21 Tem 2009

Ela'nın Kelebeğinin Etkisi ve Kaotik Düşünceler


Ela uyuyor. Küçük mucizem, yatağında kendi kendine uyumaya geri döndü. Binlerce şükür. Umarım tekrar bozulmaz düzenimiz.

İşe başlama telaşı gelince, beraber geçireceğimiz gün sayısı azaldıkça, kızıma düşkünlüğüm arttı. Her gülüşü, her öpüşü kaydetmeye çalışıyorum. Her anın tadını çıkarmaya çalışıyoruz. En tatlı zamanları. Akıllı akıllı bakmaları, oyunları, cilveleri.

Annelik ne kadar farklı bir şeymiş. Bunu yaşamadan anlamak imkansız. Hiç bu kadar sevmenin ve bu kadar mutlu olmanın mümkün olduğunu bilmiyordum. Anlatırken biraz banal, biraz klişe. Ama doğru.

Yani gözlerinde sonsuzluğu görmek gibi bir şey. Nasıl desem, bir bakışta, hem bugünü, hem yarını, hem dünü görmek gibi. Onu hem ilk doğduğu andaki gibi, hem şu haliyle görmek. Onun gülüşlerinin nesnesi olmak. Bilen zaten biliyordur, bilmeyene anlatılamaz bir deneyim.

Bazı şeyler çok yanlış.

Anne denilen kişi çok fazla baskı altında. Ne kadar bilimsel olduğunu bilmediğim yöntem üzerine yöntem duyuyoruz. Çoğu zaman çelişkili. Bebekle beraber uyumak iyidir, Hayır kötüdür. Aynı odada en az üç yıl uyumalısınız, hayır dört aylıkken ayırmalısınız. Memede uyumak iyidir, kötüdür, c hiçbiri, d hepsi. Anne işe gitmelidir, gitmemelidir. Anneanne bakmalıdır, bakmamalıdır. Her gün aynı saate uyumalıdır, canı istediğinde uyumalıdır. Öyle bir bilgi bombardımanı var ki, bunların arasında yol bulmak çok zor bazen. Dr. Sabiha Paktuna Keskin'in "anne işte" kitabını almıştım. Daha önce okudum iki kere. Şimdi tekrar okuyorum. Bir kaç pasaj sevgiliye de okuyorum. "Bunun işe başlamak isteyenler için bir kitap olduğuna emin misin" dedi. Vazgeçirmek istermiş gibi. Ama işin gerçeği, bu iş zor. Gitmek de zor, kalmak da zor.

Hasta bir toplumda sağlıklı bir birey olunabilir mi? Hasta bir dünyada delirmeden kalınabilir mi? O eski çin masalındaki gibi, herkesin içtiği sudan içip delirmek mi gerekli sonuçta?

Başka bir çağda, başka kurallarla yaşıyor olsaydık. Doğayla ve kendi doğamızla temasımız kesilmemiş olsaydı. Hep beraber şarkılar söyleyerek tarlaya, dereye, ormana gidip meyve toplasaydık. Yavrular slinglerde anne kokusunu doya doya çekerek büyüselerdi. Nevrotik olmasaydık. Hırslar, tüketim çılgınlığı, rekabetin dayattığı karın ağrıları, gelecek korkusu olmasaydı. Hiç böyle bir yer oldu mu acaba? Doktor diyor ki, bebek bakımı aslında yüzyıllardır değişmedi. Besle, uyut, ihtiyaçlarını karşıla. İlk üç yıl budur. Onu sev. Onu kucakla, onu kokla. Bakımını yapan kişi değişmesin. Anahtar bunlar. Oyuncağa gerek yok diyor. İlişkide olmak. Anahtar bu.

