14 Ağu 2009

Kendine Ait Beş Dakika

I used to live alone, before I knew you...

Virginia Woolf’un meşhur kitabıdır, bilirsiniz. Der ki, bir sanatçının yaratabilmesi için en azından “Kendine ait bir Oda“ya ihtiyacı vardır. Ta ortaokulda okumuştum ben o kitabı, sevmiş ve hak vermiştim. (Gece geç saat… Bir kitaba dalmışım, bitirmeden uyumayacağım, annem ya da babam gelir, kızım hadi uyu, “tamam anneee” der gene kitaba dönersin.)

Önceleri ailemle yaşardım. Anne, baba, ben ve kız kardeşim. Kız kardeş gelmeden önce kendime ait bir odam vardı. Gel gör ki değerini anlayacak yaşta değildim. Sonra kardeş geldi, biz odayı paylaşır olduk. Ama o küçük olduğundan uyuduğu zamanlar hariç genelde benim odam gibiydi. Annemler kardeşimle oynarken ben odamda ders çalışırdım, kitap okurdum ve yazardım. Düşünürdüm. Değişik alfabelerde, yazılar yazardım şifreli. Kapının kapalı durması için bir mücadelem vardı. İçgüdüsel olarak bilirdim ki, evde yalnız olamasam da odada yalnız olmalıyım. O kapı kapalı olmalı. Yaratım süreci mutlak yalnızlık talep eder. Kıçı kırık bir şiir bile olsa yazacağınız…

Sonra üniversite kazanıldı, yurt hayatı başladı. Kaldığım yurtta odalar dört kişilikti, duşlar, mutfak ortaktı. Demir ranzalar, dört kız. En çok mahremiyetin yokluğundan çekmiştim. Kızlar odada olmadığında dinlenirdim, şarj olurdum. Sonra güzel bir mekân buldum kendime. Sigaralı çalışma odası. Sigara içmiyordum başta, sonra alıştım. Sigaralı çalışma odası ilginç bir şekilde sigarasızdan daha havadardı. Ya insanlar hem sigara içip, hem ders çalışmadığından ya da sigara içmeyen cici kızlar çoğunlukta olduğundan tenha olurdu. Ben de medeni olmayan saatlerde (sabah 4) gider, ders olmasa da kitap okurdum, müzik dinlerdim walkmanden. Kendime ait alan bir küçük dolap, bir de yatak. O dolabı evim haline getirmeye çalışmıştım. İçini kaplarsın, yok çorba kutularından raflar yaparsın filan. Düzenli bir insan değilimdir, o dolaba dikkat ederdim. Anne ve Bebişi’nin çok güzel bir şekilde anlattığı gibi. Bir de kupam vardı. Çok ama çok kıymetliydi…

Sonra bir arkadaşımla eve çıktık. Derme çatma eşyalar. Tam benim eve çıkacağım sıra bir akrabamızın tayini çıktıydı da götüremeyecekleri eşyalara konduydum. Öğrenci eviydi ama fırın vardı. Mini fırın filan da değil, ciddi ciddi kocaman fırın. Bugün bizim evde öyle fırın yok. Davul denen güzel icattan da vardı. Ah ne çok kek, börek yaptım ben o dönem. (Hamaratlık bende delilik gibidir, gelir, gider, gelir, gider.) Üniversitedeki son yılımda çalışmaya başladım. Zamana göre iyi para kazanıyordum. Part-time ama o aldığım para bana göre o kadar çoktu ki anlatamam. Harca harca bitmez. Benim param. Kendim kazanıyorum. Üstelik bir sürü mezun varken beni seçmişler o işe. Büyük bir proje teslim etmişler, ben daha yırtık kotumu giymeye doymamışken. (Düşünüyorum da ne cesaret? Hem bende, hem onlarda… Pek kendime güveniyordum, görseniz… Ah o taze mühendis bilmişliği. Dünyayı kurtarırdım bıraksalar…) Hem öğrenci koşullarında yaşamaya alışkınım, tüketimim minimum seviyede. (Evde otomatik çamaşır makinesi yok ama temizliğe gelen teyze var. Gelen teyze süperdi, benim perdeleri nevresimleri filan alır evinde yıkar, ütüler, getirirdi. Bana kahvaltı hazırlar, yemem için ısrar ederdi.)

