31 Ağu 2009

İlk Pazartesi...

Hala dünden biraz yorgunum ama gerçekten güzel bir gün geçirdim. Bana öğlen içtiğim kahve mi iyi geldi, ne oldu bilmiyorum ama aniden enerjim arttı. Dışarı çıkasım geldi. İşyerinde merdivenleri tırmandım filan. Haftasonu tarhanası mı iyi geldi, stresi köfte yoğururken mi attım bilmiyorum. Ya da işyerindeki incir çekirdeği sorunlara aman kızımdan mühim diil diye bakarken erdim mi, sorunlar sorun gibi gelmez mi oldu, bilmiyorum.

Bugün hava çok güzeldi, en sevdiğimden. Güneşli ama çok aydınlık değil. Serin ama üşütecek kadar değil. Tatlı esinti, güzel bir gün. Öğlen yine kahve içtik. Buzlu amerikano lütfeeennn. Bu bile hoşuma gitti. Bütün gün aklım evde kalmadı. Ela'yı düşünüp düşünüp ah çekmedim. İşin tuhafı dinlendim. Eve geldiğimde o kadar enerjiktim ki, derhal Ela ile yuvarlana yuvarlana oynadık. Kitaplarını yüzbininci kere baştan okuduk, ısırdık, yedik. Güldük, eğlendik, oturduk, Ali Baba'yı andık. Evdeyken o saatlerde tükenmiş oluyordum, sevgili ve teyze geldiğinde azıcık kızı verip nefes alıyordum. Bugün kimselerle paylaşamadım. Deli gibi özlemişim. O da beni öptü. Gördüğü andaki sevinç...

Yani depresif bir yazı değil. Hatta fazla üzülmeyişime takıp "acaba ben duygusuz kötü anne miyim" dedim, kardeşim "hayır psikopat anne değil, normalsin" dedi. Özledim, o hep içimde. Ama kötü geçmedi. Üzülmedim. Kafamı tamamen bir işe adayabildim.

Sanki eski benim ama yeni bir ışık altında. İşten uzakta geçirdiğim zaman beni dinlendirmiş, sakinleştirmiş. Kitubi'nin dediği bir şey vardı, ben patron olsam çalışanlarımı çocuk sahibi olmaya yönlendiririm diye. Onu anlar gibi oldum. Bakış açım değişmiş.

Neyse bunlar ilk anlar. Biraz daha zaman geçsin, balayı bitsin bakalım neler olacak.

Bu arada kızımız küvette ayakta. Hatta bugün saçını yıkarken kafasını ovalamak ister gibi bir hareket yapınca gülmekten öldük:)

Bugünlerde "çak bir beşlik" hareketini öğrendi. Sürekli çak vaziyetindeyiz. Hatta aynadaki haliyle de çakışıyorlar. Çok komik, çok...

IPhone Sever Annelere...


Sevgili anneler, gün geçmiyor ki yeni bir teknolojik uygulama bizleri hayretlere sürüklesin...

http://www.148apps.com/app/328016258

Iphone ve Ipodlar için bir uygulama. 1.99 dolara satılıyor. Bebeğinle en son yapılmış aktiviteleri kaydediyorsun. Misler gibi. Ne zaman yedi, ne kadar emdi, en son ne zaman altını değiştirdin filan.

Neyse ikincisine kısmetse:P

30 Ağu 2009

Zor Haftanın Son Günü...


Bu hafta nasıl geçti anlamadım. Bir hastalık, bir işe başlama telaşı, anneanne ve dedenin gelişi ve delicesine koşuşturma.

Kaldığımız yerden başlayalım.

Cuma günü işe başladım. Arkadaşlar sıcak karşıladılar. Ben de özlemişim gerçekten bazı şeyleri. Ama çok umduğum gibi gitmedi. Belki bunu ayrıca yazmam gerekir ama biraz tatsız durumlar var işle ilgili. Netleşmesini bekliyorum ama belirsizlik yıpratıcı biraz. Daha doğrusu belirsizlikle de aram iyidir de, bu arada biraz fazla üst üste gelir gibi oldu her şey. Olsun. Daha yeni karar vermiştim, geceleri iş düşünmeyeceğim diye. Bunu yapmakta zorlandım. Rüyalarıma girdi.

Gittim, süt izni nedeniyle 1.5 saat erken geldim. Kapıda Ela'nın beni bir görüşü, bir sevinişi var. İnanılmaz. Haftasonu koklaşmaya doyamadık. Yeni bir aşk yaşıyoruz, sanki birbirimizin daha bir kıymetini bilir gibi. Ne gülücükler, ne tatlılıklar. Maşallah. Asıl bu hafta belli olacak neyle karşı karşıya olduğumuz. Bırakıp gitmek zor. Artık her anın daha dolu yaşayacağız. Daha çok birebir olacağız. Beraber büyüyüp, elele geçeceğiz bu dönemden. Umarım hakkımızda hayırlısı olur...

Haftasonu annemler geldi, biraz önce gittiler. Kayınvalidegillerin yolladığı bir koli vardı. Üstüne annemler deli gibi meyve sebze taşımışlar. Bir kısmını ben gerekli işlemlerden geçirip difrize atmıştım. (Ben? Hem de ben:P Kardeşim ve sevgili sen hakkaten anne olmuşun dediler hayretle:P) Annem gelince bir elden deli gibi çalıştık. Dün gece kardeş ve anne balkonda tarhana ile uğraştılar. Bugün fasülyeler, domatesler, dolmalar, kabaklar filan gerekli şekillerde donduruldu, torbalara dolduruldu. Çok yorulduk bedenen. Bir yandan Ela sürekli hareket halinde. Artık yatağı alçak seviyesine aldık, belim kırılıyor yatağa koyana kadar:) Fiziksel yorgunluk... Ama bu hummalı çalışma hali bende düşünecek mecal bırakmadığından zihinsel olarak dinlenmişim. Bir yandan da "kışa hazırlık" ritüeli içinde olmak güzel geldi açıkcası. Kışa hazırlık da değil aslında. Köfte yoğura yoğura en az beş gecelik köftemiz var. Annemin köftesi gibi aynı değil. Annemin köftesi. Ortak yapım. Hem... hem.. ben de anayım.

Tarhana işine dalmışken annemle kızkardeş bayağı sohbeti koyultmuşlardı. Hemen çay götürdüm, yamandım yanlarına. "Benle de ilgilenin Allahsızlaar" dedim. Serin serindi balkon. Çok güzeldi. Anne ve bebişi'nin yazısını anlattım onlara. Hak verdiler biraz. Gerçi yazlıkta bizim kadınlar arası rekabet var biraz. Tarhana, reçel, işte bu yapılan edilen şeylerle ilgili bir çaba, ama nasıl bir koşturmaca. Neyse yapsınlar bakalım.

Yazacak ne çok şey var.

Ela artık küvete oturmuyor. Genelde oturmuyor diyebiliriz. Ayakta duracak. Bugün inat etti, ayakta yıkandı. Kucağa almak zor çünkü hemen tırmanmaya başlıyor, kafama kadar tırmanıyor. Aaa dağcı mı olacak, ne olacak ayol.

Favori oyuncak kitap. Bir de kumada. Elinden oyuncak alırsak kıyamet kopuyor. Saklayınca buluyor. Cin oldu, çok fena. El sallamak motor becerilerde iyi olduğunun göstergesiymiş, bizimki 1.5 aydır filan sallıyor. Sevindim. İşte yaptıkları, yapmadıkları oluyor. Çok da sallamamak lazım bence. Bazı şeyi, önce yapıyor, bazısını sonra yapıyor. Duygusal zindelik kısmı önemli bence. Hem bebekte, hem de ana babada. Çocuk ile kendi aradaki sınırı geçmemelisin. O sen değilsin.

Daha sonra yazayım gerçekten yorgunum dostlar... Allah bilir annem nasıl?

Hamilelik ve Annelik - Kelime Bilgisi - Havadan Mim Kaptım

Can'ın Güncesi bir yazı yazmış.

Ben de bunu çok sevdim. Aynısını kendimce yazmak istedim. Mim gibi aldım üstüme, umarım kızmaz:)

Okuyanlardan mimi üzerine alanlar olursa pek eğlenceli bir şey çıkacak gibi geliyor bana.

A: Aşı. Her ay can acıtan, ağlayınca geçen şeyler.
B: Baba. Babasıııı yeni bir hitap şekli, sevgiliden bişi isterken kullanıyorum:P
C: Can, canımdan parça, güzel kızım.
Ç: Çorap. Sevgi nesnesi, minik şeyler. Ben giydirirsem babası çıkarır.
D: Doğum. Yeni bir bebiş, yeni bir anne baba, aile başlangıcı. Doğmak için ölmek gerekir.
E: Epidural. Acı yok rocky!
F: File: Meyve yeme aparatı.
G: Gaz. Maddenin bebek ağlatan hali.
H: Hastane Çıkışı: ilk duyduğumda anlayamadığım şifreli söz dizisi, bir kıyafet seti çeşidi.
I: Işın tedavisi. Yeni doğan sarılığında solaryum hizmeti.
İ: İş. (bişi demiyorum.)
K: Küvez. Bebek oteli.
L: Lalehan, kızımızla kavuşmamızı sağlayan biricik doktorumuz. Lalehan Kutlay.
M: Mothercare. bebek şeyleri alınan bi dükkan.
N: Nimet.
O: Omuz: Ela'nın başını yasladığı yer.
Ö: Öpmek: Öpmelere doyamamak. Öpmelere kıyamamak. Uzaktan öpmek.
P: Pnömokok : Zaturre aşısı
R: Rotavirüs : Bir çeşit ishal aşısı -
Rutin : Bebekten önce korkulan, bebekten sonra aranan şey.
S: Spinal anestezi. Epüduralla karışında kokteyl olup senin bebişini kucağına uyanık almanı sağlayan şey.
Ş: Şans. Kızımıza kavuşabilmiş olmak.
T: Test. Bir evet, bir hayır, bir belki çıkarak bizleri hoplatan gebelik testleri serisi.
U: Ultrason: Bebişle buluşmalar, görmeden görmeler.
Ü: Üçlü test: Çeşit çeşit test.
V: Veda. İşe giderken hoşçakalll..
Y: Yenidoğan sarılığı. İlk ayrılış, ilk üzüntü, korku.
Z: Zinco: Fazla kullanmadığımız bitkisel gaz giderici baharat karışımı şey.

28 Ağu 2009

Çalışan Anne Günlüğü, Dakika Bir, Gol Sıfır.


Sekiz aydır ilk kez kahvemi soğumadan içtim, uzata uzata. / Kahve aldığımız yerde arkadaşlarla sohbet / öğlen starbucks / bebeklerden bahsetmeden geçen en uzun zaman / Rekor / eski tas, eski hamam / özlemişim / bazı şeyleri hiç özlememişim / süt izni konusunda gerilim / kriz nedeniyle(?) gergin ortam / istediğin bu mu gerçekten? / Ela beni bekler, öğlen aranmış / geldiğim zamanki sınırsız sevinci... / gülüşü / sosyallik, diğer konular / ilk gün iş verilmediğinden, delicesine araştırma, okuma / uzatılmış dikkat birimi / hayırlısı / kısmet / yarın yeni bir gün, üstelik cumartesi / başka bir hayat mümkün / başka bir dünya mümkün / anne ve bebişini işte okudum, öğlen / eskiler, yeniler / zaman, zaman, zaman zaman, hımm o zaman / sorgulamalar / mutlu Ela / anne çok huzuruz olmadı bugün Ela ile ilgili / evden çalışmak? / tekrar kod günleri? / kariyer? sosyallik? para? / hayat? / hadi gel köyümüze geri dönelim / Ela halay mı çeksin, olmaz / Ela büyüyecek, Ela anasına soracak / Ela hangi okula gitsin. / İçim gider, bir yandan. / piyango çıksın.

Akşam kahvesi sevgili elinden. Düzelmiş de kahve bile yapmış, o derece.
I am so happy that I cant stop crying...

27 Ağu 2009

Uzun Bir Günün Sonunda Yaşanan Kahve Keyfi...



Uyarı: Bu yazı kahve etkisi altında yazılmıştır. Kafeinsizdir.

Dün neler yapacaktım, neler yaptım... Neye niyet, neye kısmet. Caddelere gidip kahve içecektim, bir kaç işim var, onu halledecektim. Yakınlardaki fitness yerlerini teftiş edecektim, kuaföre gidip saçlarımı dümmmdüz edin, bir kırışıklık kalmasın aman diyecektim.

Fakat kader ağlarını çoktan örmüştü. Karanlık ve soğuk bir akşamdı. Hayır sabahtı, aydınlık ve güneşli bir sabahtı ama çok korkutucuydu. Sevgili o sabah erken kalkmıştı ki, bir takım sorunlarla karşılaştık. Bir haftadır pek hali yoktu zaten. Dedik, zamanıdır. Kalk gidelim de saraylı. Doktor doktor baksana. Dolayısyla planlar yeniden yazıldı. Kalktık, Nişantaşı'na taşındık. Taksim üzerinden dolmuşla. Sağolsun dolmuşçu amca, gündüz olduğu için anadolu yakasının tüm güzide semtlerine uğrayarak (Altunizade, Beylerbeyi vs) ferah ferah gitti. Bu arada oruçtan mı, ben uzun zamandır o yöne gitmedim ondan mı, herkes felaket agresif. Sarı dolmuşa bindik, inerken bir yolcunun geçmesini bekledik. Adam ineceksen in, karar ver vır vır vır diye sinir yaptı. Ben de dönüp gülerek, "Sinirliyiz herhalde biraz?" dedim. Ay biri bana böyle bişi dese deli olurum sinirden. Adam da kalakaldı. Gözbebekleri büyümüş bir halde bıraktık öyle. Hehehe. Sosyal olmuşum ben öyle, dolmuş ortamlarında sosyalim ben.

