30 Eyl 2009

Çadırdayız: Otağ Kurduk, Kazan Kaldırdık...




Fazla söze gerek yok sanırım:)

Haberler...

Yazamadık epeydir. Kısaca haberler verelim...

* Ela inanılmaz bir hızla büyüyor.
* Üst sol diş çıkarken zorlandık biraz. Ateş ishal yok, ama huzursuzluk, bol kucak...
* Ela yattığı yerden doğrulabiliyor. (Mekik hareketi gibi)
* Bu sabah bizim büyükçe koltuğa tutunup ayağa kalktı. Daha önce kalkıyordu, bu koltukla ilk. Ustalaştı. Yürümemize hem az kaldı gibi, hem çok var gibi...
* Lor peyniri yiyoruz.
* İkeadan çadır aldık. Şu anda evin orta yerinde çadır var. Ela sevdi, biz daha çok sevdik. Düşünceleriyle başbaşa kalmak isteyen giriveriyor içine.
* Dün ilk kez akşam bir seminere gittim. Bakıcı abla kaldı Ela ile. Ben olmadan uyudu ilk kez. Bir emme saati atladık. Çok özledim, nasıl özledim, burnumda tüttü. Gece emzirdim, sabah sevdim, doyamadım...
* İşe adapte oldum. Ela da adapte oldu.
* Hafta sonlarını iple çekiyorum.
* Para kazanmak güzel bir duygu.
* Blogları hızlıca okuyabiliyorum. Fazla yorum yazamıyorum.
* Sonbahar depresyonu mu desem, havalar aniden soğuyunca melankolikleştik evcek.
* Akşamları pilim bitiyor. Üç gecedir koltukta uyuyakalıyorum.

* Hey child, stay wilder than the wind and blow me in to cry...

27 Eyl 2009

Anlatacak Çok Şey, Söyleyecek Hiç Bir Şey...

Yoğun günler yaşıyoruz. İşe başlayalı yazamaz oldum eskisi gibi. Hafta içi özlem. Haftasonu Ela'ya adanmış durumda. Şimdi emekleme ve sürekli hareket evresinde olduğundan evin içinde biz de emekliyoruz peşinde. İyice hızlandı, vızır vızır. Kablo sever kişi, deliriyor kablolara. Kaçınmak da mümkün değil mi ne yapacağız bilmiyorum. Özgürlüğünü kısıtlamak da istemiyorum. Sonuçta Ela parkede kablolara hücum, ben peşinde, tutmadan tutan anne hallerindeyim.

Dün çıktık dolaştık, yollara vurduk. Hava fena değil, sıcak değil, tam soğuk değil. Geceler serin. Ne giydireceğimi/giyeceğimi şaşırmış haldeyim. Biz penye giyip, yorgan örtüyoruz. Ela'nın battaniyesi var ama üstünü açıyor. Bu nedenle, üstünü örtmeye güvenmeden, en azından iki kat giydirdim bu gece. Umarım tutar.

Hayat inanılmaz bir hızda akıp gidiyor. Her geçen gün yeni bir şey ekleniyor marifetlerimize. Bugün yoğun bir çalışma içindeydi Ela Hanım. Ayağa kalkacak. Bacaklarını deniyor. Oturma pozisyonunda dizlerinin üzerinde kalkıyor, tek bacağı geriyor, hop geri. Top fışkırtan bir oyuncak aldık, sevdi. Ama toplardan çok içindeki hava püskürten mekanizmayla ilgilendi. Oyuncağın içinden birbirine geçmeli parçalar çıktı, onları sevdi.

Babasıyla ve teyzesiyle oynadılar bol bol. Babası küçük hayvanları yastıklar diyarından geçirip, masa diyarlarında yürütüp, koca devin üzerine konduruyor. Koca dev (= Ela) küçük hayvanları eline alıp savuruyor, onlar tekrar devin üzerine tırmanmaya çalışıyorlar. Koca devin artık üstten çıkacak olan 3. dişi gözüktü.4.sü patladı, geliyor bomba gibi.

Teyzesiyle oynarken, (Ela en çok ona güveniyor sanırım,) hadi beni kaldır der gibi elleri uzatıyor. Biraz daha kalkmaya hamle yapıyor, sonra tekrar uzatıyor. Kalkamazsa kızıyor.

Bu arada geçen bir iştahsızlık olmuştu, ben de içten içe benim yemeklerimi sevmedi herhalde diye biraz bozulmuştum, geçti. Gerçekten diş huzursuzluğuymuş. Her seferinde nasıl da diş değil filan diye atıp tutuyorum, sonra diş çıkıyor. Çıksın bakalım.

Zamanın hızına yetişemiyorum. Bakışlarındaki anlamlara doyamıyorum. O ani gülüşleri, banyoyu görünce sevinci, uzaktan babaya seslenişleri, sabahları emerken bile öbür yana dönüp gönül alışları...

Bugün ikinci çocuk konusu açıldı. Tekrar hamile olmak, o mucizeyi tekrar yaşamak fikri çok güzel geldi. Kardeşim, ya düşünmüyor musunuz, hani çok zor, çok emek... dedi. Düşünmüyoruz sanırım. Gerçekten yorucu, planlayacak maddi manevi binlerce şey var ama içinden bi ses, bir kardeş diyor... (Hemen değil tabi, en az 4 yaşında olmalı Ela) Yıllar içinde fikirler değişebilir tabi. Şu süreçte zorlandığımızi yorulduğumuz çok oldu. Başka insanlar olduk. Dönüştük, şahane olduk.

Salı günü akşam seminer var. Bakıcı ablamız gece kalacak. Nasıl olacak merak ediyorum. Arada düzen dışına çıkılıyor mecbur. Dört gün sonra dokuz aylık olacağız. Hey gidi. Ne kaldı bir yaşına?

26 Eyl 2009

Unutuş...