İşe gidip gelme konusunda git gelllerim sürüyor. Konu çok daha geniş aslında. İsyanlardayım. Toplum olarak anneleri iki ateş arasında bırakıp ne yapmaya çalışıyoruz? Sokakta gördüklerimiz, magandalar, trafikte dehşet saçanlar, katiller, tecavüzcüler, kızın kafasını kesip çöpe atanlar da anne baba kuzusuydu doğduklarında. Arada bir neler olduysa böyle oldu işte. Bizler işte görece bilinçli, ay yeterince oynadık mı, yeterince kalsiyum aldı mı derken, diğer çocuklar tv karşısında hipnotize olmuş geyikler gibi büyüyor. Sonra aynı Össye girecekler mesela. Össye gelebilirse büyük şans kendi kaderine terkedilmiş minik. Beş yaş öncesi çocuklar için seferberlik yapmak zorundayız. Sadece kendi çocuklarımız için değil. Her sınıftan ve her şehirde örgütlenerek çocukların hırpalanmasını önlemeliyiz.

Çalışıp çalışmamak değil asıl sorun. Evde oturan bir gelin düşünün ki çocuğu sevmesi yasak. Gelin ortada iş yapacak. Fazla kucağına aldı mı "kucakçı olmuş" denmesi ondan. Annelerin emeği, ister çalışsın, ister çalışmasın kamu malı. Yani bir toplumsal düzenleme olmalı ki, bir süre anneler sadece annelik etsin. Çocuğa o güveni yaşatsın. Onunla konuşsun, algısı açılsın, zihni gelişsin. Sokaklarda uyur gezer gibi gezen, söyleneni anlamayan bu insanlar bizim insanımız. Biberon yastığa dayanarak büyütülenler. Kapalı dolaplarda bırakılarak cezalandırılanlar. Alev Alatlı'nın İşkence'cisini okuyun.

"İşkence'cinin annesinin hiç baygın gözleri olmadı. Dizleri hazla titremedi, saçları dağılmadı. Kor dudakları yoktu, arı emmedi. İnci inci terlemedi. Çiçeğe meraklanmadı. Saçlarına takmadı. Kendi tomurcuklarını bile görmedi. Binbir kat giysi engelledi, güneş tenini bulamadı. Cizvit keşişlerinin inatçı inkarıyla sürükledi hantal bedenini.

Doğurduklarını, doğurtanını hiç sarmadı, koklamadı. Nasıl yapıldığını hiç görmemişti.

Dünya, Hanife Hatunla birlikte, ama onsuz döndü. Ne etkiledi, ne etkilendi. İfadesiz yüzü ciddiyete yakıştı. Anlamsızlığı vekar bilindi. Oğlu olunca daha da çekildi. Zahmetini kızları paylaştılar, "bir analığımız olsaydı" diye hayıflandılar, kendisi ölümü bekledi. Uzun, sıkıcı bir bekleyiş oldu. Bilemediği bir yerlerini dolanan ağrılardan medet umdu. Abdurahman Ağa'nın akademik ünvanlarını giderek arttırdığı doktorların kimi sapasağlam olduğunu söyledi, kimi torbalar dolusu ilaç yazdı. Hiçbirisi usulüne uygun yutulmadı. Doktorların ehliyeti havada, oğlu bağrına aç kaldı.

Çişini tutabildiği saptanınca, selamlığa, erkeklere emanet edildi. Acısını yadsımak zorunda kaldı. Giderek ne denli aç olduğunu unuttu. Kafdağı'nın ardındaki beyaz gömlekli adam, eğitimli bir esefle salladı başını,
"Cık, cık, cık... Anası ile teması önlenen şempaze yavrularında çok ciddi psişik hasar görünür. Yetimhanede büyüyen çocukların duygusal ve sosyal ilişkilerinde, konuşma ve sosyal yetilerinde, özdenetimlerinde yetersizliklerin husule gelmesi kaçınılmazdır."

Kalp kulağıyla duydu, içini çeke çeke aladı bebek,
"Sus, lan!"
Kendisine hafif, çocuğa ölümcül bir tokat patlattı Abdurrahman Ağa,
"Erkek adam ağlar mı?"
Sese gelen kızlar birlikte koştular,
"Alın, şunu!"
..............."
İşkenceci s:21

Aynı zamanda, aynı ülkede başka başka hayatlar yaşıyoruz. İşkence'ciler yetiştiriyoruz. Bir yandan da okusunlar, aydın olsunlar, düşünsünler, buluşlar yapsınlar diye yavrular. Buluşlar yapsınlar ve yurt dışına gitsinler diye.