Neyse gittik doktora, dedi ki "kesicez". Peki dedik, ertesi güne randevu aldık. Çıkışta Paule gittik, içtim ben kahvemi, hem sevgili de yanımda oh. Oyalanmadık, geri döndük, çok hali yoktu bizim beyin. Hanım hanım oyalanma bakiim dedi, peki dedik boynumuzu büktük. Eve geldik ama ben kuaföre filan gidemedim. Hatta popomu yere uzunca bir süre koyamadan evde bir takım aktiviteler yapıp durdum. Ablamız gidince Ela ile uzun uzun oynadık. Babası yeni bir kitap aldı Ela'ya "sayılar". Allah'ım bu adam kızımı matematikçi yapacak, istemiyorum ben ya. Fizikçi olsun, biyolog olsun, her şey olsun, matematiği çok severim de sonu yok. İspat, ispat ama temeli yalan kuzucum. İnanmıyorum ben matematiğe. Severim ama her dediğine inanmam, o ayrı. Ne demişler, denkleme inanma, denklemsiz kalma.

Ben banyoyu gece 11de yaptım. Uykum da bir güzel kaçtı. Okulun ilk günü hadisesi. Böyle durumlarda ben uyumaya kasmıyorum, kendi tercihimle uykusuzum modeli oturuyorum keyfimce. Geçenlerde iki kitap almıştım, "Yılgın Türkler" ve "İrrasyonel". Bir onu, bir öbürünü okudum. İrrasyonel çok güzelmiş. Ama daha önce okuduğum benzer en az dört kitap var. Örneklerin çoğunu ezberlemişim zaten. Sosyal psikoloji kaldı orda.

Gece üç gibi yattım. Ela 5:45de uyandı.
Süt filan derken, bizim kız olmuş cin. Oyunlar oynadık, kitap okuduk filan. Ablamız geldi 7de. Ben giyindim hafif makyaj, vınn kuaföre. Böyle de son dakika insanıyım. Saçlarım afroydu yani gitmesem olmaz. Hem artık şık şıkırdım bir insanım ben. Elveda şort, elveda tişört. Elveda saç tokaları, taçlar. Bir gün gene görüşürüz. Gittim geldim, kardeşim hazırlandı filan. Ela uyuduu. Kızıma veda edemeden gittiğim için hem içim buruk, hem "ama ama kitapta böyle yazmıyordu, arayacak beni şimdi" diye içim içimi yedi. Teori pratik farkına takıldık. Düzene gireceğiz. Hoşçakaaal yapmadan, el sallamadan gitmek yok. Offf ne özledim, ne özledim ben onu bugün. Kokla, kokla, kokla. Ela'nın en çok nesini seversin deseler, kokusu başlarda gelir. Neyse, gittik işe. Güzel geçti, sıcak karşılama, özlemişim. Dedim, ben geldim ama, bizim beyin durumu böyle böyle, başında kimse yok. Allah'tan dediler, "tamam sen merak etme, git beyinle ilgilen." Dolayısıyla 8:30 gibi gittiğim işten 10 itibariyle çıkıp eve geri geldim.

Berabercene hastaneye gittik. Oturduk, bizi çağırsınlar diye bekliyoruz. Bizim beyin umru değil, kendisi keyfinde gazete okuyor. Ben heyecanlandım bi nedense. Fakat o kadar uyku bastırdı ki, bir kaç kez gözlerim kapanmış dalmışım. "Kocasının operasyon geçirmesini beklerken gözleri dalan genç kadın." şarkısı çalıyordu arka planda eminim. Ki zaten, "ameliyatlar da sevdaya dahil, çünkü ameliyatlılar hala sevgili." Bu arada ziv ziv bloga yazı yazdım, annemler filan takip ediyorlar diye. Ama biraz ortalığı ayağa kaldırmış gibi olduk. Pardon. Cep telefonundan yazdım da öyle ben orda sıkıntıdan biraz da. Uyumamak için.

Girdi, çıktı. Her şey yolunda çok şükür. Bir hafta sonra kontrolü var. Kalktık eve geldik. Bugün izinliyim. Beye yemek neyin hazırladım. İlgi, alaka, pansuman. Baktım iyi, fena değil. Yarın işe giderim ben. O da evde kalacak.

Bizim kız fekat anladı bir şeyler ki bütün gün huzursuzdu. Gündüz normalde saat gibi uyurken maşallah bugün çok az uyumuş. Huzursuz. Dişler de geliyor bir yandan, o da can sıkıyor. Beni aramış biraz, ablasının dediğine göre. Ben varken zaten memelere bir heves ediyor, normalde içmediği saatlerde de. Şu sabah kalkışı 6:30a alsam benden mutlusu yok. Azıcıcık jel sürdük dişe. Çok ama çok az ama rahatlattı diye düşünüyorum. Akşam yedi yemeğini, iştahta biraz düşüş var.

Klasik, yemek, banyo, uyku triosundan sonra, mutfakta biraz işim vardı. Bu bloglar beni de hamarat yapacak herhalde. Kayınvalide, koli yollamış, sebzeler, meyveler filan. Barbunyaları yıkadım, azıcıcık haşladım, küçük torbalarda buzluğa. Annemlerin yolladıkları kabakları pişirdim. Kalanları yarın artık buzluğa atacağım. Çok güzel fasulye, domates var. Annem gelecek haftasonu beraber konserve mi yapsak halleri. Tamamen özenti yani yoksa anladığımdan değil. O değil de buzluk ağzına kadar dolu, ne yapsam bilemedim. Hepsi Ela'nın.

Plansız bir olay bir anda gündemi alt üst edebiliyormuş. Manşetlerde benim işteki ilk günüm olmadı zaten neye uğradığımı şaşırıp, işe de ceee demiş oldum. Bakalım yarın. Ancak hissedebileceğim duygular içimde kaynıyor. Çok özlüyorum yavrumu, çok.

Bu arada, ablamızla her gün Ela hanım çıkıp dolaşıyorlar en az üç kere, çok hoşuma gidiyor bu durum. Bu vesileyle bir yanlış anlamayı da düzeltmek isterim. Kimi zaman bir şey yazıyorum, aklımda bir şey oluyor ama yazınca anlam bambaşka bir yere gitmiş oluyor. Yanlış anlaşılmış oluyor, biri bir şey diyince anlayamıyorum. Kafam karışıyor, jeton sonradan düşüyor.

Ela ile biz başından beri geziyoruz aslında. Yakın arkadaşlarımız ziyaret işte kırk günlükken gitmiştik ikimiz. Onun dışında genelde dışarlarda çok gezdik. Bir yazımda hayatımın en hareketsiz dönemi,eskiden durmazken şimdi kadıköye gidebilmiş değilim derken şunu kastetmiştim. Mira'nın bahçesi hani ülke ülke geziyor ya, hamile olana kadar bizim iş de öyleydi. Yurt içi yurt dışı sürekli hareket. Haftada bir gün şehir dışı mutlaka, üç ayda bir yurt dışı. Çat burda, çat kapı arkasında. Onun dışında da sevgiliyle çok gezerdik, gerek turist olarak, yakın, uzak demeden, gerek İstanbul dahilinde, ver elini Sarıyer, ver elini Emirgan, Taksim, orası, burası filan. Ona kıyasla çok hareketsisiz dedim, yoksa biz Ela ile hemen her gün bir çıkıp turlamışızdır ortamlarda. Sahile gidip gelmişizdir yani.

Kahve de sert olmuş ama hoşuma gitti. Bu vesileyle saati 11 etmiş olup, bu gece inşallah güzel uykular çekme niyetiyle yatacağım.

Yarın güzel bir gün olacak.

Teşekkür ve Şükran...

Şu anda evdeyiz. Küçük bir operasyondu. Aslında baştan anlatmam lazım ama artık akşam. Şu anda biraz işlerim var. İyiyiz, çok şükür. Düşündüğümüzden daha kolay oldu, ama sandığımızdan daha ciddiymiş. Daha erken yapılsa iyiymiş aslında...

Çok teşekkür ederiz desteğiniz için.:)

İyiyiz. Aman diyim, Allah sağlık versin. Küçük bir şey bile insanın önceliklerini, gündemini ve hayat akışını değiştiriveriyor...

Canlı yayın

Sevgili ile hastanedeyiz. Onu içeri aldılar, beni çıkardılar. Dün meraklandırdım kusura bakmayin. Kafa kazan.
Hastane işi çıkınca benim ilk is günü 3 saat sürmüş oldu. Gündem değişti. Her şeyin başı sağlık bunu unutmamak gerekiyor. Bi de benim sevgili hastalanmaz. Temiz adam olduğundan dışardan yiyince besin zehirlenmesi olur.
Birazdan çıkacak evimize gideceğiz. Allah çocukları korusun ve dermansiz dert vermesin

25 Ağu 2009

Gecenin Öteki Yüzü Bizim Yüzümüz...

Bu Bostancı enteresan bir semt. Bahçeler arasından giden yol, Bostanlar arası, Birinci Bostana giden yol gibi sokak isimleri var. Danalar nerde danalar, hesap verin diyesin gelir.

Bir kaç gündür içim sıkılıyor ve neden olduğunu nihayet buldum. Boşluktan. Ablamız geldiği için, Ela ile iyice kaynaşmalarını sağlamak adına kenarda duruyorum, eskiden dört döndüğüm için bu da beni böyle faydasız, "süt veren insan" yaptı gibi hissediyorum. Arada üç kişi oynuyoruz, o zaman Ela çıldırıyor zevkten adeta, onun dışında mesela abla ile gezmeye gittiklerinde kendime ayıracak bol zamanım var di mi. Sıcak banyolar yap, meyve, sebze stokla, üç çeşit zeytinyağlı pişir, ne bileyim, resim çiz, kitap oku. Bunca aydır yapmak isteyip de zamansızlıktan yapamadığın bir şey yok mu kuzum? Çık iki tur at. Caddeye git bir kahve iç gel. Tak gözlüğü, git Remzi'deki koltuğa kurul. Yok. Yapamıyorum. Oturuyorum öyle, duruyorum. İşle ilgili karışık hislerim var hala. Acaba nasıl olacak, bir yandan merak ediyorum. Yarın çıkıp dolanacağım, zaten yapacağım işler var. Sokak kızı özgür anne, vur kendini yollara. Vakti olanla kahve içebilirim caddede?

Garip bir suçluluk duygusu kaynaklı eylemsizlik hali ya da düpedüz tembellik, bilemedim. Son iki günümde aylak aylak oturma isteği belki. Dün gece uykum kaçtı Gossip Girl'in ikinci sezonunu izledim, geç yattım.

Sonra her şey saçma gelmeye başladı bir yandan. Bir şeyler satın almak mesela. Ev. Birisi bir zaman önce burası benimdir demiş, itiraz eden olmayınca onun olmuş. Sonra ondan alına alına gelmiş ve rant çıştuğu için başımızı sokacağımız dama fahiş fiyatlar ödemek, kredi borçları almak, "yaşam standardımız bozulmasın aman" hesabı beş on yıl köle gibi çalışmaya memnun olmak halleri. Alternatifi banka yerine ev sahibi denilen kişiye paralar ödemek. Bence İstanbul denen yerde lojmanlar olsa, şirketler hem servis masrafından kurtulur, hem daha az maaşa insan çalıştırır, hem de insanlar yollarda iki saat geçirmez, hem de trafik olmazdı. Tek kalemde ne çok sorun çözdüm bakın bir oturuşta. Beni başbakan seçin, annelik izni, hem anneler hem babalarca zorunlu olsun. Her şirkete lojman zorunluluğu getirilsin. İşyerlerinde bebek bakım odaları, süt sağma odaları olsun. Daha iyisi, bebekler lojmanlarda, lojmanlar da evin dibinde olacağından anneler gidip süt verip geri gelsin. Daha iyisi, lojmanın içine teknolojik aparatlar konsun, anne ve baba evden çalışsın. Hatta, lojmanlarda bakım hemşireleri ya da ablalar istihdam edilsin, yeni anne baba olmuşlara yardım etsin.

Evde bebek bakımıyla ilgili bir sorun var aslında o da şu. Evde yalnız yaşıyorsun. Ev ahalisi evden gidiyor, sen bebekle başbaşasın. Anneanne, babaanne yok çevrede. Teyze, hala yok. Konu komşu yok. Dışarı çıkabildiğin bir ev hapsinde gibisin. Günde üç kere dışarı çık istersen farketmez. Diğer annelerle buluşabilirsin ama her canın istediğinde değil. Diğer arkadaşlarının hepsi işte o saatlerde. Yani çocuk uyuduğunda komşusunu çağırıp kahve içebilenler kendilerini şanslı saysın.

Öte yandan bu satırları okuyan beni tanıyanlar (mesela annem:) kıs kıs gülüyordur. "Sensin asosyal sensin" diyordur. Yani öyle tuhaf bir durum ki, yıllarca bu toplumun aşırı sorusundan, merakından, gözetleme hevesinden yılmış bir insanım. O nedenle konu komşu olayına çok şüpheli bakarım. Uyuşmak istemedim toplumla, ne ben size, ne siz bana modunda. Sevmem ben insan, bakmayın, uğursuz, huysuz, nursuz bi kişiyim zaman zaman.