Sonra ev arkadaşı gidince, ben tek başıma evde yaşıyor buldum kendimi. En büyük özlemim, gizli dileğim. Seçilebilir yalnızlık! Bilirdim de yaşayınca anladım. Evin tek sorumlusu sensin. Her şey senden sorulur. Ufak tamirat işlerinden anlarım. Elektrikli makineler bozulunca önce kendim kurcalarım. Elektriği keserlerse bir uğraşırım halleri. Görüşmelere giderdim, “kusura bakmayın, çok merak ettim amaaa kaç yaşındasınızzz?” 21 yaşındayım… Ne güzel yaştı o 21…

“Kendine ait bir Oda” kesmemiş beni. O “Kendine ait bir ev”i ben ne çok sevdim anlatamam. Part time çalıştığım parayla döndürdüğüm, bundan çok gururlandığım, tamamen benim hissettiğim iki oda bir salon, penceresinden masmavi gökyüzü ve bulutlar gözüken evim. Arkadaşlarımı çağırdığım, üç demlik çay içtiğimiz günler. Sürekli okuyup yazdığım bir zaman. (O zamanlar blog filan yok.) Yemeğe merak sarmıştım bir dönem, internetten tarif bakıp yapıyordum bir heves. (İçine mantar konan her yemeği yaptım, artık mantar yiyemiyorum.)

Yalnızlık ne güzel şeydir.

İstediğin zaman yalnız kalabilme hali ciddi ve kazanılması zor bir özgürlüktü benim için. Bakışlarının baskısı olmadan, bir yazıya dalmış gitmişken, bölünmeden, zamanın efendisi olmak. En ama en önemlisi kesintiye uğramamak… Canın istediğinde sessizlik, canın istediğinde müzik koy, dans et. Düşün düşünebildiğin kadar.

Benzer şekilde sevgilinin de bir evi var o dönem. O da aynen, öğrenci yurdu, sonra arkadaşlarla ev, sonra tek başına bir evde (işe girdikten sonra). O da benim gibi çok hamarat değildir ama çok güzel bulaşık yıkar mesela. Evde kendi başına yaşamışlığın verdiği bir becerikliliği vardır. Faturaları geç ödemeyiz asla. Ankara’da Maltepe elektrik idaresine gitmişliğimiz var ikimizin de. (elektrik açtırmak için) Çamaşır yıkamayı bilir, idare edecek kadar yemek yapmayı bilir. ( Bence her kadın ve erkek böyle bir süreçten geçmeli. Karısı olmadığında açlıktan ölen erkekleri, bununla övünen kadınları tuhaf bulurum. Koca koca adamların kendi kendine kalamamalarını anlayamam. Saygı da duymam. Kadın da, erkek de kendi kendini idare edecek kadar anlayacak bu işlerden.) Onun evi de arkadaş ağırlanan bir merkez. Yurtta kaldığından, arkadaşlarla aynı evde yaşamışlığından yalnızlığının kıymetini bilir. Makaleleri vardır okuduğu. O da kesintiye uğramayı sevmez. Program yazarken rahatsız edilmek istemez. Yaratıcı faaliyet, kıskanç sevgili gibi bi şey, şakaya gelmez.

İkimizin de kendimize ait birer evi varken, şimdi aynı evde yaşıyoruz. Ben okurken onun tarafından rahatsız edilmeyi seviyorum, o program yazarken benim gelip ona dolanmamı seviyor. Yalnız kalmak istediğimizde (Ela’dan sonra çok zor ama) bunu anlıyoruz. Kişisel algılamıyoruz. Ben yalnız kalayım diye gidip Starbucks’ta oturmuşluğu vardır. Ben bazen Ela’yı alıp çıktığımda evde mutlu olduğunu bilirim. “Kendime ait beş dakika”ya indi taleplerim geçici bir süre. Ela uyuduğunda eve sinen sessizliği koklamak. Beraber olmanın lezzeti, yalnızlığın kıymetini bildiğinde daha farklı geliyor insana. Evde dört kişiyiz şimdi. Ben, sevgili, kız kardeş ve Ela. (Özledim onları, burnumda tüttüler bu defa. Yarın geliyorlar)

Bazen bir evim daha olsa, arada gitsem Oğuz Atay’ın anlattığı gibi düşünce pijamalarımı, düşünce terliklerimi giysem ve sadece düşünsem isterim. Aslında evde olduğum sürede Ela uyuduğunda biraz kendimle kalabildim. Fakattt “Kesintisiz zamanlar…” bitti. Uzunca bir süre döneceğini de sanmam. Zaman planlamamı Ela yapıyor. Talepkar bir patron kendisi, beklentileri yüksek. Güldürülecek, oynanacak, sevilecek. Geçen sevgili dedi ki, “her gece yatmadan acaba Ela’yı daha çok güldürebilir miydim bugün diye suçluluk hissediyorum”.