Toplumsal düzen bebeksizlik ve verim üzerine kurulu. Ne için verim? Bu koşuşturmaca bizler daha çok tüketelim ve Çinde üretilmiş kıyafetleri Amerika'dan ucuza alalım diye. Geçen İlknur'un blogunda okudum. Bir aile ABDde çin malları tüketmeden geçinmeye çalışmış bir yıl. Yani düşünün. Bir kıyafet almışsın bebeğe, paran var, almışsın. Hatta bir tane değil, bir sürü almışsın. Ama alabilmenin asıl nedeni, burdan uzak diyarlarda günde üç vardiya çalışan ve senin tüketim düzeyine gelmesi halinde dünyayı batıracak olan çekik gözlü türdaşlarının ucuza çalışıyor olması. Avrupalı türdaşlarımızın ucuza televizyon alabiliyor olmasının nedeni, görece ucuza çalışan kendi vatandaşlarımız. Bir yerdeki konforun tanımı, bir başka yerde sömürü. Neticede çaput, başka bir bakış açısıyla.

Çalışmak, para kazanmak zorunda olmak, yaptığın işi sevmek, kimliğinin parçası olmak filan. Beynimde dönenip duruyor. Ve nasıl bir lüks içindeyim, utanıyorum. Bize temizlik için gelen ablamız, çocuğunu görümcesine bırakıp geliyor. İyi ki burdayım diyor, çünkü ödemeleri gereken bir sürü borçları var kendine ait olmayan. Bizlerin de ödemeleri var, aslında bir yandan çok yalan. Güvenlik ilizyonları yaratıyoruz aslında. George Carlin diye bir stand upçı vardır, Allah rahmet eylesin (kendisi ateist olduğundan absürd oldu biraz ama.) hep beyaz adamın kendini güvende hissetmek için uydurduğu şeylerle dalga geçerdi. "Havalanı aramaları, afili afili". Çünkü yarın bir depreme bakar, dünyanın yörüngesinin bir derece değişmesine bakar, bir trafik kazasına (Allah korusun) bakar tüm dünyanın alt üst olması. Bütün Çinlilerin aynı anda zıplamasına bakar.

Herkes aynı yöne yürüyor diye, o yöne gitmek istemiyorum. Sanki alternatif başka bir şey olmalı. Bir yerlerde bir çözüm olmalı. Tek bir kişinin bireysel konforunun sağlayacağı olanakların ötesinde bir şeyler yapılmalı. Durmadan alternatif çözümler aklımızda.

Hayatın anlamı neydi acaba?

30 yorum:

Banu dedi ki...

Merhabalar,
Uzunca suredir sessizce takip ediyorum blogunuzu. Henuz anne degilim ama Ela'yi kizim gibi cok seviyorum :)
Bu yaziniz kalbimden ve aklimdan gecenleri cok guzel anlatmis.. Annelik kamu mali bir yerde, kesinlikle katiliyorum..
Ne yazik ki size bir recete oneremeyecegim, o konumda degilim, ama bilin ki sizi cok iyi anliyorum, cocuk sahibi olunca eminim ayni yollardan birer birer gececegim..
Lutfen paylasmaya devam edin, devam edin ki, yalniz olmadiginizi gorun ve diger anneler de yalniz olmadiklarini gorsunler..
Hersey gonlunuzce olsun..
Londra'dan Sevgiler

not: isyerinden ancak bu kadar yazabildim, yoksa bir sayfa yazardim daha :)

yeliz dedi ki...

çok doğru konular özgürüm, klavyene sağlık:) sinir oluyorum, herkesler çok biliyor, hatta en çok bilinen iş annelik, her kafadan ses ve en kötüsü hiç bitmeyecek, sadece bizler daha fazla kanıksamış olacağız ve belki daha az umursayacağız.