Bebişten sonra anlaşılıyor ki "man for himself" (kendi kendine yeten insan?) yalan. Yalan değil belki ama zor. Zor değil belki ama gereksiz. Bir şeyler eksik kalıyor. Alt katlarda Ela'dan bir kaç ay büyük bir bebek var. Gidip annesiyle mi tanışsam, ne yapsam.

Kuşaklar gelip geçiyor. Bizden bir önceki kuşağa yazık olmuş biraz. Kendilerine çalışıyor diye laf söyletmemek için, hem evinde, hem işinde başarılı olmak için çalışmış durmuşlar. Çalışmamayı hiç düşünmemişler bile "Okumuş olmak" onların hakkı değil verilen bir ödül, bir hediye, hak edilmiş bir nişanmış. Okuduğu halde çalışmamak, istediği halde okuyamayanlara ayıp etmek, onların hakkını gaspetmek gibiymiş. Dehada pencere önünde duran saksıdaki çiçeğin bile payı varmış.

Aynı şeyleri yazıp duruyorum. Bugün Ela'nın eski hallerini Dvdye kaydettim. İnanılmaz. Gelişim, o ilk haller. Mucize. İçimdeydi, dışımda.

Şimdi zamanım var ama ne yapacağımı bilemeden oturdum, blog yazıyorum. Belki bir süre daha az yazarım. Nedense bu konuda da içimde bir sıkıntı var. Çok yazdım sıkıldım mı ne? Yaz yorgunluğu mu?

Belki.

Kaçtım ben.

24 Ağu 2009

Şeftalili Çalışan Anne, Kaliteli Zaman...

Bu soruları sormam lazım anlıyor musunuz. Perşembe büyük gün. Ciciler giyilecek, topuklar kuşanacak, işe gidilecek... Ela hanım bakıcı ablamızla kalacak, umarım çok kötü etkilenmeyecek. Yalnız... Ela ile bakıcı ablamız birbirine alışsın diye ben biraz geri durdum bu ara. Bakıcı abla gittiğinde ise
  • Kızımı çoook özlediğimi,
  • Nedense hala yorgun olduğumu (o kadar koşturmadığım halde?),
  • Kaliteli zaman geçirmekten ne anladığımı sorguladığımı farkettim.
Akşam geldiğimde eve neler olacak. Alacağım, koklayacağım, öpeceğim. Sonra Ela'nın yemeğini hazırlayacağım. Şeftali püresi ve tahıllar. Yedireceğim, sonra banyo geliyor. Sonra süt zamanı ve uyku. Bu arada derede öyle bir şey yapmalı ki, sadece kızıma ve bana ait olmalı. Yalnız zaman geçirmek, saçını okşamak, konuşmak... Öyle yemek hazırlamalara filan dalmamalı. Ona ait olmalı. Anne İş'te kitabında bir örnek vermiş. Anne ve kız sadece on beş dakika geçiriyorlarmış. O on beş dakikalarda bir bebek dikmişler. Bir buçuk yıldan uzun sürmüş, ama aralarındaki iletişimin sembolü olmuş. Ela böyle aktiviteler için küçük. Belki bir süre top yuvarlarız. Bugünlerin favori oyuncağı top. Atalım, geri alalım, geri atalım halleri.

Aslında kaliteli zamandan ne kastedilmediğini biliyoruz. Sevgililer için mesela. Mesela beraber film izlemek, sinemaya gitmek, bir dizi izlemek filan (eğer True Blood ya da Lost değilse) bizim için kaliteli zaman sayılmaz. Yayılmış izliyorsun, yalnız da izleyebilirdin gibi. Yemek yapmak, yemek, koşturmak, beraber çamaşır asmak da değil. Sadece ona ve bana dair bir şeyler olmalı, iletişim olmalı. Ela, babası ve ben bazen Ela'yı ortamıza alıp yatakta oynarız, sohbet ederiz hafta sonu. Sanırım o kaliteli zaman, çünkü üçümüz de rahatlıyoruz, eğleniyoruz ve birbirimizin varlığını hissediyoruz, buna ihtiyacımız var. Ama benim bulaşık mak. yerleştirirken Ela'ya laf atmam kaliteli zaman değil, eğer aklım onda değilse.

Yani öyle bir şey yapmalı ki, Ela ve ben birbirimizi hissetmeli, gözlerimize bakmalı, gülmeli, o sıcaklığı yaşamalıyız. Sabiha Paktuna Keskin'e göre, ilk üç yaşta öncelik bebeğin ihtiyaçlarının giderilmesi. Kaliteli oyuncaklarıyla oynamak kaliteli zaman değil yani. Evdeysen sen besle, sen altını aç, sen oyna gibi anladım ben onu. Bebeğin iyi bakılması kaliteli zaman. Üstüne sitimule edilmeli ki, beyin hücreleri arasındaki bağlantılar, snapslar çoğalsın, çoğalsın, çoşsun.

Bebişler genetik materyalle doğuyor, bir potansiyelleri var. Eğer beyindeki bağlantıları arttırabilirsek, bu onları duygusal açıdan daha sağlam, daha akıllı yapıyor. Yani aslında bu mantıkla, lisede dersaneye para verene kadar, bebeğinle beş yaşına kadar iyi ilgilen daha iyi. Ve bu ilgi videolar, filmler, oyuncaklar filan değil. İlgi. O kadar. Kişisel olarak ilgileneceksin, konuşacaksın. Kafiye ve ritm duygusunu çok severmiş çocuklar. Anne sesiyle şarkı söylenecek. Dışarı çıkılacak, çiçeklere dokunulacak, hortumdan fışkıran su izlenecek, kuşlara bakılacak. Ve bebeğe dokunulacak, okşanacak, masaj yapılacak...

Düşünüyorum, neler yapmalı diye. Sanırım kendi adıma yapabileceğim en iyi şey, işten kafam boş gelmeye çalışmak ve işte olanları eve hiç taşımamak. Yoga mı yaparım, dua mı ederim, kafamı duvara mı vururum, neyse. Kafa boş olacak ki ilgimin tamamı kızıma akabilsin. Parazit olmasın, saçma sinyaller aramızdaki iletişimi bozmasın. Geldiğimde onu alayım, biraz konuşayım. Sonra yedireyim. Banyo sonrası konuşması ve zaten uyku zamanı. Sabahları erken kalma ve kimsecikler gelmeden, herkes uykudayken başbaşa zaman. 6-7 arası gibi. Akşamları zaten bir yaşına kadar süt izni var, erken gelip kızımla vakit geçireceğiz.

Bunu duyurmak lazım. 0-5 yaş arası ne yaptın, yaptın. Sonrası çok geç.

Tv karşısında unutulan çocuklar var. Anne ev işi yapsın diye kenarda bekleyenler var. Gelin hanım koştursun diye kucağına bile alamıyor, aman kucakçı olmasın. Öyle bir hareket olmalı ki, "ilk altı ay anne sütü" gibi bir şey olmalı. "İlk bir yıl ilgilenin" gibi bir şey.

Hayatımız çocuksuzluk üzerine kurulmuş. Bunu insan çocuğu olmadan anlamıyor. Çocuk olur olmaz sanki gizli bir örgüte girmiş gibi oluyor insan. Ne taksiler bebeklere göre düzenlenmiş, ne yollar bebekli annelere göre. Ne de süt izni denen komedi mantıklı. Hiç yoktan iyidir tabi de, yani İstanbul'da öğlen süt iznimi kullanıcam desen, çoğu zaman 1.5 saatte anca evine gidersin. Bence isteyenin maaşından kessinler, izin daha uzun olsun mesela. Çözümler düşünülebilir.

Ama bunlar bir yana, bebişin ilk yıllarında, anne, baba, kardeş, çevre, anneanne, babaanne demeden, bebişle birebir ilgilenilmeli. Ne yediği, ne içtiği, kilo alıp almadığı kadar önemli...

http://www.aboutintelligence.co.uk/increasing-your-babys-intelligence.html.

(8. ay - 1 hafta) Doktor Kontrolü

Gittik, geldik, hemen aklımdayken yazayım dedim.

  • Boy, 70cm, Kilo 8200 pek memnunuz halimizden.
  • Gün aşırı tam yumurta sarısı verilecek, diğer günler ceviz konacak kahvaltıya.
  • Ekmek, kek, şeftali gibi şeyler minik minik ağıza konacak, çiğnesin diye ufacıcık. Ama yemeğe katılmayacak. Pek faydalı değilmiş.
  • Yoğurdun fazlası zararmış. İnek sütünden yapıldığından istenmeyen proteinler fazla yendiğinde alerji yapabilirmiş. Yoğurdu meyveyle karıştırmak ya da yoğurt + meyve vermek çözüm.
  • Tavuk balık kelle bunlar yenir elle. Tavuk ve balık verebilirmişiz. Tavuk kırmızı et kadar değerli değilmiş ama bakıcı ablamızla konuştuk 2 gün et 1gün tavuk gibi gidicez. Balık da akşamları levrek ızgara ya da buğulama yapıcaz.
  • Yürütmeye çalışmayın dedi, ayaklarına fazla güç vermesin ama sonra baktı ki bizim kız oturmaya direniyor hep ayakta durmak istiyor, ayakta dursun ama dokuz ayı doldurunca adım atmasına izin verin dedi, bakalım nasıl olacak. Ağlıyor bizimki, istiyor.
  • 12 aylık olana kadar son aşımızı olduk, bundan böyle iki ayda bir doktora gitcez.
  • Genel durum filan maaaşaalllah.
  • Öğlen emzirmeye eve gitmene gerek yok dedi. Erken git daha iyi dedi. Günde 3 kere emzirsen yeter dedi. Sabah, akşam bi de 11de.
  • Düşme konusunu sallamadı, bunca yıllık doktorum öyle düşüp de kötü bişi olan çocuk görmedim dedi fekaaaat boğaza bişey kaçması ciddi bişeymiş. Çok dikkat edilecek. Zeytin çekirdeği, efendim boncuk, ilaç filan gibi şeyler ortada durmayacak hiçbi şekilde. Banyoda alçak rafta çamaşır suyu filan olmayacak. En riskli şeyler onlarmış.
  • Demir verdi, vitamin verdi, içilecek.
  • Keyfimiz gıcır:)
  • Sonunda bizim kız kendisine aşı getiren hemşireye laf saydı. Bayaa bi söylendi, çok komikti. İyi konuşuyomuşuz. Efferim.
  • Unutmadan üst dişler geliyormuş. Uçlar çıkmış, geldi gelecek. Diş jeli süreyim mi dedim, yaniii dedi. Gerekmedikçe sürme dedi. Peki dedik. Sürmemiştik zaten.
Böyle işte canlar... Aklımıza gelenler bunlar.
Sevgiler...

Bugünlerde...

  • Ela Hanım bugün doktora gidecek, bakalım kaç kiloyuz, boyumuz kaç...
  • Ayakta durmaya bayılıyoruz. Ayakta durmayınca ağlıyoruz. Her halıya, her masaya, her kilime basmak istiyoruz.
  • Aynalar harika. Karşısında durup birbirimize gülüyoruz. Kendini tanıyor olabilir.
  • Kumandalar ve cep telefonları. Almazsak ağlıyoruz. İstiyoruz. Çok tuşlu, basınca ses çıkaran bir oyuncak almak istiyorum
  • Kollarından tutunca ciddi ciddi adımlar atıyoruz. Çok sabırsızlanıyor minik. Yürümek istiyor. Hiç bir emekleme belirtisi yok bu arada.
  • Dünden beri iştahta bariz bir azalma var. Yeni diş?
  • Ablayla oyunlar oynuyoruz. Montessari'nin de dediği gibi, engelsiz bir oyun ortamımız var. Yere bir örtü, üstüne çift kat battaniye, üstüne nevresim, salonun ortasına çadır gibi kuruluyoruz. Genişçe bir alan. çevrede minderler. İstediği yere gider Ela, istediği yana yuvarlanır. Oyuncaklarını alır, oynar. Ev çingene çadırı ama kızım mutlu.
  • Dün kumandaları sakladım. Görmeyince unutuyorlar ya teoride. Yastığın altına koydum. İki dakika geçmeden geldi, yastığı kaldırdı, kumandayı aldı.
  • Alkış yapmaya bayılıyoruz.
  • Ona dokunmamı çok seviyor, okşamamı, yüzünü sevmemi, ona konuşmamı, şarkı söylememi. Özlüyoruz birbirimizi. Hem de çok.
  • Babaya bakarak bababa diyor. Enneee diye ağlıyor beni isteyince. Tesadüf?
  • Cee cee sevdiğimiz oyunlardan.
  • Daha pütürlü yemeye başladık.
  • Yazlıkta bi kere yemek yerken öksürdü, annemi korkuttu. Sonra hoşuna gitti, yemek yerken oyun olarak öhü öhü ama gözümüzün içine bakarak. Hehehe. Şimdi abla ile tepkisizlik kararı aldık, öhö öhöler azaldı. Put gibi duruyoruz.
  • Dişlerimiz iki tane altta o kadar şirin ki....
  • Elimden erik yedi, dişleyerek, kopararak. Çok tırstım çok ama sesimi çıkarmadım ve yedi. (Bu annelik ne zorrrr. Ödün patlaya patlaya izin veriyorsun. Yapabiliyor çünkü. Ama ilk kez. Kaçar mı boğaza, ne olur. Zor valla...)

Zor Haftasonu ve Köprüden Önce Son Çıkış...