Bebekle hayat öylesine dolu dolu yaşanıyor ki, bir anda neler oldu bitti unutuyorsunuz. Aniden gündem değişiyor. Daha a eliyle yiyor demeden, meyveleri dişlemeye başlıyor. Ne oldum diyorsunuz. Ordan oraya....

* Alkış yapıyor.
* Ela ellerini dizlerine vurup sonra alkış yapıyor. Ritmik hareket. (Eller iki kere yere, eller birbirine iki kere gibi...)
* Müzik açıksa ritmine göre ellerini sallıyor.
* Emekleme pozisyonundan ayaklarında kalkma (sinirli kedi) pozisyonu. Eller ayaklar yerde, popo havada diyim...
* Ellerinden tutunca yürüyor.
* Her yere yetişiyor.
* İstediği olmayınca ağlıyor. Elinden bişi alınca ağlıyor. Ama dikkatini dağıtabiliyoruz hızlıca.
* Cee yapıyor. Örtüyü başına çekip açıyor (daha cee demiyor)
* Acıktığını mamamememama diyerek belli ediyor. Resmen talep etti dün!
* Anne, baba, mama sanki anlamlarını bilerek söylüyor.
* Tutunarak ayakta durabiliyor. Sıralıyor mu bilmiyoruz, evde malesef öyle bir ortam yok:(
* Üstteki tavşan dişinin biri geldi, biri geliyor. Yukarıyı dörtlüyoruz abilerrrr. İştah biraz az. Onun dışında ishal, ateş gibi sıkıntılarımız yok çok şükür.
* Önüne ekmek kırıntıları koyunca kıtır kıtır yiyor. Muz, erik, şeftali yiyor kendi kendine. Özellikle muzu kocaman kocaman ısırıp (anneyi hoplatıyor) ama sorunsuz yiyor. (maşallah)
* Sakladığımız nesneyi buluyor. (Epeydir yapıyor bunu... ) Örtüyü kaldırıp altına bakıyor.
* Ağzıyla üfürüp, eliyle dudaklara vurup bırırırı bııırrrr sesi çıkarıyor. Bunu çok sık yapıyor. Biz de karşısına geçip yapıyoruz. Uyanıp yapıyor, uyumadan yapıyor... Komik misin yavrum sen?


Dur aklıma geldikçe eklerim buraya. Unutuyor insan.

24 Eyl 2009

Aktif Dinleme...

Kitubi bir süredir seri yazılar yazıyor. "Çocuklara Öz Disiplini Öğretmek." Ben de ilgiyle okuyorum. Bugün "aktif dinleme" kavramından bahsetmiş.

Aktif dinleme bildiğimiz dinleme gibi değildir. Etkin olarak dinlersiniz. Konuşmaz, laf kesmez, ben zaten biliyorumculuk yapmazsınız. Bildiklerinizi, önyargılarınızı ve kendi düşüncelerinizi unutup karşıdakini konuşturmaya, saklı olanı bulmaya, onun açığa çıkarmasını sağlamaya çalışırsınız.

Yargılamazsınız, neden? Çünkü ilk amacınız karşınızdaki NE söylüyor onu anlamaktır. O konuşurken ne cevap vereceğinizi düşünmezsiniz, kendi hayat hikayenizi anlatmazsınız. Amacınız karşınızdakini rahatlatmak, geçiştirmek, o konuşurken aile bütçesini yapmak değildir. Önce anlamaya çalışmaktır. Önce anlamak. Anlamak için etkin olarak dinlemek. Her şeyinizle kendinizi karşı tarafı anlamaya verdiğiniz bir dinleme şeklidir.

Şurada aktif dinleme için örnek bir diyalog verilmiş.

Bugün Aşkı Memnu'yu izleyenler, Adnan Bey'in dinleme konusunda ne kadar problemli olduğunu ve bunun bedelini ağır bir şekilde ödediğini gördüler. Dolup dolup taşan Beşir'e "ben senin ne yaşadığını biliyorum, ama bi de bana bak" tiradı çekene kadar gerçekten kendisine bir bakmalıydı ednan bey. Konuşmasına izin vermeliydi. Ben senin babanım diyene kadar anlat Beşir, ne istersen diyebilmeli, daha da iyisi susabilmeliydi...

Her şeyi bildiğimizi sanmak. Anladığımızı sanmak... Bariyerler var kafamızda karşımızdakini duymamızı engelleyen. Kendi hayat hikayelerimiz, kendi korkularımız.

Ailede, işletmelerde bu hep böyle. Dinlemeyenler kaybetmeye mahkum. Olumsuza kulaklarını tıkayarak gidilecek yol uçurumun dibi. Sonu görene kadar güle güle gidersiniz de. Kötü haber getiren elçinin kafası kesilirse, gerçekler size hiiiçç uğramaz bile.

Böyle iki farklı konuyu birleştirerek enteresan bir noktaya itinayla değinmiş olduk gece gece:)

23 Eyl 2009

Bebekler ve Televizyon

Yazının tamamı: Less TV Brings More Parent-Child Interaction

Televizyonun bebeklere zararı biliniyor. Hatta yavru direk olarak televizyona bakmasa bile, aynı odada izlendiği taktirde dahi dikkati dağılıyor, o da biliniyor.

Bu yazıda diyor ki, hiç kimse izlemese bile arka fonda TV varlığı anne-baba/çocuk ilişkisini zedeliyormuş. Araştırmalara göre, ABDde her üç bebekli/çocuklu evde kimse izlemese bile tv açık bırakılıyormuş. Acaba araştırma Türkiye'de yapılsa sonuç ne çıkar, düşünmek bile istemiyorum.

Özetle söylemek gerekirse, arka planda açık bir televizyon çocuk doğrudan ona bakmasa bile onu etkiliyor, sizinle iletişimini etkiliyor...