TAZE NANE dedi ki...

Anne değilim ama yazını okudum.
Çok doğru yazmışsın.
Her kelimene, cümlene katılıyorum.
Çok haklısın....

yenianne dedi ki...

çok güzel bir yazı olmuş.Herkesin en iyi bildiği şey annelik,anne olmayanların bile...Vee sizin bildikleriniz hep yanlış ya da eksik..

İşe dönmesine 3 hafta kalmış bir anne olarak içimdeki kördüğüm çözülemedi henüz.Dönemeli mi? kalmalı mı?

"EV HANIMI " diye bir sıfat icat oldu.. hakaret gibi ,suç gibi.10 evli kadına ne iş yaptığını sorun ve cevaplarını verirken tepkilerini gözlemleyin..ev kadınıyım cevabını verenlerin tamamında , cevap verirken birden seslerinin daha alçaldığını , durumdan gurur duymadıklarını vücut dilleriyle ifade ettiklerini gözlemlersiniz.

anne yazar dedi ki...

Köşe yazarı olacak kadınsın valla. Çok güzel olmuş, uzun zamandır bu kadar evetleyerek okuduğum başka bir yazı hatırlamıyorum. Ya aslında haddim değil biliyorum ama naçizane bir fikir; işi evden yürütebilme şansın varsa evden yürütüp bir bakıcı mı ayarlasan en azından 2 yaşına gelene kadar. O kadar tatlılar ki biz bu kadar ilgilenmeye çalışırken geçim sıkıntısı içindeki o kadıncağız aldığı kısıtlı eğitiimle çocuklarımıza nasıl bakacak acaba? Son söylediklerimi dikkate alma saçmalamış olabilirim biliyorsun şu ara ben de aynı duygusallığı yaşıyorum:(

Adsız dedi ki...

Bence de değme yazarlara, eleştirmenlere fark atarsın. Harika yazıyorsun. Değerlendirmelerin çok gerçekçi, çok doğru, çok bilgi yüklü... Eloş için en doğru olanı bulacağına inanıyorum. Yürekten kutluyorum seni. Eloşu da öpüyorum...

Tekir dedi ki...

Yine enfes yazı olmuş Özgür. Harikasın :)
Çalışmak ve annelik konusu her açıldığında içim bir tuhaf oluyor, az kaldı benim de işe dönmeme... Mecburiyetler-İstekler listesi yap bence, hangisi ağır basıyorsa onu deneyimle.

Öpüyorum.

Ozgur dedi ki...

Merhaba Banu,
Yorum yazmana çok sevindim. Londra'ya sevgiler. Ne olur arada yazın, bu şekilde yorumlar okumak insanı inanılmaz motive ediyor. Bir sürü dostluklarımız oldu bu blog sayesinde. :)
Sevgiler

Ozgur dedi ki...

Yeliz,
Doğrusunu bulmak çok zor. İçgüdülerimize yabancılaşmamaktır belki doğru olan...

Ozgur dedi ki...

Teşekkür ederim taze nane:)

Ozgur dedi ki...

Teşekkürler yeni anne.
Çok zor bir şey annelik. Onu korumak, büyütmek. Ne yazık ki her birey, yaşadığı toplumun, çağın ürünü oluyor. Bizler de öyleyiz.

Seçimlerden rahatsız olmamalı insanlar. :(

Ozgur dedi ki...

Anne yazar, marifet iltifata tabiymiş:) Bu yorumdan sonra bir gazeteye başvurmak farz oldu. Evden çalışacağim kardeşim alın beni:)

Yani evden çalışma olanaklarını düşünüp duruyoruz. Bulursak yazarım burdan. Aloo, çok iyi yazılımcıyımdır, on parmağında on marifet. Alın beni işe alooo. Evden proje yönetirim, eğitim veririm, danışmanlık yaparım. On kaplan gücündeyim. Roaaarrr.

Zor dostum zor.

Ozgur dedi ki...

