalışır. Ben neden öyle hissetmiyorum diye şaşırır. En önemlisi yalınlık ve dürüstlük. Ne düşünüyor ve hissediyorsam aynen öyle yazmaya çalışıyorum ki örtüler olmasın. Estetik kaygılar güdülmesin. Başkalarına benzemeye çalışmayayım. Güzel olmayanı güzelmiş gibi göstermeye çalışmayayım.)
  • Öğrendiklerimi paylaşmak. Tecrübe edindikçe ve okudukça öğrendiklerimi diğer annelere aktarmak. (En çok okunan yazım yeşil kaka örneğin) İnsanın başına neler geliyor. En önemli kaynağım google. Araya araya bulduğum ıvır kıvır bilgileri hele ki yabancı sitelerdeyse elimden geldiğince Türkçe'ye çevirip koymaya çalışıyorum. Pkos, hamilelikte göbek kaşıntısı, pupp gibi daha nadir karşılaşılan dertlerle ilgili yazılarım okunuyor. Birazcık faydam olabiliyorsa ne mutlu.
  • Eloşun gelişimini aktarmak. Yolda öyle çok blogcu arkadaş edindik ki işin rengi biraz değişti. (ilk arkadaşlarım: kuzunun annesi ve k.i.s.d) Bir noktada Ela ve ailemizin haberlerini aktardığımız, bizi sevenlerle paylaştığımız, onların ailelerine, hayatlarına tanık olduğumuz bir ortam yakaladık. Doğuma girdiğimizde bir sürü yorum aldık, merak edildik. Önemsendik, sevdik, sevildik. Sonra onları biz merak ettik, doğumdan haberlerini bekledik. Daha sonra uzaklardaki yakınlarımız, annem, babam, dedem, teyzem bizi burdan izler oldular. Hamileyken annem ve babam sabah yazımı görünce rahatlayıp güne devam ediyorlarmış. Bir kaç gün yazmazsam huzursuzlanırlar. Eloşun fotolarını babamın işyerinde görmeyen kalmadı:) Öncelikle benim sayıklamalarım, duygu ve düşüncelerimden ibaret blogum, Eloştan haberler'e dönüştü. Güzel de oldu hani.

  • Tutamıyorum zamanı. Ben günlük tutardım eskiden. Kaydedilmeyen şeyler unutuluyor. Ama bebiş olunca insan dün ne yaptığını unutuyor. Ehe ehe eehe diye bir gülmesi vardı Eloşun mesela. Artık öyle gülmüyor. Yazdıkça, kaydettikçe sanki zamanı birazcık tutuyorum. Yanılsama tabi. Belki ilerde kızım okur diye düşünüyorum. Bazen dönüp eski yazılarımı okuyup, "nerden nereye bebek?" diyorum. (You have come a long way babyyy)
Önemlileri bunlar.

Yazmaya Zamanım Var Mı?

Kısa ve dürüst yanıt. Yok.

Kızımın uyuduğu zamanlarda iki arada bir derede, kahvaltıyı kısa yaparak, gece geç yatarak, uykum kaçtığında, babası ilgilendiğinde, annem(hakkı ödenmez) burda olduğunda, teyzesi uygun olduğunda, çalışırken uykum kaçtığında... İçimdeki yazma dürtüsü çok güçlü. Aklımda sürekli yazılar gün içinde. Kafamda konular. Yazdığım yazılar hikaye. Siz yazmadıklarımı duysanız. Bıraksalar bütün gün tıkır tıkır yazarım, yorulmam. En azından ne kadar yoğunsam, o kadar yazasım oluyor. Biraz ters orantı durumları.

Teknoloji Sevdası ve Kültürü

Kısace özetliyeyim.

Alıyorsan vermelisin.


Tekniklerin tekniği bir bölümden mezunum. Son 14 yıldır bilgisayar denilen deryanın içindeyim. Yazılımı, projesi, tasarımı, mimarisi, testi, yönetimi, argesi, ürgesi, dağıtığı, toplanığı, gömülüsü, açığı, kapalısı derken önüm arkam sağım solum sobe. İnternet uygulamalarını yabancıyım yalnız. Daha araştırma geliştirme tarafındayım. Bu aleme ilk daldığımda web daha bebekti. Bilgiye ulaşmak zordu. İnsanlar öğrendikleri şeyleri yazardı, bıkmadan üşenmeden. Sen arar tarar ulaşırdın. Minnettar olurdun. Sonra bilgi ve deneyim artar gibi olunca, orda bırakmaman gerektiğini anlıyorsun. Paylaşmalısın. Ne biliyorsan başkalarından öğrendin. Ne biliyorsan başkalarına öğretmelisin.