Sandığımızdan daha çok TV izleyip, ne kadar izlediğimiz hakkında (%32miz) yalan söylüyormuşuz. En iyisi boş bir odada aynaya bakıp yüzleşmek... Kıymetli zamanı boşa harcamamak ve arada sessizliğin güzelliğini farketmek. Ne oldu da illa evde ses olsun ister olduk ki zaten?

Tulumlu Ela...


22 Eyl 2009

Bayramın Yeniden Keşfi

(Ne yapsam acaba?)

Ela ile bayram bir başkaymış.

Ela ile bayram demek, mini-aile de olsak, Ela ile daha çok zaman demekmiş her şeyden önce. Onunla olmakmış, kızımıza doymakmış. Sevdiklerimizi, göremediklerimizi görmekmiş. Sosyal olmakmış, yollara düşmekmiş. İyimser olmakmış, bol bol gülmekmiş. Gittiğimiz yerlerde marifetlerimizi göstermekmiş, akıllı akıllı oturmakmış. Anne baba arasında yorgan altında girip, ayakları dikerek yorganı engellemekmiş. Bu arada öpülmek, sevilmek ve çok gülmekmiş. Evin orta yerine çadır kurup çıkmamakmış. Birigelirsehementoplarızcanımmış.

(İnternetteydim...)

Bu bayram İstanbul'daydık.

Cumartesi cadde gezmelerindeydik. Bayramın ilk günü çok yorgunduk. Aile büyüklerimiz hep şehir dışında olduğundan ziyaretlerimizi ikinci güne bıraktık. Ela Hanımın gece uykularımızı bölme sorunumuz devam ediyor. Kesintisiz uykuları özledik. Şikayetçi değiliz. Diş değil. Her gün aynı saat değil. Açlık olduğunu sanmıyoruz. İşe gitmeyle mi ilgili bilmiyoruz. Bekliyoruz, bu da geçecek elbet.

(Yan gelip yatmadım, gezindim... )

Uyku bölünmesi dışında bir sorunumuz yok. Gündüz uykularımız düzenli, keyifler iyi filan.

(Fille oynadık...)

Yalnız tabi ben işe gireli beri doya doya bir gece uykusu almadığımızdan cumartesi pazar nöbetleşe dinlenmeye çalışarak geçti. Pazar evdeydik. Dinlendik. Oyunlar oynadık. Şirinler kaçkını yüzen fil var mesela, diğer oyuncaklar var...

Cumartesi, aldık kızımızı dayılara gittik. Giyindik, süslendik. Yalnız hava aniden soğuyunca biraz şaşırdık ne giydirsek. Bizde yazlık kıyafet bol. Ama sonbahar havasına girememiştik henüz ki yorganlar çıktı meydane. Elaya pijama giydirdim. Tulum giydirdim gece. (Ayşe'cim senin tulumu giyiyoruz bu ara) Dışarı çıkarken giyindik, var kıyafetimiz ama, ruhen tam hazır değildik. Ben, sevgili ve teyze kısakollu gezdik. Ela'ya kısa kollu body üstü uzun kollu penye giydirdik. Gittiğimiz yerlerde herkes polarlı, eşortmanlıydı, üşüyor çocuk muhabbeti oldu illa ki. Oyuncaklara boğuldu Ela.

(Oyuncaklara boğulmuş Ela. Teyzesine göre, oyuncak kazandıran kazanların içine düşmüş. Olur ya hani... )

Ama asıl... Yani nasıl anlatsam bilemiyorum. Büyümüş de küçülmüş halleri mi desem. Koltuğa kuruluşunu mu desem. Uslu uslu bakışını mı, sevinçle el çırpışını mı... Elleri çırpıyoruz her fırsatta, sanki buna çalışmış da göstermek için bayramı seçmiş gibi. Yazlıkta öğrenmişti ama unutmuştu. Sanırım ablamızla oynadılar, bizim kız artık müziğe eşlik edip ritim tutarak el çırpabiliyor. Dahası buna bayılıyor... Çok eğlendik. Bir diğer numaramız olan tutunarak ayağa kalkmayı, koltuğa tırmanmayı gösterdik. Genelde enteresan bi geri oturuşumuz vardı, ama altımıza oyuncak denk geldiğinden az kalsın düşüyorduk kii teyzeyle beraber havada tuttuk Ela'yı.

Sonra, kuzen ziyareti yaptık. Orada abla bebek vardı, 13 aylık. Pıtır pıtır yürümeler, güzel kıvırcık saçlar filan. Birbirlerini incelediler yine. Biz de çenemiz yere düşene kadar konuştuk da konuştuk. Taaaa karşıda uzakta oturdukları için pek gidemiyorduk oralara. İyi oldu. Çocuklu bir yere gitmek başka bir şey. Halden anlıyorlar, anlıyoruz. Eloş hanım orada da aynı şekilde gülücükler, marifetler sergiledi. Yemeklerini uslu uslu, göstere göstere yedi. (Maşallah.) Yabacı korkusu başladı demiştim ya, kimseye ağlamadı. Gezdi kucaktan kucağa. Sanırsın, çocuğa sıkı sıkı tembih etmişiz aman misafirlikte şöyle davranalım gibisinden. Gündüz uykularını uyudu, bir tek gece uykusuna çok direndi, muhabbeti bırakmak istemedi, kuzenimin(erkek) kucağında uyudu. Kuzenin kızı benim kucağımda normalde yemediği dolmaları yedi. Çok eğlendik. Uzun zamandır görüşmediiğimiz akrabalarımızı görmüş olduk. Bu arada trafik yoğundu. Arabalar, metrobüsler, otobüsler hınca hınç. Arabaların hem önünde, hem arkasında bebekler, çocuklar... Sanırım İstanbul'da trafikte hiç bu kadar çocuk/bebek görmemiştim. Algıda seçicilik de olabilir.