Sabah Tekir'in blogunu okudum. "Dünyayı güzellik kurtaracak, bir insanı sevmekle başlayacak her şey..." Üstüne, k.i.s.d'yi okudum. İkisi birleşince ortaokul ve lise yıllarıma gidip gelir gibi oldum. Zülfü Livaneli dinliyoruz. O zamanlar her şey daha naif. Güzel günlere inanıyoruz. Bir insanı sevince, gerçekten bir şeyler başlar mı? Bize dünyayı dar edenlerin sevdikleri var mı? Hayatlarında güzellikler var mı?

Zor bir haftasonu geçirdik. Hastalandık, boynumuz tutuldu. Çok dikkat etmemize rağmen bir an lık gafletle, Ela bizim yataktan düştü. Allah'tan alçak bir yatağımız var ve çok sert düşmedi. İyiyiz. Fazla panik olmadım, Özlem'in ve Kuzu'nun yazdıklarını okuduğum için daha sakindim. İlk anda dünya başıma yıkıldı tabi korktum. Ela benim korkmama ağladı daha çok. Biraz ağladı geçti. Sevgili hasta bir yandan. Sürekli ilaç içiyor, midesi kötü. Ben boynumu çeviremiyorum bir yana. Cumartesi gerçekten çok zor bir gündü. Bittiğinde sevgili de ben de perişandık, serildik.

(Bu arada, "tarhana başı" denen bir yemek öğrendim. Evde haşlanmış patates ve kıyma vardı. Onları yuğuruyorsun, içine baharat ve bulgur koyuyorsun. Köfte yapıp, teflon tavada çok az yağla kızartıyorsun. çok lezzetli ve kolaymış, tavsiye ederim.)

Aslında başka şeyler yazacaktım ama toparlayamıyorum.

Zeitgeist diye bir film var belki duymuşsunuzdur. Pazar günü arkadaşlarımızla buluştuk. Pek eğlendik, güzel geçti. Akşam geldik, Ela çok yorulmuştu, erkenden uyudu. Biz de kafamızı boşaltalım diye düşünerek (zihnim yine fazla mesai yağmaya başladı, susturamıyorum) Zeitgeist'ın ikincisi olan "Zeitgesit Addendum"u izledik. (http://www.zeitgeistmovie.com/ 'dan izleyebilirsiniz.) (Türkçe altyazılı olarak burada)

Güzel bir çalışma olmuş. Bir kısmını biliyoruz, takip ettiğimiz için. Bir kısmını yaşadığımız için biliyoruz. Devalüasyon, IMF'den alınan krediler, Özelleştirme süreçleri. Ülkenin an be an fakirleşmesi, bir günde paranın pul olması. Hepsini yaşadık ve yaşamaya devam ediyoruz.

Kapitalist dünyada yaşamak ve bir alternatif umudundan bile yoksun olmak... Nazım Hikmet'in bir şiiri vardır, "Uyumak şimdi, Uyanmak yüzyıl sonra sevgilim... " Yüz yıl sonra uyansan, mesela 2041'de 1941 den beter olarak bir umut olmayacak. Tek kutup, her şey satılık. Ne yapacaktı Nazım Hikmet şimdi hayatta olsa? Bir yayıneviyle 200.000 kopya satış üzerinden anlaşıp, Bodrum'da yazlık mı alacaktı? Aşk romanları mı yazacaktı, plajlarda onu mu okuyacaktık.

Bir şeyler çok yanlış gidiyor. Kokuyor, koktukça burnumuza mandal takıp kokuya alışmaya çalışıyoruz sadece.

İzledik ve uyuduk... Toparlayınca daha iyi yazacağım.

"YİRMİNCİ ASRA DAİR


— Uyumak simdi,
uyanmak yüz yil sonra, sevgilim...

— Hayir,
kendi asrim beni korkutmuyor
ben kaçak degilim.
Asrim sefil,
asrim yüz kizartici,
asrim cesur,
büyük
ve kahraman.
Dünyaya erken gelmisim diye kahretmedim hiçbir zaman.
Ben yirminci asirliyim
ve bununla övünüyorum.
Bana yeter
yirminci asirda oldugum safta olmak
bizim tarafta olmak
ve dövüsmek yeni bir âlem için...

— Yüz yil sonra, sevgilim...

— Hayir, her seye ragmen daha evvel.
Ve ölen ve dogan
ve son gülenleri güzel gülecek olan yirminci asir
(benim safak çigliklariyla sabaha eren müthis gecem),
senin gözlerin gibi, Hatçem,
günesli olacaktir...


12.11.1941 "

22 Ağu 2009

Sonsuzluk ve Bir Mim

Uykum kaçtı, hem de çok fena kaçtı.
Sankim hala hamileymişim gibi kaçtı uykum ve çok uykum var. Miyaaavvv.

Bilg. başına geçtim, bi bakınayım diye. Dağlar kızı bizi ödüle layık görmüş, bir de mim patlatmış. Yazmamak olmaz. (Dağlar kızı ne zaman yorum yazsa, dağlar kızı reyyhaann diye söylüyorum içimden, takıldı yine:)

Mime gelelim...

1. Ödülün logosunu eklenecekmiş, ekledik.
2. Ödülü veren kişinin linki verilecekmiş : Dağlar Kızı
3. Hakkımızdaki 7 ilginç şey:

Düşün düşün aklıma pek ilginç bişiy gelmedi. Pek ilginç bir insan değilim sanırım.

1 - Küçükken çillerim olsun isterdim, büyüyünce oldu.

2- Gözlerim farklı numara, üstelik astigmat var. Ama beynim görüntüyü düzeltiyor mu, ben mi alıştım bilmem, gözlük takınca, yerdeki kareleri paralel kenar gibi görmeye başlıyorum.

3- Bir günde sekiz kitap okumuşluğum vardır. Arada böyle abartma krizlerine girerim. Yedi günden fazla uyanık kalmışlığım vardır.

4- Sevgiliyle aynı kitabı aynı anda okuma huyumuz vardır.

5- İlk gittiğim film Şampiyon'dur. İlk tek başıma arkadaşlarımla gittiğim film Coctail'dir. İlk romantik hayallere daldığım film Dirty Dancing'dir. Ortaokul ve lise yıllarında neredeyse her cumartesi şehirdeki tek sinemanın saat 10 seansına gitmişizdir arkadaşlarla. Belirli yıllar arasında sinemalarda oynayan her filmi izlemişimdir. Ninja kaplumbağaları'ndan, Doğum Günü Dört Temmuz'a.

6- Kardeşimin kuşağının Star Wars, İndiana Jones filan izlememiş olmasına üzülüyorum niyeyse. Şu anda izleseler aynı şey olmayacakmış gibi geliyor. Gaaaliiimaaa. Bi de ben senin babanım luke.

7- Tom Cruise'e garip bir sevgi beslerim. Sanki bir türlü uslanmayan kuzenim, akrabammış filan gibi gelir.


4- Sevdiğimiz bloglar...
Ben seçemedim. Listemdeki tüm blogları seviyorum. Hemi de hepsini. Valla... Listelemeye başladım, yediyi geçti. Sonra öyle ayıramadım ben:)

5. Ödülü göndereceğin bloglara mesaj bırakıyoruz.

Mim, kuzu zaten yazmış onu geçtim.

Yeliz,
tuğçe,
kiraz sevdası,
k.i.s.d,
özlem,
tekir

sobe!

Sonradan not: Ben saydığım arkadaşlara ödül vermiş olayım, ama diyim ki, gönlümden geçen tüm liste...

21 Ağu 2009

Siyahlar ve beyazlara dair...


Hava çok sıcakmış.

Adamın biri sufiye gidip "Yazın insanlar sıcaktan şikayet eder, kışın soğuktan. Şu insanoğlu da hiçbi şeyden memnun olmuyor canım" demiş.
Sufi de demiş ki,

"ben bahardan rahatsız olanı duymadım".

20 Ağu 2009

İşe Dönüş Hazırlıkları...

Evdeki son günlerimi geçiriyorum. Bakıcı ablamız her gün geliyor. Keyfimiz yerinde. Ablamız, tecrübeli, bilgi görgü sahibi çok tatlı bir kız. Benden üç yaş küçük. Ela'nın teyzesiyle karışmaması için abla deme kararı aldık. Şimdilik iyi gidiyoruz maşallah. Umarım hep öyle gider. Kanımız kaynadı. Ayrıca okumayı seven, kitap seven bir hanım. Huyumuz suyumuz çok farklı değil. Ela için iyi olur diye umuyorum.

Aralık sonuna kadar süt iznimi günde 1.5 saat olarak kullanacağım. Ya öğlene birleştirip, ya da akşam erken gelmek şeklinde olacak. Böylece kızımı göreceğim biraz daha fazla. Alışacağız. Zaten 8 aylık olmuş oluyor. Bu kadar zamanı beraber geçirdiğimiz doya doya süt içtiğimiz ve koklaştığımız için mutluyum.

İşe dönerken...

Bir kere kıyafet meselesi en önemli gündem maddesi olarak karşımda duruyor. Etek, ceket, kumaş pantolon, topuklu ayakkabı hoşgeldin. Eski kıyafetlerim dolapta hüzünle bana bakıyor. Bir süre daha görüşemeyeceğiz en sevdiğim gri ceketim ve eteğim. Dün kıyafetlerimi çıkardım. Ütü isteyen, yıkanmak isteyen, üzerime olan olmayan. Bir kaç gömlek hala üzerime oluyor, buna sevindim. İki etek de çok şık olmamakla beraber eh işte arada giyilebilir halde. Ayakkabılara baktım. 1.5 yıldır giymedim topuklu, öylece bekliyorlar kenarda. Denedim, bir tuhaf geldi. Bisiklete binmek gibi olsa gerek. Unutulmaz. İkinci gün alışırım.

Bugün birazdan alışverişe gidicem. Bir ön gezmeler yapayım, bakalım tükkanlara neler gelmiş neler. Ama zaten zayıflayacağım için (sağlıklı yiyip hüp diye gidecek ya kilolar, olumlu düşünce, çekim yasasi filan:P) fazla bir şey almayı düşünmüyorum. Bir ay idare etsin. Önümüzdeki ay sonu tekrar bakarım.

Kuaföre gitmem gerek. Saçlarım fön görmeyeli ne çok zaman geçti. Bu hallerine alıştım, hele yazlıkta böyle doğal olarak kururlar, güzel olurlar ah. Saçımı kestireceğim biraz. Daha pratik şekil alsın. Manikür yaptırsam... Belki.

İçimde bir sıkıntı, bir sıkıntı... Yaz tatili sonrası okula döner gibi, hatta yeni bir okula başlar gibi bir sıkıntı. Erken kalkmak desen, zaten 6:30 da kalkıyorum sekiz aydır. İkinci gün daha neşeli şeyler yazacağım eminim ama şu anda varolan zamanımın bile tadını çıkaramıyorum.

Ablamız olduğu için Ela ile başbaşayken yapamadığım bazı işleri yaptım. Dolapları yerleştirdim. Yemekler pişirdim. Ablamızla beraber Ela'nın odasını yerleştirdik. Çamaşırları yıkandı, ütülendi. Bir yandan oryantasyon devam ediyor. Ütü burada, ütü masası burada, toz bezleri burada, mutfakta şu şurda. Çamaşır makinesi böyle çalışır. Nasıl olacak diyordum, yavaş yavaş oluyor.

Ela ablamızın elinden, benim elimden yediğinden daha çok ve sorunsuz yiyor. Maşallah diyelim yine. Doktorumuz izindeymiş, önümüzdeki pazartesi gideceğiz. Bu arada evde tarttım 7800 gibi bir kilo çıktı. Ah gidi sağlık ocağı, bu kadar fark olur mu? Benim tahminim de oydu, sevindim açıkcası. Ela mutlu gözüküyor. Yanaklar, göbüş filan yerinde, kıvamında bence. Anneanne, dede pek yaradı kızıma.

İçimde bir hüzün... Hem mutluyum, hem içim daha rahat, hem dokunsalar ağlayacak haldeyim. Nedendir bilinmez gerginim sürekli, gevşeyemiyorum. İş yüzünden mi, todo listem kabarık ondan mı? Yavaş yavaş yapıyoruz işte adımları. Kilo desen, çok dert etmiyorum, alınacak kıyafetler, verilecek kilolar, hallolur. Bakıcı ablamızı sevdim, içim rahat, Allah bozmasın. (Çok şükür) Ama gerginim. Belki de bu kadar aradan sonra işe dönme hallerinin yarattığı stresi azımsıyorumdur. İçim sıkılıyor içim...

Aslında evde olmak bana bazı açılardan zor geldi. Ela ile olma kısmı değil, yorucu da olsa, çok güzel zamanlar geçirdik beraber. Oyunlar oynadık, kitap okuduk. Şimdi içerdeler sesleri geliyor. Evde çalışıyor olsam, sadece bedenim evde, ilgim işimde olacak. Daha mı iyi, daha mı kötü olur bilmiyorum. Öte yandan sanırım bir miktar sosyalliğe ihtiyacım var. Kendimi (Call of the Wild) Vahşetin Çağrı'sındaki Buck gibi hissetmeye başladım. Vahşi hayat, bir yandan gelll gelll diyor. (Domestik/Evcimen hayata karşılık olarak)

  • Önce işlere güçlere, adapte olacağım.
  • Eskisinden daha insan odaklı, daha sosyal ve sabırlı olacağım.
  • İşi hayat, nemat meselesi haline getirmeyeceğim, çalışacağım ama kendimi tüketmeyeceğim.
  • Anlamlı bulacağım, vatana, millete faydalı işler yapmaya çalışacağım.
  • Biraz daha rahatladıktan sonra STKlarda görev almaya, en azından bir projede rol almaya çalışacağım. Eğitimle ya da okul öncesi eğitimle ilgili olabilir.
  • İyimser, pozitif olacağım.
  • Geçmişe baktığımda, moral veren, güzel olayları düşüneceğim. İnsanlara baktığımda iyi yönlerini abartıp, kötü yönlerini daha az önemsemeye çalışacağım.
  • Stresle baş etmek için etkili bir yöntem bulacağım. Belki her gün sıcak banyo, belki spor... Yoga olabilir?
  • Yürüyeceğim. Akşamları geldiğimde belki kızı da alıp çevrede biraz dolaşacağım. Belki bir yürüme bandı araştıracağım.
Neşeli ol ki genç kalasın.