Şimdi işe başlayınca o beş dakikalar da bitecek. Sevgili elinde cep telefonu ya da ipod sürekli bir şeyler okur dururdu ben de dalga geçerdim “ne anlıyorsun o minicik ekrandan” diye. Bu tatil ben de cep telefonundan blog okudum durdum beş dakika aralarında. Annem yıllarca kendi beş dakikalık yalnızlığı için hepimizden geç yatma yoluna gitti. Hepimiz uyuduktan sonra ancak kendi kendine kalabiliyormuş. Öyle mi olacak?

Biz yatırımlarımızı zamandan yana kullanmaya çalışıyoruz. Zamandan tasarruf edebiliyorsak ne ala. Sevgili hep derki, gelen yardımcı bizi yarım günlük temizlikten kurtarıyorsa bile büyük kardayız. Hafta sonu 2 gün. Yarım gün temizlik %25ini götürüyor.

Tatilde, Ela ile dönüşümlü zaman geçirerek kendimize küçük bir alan yaratabildik. Çalışmaya başladıktan sonra, önce Ela’ya, sonra birbirimize ve kendimize zaman yaratmamız gerekecek. Verimlilik arsızı olmayı öğreneceğiz, daha da pratik olmayı. İzlediğim bir filmde yaşlı bir amca demişti, hayatın hay huyunda durup beş dakika paylaştığın anlar aşkın kendisi.

Bu sabah Ela 6:20de uyandı. Sonra tekrar uyudu ve ben bu kendime ait zamanı buldum. Uykum olmasına rağmen yatmadım, uykudan çaldım. Uyandı az önce, annem aldı, gezmeye çıktılar. Bu yazı Ela’nın ve annemin sponsorluğunda yazılmıştır.

Asıl çare çalışma zamanlarını azaltmak ve daha az uykuyla yetinmek olacak gibime geliyor…

Henüz çocuk sahibi olmamışlara tavsiyem, zamanlarının kıymetini bilsinler, çarçur etmesinler.

Öte yandan…

“Kendine ait beş dakika” bu kadar kıymetliyken, yavrunla geçirdiğin bir dakika ömre bedel...

17 yorum:

Bengi Gülsüm dedi ki...

yuzumde gulumsemeyle hizlica okudum bastan sonra bu yaziyi, ve sanirim blog'una bagimli oldum:)
sevgiler..

Ozgur dedi ki...

Çok sevindim Bengi'cim. Her zaman bekleriz. Okuduğunuzu bilmek beni cok mutlu ediyor. Yakınmışız gibi... Sevgiler

Efsun dedi ki...

Cok hos:) Bende annen misali Leon Can uyuduktan sonra ayiriyorum kendime zamani:) Gündüz calistigim ve Leon Can'la oldugum icin pek firsat olmuyor buna. Herbiseyleri aksamlarima sigdiriyorum bende. Sevgiler

Şule-Bilgebebek dedi ki...

Bütün yazı çok güzel,son cümle ayrı güzel... :D
O yıllar ne güzel, en mi güzel,yine gitsem Bursaya yalnız mı gitmek isterim,2 sevgiliyi de götürüp onlara yaşatmak isterim orayı :D

Şule-Bilgebebek dedi ki...
Bu yorum yazar tarafından silindi.
Anne ve Bebisi dedi ki...

Ne guzel yazmissin :)

Biz cok kucuk bir evde yasiyoruz. 40-50 metrekare falan herhalde. Kucuk olmasinin avantajlari var, az esya ve az is gibi :) 1-2 saatte butun evi temizlersin :) Diger yandan insan kapana kisilmis gibi hissediyor. Hele de kari koca arasinda gerginlik oldugunda cok sinir bozucu oluyor :) Bahceli ya da balkonlu bir ev olsa cikar az hava alir sakinlesirsin ama minicik evde gidebilecegin pek bir yer yok :) Salondaysan yatak odasina ancak, ordaysan salona ama ev o kadar kucuk ki yine de ayni odadaymissin gibi oluyor :D

Yalniz basina kalip kitap okumak falan peeh super luks :) Ise giderken haftada toplamda 5-6 saat metroda ne okursam :)) Eskiden kitap okumaya vaktim yok diyen insanlara kizardim. Uyumadan once yarim saat de mi ayiramiyorsunuz diye. Simdi oglani uyuturken sizip kaliyorum, uyudugumun farkina bile varmiyorum :) Ne demisler, gulme komsuna :)) Kimseyi hic bir harketinden dolayi ayiplamamak gerektigini cok iyi ogrendim insallah :D

Oglusun uyumasi iple cekilen bir sey bizim evde :)) Kari koca bazen birbirimizin gozunun icine bakiyoruz, digeri uyutsa da o esnada fazladan bi 10-15 dakikam olsa diye :D