Kızımız sosyal, biz de daha sosyal olmalıyız anlaşılan. Biz mutlu olduk ama Ela'nın mutluluğunu anlatamam. Gerçekten kalabalık seviyor minik. Aile, arkaba, seven insanlar, sıcak insanlar ne güzel. Hep yakınımızda olsunlar, hayatımızda olsunlar. Büyük teyzelerimizi göremedik, aslında Ankara'ya gitsek diye geçirdik. Eve gitmediğimize üzüldük. Bir sonraki bayrama kısmetse.


Normalde çok geleneksel bir insan değilim, bu bayram bana yaşadığım tüm bayramlardan farklı geldi. Ananemi ve dedemi özledim. Aklım babaannem ve diğer dedemde kaldı. Keşke dedim hepimiz aynı şehirde yaşasak ve bayramlarda kocaman aile bir araya gelsek... İçimiz cız etti biraz. Bakalım, başka bayramlara inşallah... Biraz duygusal olduk.


(Can simidi o)

Ela ile çok oynadık, doya doya oynadık. O kadar özlemişim ki kızımı. Babası da öyle. Onunla daha çok zaman geçirmek, daha kaliteli zaman geçirmek çok güzel. Oyunlar daha anlamlı. Şarkı söylüyor, laflara cevap veriyor. Arkamdan anneee diyerek ağlıyor. Pek çok şeyi anladığını biliyoruz. O gözlerden hiç bir şey kaçmıyor. Önüne koyulan tabaktan minik cevizler ve ekmekler yiyor kendi kendine. Meyveleri yiyor.

Bu bayram ilk kez Ela bir başka evde uyudu ve uyurken eve geri geldi. Bizim için bir ilk oldu:) Çocukluğumuzu hatırladık. (Bir yerde uyur, başka yerde uyanırsın. Baba taşımıştır ya hani... )



Bayramın son günü, misafirlerimiz geleceği için evi aradıklarında-toparlanmaya-hazır halde tuttuk. Sonra gelemiyeceklerini öğrenince Birinci Tekir Şahıs'la hızlı bir program yapıp buluştuk. (Sevgiliye göre Birinci Mavmav Şahıs...) Meşhur Ada Beyle tanıştığımıza çok sevindik. Konuşmalara doyulmadı her zamanki gibi... Yetmedi. Eylemlerimiz sürecek... Dönüş yolunda bu blogu açıp yeni dostlar edindiğimiz için birbirimizi tebrik ettik Ela ile. Ela artık kucakta durmak istemiyor. Sürekli ayağa kalksın, emeklesin, dolansın. Çabuk sıkılıyor ve istediği olmadığı an ağlıyor. Bugün öyle bir moddaydı. Bütün usluluğu bayramın ikinci günü yapınca, üçüncü güne kalmadı tabi...






İşte böyle sevgili dostlar. Güzel bir bayramdı. Allah herkese sevdikleriyle beraber güzel bayramlar yaşatsın.

Bu bayramdan şarkılar...

Gel teyzenee, gel teyzeneee bitsin bu gurbettt
Evde anan baban kardaaş yüzüne hasrettt...

Pijamalarımız:





19 Eyl 2009

Bayramınız Kutlu Olsun...



Merhaba Ela ben,
Uzun zamandır yazamadım. Çok meşgulüm kusura bakmayın. Bildiğiniz gibi büyüyorum. Geziniyorum, eskiden de hareketliydim ama şimdi atom karınca gibi bişiy oldum. Her şeyi görmek, her şeye dokunmak ve... ağzıma sokmak için dayanılmaz bir arzu duyuyorum. Dişlerimi göstere göstere güldüğümde bizimkiler çok seviniyor. Ben de göstermeyi seviyorum. Çıkarken acıtıyolar ama şeftalileri şimdi daha bi götürüyorum. Peki ya erikler...

Yarın bayrammış, ilk bayramımmış. Dedem arayıp aldınız mı bayramlık diye haşladı bizimkileri. Almadılar tabi. Kendilerine de almadılar. Büyüyünce sorucam hesabımı. Ama yine de daha önce giymediğim bazı kıyafetleri giydirmeye başladı annem. Dışarı uzun kollu giyiyorum, bugün pembişleri giydim. Mavileri de çok seviyorum ama onu giyince oğlan mı diye seviyorlar. Bu yaşta ayrımcılık yaaa inanamıyoruuum....

Bugün caddedeydik ailecek. Babam biriyle buluştu biz de gittik sonradan takıldık onla. Bende yabancı düşmanlığı denen bişeyden başlamış. Yok, yabancı bişeyiydi neyse unuttum neydi. Yakın çevre dışında gördüğüm insanlardan feci kıllanıyorum. Yani kaçıracaklarmış gibi mi desem, zararlılarmış gibi mi desem. İstemiyorum bana dokunsunlar, gülsünler. Böyle bi gerildim yani. Cadde kalabalıktı. Oturduk bi yerde. Bunların arkadaşı şirinlik yapacak oldu. Teyzemin deyimiyle yüzümdeki her kası kullanarak enteresan bi şekilde yüzümü buruşturarak ağladım ve annemin boynuna gömdüm yüzü. Geçen bunların bir arkadaşı gelmişti, gece de kalmıştı. Ona da yaptım. Zavallıcık neye uğradığını şaşırdı, gerçekten bebek istiyor muyum diye sorguladı. Ne var sorgulayacak ben kafa dengi arkadaş isterim kardeşim o kadar!

Gezerken biraz huzursuz oldum bi noktada gelen geçenden. Kucak istedim aldılar. Gene iyiler, ağırlaştım iyice. Gündüz de kesintisiz oyun oynadık. Arada bi uyudum o kadar. Oyun halısı filan seriyolar da ben illa halı istiyorum. Üzerinde rahat rahat gidiyorum. Oyun halısı pek rahat değil. Parkeler favorim ama ne zaman yerde bişi bulmuşum gibi yapsam annem gelip bakıyor. Bişi de yok yerde hani. Biraz pimpirikli oldu, ağzıma sokarmışım. E sokarım tabi. Geçen kitaplıktan bi kitap aldım, tüm dünyaya anlatmış zaten.