Çok teşekkür ederim Adsız, çok mahçup oluyorum. O sizin güzel görüşünüz. Eloş da selam söylüyor...

Ozgur dedi ki...

Tekir'cim zor gerçekten. en azından bir süre süt izni var diye düşünüyorum ya du bakalım neler olacak. Gün doğmadan neler doğar...

Anne ve Bebisi dedi ki...

Politik Kamera kitabının orjinal ismini hatırlyor olma ihtimalin var mı acaba? :))

Anne ve Bebisi dedi ki...

Su galiba:

http://books.google.co.uk/books?id=S9KZQ3iHeE0C&pg=PA274&lpg=PA274&dq=political+camera+hollywood+critics&source=bl&ots=2__7dkCHzH&sig=ohhzFmXeYsgoVNqde35zxQCfZYg&hl=en&ei=8UFmSvuCLcOpjAek4vWdAQ&sa=X&oi=book_result&ct=result&resnum=1

:))

Ozgur dedi ki...

Tekir'cim aynen. Hem öğlen eve gelsem, hem akşam erken gelsem, filan gibi düşünceler var ama, teori pratik farkını göreceğiz. sevgiler.

Ozgur dedi ki...

Evet, Anne ve Bebişi odur:)

Ozge dedi ki...

Merhaba;

Yaziniz harika...bence de kose yazari fikri fena degil:)
Benim oglum simdi 20 aylik, 14 aylikken krese basladi. Ben basta cok uzuldum, ama oglum krese alistiktan sonra o kadar memnun kaldim ki anlatamam...Gununu kendi yasitlariyla geciriyor, ogretmenini cok seviyor ve de her gun bir suru sey ogreniyor. Yemesi, uyumasi okula basladiktan sonra duzene girdi...
Evet her kafadan ses cikiyor, aile esraflarindan bir suru yorum gelmisti o zaman 'aaa cocuk bu kadar kucukken krese verilir mi!!??, ah yazik vah yazik, yollayin turkiyeye biz bakalim, vs'...Ama biz dogru karari verdik...bize gore, yani bence herkes kendi icinden geleni yapmali, cocuklar her turlu duruma ayak uyduruyor, ona evde oturup bakamamak kotu bir sey degil...kimse kendini suclu hissetmesin:) ama tabii evde kalip bakabilmek de avantajli ve de guzel...oglumla vakit gecirmek, onunla bir seyler paylasmak kadar mukemmel bir duygu yasamadim ben...yani tarifsiz bir sey:)
Ozgur anne eminim hersey yoluna giricektir, basta biraz zorlanicaksiniz ama zamanla alisicaksiniz...hersey gonlunuzce olsun! Sevgiler...

füsfüs dedi ki...

özgürcüğüm (cüğüm diyorum ama samimiyetine sığınarak) uzun zamandır bu kadar çarpıcı, etkileyici ve sarsıcı bir yazı okumamıştım, kendi çocuklarımız bir yana bir eğitimci olarak diğer çocuklar içinde endişelenmeni o kadar iyi anlıyorum ki
üniversitede bir hocamız hep söylerdi, o diğer dediğimiz çocuk yarın bizim çocuğumuzla aynı sırayı paylaşacak, belki hırsız olup evimizi soyacak o yüzden duyarsız olma gibi bir lüksümüz yok. biz de okullarda hep bir öğrenci daha kazanabilir miyiz bunun derdindeyiz, tv ye sigaraya uyuşturucuya esir olmayan bir gençlik yetiştirmeye çalışıyoruz ama çoook destek gerekiyor
ben kızım 5.5 aylıkken işe başladım çok zordu ama çalışma koşullarımız özel sektöre göre rahattı, idare ettik
umarım herşey gönlüne göre olur canım, sevgiler

elbruze dedi ki...

Özgür, bloğunu yeni keşfettim ve bu yazı vurdu beni. Bebeğime 1 yıl kendim bakabilmek için işten ayrılan bir anneyim ve bu kararı verirken senin de dediğin gibi her kafadan çıkan ses/bilgi kafamı allak bullak etti. Bu aylarda yine senin dediğin gibi eskisinden daha light bir iş arıyorum ve yine kafam allak bullak oluyor. Ah bir kesin reçetesi olsa bu işin. Sevgiler.

evren dedi ki...