Cocuklarini buyutmus, 13-14 yasina getirmis bir arkadas; okula basladiklarinda da simdi nasil uyusun diye bakiyorsan o zaman da okula gitsin diye bakacaksin demisti :) Gercekten de cocuklarini okula birakinca bir ohh ceker, eve gidip guzelce kahvaltisini eder benimle takilirdi :) Simdi 3 numarayi yapti, basa sardi :D Ben de heyecanla onumuzdeki sonbahar anaokuluna baslamasini iple cekiyorum oglusun :)) Gunde 3 saat ama pirlanta degerinde :D

Su zamanlarda da cok bunaldigim zamanlar, (haftada 2 gun calisiyorum) calismadigim bir gun bakicisina gonderiyorum. Ekstra oduyorum ama o gun evde temizlik yapiyorum, bahceye gidip ekip biciyorum, bedensel olarak yorulsam da zihinsel olarak dinleniyorum.

Insan cocugu olunca, pratikligine pratiklik katiyor :)))

Bu arada, dondurma yapmak cok kolay :) Normal bir yemek yapmaktan cok cok daha kolay :)) Hic oturma :)) Tarifi verdim iste, iki tencerede 10 dakika kaynatiyorsun. Birakiyorsun soguyorlar. Sonra da ayni kapta karistirip buzluga atiyorsun hepsi bu :))) Dene derim :))

dağlar kızı dedi ki...

Zaman hovardalığında son 2 ay kaldı benim için desene:) Kıymetini bilmek gerek.
Öte yandan o son cümledeki bir dakika, o gülüş, ellerin o minicik hareketi için, o bir ömür için ne desem bilemedim. Hamilelik hormonları gözyaşları bombardımanı şeklinde kendini gösterdi desem...

yeliz dedi ki...

yaa tam yorum yazıcam bişey çıkıyo, şimdi de arca uyandı... yazıcam ama inşallah sen başka post döktürmeden önce:)

füsfüs dedi ki...

özgürcüm çok güzel yazıyorsun, bence sen evden çalış oraya buraya yazı yaz yeter:)) neden olmasın?
zaman konusunda da artık iyice hareketlenmiş hep oyun isteyen eskiye nazaran az uyuyan bir bebeğin annesi olarak sana katılmamam mümkün mü?
insan eski günleri hem özlüyor hem hayatının bu haliyle de çok ama çok mutlu olabiliyor gerçekten...

Ozgur dedi ki...

Efsun, herhalde ben de öyle yapacağım. Geceler yar yar, başımda sevdan:) sevgiler

Ozgur dedi ki...

Şule, gerçekten onun tadı da ayrı olurdu eminim. Bak canım anneni annen yapan yerler...

Ozgur dedi ki...

Anne ve Bebişi,

Küçük evin avantajı çok aslında. Küsme avantajı da iyi bence. Kaçacak yer yok. Sorunu ya çözecen, ya çözecen, böylece fazla uzama ihtimali yok en azından:)

Kitap okuyamama kısmı üzücü. Ben gene şu ana kadar iyi idare ettim ama işe girince bakalım nasıl olacak. Servisle gidip serviste okuyabilirim ziv ziv...

O uykuyu iple çekme hadisesi çok fena. Çok iyi anlıyoruz, derin bir ah. Biraz uyusalar, kısacız bir beş dakika ne değerli.

Çocuk olduktan sonra zamanın anlamı değişti. Sanki arkadan kovalayan biri var. Yayılma gibi bir ihtimal yok. Kahvaltı, ara öğün, emzir, öğle yemeği, oyun filan derken bir arka arkaya dizili aktiviteler deryası. Eğlenceli bazen ama yorucu da.

Ozgur dedi ki...

Anne ve Bebiş, bakalım şu dondurmayı deneyesim var. Gerçi börtlen zor buralarda. Ay biz ne toplardık küçükken. Şekerle karıştırıp sözüm öna reçel yapıp yerdik. Heryerimiz kırmızı bordo...

Ozgur dedi ki...

Dağlar kızı...
Kıymetini bil. Arkadaşlarınla görüş. Yürüyüşe çık. Oku oku oku. Veee uyu.:)

Ozgur dedi ki...

Her zaman bekleriz Yeliz'cim:)

Ozgur dedi ki...

Füsfüs, ahhhh gel bize yaz deseler yazarım valla, çok da sevinirim. Tekliflere açığım, ehem:)

Bebekle beraberken artık geçmişe mazi diyip düşünmemek lazım sanırım. Yeni zamanlar yaratıp buna da şükür diye diye geçecek ömrümüz:)

sevgiler kucak dolusu.

Iraz dedi ki...

Yeni okudum, savruldum..Ah dedim..