Çadır oynuyoruz anneyle. Bazen içine baba, teyze de geliyor. Bi var, bir yok ya çok eğlenceli anlatamam. Cee çok sevimli. Yol boyu güldüm gerçekten komik bi oyun. Babam, annem ve ben top yuvarlamaca oynadık. Baba bana atıyo, ben ona, o anneye, anne bana. Uzunca oynadık ama ben mi eğlendim, onlar mı anlamadım. Delirmiş gibi sevindiler her şeye.



Bu fotoğraftada gördüğünüz gibi telefonum elimde. Sürekli konuşuyorum eşle dostla. E sosyallik de zor canım. Apartmanımızdaki arkadaşla buluşuyoruz bazen. Benim annem çalışıyor, o daha çalışmıyormuş. Ablayla iniyoruz aşağı.

Annemlerle gezmeyi özlemişim. Özellikle üçü biraradayken bayılıyorum. Yarın bayrammış, annem bugüün bayraaam erken kalkın çocuuklaaar diye bi şarkı çığırdı durdu. Yarın ben sizi bi erken uyandırayım da görün bakalım. Nihahahyt. Bugün 5:30da diktim ayağa. Yarın kaç istersiniz...

İki şeyi engelliyorlar kızıyorum. tvnin orda, dvd player mı ne var. Ne olur kabloları çeksem ve kemirsem? İkincisi sehbanın üzerine bazen örtü seriyolar, ne var çeksem? di mi ya....

Neyse böyle şekerlerim. Bayramınız kutlu olsun. Artık nası bişiymiş öğrencez yarın.

18 Eyl 2009

Sekizinci Ay , Üç Hafta

Her hafta babyzone'dan bebeğimizin gelişimi ile ilgili mailler geliyor. Bir kaç noktayı burda yazmak istedim.

Obje devamlılığını öğrenmesi açısından cee cee oyunu favoriymiş. Cee cee yi annenin oynaması daha etkiliymiş. Hani anne yok, aa var gibi. Kaygılarını azaltma bağlamında. Bir şeyleri saklayıp bulmasını sağlamak iyi bir oyunmuş. Ela uzunca bir süredir yastığın altına sakladığım kumandaları, gelip, yastığı kaldırıp alıyor.

Şu cee cee oyununun bu kadar önemli olması ilginç değil mi? Belki çadıra bayılmasının nedeni de budur. Biz dünyaya cee yapıyoruz bi nevi. Örtü var, oda yok. Örtü kalkınca oda var gibi.

Neler geçiyor kafalarından, neler öğreniyorlar?

Artık meyveleri kendi kendine yiyebiliyor. Ben yemek yedirirken kaşığı elimden almaya çalışıyor. Daha komiği ben kaşığı tutarken yemeği parmaklarıyla ağzına doğru ittiriyor.

Gene hızlandırılmış modda, vızır vızır her yere girip çıkmak istiyor. Sevdiğimiz noktalardan biri orta sehpanın altı. Küçükken ne çok zaman geçirirdim masa altlarında. Hele de masa örtüsü varsa. Kitaplık, bilgisayar kabloları. Dün annemlerle skype yaptık, bizim kız sürekli kamerayı tespit edip, alıyor koyduğum yerden.

17 Eyl 2009

Çalışan Anne Halleri


İşe başlayalı üç hafta olmuş.

Bazı şeyler oturmaya başladı yerine. Gözlemim, her anne kendi yolunun en iyisi olduğuna inanıyor, bu nedenle benimki de en iyisi:) Bence iki ay ücretli izin + altı ay ücretsiz izin iyi oldu. İşe başladığımda Ela'nın ek gıdalarda hayli haşır neşir durumda olması çok iyi oldu. Ben evdeysem memelere yan gözle bakıyor, ama yokken aramıyor. Günde dört kere emziriyorum ama doktorumuza sorarsan üç yeterliymiş. Süt fışkırıyor, bir azalma yok. Seviniyorum ben de.

Bugün eve geldim, bakıcı ablayı erken gönderdik. Hem başbaşa kalalım diye, hem de Ramazan, rahat rahat gitsin evine diye. Oynadık, oynadık. Eve gelince her şeyi unutuyorum. Endişeliydim stres filan diye ama ya henüz stres olmadığımdan, ya da gerçekten artık işin gücün yapay önemi azaldığından eve gelince kapının dışında kalıyor. Kız çok hareketli, ona uymak zor iş. Bir süre sonra ben bittim, o bitmedi. Bu akşam sevgili şehir dışından geç geldi, teyze iftara davetli. Kızımızı kendim yıkadım ama yok, çok zor. Küvette ayağa kalkar, balıkadam olur, zıplamaya çalışır, onu tutar, bunu tutar derken yıprandım resmen. Bitince derin bir oh çektim. Çok güldük, eğlendik orası ayrı.

Düşününce, eve geldiğimde sıfırlanmış oluyorum. Delicesine özlemiş oluyorum, onunla doya doya zaman geçirmek istiyorum. Halıya yatıyorum ben de.

Bugünlerde en favori oyunlarımız:

Çadırcılık: Kesinlikle tavsiye ederim. Bir çarşafı elinizle yukarda turup içine kızla giriyorsunuz. Ela gülmekten çığlıklar atıyor. Çok komiğine gidiyor, benim de.

Top atmaca: Bir klasik

Pet şişe kovalamaca: Sürekli yerde yuvarlandığı için ulaşılmaz bir hedef. Tam Ela'lık.

Kitap okumaca: Ela kitaba bakarak bir şeyler söylüyor. Ben bakarak aklımdan bişeyler uyduruyorum.