Sevdiğim işte verimli bir şekilde çalıştığım için, (başarı odaklı bir insan olarak) kendimi daha iyi hissedeceğim. Mutlu anne Ela'ya yansıyacak. Dün sevgilinin de dediği gibi, evde olsam ama gergin olsam sürekli, işe gitse miydim, gitmese miydim diye düşünüp dursam Ela'ya daha zararlı.

Mutlu anne, mutlu Ela.

18 Ağu 2009

Bebek, Yolculuk ve Oto Koltuğu Halleri...



Oto koltuğu kavramını duymam Ela'ya hamileyken oldu. Alınacak listelerinde gördüm. Araba ile yolculuk sevmeyen bir kişi olarak, (yürüyelim, toplu taşıma kullanalım, şartsa taksiye, uçağa, vapura, feribota binelim) çocukla ne kadar çok arabaya binmek zorunda kalacağımızı kestiremedim açıkcası. Sonra özellikle koltuksuz İngiltere'de hastaneden çıkmanıza izin verilmediğini öğrenince "bir koltuk şart" dedik. Ela henüz doğmamıştı ki gidip chiccodan auto-fix koltuğumuzu aldık. İngiltere'deki arkadaşımız mutlaka İsofix olsun ve britax alın dediği için öncelikle onları araştırdık. Ama yenidoğanın da binebileceği bir britax bulamadık. Chicco, (autofix biraz çakma isofix gibi geliyor kulağa:P) koltuğumuzu altınadaki parçasıyla (baza) beraber aldık.İyi ki de almışız... Zaten başka türlü olmasına imkan yokmuş. O baza olmadan bir kez taksiye bindik ve yol boyu huzursuzlandım durdum.

İlk kez uzun yola gittik Ela ile.

Aslında benim düşündüğümden güzel gitti. Yol boyu, şarkılar, türküler söyledik. Uyduruk koltuk örtüsü çok işe yaradı,terletmedi. Arabanın kliması iyiydi. En sıcak gün olmasına rağmen, yolarda bol çalışma olmasına rağmen sıkıntı çekmedik. Bol bol mola verdik, dinlendik. Kucağımıza aldık. Giderken görece daha rahattık. Dönüşte de sorun olmadı. Bir kez gerçekten ağladı ve sıkıldı. Yine şarkı, türkü ile idare ettik. Okuya okuya ezberlediğim kitabını ezbere okuyunca arabadakiler ve Ela çok şaşırdılar ve sevindiler. (Gittiğim her yere evim de gelir, ben evimi çok severim, hoşçakaaal...) Feribot sırasında dışarı çıktık ve rahatladık.

Yolculuk sırasında rutinimiz ilginçtir bozulmadı. Aynı saatlerde uyuduk, aynı saatlerde yemek yedik. Yol için milupanın hazır sebze yemeklerini tercih ettik. Akşam tahılı için tek kullanımlık mamalarından hazırladık. Yoğurt için de yine sütaş baby mix verdik. Büyük kolaylık.

Tekrar çıkacak olsak Ela'nın akşam uykusunu yola denk gelmeyecek şekilde ayarlamaya özen gösteririm. Giderken yola erken çıktık ve öğleden sonra yazlığa vardık. Dönüşte tatil sonrası trafiği ve feribot sırasına yakalandık, gece yarısına doğru gelebildik. Her ne kadar sonlarda uyumuş olsa da huzursuzlandı ve beni gerdi. Ben gerilince ister istemez, ne kadar etkilenmeseler de araçtakiler de etkileniyor. Tatsız. Keşke, keşke daha az gerilebilsem trafikte. İlerleme var, yine de benim zayıf noktam bu.

Eğer neden oto koltuğu almalıyım diye bir düşünceniz varsa, hiç düşünmeyin. Bu neden aşı yaptırıyoruz ki gibi bir soru. Araç koltuğu kazalardaki bebek ölümlerini %71 oranında azaltıyormuş. (Kaynak burada. ) İkna olmazsanız, Kitubi'nin Bebeğim neden arkaya dönük oturmalı? yazısını okuyun.

Bu arada ben koltuğu yana monte etmek daha iyi diye biliyordum. Bugün internette gezinirken, orta koltuğa monte etmenin daha iyi olduğunu okudum bir kaç yerde. Hangisi daha doğru araştırmak lazım.

Bu arada fotoda gördüğünüz gibi, chicconun güneşliğindense biz beyaz örtü serinliğini tercih ettik. Arada altına girip çadırcılık oynadık.

Yolların favori şarkısı Ali Baba'nın Çiftliği. Bizim çiftliğe yeni hayvanlar geldi, arı, yılan, kurbağa, tavşan ve sincap gibi...

Listemiz sırasıyla şöyle:

Horoz - üüürürüü
Tavuk - gıtgıtdıdak
Kedi - mavv, miyyv, miyav
köpek - hav how, vorf
at - nihhaahhaha
eşek - ai ai
inek - mööö
kuzu - meeee
ördek - vakvak
kuşlar - cikcik
kurbağa - vrak, ku vak vak vak
arı - vızzz
yılan - tısss
tavşan - fırk fırk.. dişle.
sincap - cık cık cık
aslan - roaaarrrhh

Aklınıza gelen başka hayvan varsa, çifliğe bekleriz...

Diş Buğdayı Resimleri ve Ela'lar...


İşte bizim kızlar...


Diş buğdayı böyle oldu. Üzerine ceviz, fıstık koyup yedik...


Bu seçimden hemen sonra. Parayı kaptılar resimde görüldüğü gibi...:P


Geleceğin sanatçıları...



17 Ağu 2009

Ela'nın Diş Hediği / Buğdayı

Bizim kızın dişlerinin yazlıkta çıkacağı içime doğmuştu. Benim 6. ayda, sevgilinin 7. ayda çıkmış. Eloşun babasına çektiği bir kez daha tescillenmiş oldu. Maşallah diyorum, çünkü dişlerin geldiğini hiç anlamadık. İki tane birden kendi kendine çıkmış hop diye. Çok sevindik tabi. Diş buğdayı yapalım diye heves ettik. Bu gelenek görenek tayfasından hiç bişi yapmışlığımız yok şu ana kadar. Hazır anneannede yanımızdayken, kalabalık varken yapalım dedik. İstanbul'da yapamazdım herhalde kendi başıma.

Cumartesi yapalım hem babamız, hem teyzemiz de gelir demiştik ama belli belirsiz. Kuzunun annesini aradım, onlar da belki geliriz cumartesi demişlerdi. Dedim, gelin gelin buğdayı da yapalım. Sağ olsunlar, üşenmediler, kalktılar geldiler.

Annem döktürdü bir gün önceden, bir çeşit tatlı, bir çeşit tuzlu puaça, börek, kek, zeytinyağlı dolma, tatlı. Ayıp olmasın diye ben de zeytinyağlı fasulye yaptım ve Ela ile ilgilendim süreç içinde. Sevgili İstanbul'dan buğday aldı getirdi. Sabah da annem nohutlu buğdayı yaptı. Nohut ve buğday ayrı ayrı haşlanıp karıştırılıyor. İsteyen üstüne şeker, ceviz, fıstık filan katıyor. Annem cevizli fıstıklı bir karışım hazırladı. Ekleyince cidden lezzetli oldu. Pek umutlu değildim nedense ama pek bir lezzizdi. Kızımızın dişleri buğday gibi düzgün olsun içinmiş. Tariflere bloglardan baktım. Elimde cep telefonu ziv ziv okudum bir yandan annem nohutu haşlıyor filan matraktık.

Diş teyzesi olarak, gerçek teyzesini seçtik. Kardeşimin dişleri hem çok sağlıklı, hem de çok düzgündür, maşallah. İyi de bakar. Pek güzel gülüşü vardır. Ayrıca her diş fırçalayışta kızımın karşısına geçerek, hem güldürmekte, hem de örnek olmaktadır. (Diş fırçalayanlar! En az iki dakika fırçalanacak, ona göre!)

Sonra malum seramoniyi yaptık. O arada ben Ela'yı emzirdim filan azıcık panik yaptım ama neticede çok güzel oldu.

Masaya steteskop, fotoğraf makinesi, kalem, kitap, kablo, makas, ruj koyduk. (Çok geleneksel olmadı bu kısım.) Bizim kız steteskop seçti. Babası "nayır nayır doktor olmasın çok zoorr" diye inledi durdu. Diyorum, "ya belki AIDSe çare bulacak, belki kanseri tedavi edecek". "Başkaları yapsın, yazık bizim kıza" diyip duruyor. Ben sevindim halbuki. Genel olarak tıpla ilgili bütün meslekler, ne bileyim genetik uzmanı da olabilir di mi? İkinci olarak fotoğraf makinasını, üçüncü olarak da kalem seçti. Böylece tıpla ilgili bilimsel bir şey yapacak, konferans konferans gezerken, bol fotoğraf çekip gezi dergilerinde yazısıyla beraber yayınlayacak şeklinde hikaye yazdık.

Daha sonra kuzu Ela'yı da oturttuk. O da steteskop seçmez mi:))) (Zaten eğlenceli bi alet, ben olsam ben de onu seçerim.) Bizim kızlar beraber doktor oluyor mu... Olur, olur. Gerçi onun babası da pek haz etmedi bu seçimden. Kızlarına kıyamıyorlar mı nedir...

Annem ve babam kızlarla ilgilendiler. İkisi de çocuk sever, Ela sever. Pek oynadılar, inanılmaz. Bir kreş açın geyikleri oldu, valla çok mantıklı aslında. Ela'lar çok eğlendiler. Kameraya aldım onları. Oyun alanında beraber piyano filan çaldılar. Ciddiyim yani. Çoştular. Annemler kreş açsa çok rağbet olur, çocuklar için çok iyi olur ama batarız sanıyorum:)

Yedik, içtik, seremonimizi yaptık. Sonra kuzu Ela azıcık uyudu, uyandı. Giyindik doğruca denize. Kuzunun annesi yazmış zaten. Fotoğraflar onun cep telefonundan. Şahane çıkmışlar. Kızları soktuk. Ay bir yüzdüler, bir yüzdüler. Çok eğlendik. Sonra fıstık teyze, iki arkadaşıyla çıkageldi. Charlinin melekleri. Kızları aldılar, biz de "yüzmeli quartet" olarak denize girdik, öyle kocalı kocalı. Kızlar kenarda büyük kızlarla beraber. Nasıl yüzesim varmış meğer. Deniz de öyle güzeldi ki. Kalbim Ege'de kaldı...

Akşam sohbetimize devam ettik, kızlar yemeklerini yediler. Aa kuzu Ela, bizim Ela'nın sebze çorbasından içti hem de kıymalı kıymalı. Ona da ayrıca sevindik. Bir çorba paylaştılar beraber. Sonra Kuzu ailesini yolcu ettik.

Hedik ve pasta börekten komşularımıza yolladık, onlar da yavruyu tebrik ettiler. Neşeli, güzel bir gün oldu. Annem çok yoruldu ama, Ela'yı gülerken görünce çok mutlu oluyor ve gençleşiyor adeta. Babam da öyle. Biz de onlara bakıp da biz de torun sevelim inşallah bir gün ve böyle enerjik olalım diye geçiriyoruz ve hayran kalıyoruz. Bu arada bir anımız da bitişik komşumuza annem soruyor, diş buğdayı yaptınız mı nasıl yapılıyor diye. Komşu "valla, yaptık herhalde ama benimkiler biri 54 biri 51 yaşında, unuttum". Ay nası gülesim geldiii... Aklıma geldikçe güldüm. O da yaşına rağmen genç kız gibi dinç bir teyzemiz. Karşımızda Neşe teyzeler var. İsmi gibi neşeli insanlar. Akşamları okey turnuvaları filan. Bir diğer karşımızda karadenizli teyzemiz ve amcamız var. Onların torunlar da geliyor, hatta daha önce koyduğum bi fotoda varlar.

Yazlık şans işi, ev alma komşu al hikayesi çok geçerli. Başka yerde öyle bir komşuluk hadisesi olmuyor. Her sabah bize hormonsuz, ilaçsız kabak, domates filan geldi. Ela'ya çorba yaparsınız diye. Süt zaten köyden geliyor, motosiklet üstünde. Karpuzlar 1 milyon ve leziz. Ağaçta erik. Güzeldi yani, gerçekten pek güzeldi.

Ama her güzel şey gibi sonu var. Hem eve dönmek de güzel.

Ne demiş Odo Mülksüzler'de, "gerçek yolculuk geri dönüştür".

(Fotolar hala gelmedi. Harddisk kardeşte kalmış. Bu yazıyı yolluyorum, fotoları sonra koyarım artık. sevgiler... )

İstanbul'dayız...