Annelik de böyle. Çok okudum. Okuduklarıma ekleyebileceğim tecrübe ya da bilgi kırıntısı varsa ne mutlu bana. Dünyaya küçük de olsa bir katkım var. Bu beni çok mutlu ediyor. Blogların güzel yanı, çok da bilmen gerekmiyor. Okuyacak kadar biliyorsan, yazacak kadar da biliyorsundur.

Teknolojiden gelmenin güzel yanı, klavyeyi çok hızlı kullandığımdan çok hızlı yazabiliyorum. (Ünide tez yazmışlığım vardır) Bu ciddi bir avantaj. Ama öğrenilebilir. 6 parmak klavye kullanıyorum. 10 parmak öğreten yazılımlar var.

İddalı mıyım?

Haşa. Annelik konusunda sanki hayat boyu stajer kalacakmışım gibi geliyor. Ne kadar okursam o kadar bilmiyorum. Tecrübe dediğin akıp gidiyor, yeni şeyler geliyor. Tam alışıyorsun değişiyor. Bu blog nereye kadar gider, ne olurum bilmiyorum. Gittiği yere kadar gitsin bakalım. On sekizine gelsin bakarız:) Belki bir gün özgüranneanne diye blog alırız hey hey...

Neden ÖzgürAnne?

Adım Özgür değil. Özgüranne bir özlem. Bir niyet. Evlilik, çocuklar hep insanı kafese tıkan, hayatını engelleyen, tutkularını bastıran, senin kişiliğini silen... kavramlar gibiydi önceden. Nil Karaibrahimgil'in de dediği gibi, "anne benim uçmam gerek, istemiyorum pilav yapmak". Sonra pilav yapmadan da anne olabilirim, sevgiliyle bir hayat kurabilirim diye düşünmeye başladım. Annelik rollerine dalmadan, saçını süpürge etmeden, hayallerinden vazgeçmeden yaşamanın yolunu aramak istedim. Babalarımız (babacım süpersin seni çok seviyorum ama) çocuk sorumlulukları konusunda biraz geri plana kaçıp annelere bırakmışlar. Hem çalışan kadın, hem süper anne olmak zorunda kalan annem ve kuşağı, çalışıp çabalamaktan yorgun düşünce biz o zamanın çocukları biraz "dur bakalım" modunda ürktük biraz. Sevgiliyle benzer işte çalışıyoruz. Zeka, bilgi, eğitim, her anlamda eşitsek, anneyim diye pazar günleri ütü yapmak istemiyorum. "Özgüranne" takma ismi buradan çıktı. Bakalım, göreceğiz. Şu anda kadar fena gitmedi. Emzirmek dışında benim yapabildiğim ve sevgilinin yapamadığı pek bir şey yok. (Bodyleri kafadan geçirirken zorlanıyor.) (Saol kızımın bir tanecik babası, sen bir tanesin. Seni çoook seviyorum.)

Ben Kimim?

Bir bilsem.

Bugünlerde Ela'nın annesiyim. Henüz işe dönmedim. Yapmak istediğim çok şey var. Yokluğunda çok kitap okudum. Blog yazarıyım. Ela dışında bugünlerde en ciddiye aldığım konulardan biri bu. blog arkadaşlarımı seviyorum ve önemsiyorum. Bunun dışında okurlarım olmasını, yorum yazmasalar da takip ettiklerini bilmeyi, analyticsde arattıkları kelimeleri görmeyi Alexa'da yükselmeyi seviyorum.

Yazmak ilk aşkım.


Neden Blog Okuyorum?

Bloglar daha çıkarsız bir yayın aracı. Bir gazete reklam almaya mecburdur, bazı çevreleri hoş tutmak ister. Oysa blogcunun ağzı torba değildir ki büzesin. Ekşi sözlükten daha kapsamlı yazılar vardır. Yazanlar genelde uzman ya da uzmana yakındır, çok nitelikli insanlardır. Farklıdırlar. Arasan yakın çevrende bulamayacağın ruhdaşlarını bulursun.

Anne baba blogları özeline gelince. Annelere ve babalara güveniyorum. Bu bloglarda bir ürüne iyi denirse inanırım. Kötü denirse almam. Çok açık. Tecrübeli anne, babaların deneyimlerinden faydalanıyorum. Benim doktor, şunu yesin bunu yemesin diyor diyelim. Başka annelerin doktorları ne demiş bakıyorum. Farklı kanallardan bilgiler akınca, tutarlı olanı tutuyorum. Güveniyorum.

Okuduğum yazarları kişisel olarak seviyorum ve nasıl olduklarını merak ediyorum.

Gerçek komşularımı tanımıyorum, ama blog komşularıma helva yapıp yollayabilirim sanki.


İşte böyle. Kitubi mim gibi olsun demiş. Bizi izleyenlerden üzerine alıp yazmak isteyenler olursa sevinirim. Şimdi isim isim mimleyip, sorumluluk altında bırakmak istemedim kimseyi.

sevgiler, iyi geceler.
Kitubi'ye teşekkürler...