Kaç tane yazacaktım unutmayalım diye, unuttum!

Çadırı söylemek istiyordum, en favorim gerçekten.

Başka... Gece uykularında gelişme var. En yorucu zamanı umarım geride kalmıştır. Dün gece uyanmadı ama erken kalktı. Kalkınca da cin maşallah. Sabahları komiğiz.

İşe adaptasyon sürecinde, çok olumlu şeyler var. Çalışmanın (benim için) faydaları.

1- Disipline oluyorsun. Bebek adamı işten daha iyi disiplin ediyor o ayrı. Ama her gün duş, fön, giyin, kolye tak, saçını başını ayarla, dışarı çık... düzenine sokuyor. İnsana benziyorsun. İyi hissediyorsun.

2- Alışveriş merkezlerinden nefret ederim/ederdim. Hamile kalalı beri gitmedim desem yeridir. O nedenle şu an bana çoook enteresan yerlermiş gibi geliyor. Ela ile gitmek istemiyorum. Sonuç: öğle tatilinde gidip geliyoruz. İnternetten alışveriş yapa yapa bir tuhaf olmuşum. Görüp de almak enteresan his.

3-Sosyallik: Bebeksiz insanlarla bebeklerden konuşmak çok zor. En iyisi konuyu genel tutup, derhal değiştirmek. Başka konularda konuşmak insanın kafasını dağıtıyor. Böl, yönet...

4- Yorgunluk: Evdeyken arada Ela uyuduğunda dinleniyordum ama yine de yorucuymuş. Eve erken gelip, uyuyana kadar enerjik bir şekilde ilgileniyorum.

Bu arada Sabiha Paktuna bebeği anne beslesin, altını açsın demiş ama, aklıma takılan bir nokta var. Mesela baba bebeği beslerken, ya da altını açarken anne de yanında olsa olmaz mı? Bence olur. Anneye bağlanmakta bir sorunu yok, aha anne bu, biliyor yani şimdilik.

Bu arada dün arkadaşımız geldi. Yabancı korkusu resmi olarak ilan edildi. Çok sevimli ağlıyor, başı göğüse gömüyor, sokuluyor. Bu arada dün akşam Ela uyurken kızlar gecesi yapıp caddeye gittik, nasıl ihtiyacım varmış meğer...

5- Bağımsızlık: Aylarca kendini minik patrona adamışken, şimdi Ela olmadan da yapabileceğim şeyler olduğunu görüyorum. Beraber olmak çok güzel her zaman ama şart değil...

Aklıma bunlar geldi hızlı hızlı... Tabi herkesin doğrusu kendinedir, aman yanlış anlama olmasın. Ben ne aman kadınlar çalışsın kariyer yapsın, ne de kırsın dizini otursuncuyum. Kendiniz karar verin, beni karıştırmayın. Oportünizme bulaşmış tipik bir orta yolcuyum anlayacağınız bu konuda. Napalım. Yaşasın annelerin kendi gönüllerinden geçeni yapma mücadelesi diyelim. Devletten de isteklerimiz var. Altı ay annenin süt verebilmesi için adam gibi düzenleme istiyoruz. Altı ay anne sütü ama üçüncü ayda marş marş işe tutarsız biraz.

Bakalım zaman ne gösterecek. Yaşasın bayram geldi, başbaşa daha çok zaman.

İnsanın burnunun direği sızlıyor bi yandan, onu söylemeden geçmek olmaz. Kavuşma anındaki heyecan, sevinç...

Şimdilik böyle.

Sulandırılmış Vicdanlar, Karışan Sapla Saman ve Türkiye'de Çocuk Sahibi Olmak...

Okur çok doluyum bildiğin gibi değil.

Öyle ki dolup dolup boşalıyorum.

"Cem Garipoğlu" "ailesi" tarafından "adalete" "teslim" edilmiş. Neden bazı kelimeler tırnak içinde? Bu ülkede anlam kaymasına uğradıkları için mi...

Kızım dokuz aylık ve içim yanıyor. Ne yapardım diye düşünemiyorum bile babanın yerinde olsam. Hayal edemiyordum. Eleştiriyorlar acılı babayı. Ekşi sözlüğe biri "eğer kızımın katillerinin bulunacağını bilsem taksimde çırılçıplak koşardım" demiş. Bence babanın yaptığı az bile... Ben de koşardım, her kapıyı çalardım, her programa çıkardım, her mikrofona konuşurdum. Soyunurdum, delirirdim, her şeyi ama HER ŞEYİ yapardım. ÖTESİ YOK ÇÜNKÜ... Bundan büyük bir acı yok, olamaz. Çocuk sahibi olmayan bu konuda ahkam kesenleri dikkatli olmaya davet ediyorum. Allah büyük!

"Blame the victim" Kurbanı suçla işletiliyor ey Türkiye... Yaz yaz bitmez, Yıldırım Türker yazmış zaten daha ne diyelim...

Anne bloguna yakışır mı bu konular ey okuyucu?

Acaba verdiğim biberonda kanserojen madde var mı derken düşünün!
Acaba anne sütünü az mı verdim, çok mu verdim?
Acaba hangi oyuncağı, yeterince aldım?
Konuştum mu onunla, şarkı söyledim mi, oynadım mı?

Sonra büyüsün yavrunuz. Soğukkanlı bir adam gidip sakin sakin bir elektrikli testere alıp sevmelere kıyamadığınızın kafasını kessin. Şüpheli TÜRKİYE'de SAKLANSIN. Kimsenin RUHU duymasın.. BURNUMUZUN DİBİNDE YANİ...

ALAY EDER gibi. Sonra bir anda GÜNDEM DEĞİŞTİRİR gibi teslim olsun. Toptaş unutulacak mı? Ölenler unutulacak mı?