Kısaca yazalım, sonra uzun uzun anlatacak çook şey var.

Dün İstanbul'a geldik. Sevgilim İstoş. Özlemişiz. Yol Ela ile uzun sürdü. Hem dedemizle sakin sakin geldik, (Ela olduğu için maksimum güvenlik) hem yolda molalar verdik. Bir de feribotu beklememiz çok uzun sürünce, geç saatlerde eve geldik. Çok şükür. Allah kimseyi yolda bırakmasın diyoruz...

İki dişimiz tamamen gözüküyor. Çok sevimli. Cumartesi gibi Diş Hediği(Buğdayı) yaptık Dikili'de. Üstelikkk... Kuzunun annesi, kuzunun babası ve Ela hanım da geldiler. Pek güzel oldu. Kızlar denize girdiler, beraber oyun oynadılar. Onu yazıcam uzun uzun. Foto koyucam artık akşama...

Bugün bakıcı ablamızla ilk günümüz. Hayırlısı olsun...

Ailecek sersem olduk. Bugün iyice dinlenmece halleri...

Bu arada yorumlara yanıt yazamadım, bilg. başına hiç oturamadım. Geldiğim gibi otudum şimdi. Yaşasın hızlı internet derim, başka bişi demem.

sevgiler dostlar.

14 Ağu 2009

Kendine Ait Beş Dakika

I used to live alone, before I knew you...

Virginia Woolf’un meşhur kitabıdır, bilirsiniz. Der ki, bir sanatçının yaratabilmesi için en azından “Kendine ait bir Oda“ya ihtiyacı vardır. Ta ortaokulda okumuştum ben o kitabı, sevmiş ve hak vermiştim. (Gece geç saat… Bir kitaba dalmışım, bitirmeden uyumayacağım, annem ya da babam gelir, kızım hadi uyu, “tamam anneee” der gene kitaba dönersin.)

Önceleri ailemle yaşardım. Anne, baba, ben ve kız kardeşim. Kız kardeş gelmeden önce kendime ait bir odam vardı. Gel gör ki değerini anlayacak yaşta değildim. Sonra kardeş geldi, biz odayı paylaşır olduk. Ama o küçük olduğundan uyuduğu zamanlar hariç genelde benim odam gibiydi. Annemler kardeşimle oynarken ben odamda ders çalışırdım, kitap okurdum ve yazardım. Düşünürdüm. Değişik alfabelerde, yazılar yazardım şifreli. Kapının kapalı durması için bir mücadelem vardı. İçgüdüsel olarak bilirdim ki, evde yalnız olamasam da odada yalnız olmalıyım. O kapı kapalı olmalı. Yaratım süreci mutlak yalnızlık talep eder. Kıçı kırık bir şiir bile olsa yazacağınız…

Sonra üniversite kazanıldı, yurt hayatı başladı. Kaldığım yurtta odalar dört kişilikti, duşlar, mutfak ortaktı. Demir ranzalar, dört kız. En çok mahremiyetin yokluğundan çekmiştim. Kızlar odada olmadığında dinlenirdim, şarj olurdum. Sonra güzel bir mekân buldum kendime. Sigaralı çalışma odası. Sigara içmiyordum başta, sonra alıştım. Sigaralı çalışma odası ilginç bir şekilde sigarasızdan daha havadardı. Ya insanlar hem sigara içip, hem ders çalışmadığından ya da sigara içmeyen cici kızlar çoğunlukta olduğundan tenha olurdu. Ben de medeni olmayan saatlerde (sabah 4) gider, ders olmasa da kitap okurdum, müzik dinlerdim walkmanden. Kendime ait alan bir küçük dolap, bir de yatak. O dolabı evim haline getirmeye çalışmıştım. İçini kaplarsın, yok çorba kutularından raflar yaparsın filan. Düzenli bir insan değilimdir, o dolaba dikkat ederdim. Anne ve Bebişi’nin çok güzel bir şekilde anlattığı gibi. Bir de kupam vardı. Çok ama çok kıymetliydi…

Sonra bir arkadaşımla eve çıktık. Derme çatma eşyalar. Tam benim eve çıkacağım sıra bir akrabamızın tayini çıktıydı da götüremeyecekleri eşyalara konduydum. Öğrenci eviydi ama fırın vardı. Mini fırın filan da değil, ciddi ciddi kocaman fırın. Bugün bizim evde öyle fırın yok. Davul denen güzel icattan da vardı. Ah ne çok kek, börek yaptım ben o dönem. (Hamaratlık bende delilik gibidir, gelir, gider, gelir, gider.) Üniversitedeki son yılımda çalışmaya başladım. Zamana göre iyi para kazanıyordum. Part-time ama o aldığım para bana göre o kadar çoktu ki anlatamam. Harca harca bitmez. Benim param. Kendim kazanıyorum. Üstelik bir sürü mezun varken beni seçmişler o işe. Büyük bir proje teslim etmişler, ben daha yırtık kotumu giymeye doymamışken. (Düşünüyorum da ne cesaret? Hem bende, hem onlarda… Pek kendime güveniyordum, görseniz… Ah o taze mühendis bilmişliği. Dünyayı kurtarırdım bıraksalar…) Hem öğrenci koşullarında yaşamaya alışkınım, tüketimim minimum seviyede. (Evde otomatik çamaşır makinesi yok ama temizliğe gelen teyze var. Gelen teyze süperdi, benim perdeleri nevresimleri filan alır evinde yıkar, ütüler, getirirdi. Bana kahvaltı hazırlar, yemem için ısrar ederdi.)

Sonra ev arkadaşı gidince, ben tek başıma evde yaşıyor buldum kendimi. En büyük özlemim, gizli dileğim. Seçilebilir yalnızlık! Bilirdim de yaşayınca anladım. Evin tek sorumlusu sensin. Her şey senden sorulur. Ufak tamirat işlerinden anlarım. Elektrikli makineler bozulunca önce kendim kurcalarım. Elektriği keserlerse bir uğraşırım halleri. Görüşmelere giderdim, “kusura bakmayın, çok merak ettim amaaa kaç yaşındasınızzz?” 21 yaşındayım… Ne güzel yaştı o 21…

“Kendine ait bir Oda” kesmemiş beni. O “Kendine ait bir ev”i ben ne çok sevdim anlatamam. Part time çalıştığım parayla döndürdüğüm, bundan çok gururlandığım, tamamen benim hissettiğim iki oda bir salon, penceresinden masmavi gökyüzü ve bulutlar gözüken evim. Arkadaşlarımı çağırdığım, üç demlik çay içtiğimiz günler. Sürekli okuyup yazdığım bir zaman. (O zamanlar blog filan yok.) Yemeğe merak sarmıştım bir dönem, internetten tarif bakıp yapıyordum bir heves. (İçine mantar konan her yemeği yaptım, artık mantar yiyemiyorum.)

Yalnızlık ne güzel şeydir.

İstediğin zaman yalnız kalabilme hali ciddi ve kazanılması zor bir özgürlüktü benim için. Bakışlarının baskısı olmadan, bir yazıya dalmış gitmişken, bölünmeden, zamanın efendisi olmak. En ama en önemlisi kesintiye uğramamak… Canın istediğinde sessizlik, canın istediğinde müzik koy, dans et. Düşün düşünebildiğin kadar.

Benzer şekilde sevgilinin de bir evi var o dönem. O da aynen, öğrenci yurdu, sonra arkadaşlarla ev, sonra tek başına bir evde (işe girdikten sonra). O da benim gibi çok hamarat değildir ama çok güzel bulaşık yıkar mesela. Evde kendi başına yaşamışlığın verdiği bir becerikliliği vardır. Faturaları geç ödemeyiz asla. Ankara’da Maltepe elektrik idaresine gitmişliğimiz var ikimizin de. (elektrik açtırmak için) Çamaşır yıkamayı bilir, idare edecek kadar yemek yapmayı bilir. ( Bence her kadın ve erkek böyle bir süreçten geçmeli. Karısı olmadığında açlıktan ölen erkekleri, bununla övünen kadınları tuhaf bulurum. Koca koca adamların kendi kendine kalamamalarını anlayamam. Saygı da duymam. Kadın da, erkek de kendi kendini idare edecek kadar anlayacak bu işlerden.) Onun evi de arkadaş ağırlanan bir merkez. Yurtta kaldığından, arkadaşlarla aynı evde yaşamışlığından yalnızlığının kıymetini bilir. Makaleleri vardır okuduğu. O da kesintiye uğramayı sevmez. Program yazarken rahatsız edilmek istemez. Yaratıcı faaliyet, kıskanç sevgili gibi bi şey, şakaya gelmez.

İkimizin de kendimize ait birer evi varken, şimdi aynı evde yaşıyoruz. Ben okurken onun tarafından rahatsız edilmeyi seviyorum, o program yazarken benim gelip ona dolanmamı seviyor. Yalnız kalmak istediğimizde (Ela’dan sonra çok zor ama) bunu anlıyoruz. Kişisel algılamıyoruz. Ben yalnız kalayım diye gidip Starbucks’ta oturmuşluğu vardır. Ben bazen Ela’yı alıp çıktığımda evde mutlu olduğunu bilirim. “Kendime ait beş dakika”ya indi taleplerim geçici bir süre. Ela uyuduğunda eve sinen sessizliği koklamak. Beraber olmanın lezzeti, yalnızlığın kıymetini bildiğinde daha farklı geliyor insana. Evde dört kişiyiz şimdi. Ben, sevgili, kız kardeş ve Ela. (Özledim onları, burnumda tüttüler bu defa. Yarın geliyorlar)

Bazen bir evim daha olsa, arada gitsem Oğuz Atay’ın anlattığı gibi düşünce pijamalarımı, düşünce terliklerimi giysem ve sadece düşünsem isterim. Aslında evde olduğum sürede Ela uyuduğunda biraz kendimle kalabildim. Fakattt “Kesintisiz zamanlar…” bitti. Uzunca bir süre döneceğini de sanmam. Zaman planlamamı Ela yapıyor. Talepkar bir patron kendisi, beklentileri yüksek. Güldürülecek, oynanacak, sevilecek. Geçen sevgili dedi ki, “her gece yatmadan acaba Ela’yı daha çok güldürebilir miydim bugün diye suçluluk hissediyorum”.

Şimdi işe başlayınca o beş dakikalar da bitecek. Sevgili elinde cep telefonu ya da ipod sürekli bir şeyler okur dururdu ben de dalga geçerdim “ne anlıyorsun o minicik ekrandan” diye. Bu tatil ben de cep telefonundan blog okudum durdum beş dakika aralarında. Annem yıllarca kendi beş dakikalık yalnızlığı için hepimizden geç yatma yoluna gitti. Hepimiz uyuduktan sonra ancak kendi kendine kalabiliyormuş. Öyle mi olacak?

Biz yatırımlarımızı zamandan yana kullanmaya çalışıyoruz. Zamandan tasarruf edebiliyorsak ne ala. Sevgili hep derki, gelen yardımcı bizi yarım günlük temizlikten kurtarıyorsa bile büyük kardayız. Hafta sonu 2 gün. Yarım gün temizlik %25ini götürüyor.

Tatilde, Ela ile dönüşümlü zaman geçirerek kendimize küçük bir alan yaratabildik. Çalışmaya başladıktan sonra, önce Ela’ya, sonra birbirimize ve kendimize zaman yaratmamız gerekecek. Verimlilik arsızı olmayı öğreneceğiz, daha da pratik olmayı. İzlediğim bir filmde yaşlı bir amca demişti, hayatın hay huyunda durup beş dakika paylaştığın anlar aşkın kendisi.

Bu sabah Ela 6:20de uyandı. Sonra tekrar uyudu ve ben bu kendime ait zamanı buldum. Uykum olmasına rağmen yatmadım, uykudan çaldım. Uyandı az önce, annem aldı, gezmeye çıktılar. Bu yazı Ela’nın ve annemin sponsorluğunda yazılmıştır.

Asıl çare çalışma zamanlarını azaltmak ve daha az uykuyla yetinmek olacak gibime geliyor…

Henüz çocuk sahibi olmamışlara tavsiyem, zamanlarının kıymetini bilsinler, çarçur etmesinler.

Öte yandan…

“Kendine ait beş dakika” bu kadar kıymetliyken, yavrunla geçirdiğin bir dakika ömre bedel...

13 Ağu 2009

Kuzu Ela, Bizim Ela... Ve bir Fotoroman daha...


Ela: Merhaba Ela,
Ela: Merhaba Ela:)


Ela: Sonra dedim ki anneme...
Ela: Eee sonra sonra?


Kuzu Ela: Hadi anneme bakalım, anneee...
Ela: bakalım, bakalım...


Kuzu Ela: İşte böyle böyle oldu canım.
Ela: Dert etme be güzel kardeşim, bizde de aynı aynı hep...


Ela: Büyükler ne enteresan di mi?
Kuzu Ela: Hiç sorma hiiiç...

Kuzu Ela, Ela: Haydi ağzımıza sokalım. Hımm nefis.


Kuzu Ela: baba yaaa utanıyoruz:)

Kuzu Ela: Babam bişi diyo sanırım.
Ela: Aaa hayretler içinde kaldım doğrusu...


Efendim, biz dün ailecek kuzulara ziyarete gittik. Kuzu, kuzunun annesi ve kuzunun babasıyla tanıştık. Annemle babam, çok sağolsunlar, üşenmeyip bizi Dikili'den İzmir'e kadar götürdüler. Hep beraber düştük yollara. Gelişte ve gidişte birer kere emzirme molası verdik, onun dışında iyi gittik. Ela hanımlar tanıştılar. Büyük buluşma.