Yorum yazayım diye oturdum, çünkü yazın gerçekten çok güzel ama kitlendim kaldım. Gözlerim buğulu bilgisayar ekranına bakıyorum. Oğlum Tan 10 aylık. Ben de iki ay önce işe başladım, ilk bir hafta gerçekten çok zordu, ama iyi bir bakıcı bulduk. Oğlumun onu sevdiğini ve iyi vakit geçirdiklerini görünce endişelerim biraz dağılıyor. Ne yazıkki "hayat zor ve sorumluluğun büyük kısmı annelere düşüyor" sözünü bir kez daha dile getirmek zorunda kalacağım. Çalışmak mı çalışmamak mı? Gerçekten bilmiyorum. Ama Ela büyüyüp anne olduğunda sen de onun evde oturmasını istemezdin sanırım. Annem, ablamı doğurduktan sonra çalışmayı bırakmış, çok da zeki bir kadındır. Bazan iş hayatıyla ilgili bir konu açıldığında gözlerindeki üzüntüyü yakalayabiliyorum. Anne işe gittiğinde evde kalan çocuğun ortamı elden geldiğince en iyi şekilde hazırlanırsa sorun olmayacağını düşünüyorum.
Biz elimizden gelenin en iyisini yapalım ve biraz da iç sesimizi dinleyelim çocuk büyütürken. Öneriler, yeni buluşlar, kitaplar, doğrular, yanlışlar.... Bunlar hep kafamızı karıştıracak. Kendimize doğru gelmeyen bir şey çocuğumuz için de doğru değildir diye düşünüyorum. Sevgiler.... Evren

hilal dedi ki...

merhaba özgür, bende seni ilk defa tanıdım ve bir anne olarak yazın benide çok çok etkiledi..

benimde 22 aylık bir kızım var..bende onun için mesleğime ara verdim..ve benim üzerimde de özellikle kendi ailemden iş baskısı var :) ama kızımı henüz kimseye emanet edemiyorum..iş düzenimide ona göre düzenlemeyi planlıyorum..şimdilik kendime göre sınırsız vaktimizi doya doya geçiriyorum..
ela'yla bir ömür geçirmenizi dilerim
sevgiler

Evren dedi ki...

Ben de, ben de!
Yani ben de yeni tanıdım ve çok etkilendim :)

Bir de Sally Kempton der ki: "It's hard to fight an enemy who has outposts in your head"! Bu yazı da bu 'enemy' ile savaşmak için çok iyi bir araç olmuş. Tekrar tekrar okunmalı!

Eline, yüreğine sağlık!

Ozgur dedi ki...

Özge, çok teşekkür edeirm. Desteğin ve paylaşımın için çok çok teşekkürler...

Ozgur dedi ki...

füsfüscüğüm, nasıl olduysa yanıtlamamışım yorumunu. çok teşekkür ederim. Öğretmeniniz ne kadar doğru söylemiş...

Ozgur dedi ki...

Elbruze, nedir bu çilemiz değil mi? Sana bol şans kardeşim, Allah gönlüne göre versin.

Ozgur dedi ki...

Evren, çok teşekkür ederim. Söylediğin çok doğru... Ela evde otursun ister miydim. İnsan çocuğunu aynı durumda düşünürken ne kadar farklı hissediyor. Neticede ben çalışmaya başladım, gözüm çok arkada kalmadı. Zor. Orta çözümler olmalı aslında... Belki bizim kızlara yetişir. İnanalım.

Ozgur dedi ki...

Hilal, insan en doğrusunu kendi biliyor bence. Başkaları kendi hayatlarını düzenlesin. Sen hazır olduğunda su yolunu bulsun.

Ozgur dedi ki...

Evren teşekkür ederim. Zaten ne varsa kafamızın içinde:) Gerisi hava cıva... sevgiler.