NEDEN KATİLDEN GEÇİLMEZ OLDU BURALAR?????????

Delirmeme ramak var okuyucu. Eğer bu satırları okuyup da baba şöyle yapmasaydı diyorsan OKUMA sakın. Sakın yorum yazma!

Acısını şöyle yaşamalıydı, böyle yaşamalıydı diyenlere söylenecek şey çok ağır....

Hakkını vererek empati yapmaya kalkanın aklı şaşar.

Sakın büyük konuşmayın.

SAKIN!

15 Eyl 2009

Anne Sözü Dinler Gibi Masum...


Yağmurlar, seller filan derken gündem yoğundu. Üstüne haftalık uykusuzluk kotamın dolması, sinüslerin şişmesi filan eklenince son derece uykusever bir koala moduna girmeme ramak kalmıştı. Silkindim, kendime geldim.

Ela hala geceleri uyanıp, ha ne modunda çevreyi kolaçan ediyor. Ayrılık kaygısı mıdır artık diş mi bilemediğimizden, ya dişse diye düşünüp kucağa alıyoruz. Benim uyutma yeteneklerim bozulmuş, babası kucağına alınca daha iyi uyuyor artık. Geniş omuz istiyoruz anlaşılan. Şu dönem bi geçse de, tekrar daha sağlıklı uyku alışkanlıklarımıza dönsek diye dua ediyoruz.

Ablamız geliyor, Ela ile oyunlar, gezmeler devam. Ara ara uzun kollular giyiyoruz. Akşam yatarken ince pijama altları giyiyoruz. Yaz bitti, bodyyle uyumalara veda. Okullular gibi Eylülde gel, okul yoluna, işe başladım. Neredeyse bir ay olacak, günler günleri kovaladı. Ela alıştı gibi. Cumartesilerimiz sersem, Pazarlarımız muhteşem geçiyor. Anlamadık neden.

Elanın dizlerine yer bezi bağlama, parke cilalatma zamanı. Tutunarak ayağa kalkıyor. Ayaktaki halinden tekrar oturma durumuna, oturma durumundan emekleme pozisyonuna geçiyor. Teyzesine sorarsanız, anne karnında yoga yaptığından yogi bir kızımız oldu. Arada inanılmaz esneme hareketleri yapıyor., doğuştan yogacı. Geçen gelen mailde bu dönemde ayağa kalkarlar ama geri oturamazlar, öyle ayakta kalırlarsa yardım edin demişler. Büyümek zor iş:) Neyse biizm kız bi şekil oturuyor geri.

Dizilerin yeni sezonu başladı, bizim dizimizde de yeni sezon hakim. Geçen gece rüyamda ikinci çocuğumu doğurduğumu gördüm. Pek kolay bir doğumdu, kalktım hemen, koşturmaya başladım şakır şakır. Aldım ikisini de iki yanıma. Aman dedim Ela'ya haksızlık oldu, daha çok küçük. Günebakan tarlasından etkilendim sanırım biraz. Başka bir rüyamda da Adnan Beyle sohbet ettik. Diziler izlemesem de geceleri yayında.

Bugün sevgiliyle konuşurken şunu farkettik, hep derler ya "yanlış bir yaşam doğru yaşanabilir mi?". Aşkı memnudaki temel sorun ihanet değil aslında. Gerçek sorun Bihter'in tepkisel kararlarla ona buna inat yaptığı yanlış evlilik. Aşk nedir bilmeden hop diye hazır olmadığı bir hayatın içine balıklama dalması. Annesinin hayatı ortadayken. Şu Freud'a ne yaptık kitaplarını okusaymış zamanında Firdevs Hanım farkeder miymiş? Annenin gölgesi kızını hapsettiği için Bihter kendisi olamıyor. Oturup annesiyle meselesini çözse, bir işe girse, ömrü hayatında kendisi istediği için, tepkisel olmayan bir eylemi olsa düştüğü kuyudan çıkabilir. O da başka bir öykü olurdu tabi.

Bugünlerde biraz parçalı bulutluyum ben de. Güneşli günlerden sonra bulutlara adapte olmak zor mu geldi. Önümüzde bayram var. Şu koliler yardımlar filan bitiverecek. O zaman ne yapacak insanlar? Bir ay doyurmak yetmez ki...

bu sabah yagmur var istanbulda
gozlerim dolu dolu oluyor bilinmezlige
anne sozu dinler gibi masum
agladim bu sabah

gunler dayanilmaz oldu
senden uzak olunca
martilar mahsun oldu
onlar bile agladilar

sarkilarda dusunmek seni bana getirmez ki...
mfö




Not: Ela Hanım Pazar günü kitaplığa kadar gidip, kitaplığa tutunarak doğrulmuş ve resimde gözüken kitabı kitaplıktan çekmiştir. Daha sonra ilk resimde görüldüğü üzere sayfa sayfa incelemiştir. Kitabın Adı,"Şu hain kalplerimiz, Kadınlar Erkeklere Neden Teslim Olurlar?", Rosalind Coward tarafından yazılmış. Hülya Teyze Ela'ya "bilmiş, feminist" diye diye, feminist etti işte. Üniversite döneminde okuyup, pek sevdiğim kitaplardandır. "Aman Allah'ım çocuk" diyerek çok çalışılmış kariyerleri bırakıp, eve dönme hareketinin kökenlerine ilişkin kıymetli incelemeleri vardır. (Aslında bırakılan nedir?)
Bir diğer kitabı ise.. Kadınlık Arzuları. Günümüzde Kadın Cinselliği.

14 Eyl 2009

Aldım Verdim Ben Seni Yendim...