Nasıldı derseniz... Gerçekten inanılmazdı. Kızları yanyana koyduk, direk bıcır bıcır konuşmaya başladılar. Eller kollar çırpıla çırpıla, kuzunun deyimiyle minik kelebekler gibi anlaştılar. "Hımm senin annen de mi öyle? Benimki de" dediler sanki. Çok güzel bir görüntüydü. Kuzumuz resmen bir sarışın, sapsarı bir kafa, güleç gözler. Çok şeker maşallah. Bizimki yine her zamanki gibi elleme çalışmalarına girişti. Birbirlerinin arabalarına oturdular. Beraber oyuncaklarla oynadılar. Ufak çapta kıskançlıklar oldu. Çok hayret ettik. Aidiyet duyguları filan gelişmiş biraz. Pek sevdik pekkkk. Bizimkiler büyümüş bir de. Onu iyice farkettik. Aralarında 21 gün var. Altıncı aydan sonra gerçekten bebeklikten çıkıp başka bir şey oluyorlar sanırım. Anlamlı bakışlar, dokunuşlar, ifadeler filan.

Bize gelince... Babam çok şaşırmış, hani sanki dün ayrılmışız da bugün yine görüşüyormuş gibi konuşuyormuşuz... Gerçekten öyleydi. Bu blog acayip bişey gerçekten dostlar. Kuzunun kocişi geldi, "ne sorayım ki herrrr şeyi biliyorum, akraba gibiyiz" dedi. Gerçekten öyle. Kimi zaman yakın arkadaşlarına anlatmadığın şeyleri bıcır bıcır yazıyorsun burada. Gerçekten çok güzeldi. Bir sohbet, bir sohbet. Yetmedi valla, gene isteriz. Dikili'ye de İstanbul'a da bekleriz. Hem kızlar da anlaştı. Düşündüğümüzden daha fazla ortak noktamız varmış. Valla ne diyim, dünyanın bütün blog anaları birleşin!

Biraz dedikodu... Efendim ben zaten bu kuzu arkadaşımızın fazlaca hamarat olduğundan şüpheleniyordum. Gerçekten de öyleymiş. Pek bir ağırlandık, mahcup olduk. Bebekli bebekli uğraşmış, bize neler yapmış. Zahmet verdik biraz. Asıl planda annemle babam bizi bırakıp gidecekler, sonra gelip alacaklardı. Öyle samimi ve sıcak bir ortam oldu ki gidemediler. Zaten diğer Ela'ya bayıldılar ikisi de. Annem bebiş sever, dilinden de iyi anlar. Dur yedireyim diyerek kızların yoğurtlarını yedirdi. Babam pek bir memnun oldu. Kuzu Ela anneannemizle oynayınca bizim kız kıskandı biraz. Kuzu Ela da babasını kıskandı. Yani hem severim, hem kıskanırım modu oldu biraz. Oyuncaklarla filan oynadılar.

(Görmek istediğimiz bir arkadaşımız daha var, bebişleri oldu gidemedik. Ama Seferihisar'dalarmış. Organize olamadık. Bakalım kısmet. )

Çok teşekkürler ediyoruz, tez zamanda yeniden görüşmeyi diliyoruz...

12 Ağu 2009

B tipi fon mu alsam, slip don mu alsam

Cok yersiz başlık oldu di mi. Şunu diyeceğim aslında. Bloglarda konu olmuş. Erkekler slip mayo giymesin diye. Bence de giymesinler. Eskiden giyerlerdi. Çocukluğumdan hatırlarım.~~ Fakat kadınlar için de şortlu bir seçenek olsa. Hasema giyecek halim yok tabi ama mayolar az daha kapalı olsa ben daha rahat ederim. Üstü bikini altı şort mesela. Ya da eski zaman mayoları gibi. Cok rahat edemiyorum. Huyluyum ben. Bu arada plajda insana kimse ciplakmış gibi gelmiyor. Tuhaf bişey.
Yani altı tayt gibi de olabilir.

11 Ağu 2009

Sağlık Ocağı Tartısı

Ela bugün koltuktan kendi kendine indi ve ayakta durdu.

Sanki böyle bir hızlandırılmış moda geçti büyümesi. Her an yeni bir şey yapıyor. Madem yazlıktayız ne kadar çoşsam kar mı dedi anlamadım. İki diş tamamen görünür oldu. Daha buğdayını yapamadık.

Sabah sağlık ocağına gittik. Malum bu ay doktora gidemedik henüz, tartı alamadık tatilde. Bir de ne ölçülsün... Tahmin var mı?

8550...

Yani yanlış ölçümdür, fazladır filan diye tahmin ediyorum. Bu ne aloooo.
Yok yok değildir.

Biraz fazla almışız sanki. Taze meyve, inek sütünden yoğurt. Yanaklar tombik. Biraz şüphelenmiştim ama bu kadarı?

Neyse doktorda ölçülene kadar bişi demeyelim. Biraz şaşırdım. Ama boy pos da gitti sanki.

Söylediğimiz kelimeler: anne - baba, vava, meme, mama. Tam bariz değil ama arada geliyor. Anneyi bilerek söylediğini düşünüyorum. Memeyi de.

Dadaddaaa adaaa lar devam. Vavaaaaa mamaaalar devam.

El sallamayı ve eliyle gel gel yapmayı biliyor. Öpücük yollamayı öğretiyor anneannesi.
İşaret dili mantıklıymış. İşaretleri kavrıyor.

Maşallah... Maşallah. Yedi uğurluymuş. Ne yapıcaz evde bilmem.

9 Ağu 2009

Sarı Çizmeli'nin Mimi - Sobeee

"Yeni bir mim konum var. Çocuk ve yürümesi gereken işler (yemeğin hazırlanması, temizlik, gezme tozma, okuma, sabah kahvesi keyfi, alışveriş, iş yaşamı vb.) bir arada nasıl yürütüyorsunuz. Hadi mimliyorum Hülya, Özgür Anne (sen tatil dönüşü anlat), Senem anlatın bakalım püf noktalarınız neler, neleri yetiştirebiliyorsunuz neler eksik ya da olduğu kadarıyla gidiyor." demiş Sarı Çizmeli.

Daha dönmedik tatilden ama yazalım...

Bu kadar işin yetişmesi çocukla zor. Ama dürüst olmak gerekirse ben çocuktan önce de her şeyi dört dörtlük yapan bir süper kadın değildim. Tipik bir öncelikçi olarak, yapılması gereken şeyleri yapılacaklar listesine ekler, önem sırasına dizer, o sırada yapardım. Benim Ela'dan önce de birinci önceliğim hiç bir gün yemek yapmak, evi toplamak ya da temizlik yapmak olmadı. Çamaşırı her zaman yıkarım, işten saymam. Keyfim yerindeyse güzel yemek yapmayı severim, iki tencere zeytinyağlı dolma bile sararım. Ama gündelik koşuşturma içinde işten gelip de sofralar donattığım nadirdir. Genelde sevgiliyle mutfağa girip, birimiz bulaşık mak. yerleştirirken diğerimiz ızgara tavuk kanadı, köfte, salata bazen çorba vs gibi yemeklere dalardık. Çoğu zaman işten geç çıktığımızdan yemiş de gelmiş olurduk. Yorgunsak dışardan söylerdik. Temizliğe haftada bir yardıcımız gelir, biz de idare eder giderdik. Haftasonları bazen zeytinyağlı yapıo, haftaiçi yerdik filan. Alışveriş desen, eskiden beri favori uğraşım olmamıştır. Bir ayakkabı almam gerekiyorsa işte mecburen dolaşıp alma şeklinde. Sevgili de öyle. Kıçımızda paralanmadan kot alamayanlardanız biz. Ancak... gezme tozma dedin mi başka. Gayet de gezerdik. Hop cadde, hop taksim. hop konser. Hatta eskiden pek sevdiğim Dot, tiyatro. (Hamilelikten sonra hiç uğramadım o yana) ne bileyim bazı akşamlar şarap peynir, sakin müzik. Mum ışığı. Bazen arkadaşlar. Bazen tabu geceleri, pizza bira. Mutlaka güzel film. Lostsa lost. Kitaplar, kitaplar. Remzi kitabevine gidip (Ankara'da Dost. Remzi de illa sevdiğimden değil, evimize yakın...) kitap seçmece, eve gelip heyecanla okumaca. (Bazen çok özlüyorum o zamanları. Kızımı dünyalara değişmem ama... O zamanlar da ayrı güzeldi. )

Ela'dan sonra, öncelikler şöyle değişti.

Önce Ela.

Ela ile ilgilenilecek. Ela'nın yemeği hazır olacak, taze pişecek. Ela yedirilecek. Emzirilecek. Uyutulacak. En önemlisi Ela ile birebir oynanacak ve konuşulacak. Yani Ela sandalyede otururken mutfakta bulaşukları yerleştirip bir yandan onunla konuştuğum olmuştur ama o sayılmaz. illa birebir de oynanacak. Ela yıkanacak.

Bunun dışında ikinci önceliğim blog. Ela uyuduğunda ilk yaptığım (eğer çok uykum yoksa) internetin başına geçip blogcu arkadaşlarımı okumak. Tatilde bile cepten takip ettim, kuzu ne yapıyor, duru nasıl, tuğçe nasıl, kiraz ne alemde, sarı çizmeli ne eder... mümkün mertebe takip. Sonrasında illa bir yazı çiziktirmece.

Hala vaktim varsa, kitabımı okuma. Sabah kahvesi çok lüks kaçtı. Bazen ela öğleden sonra uyurken kahve içtiğim oldu ama bir iki kere en fazla.

Alışveriş tamamen internetten.
Temizlik, yardımcıya teslim. Ama Ela rahatsız olmasın diye haftaiçi süpürme, toz alma, silme. (Sadece Ela'nın gezdiği yerleri)

Yemekler Ela için. Bizim yemekler genelde sevgiliye ya da kızkardeşime teslim. Eğer güzel bir gündeysek ela ile zeytinyağlı yaptığımız, yemekler pişirdiğimiz oldu ama ek gıdadan sonra çok azaldı.

Okuma bir ara çok iyiydi. Emzirme uzundu, emzirirken iyi okudum. Akşamları okudum. Her fırsatta okudum. Okuma konusunda duraklayarak okumayı öğrendim yalnız. Benim tarzım günde on sayfa değil, başla bitir şeklindeydi genelde. Şimdi dura dura, fırsatlarda okumayı ve buna rağmen konsantre olmayı öğrendim.

Gezme tozmamız çok azaldı. Biz sevgiliyle genelde toplu taşıma kullanalım, merkeze yakın olalım, yürüyelim türü bir hayata yakındık. Oysa yavru olduktan sonra arabasız bu işler çok zorlaşmaya başladı. Kızı alıp dolmuşla taksime gidemezdik, ya da arkadaşlarla emirgan'da kahvaltıya ta Bostancı'dan. Dolayısıyla life as we know it tamamen değişti. Anadolu yakasında görece yakın yerleri gezer olduk. Ama aslında pek de gezmedik. Emzirme ve benim Ela'yı biberona alıştırmamış olmam bizi biraz engelledi. İnsan çıkalım diyor ama bazen değer mi diye düşünüyorsun. Ev gezmelerine gittik biz Ela ile çok keyif aldık ama sevgiliyle başbaşa gezme, şarap içme filan hayal. Canım kızkardeşim hamileyken de çocuktan sonra da bize Gloria Jeansdan kafeinsiz kahve alıp getirdi. Şarap niyetine onu içtiğimiz oldu evde. Ama sanırım artık bu değişebilir. Ela ile gezmek şu anda daha keyifli hale geldi. Hem memeden bağımsızlaştı, hem de çevreyi incelemeye doymuyor. Sanırım daha bir cadde zamanlarımız geldi.

Tabi burada ciddi bir faktör var. Sevgili de benim kadar Ela ile ilgilendi hep. Altını açması, yedirmesi, içirmesi uyutması. Keza kız kardeşim de öyle. Gündüzleri yalnız olsam da akşamları Ela uyuyana kadar iş bölümü çok işimize yaradı.

Özetle...
Ela'dan sonra...

İyi gidenler:
  • çamaşır, bulaşık.
  • okumak
  • blog
  • temizlik (görece)

kötü gidenler
  • yemek
  • gezmek tozmak
  • alışveriş
  • spor
  • keyif kahvesi, çayı ya da neyse işte...

İşe iki hafta sonra başlıyorum. Nasıl olacak bilemiyorum... Binlerce parçaya bölünmek gerekecek. Tahminim sosyallik, evden çıkmak yarayacak. Gündüz bir kahve içerim en azından. Ama akşamları arı maya modunda vızlayarak dolaşacağız evde. O zaman yazarım neler yetişiyor diye...


Buradan sevgiliye ve güzeller güzeli kardeşime bir kez daha teşekkür etmek istiyorum. Anneme ve babama da. Çocuk büyütmek kolay bir iş değil. Anne olunca insana bir güç, bir motivasyon geliyor o kesin. Ama sevecen ve becerikli eller bazen on dakikalığına aldıklarında yavruyu insan güç topluyor, dinleniyor. Sadece uyumak için de değil. Nasıl desem, hadi sen kitabını okumaya bak gibi. Suçlu hissetmeden keyif alacağın şeye fırsat verilmesi gibi. Annelere destek olun abiler, ablalar. Anneler yorulmasın, keyif de yapabilsinler. Şu anda şu yazıyı yazıyorsam, önce babam eloşla gezdiğinden, şimdi anniş Eloşla komşuya gittiğinden...

Şanslıyım, çok şükürler olsun. Allah bütün annelere destek kuvvet göndersin, güç, sabır ve enerji ve en önemlisi sağlıklı ve geceleri güzel uyuyan yavrular versin.

Ben de becerikli annelerimizden, Yeliz'i, Kuzunun annesini, Kiraz sevdası'nı ve Tuğçe'yi mimlemek istiyorum...

Cinsiyet, Cinsiyetçilik ve Roller....

Aslında diğer resimleri yüklemek için gelmiştim bilgisayar başına ama internet gerçekten yavaş, bir türlü yükleyemedim, ben de pes ediyorum. Artık ya bağlantı daha iyi olduğunda yani geceleyin, ya da işte dönüşte yüklerim bol bol...

Yazmak istediğim pek çok konu var demiştim ya, bir konu da cinsiyetçilik.

İstanbul'da kısıtlı bir çevrede yaşıyoruz. İşte arkadaşlarımız, evimize gelen giden bizim gibi insanlar. Öyle çok fazla aile, büyükler filan yok çevremizde. Dolayısıyla sağdan soldan duyduğun bazı laflara gıcık olsan da üzerinde durmadan geçiyorsun.

Dikili tam öyle değil. Çok tatlı komşularımız var, herkes Ela'yı çok seviyor, gayet iyi. Yalnız giderek bazı şeyler dikkatimizi çekti. Aynısını biz de yapıyoruz farkında olmadan. İşte Ela büyüyünce işte evlenecek mi, sevgilisi olacak mı filan filan. Sevgiloş geçenlerde yine böyle bir geyiğin içindeyken biz ya peki kızımız değil oğlumuz olsa böyle geyik yapacak mıydık dedi. Düşündüm de sanırım hayır. Bunun üzerine bu tarz geyikleri geyik de olsa hayatımızdan çıkarmaya karar verdik. (Muhafazakar olan benim, feminist olan sevgili bu arada dikkatinizi çekerim. )

Gelen giden oluyor, mesela şöyle bir laf ediliyor, "ne yaptın ela hanım, evi sildin, süpürdün mü evin kızı". Hiç bir kötü niyeti olmayan gayet masum bir şaka aslında. Ya da "ay çevrede çok oğlan var dikkat edin." Farkında olmadan el birliğiyle bazı mesajlar veriyoruz. Ben küçükken nefret ederdim. "İşte sen de evleneceksin. İşte sen de kocana yemek yapacaksın vs."

Neticede Ela büyüyecek, evcilik oynarken anne olacak, oğlan çocuk baba olacak, bebekle de oynayacak, hani bunlar tuhaf değil aslında. Cinsiyet diye bir şey var. Kızlar anne, erkekler baba olur evet. Ama onun ötesini kafaya kazımak, yok evi sil süpür, yemek filan bilinçsizce yazdığımız toplumsal ataerkil roller. Ki bizim evde geçerli değiller. Ne koca çalışıp evle ilgilenmeyen adam, ne ben yemek yapan, evi silip süpüren kadın.

Ona baktığımda olabileceği sonsuz potansiyeli görüyorum. Tiyatrocu, piyanist, su balerini, cerrah, araştırmacı, dalgıç, matematikçi, ana okulu öğretmeni... Ne isterse olsun. Kimi isterse sevsin. Kendini başkalarının tanımladığı hayatlara mahkum hissetmesin. Yazılan senaryoları biz bile yazmış olsak yırtıp atsın.

Sevgiliyle dikkatimizi çekti.

Başka türlü bir şey benim istediğim, ne ağaca benzer ne de buluta...

Tatilden Haberler...



Tatil günleri devam ediyor.
Anlatacak ne çok şey var...

Deniz

Öncelikle denizden başlayalım. Biz susalım gözlerimiz konuşsun. Fotolar konuşsun. Bizim kız oldu bir su kuşu... Çıkmak istemez. Yüzmek ister. Önce üşür mü filan diye endişelendim. Nerdeee. Gülüyor, oynuyor. Eller suya çap çap vaziyette, bacaklar çırpılıyor. Ben altı aylıktan beri yüzüyorum ülennn dese büyüyünce yeridir. (Düşündüm de isterse ben altı aylıktan beri iron maiden dinliyorum da diyebilir. Caz dinliyorum da diyebilir. Hımm. İşte kayıtlı, belgeli.) İlk Ayvalık'ta Cunda adasında soktuk. Annemler de bizi ziyarete gelmişti. Oh ne güzel oldu. Hep beraber girdik. Ay bir eğlence, bir eğlence. Çıkasımız gelmedi.O gün bugündür her gün denizdeyiz. Bugün sabahtan gittik. Kucakta boynuna kadar sokuyoruz ama genelde simidiyle beraber kendi özgürce takılmayı tercih ediyor. O bebe simitleri de ne güzelmiş, resmen hastası oldum. Alırken kendimle meraklı anne baba peh diye dalga geçmiştim ama hakikaten pek faydalı oldu. Olayın rengini değiştirdi. Şu anda Dikili'ye annemlerin yazlığına geri döndük. İlk geldiğimiz hafta su soğuktu, girememiştik. Şimdi gayet güzel... Denizi uzaktan gördüğü anda sevinç çığlıkları başlıyor. Tabi önce uzun bir kremlenme seansımız var. Azami dikkat cildimize. Yalnız bebişe dikkat ederken anne ve baba biraz kırmızı yanak oldular (soluk benizli bir aileyken kızılderililere katıldık biz).
Çekirdek Aile Tatili

Dikili'de anne baba yanında bir hafta kaldıktan sonra, sevgiloş da gelince, yakın bir yerlere gidelim üçümüz baş başa tatil yapalım dedik. Bu sene çok fena hay huyla geçti. Biraz yalnız kalmaya ihtiyacımız vardı. Tesadüf, İstanbul anneleri grubunda tavsiye edilen çocuk dostu bir yer vardı. Aradım, yer var dediler, atladık gittik. Gittiğimiz yer Cunda adasında. Bağımsız bungalovlar ama pek konforlu. Kliması, banyosu, buzdolabı içinde. Bütün aileler çocuklu ve bebekli filan. Biz de beş yıldızlı otellere alerjik bünyeler olduğumuzdan pek hoşumuza gitti. İdeal tatilimiz, bunun daha doğal ve kendi halinde ve ıssız olanı aslında. (Entelim demiştim di mi?) Olsun. Bu da güzeldi. Ela’nın kaynamış soğumuş suyu her daim hazırdı. Bulaşıkları yıkandı sterilize edildi filan. Tek kusuru yiyecek, içecek bana biraz pahalı geldi. Bir de ilk gece kızımızı sivriler yedi. Of ne üzüldük, ne üzüldük. Ertesi gün gerisin geri dönecektik az kalsın. Cibinlik verdiler, olayı çözdü. İlk gece verselermiş keşke. Ela’yı kurtardık ama geceleri gene de az avlanmadık diyebilirim.

Çok güzel geçti. Sabahları ve akşamları puşetli gezmeler. İskeleden manzara izlemeler. Yüzmeler. Cunda adası merkezde balıklı yemekler… Bir gün kendimiz gittik, bir gün annemler de kalkıp geldiler. Güzel geçti. Bol bol kitap okudum. Sevgiloş Ela ile takılırken ben okudum, ben oynarken o okudu. Hatta on sayfa sen, on sayfa ben dedidiydik. Sonra sevgili, sen hızlı okuyorsun, 20 sayfa oku sen dedi. Sonuçta ben bol bol okumuş oldum. Üç kişi pek cilveleştik, pek oynadık. Gülücükler, oyunlar. Deniz sefası. Ama kendimiz giremedik. Bir gün annemler de geldiklerinde ancak bir açılabildik. Yani biz aile destekli yalnız tatil yaptık. Enteresan oldu, ama aslında gerçekten çok ama çok iyi oldu.

Özlemişiz baş başa olup kitaplardan ve hayattan bahsetmeyi. Yeni planlar yaptık. Hayattaki önceliklerimizi baştan düşündük. İsteklerimiz, hayallerimiz. Bakalım, güzel şeyler olsun. İstiyoruz ki hep öğreneceğimiz, kendimizi geliştireceğimiz yerlerde olalım. Aklıma işle ilgili çok fazla düşünce var. Kafamın bir kısmı hep orada. It projeleri nasıl daha iyi yönetilir, eksikler neler vs vs düşünüp duruyorum.

Şimdi…

Bir hafta daha Dikili’de kalacağız Ela ve ben. Sevgiloş işe dönecek. Bakalım bu hafta boyu deniz sefamız sürecek.

Bazı Notlar…

Ela’nın denizi uzaktan görür görmez heyecanla çırpınmaları beni çok şaşırttı ve sevindirdi. O bir deniz kızzzzııı.

Ela’nın araba oyuncağına biner binmez, kırk yıllık şöförmüşcesine direksiyon çevirip, kontrol düğmelerine uzanışı inanılmazdı. Şok oldum.

Oyuncak telefonun numaralarını çevirişi. İnce motor beceriler pek güzel gidiyor. Maşallah.

Artık rahatça oturuyoruz. Hiçbir emekleme emaresi yok ama tutunarak ayakta durabiliyoruz. Yürüme hevesi çok fazla. Tutunca adım atıyoruz. İshal, ateş, ağlama filan olmadı çok şükür. Ancak kulağı çekiştirmece oldu.

Tekrar maşallah diyerek, iştah bir açıldı, pir açıldı. Artık manken bebek değiliz sanırım. Fotolardan da görüleceği üzere sağlıklı yanaklar hatta bir miktar göbüşümüz var. Bir değil iki yoğurt yiyoruz, günde bir şeftali bir armut bitiriyoruz. Aptamilli tahıllı gıdalardan bi seferde dört kaşık yiyoruz ve mutlaka meyveli hazırlıyoruz. Maşallah maşallah. Boy da attık ama daha doktora gidemediğimizden ne ölçüde bilmiyoruz.

5 Ağu 2009

Alışmış ve kudurmuş

Bu yazma sevdası nereye kadar?

Bugün çok uzun kaldık denizde. Simitin içinde adeta yüzüyor. Kayıt düşmek istedim.

Cepten gelen yazi.

Bu da mi olacaktı? Ayvalıkta cunda adasında oteldeyiz. Pek güzel her şey. Tv laptop yok. Okuduğum kitap bitti uykum kaçtı. Cepten internete girip blog okudum. Nasıl yazasim geldi.
Turkcell 3 aylik internet aboneliğini ucuzlatınca dayanamadım. Iyiyiz. Ela denizi pek sevdi. Deniz elayi sevdi. Küçük denizkızı oldu o. Tek derdimiz sivriler. Ilk gün yediler kızımı. Şimdi cibinlik var. Sinkov var. Ama emin olamıyorum. Cildine sürmüyorum. Raid elektro likid ise yaramiyor. Hoş o da cok iyi çözum değil. Belediye ilaçlamamis bu sene dediler. Arsız olmuş bunlar. Mutant sinekler.
Kısaca iyiyiz. Ela da iyi. El saklamayı öğrendi. Denizde ayakları çırpıyor. Uzun oturuyor. Tiyatrocu abimizin dediğine göre bebekler diyafram nefesi aldıklarından sesi her yerden duyuluyor. Annemlere yakın olmak güzel. Ela ilk kez denize girerken beraberdik. Gelirken yemek getiriyorlar kıza. Taze meyveler müthiş. Ah ah tatil gibisi var mi. Enteresan oldu. Çekirdek aile olarak tatildeyiz hem de annemler yakın.
Insan hem başbaşa olmak hem de onları görmek istiyor. Yorucu bir yıl oldu. Iyi başardık diye düşünüyorum. Yorulduk ama değdi. Hamileleri gördük cundada. Bizim kıza bakıp iç geçirdiler. Ben de başınıza geleceklerden haberiniz yok diye düşündüm. Mutluluk, delilik bir daha hiç bir şeyin aynı olmaması. Zor ama tek bir gülüş. Oyun icat ediyor ela. Kahkahalar bitmesin hiç. Daha iyi bir insan olmak istiyorum. Bi de bir mülakatta sorarlarsa eskiden sonuç odakliydim şimdi beslenme odaklıyim demek istiyorum. Duramadım yazmadan. Fiti fiti. Iyi geceler

1 Ağu 2009

Güzel Bir Yazı...

Yıldırım Türker yazmış...

"Sydney Pollack’ın ‘The Way We Were’ (Bulunduğumuz Yol) filmini yaşı yetişmeyenlerin de en azından işitmiş olduğundan eminim. Barbra Streisand ile Robert Redford’un oynadığı bu film, çoktan ‘kült’lük mertebesine kavuşmuş bir Hollywood yapımı. Birbirine hiç benzemeyen; birbirine erimeyi reddeden iki insanın aşkı üstüne unutulmaz bir aşk filmi olmasının yanı sıra bu kadar şık bir ‘kült’ olmasının nedenlerini de tartışmalı elbet.

Çağsama üstüne bir film öncelikle. Aşkın ilk anından itibaren insanı pençesine alıveren çağsama üstüne. Aşkın ilk nefesinde; o herkesin karşısındakinin canına-kanına-hayatına eriyiverebileceğine inandığı günlerde; uğruna ‘ben’den geçtim hayattan vazgeçebileceğini sandığı zamanlarda yaşanana duyulan özlem. Bir zamanlar neydik ağıdı."

Devamı için... Bir zamanlar neydik