Şu tvde enteresan bir reklamdır dolanıyor. Alın Verin Ekonomiye Can Verin. Hayatımda bu kadar abuk sabur bir konunun geri zekalılara anlatılır gibi anlatıldığına şahit olmadım. Çiçekçi teyze bence çingene olarak ekonomist olarak olduğundan daha başarılı, öyle kalsın mümkünse. Patronlar çalışanlarına versin, ben de gideyim alayım çiçek di mi ama. Neyse, biz dalga geçe duralım, halkımız durmamış, şu aşağıdaki maili bana yollamış. Akşam akşam çok güldüm, paylaşıyorum... Kaynağı varsa bilmiyorum, email iletisi olarak geldi bana...




"Bir kopya eğitime can verir, hareket verir. Kopyayı veren de alan da kazanır. Sınav kağıtlarını okuyan hoca zamandan kar eder ailesiyle daha fazla vakit geçirir. Peki sadece eğitim mi kazanır?? Kopya hazırlamak için kağıt satılır silgi satılır yani kırtasiyeci kazanır. Kırtasiyeci evine ekmek götürür ekmekçi kazanır. Çekinmeyin.. Kopya alın verin eğitime, ekonomiye can verin..


Furkan Aydoğan diyor ki;
Kopyayı alan da kazanır, veren de. Veren sevap kazanır öbür tarafı kazanır. Alan not kazanır bu tarafı kazanır. Hoca yakalarsa o da kazanır. Ün kazanır namı yayılır. Herkes kazansın diyorsan kopya al-ver, Türkiye kazansın!


Solomon Pamuk diyor ki;
Eğer kopya verilip alınırsa öğrenci iyi bi karne kazanır. İyi bir karne gören veli mutlu olur. Velinin aldığı karne hediyesini satan mağaza da o ürünü pazarlayan da üretende kazanır. Türkiye Kazanır!!"

Babayı da Biz Keselim. Yıldırım Türker'in Yazısı...

Süreyya Karabulut konusu uzun zamandır kabus gibi üzerimizde. Söylemek istediklerimi yine Yıldırım Türker yazmış...

Babayı da Biz Keselim

Gururun yoksul aşı olduğunu biliriz.
Cumhuriyet ideolojisinin, pamuk ipliğiyle orta sınıfa bağlı kesimler üstünde en büyük güce sahip olan çağrısıdır: Yoksul ama gururlu.
Koskoca Türk sineması tarihinin, popüler edebiyatının baş köşesinde güçlü çenesi, sert hatlarıyla
çizilmiş gururlu bir yoksul olmuştur. Yüreklerimiz hep gururlu olana çarpar; hep yoksulun gururla reddettikleri gözlerimizi yaşartır.
Geçen gün televizyon başında bir ‘şok haber’e yakalandım.
Küçük kızının kafası kesilmiş cesedi bir çöp tenekesinde bulunan Süreyya Karabulut, hepimizi büyük düş kırıklığına uğratarak katilin ailesinden para, evet yanlış okumadınız, para istemişti.
Benim o an izlemekte olduğum kanalın haber sunucusu da aynen böyle duyuruyordu bu tüyler ürpertici haberi.
“Söylemeye dilim varmıyor ama (burada acıyla yutkunur) 3 milyon avro istemiş.” Yıllardır bu memleketin haberlerini sunan sunucu sonunda söylemeye dilinin varmadığı felaketi buldu, anlayacağınız.
O utanç verici onursuzluk nişanesinin adını biliyoruz: Para.
İşte sonunda gerçek suçluyu bulduk. Gurursuz yoksul, kızının ölümü üstüne utanmadan kan parası istemiş. Aman Allahım. Korkunç değil mi?
Çok uzun zamandır dehşetengiz mantık burkulmalarıyla inşa etmiş olduğumuz bir konsensüs hattı var ülkemizde. Çeşitli konularda medya tarafından konsensüse davet ediliyoruz. Davetiyelerin üstünde LCV bile yazmıyor üstelik. Son derece dayatmacı, ahlakçı yorumlarıyla bize yol gösteren medya toplumsal olaylardan tutun bireysel felaketlere kadar her konuda neler hissetmemiz gerektiğini bize bildirmekle yükümlü hissediyor kendini.
Bu yorumların, çakma ahlâki tiksinti çağrılarının lekelemediği herhangi bir haber kırıntısına rastlamak mümkün değil.
Süreyya Karabulut, Garipoğlu ailesinden para istemiş olduğunu inkâr etmiyor. Kendince anlaşılır, kutsala yazılası gerekçeleri de belirterek. Ama olan olmuştur. Büyük gazetenin manşeti şıpınişi çatılıveriyor: “Baba, eski baba değil.”
Değildir ya. Güçsüz, çaresiz, kızının katilini bir türlü yakalatamayan bir babanın neler yaşayabileceğini düşünmek, tartmak bize kalmamış elbet. Medyanın da kışkırtmasıyla kafasının kesilmesi gereken ikinci kurbanı kıstırdık işte. Kızının anısına paraya satan onursuz baba.

yazının devamı...

Sel Anlatıyor...

Yıldırım Türker'in yazısı...

Başbakan, doğanın yanından verdi demecini. Dere, gün gelir intikamını alırmış.
Başbakan’ın geçen haftamızı sürükleyen sel felaketini değerlendirirken kendisini boğazına oturulup sıkıştırılan ve gün gelip patlayan derelerle özdeşleştirmesinde elbette psikolog olmadan anlayabileceğimiz bir ruh hali açığa çıkıyor.

Hatta coşup repertuvarından bir ‘bendimi aşar yıkarım’ manzumesi çıkarsa kimse şaşırmazdı.
Çünkü her toplumsal felaket, her doğal afet sonrasında sorumlu konumlardaki vatandaşlarımızda tebellür eden milli özelliğimiz pişkinliktir. Oysa Mimarlar Odası çırpınıyor.
Erdoğan ve Topbaş’ın açgözlü, bir türlü söz geçirilemeyen vatandaşı suçlamasının gerçeklikle hiçbir ilişkisi bulunmadığını söylüyor.

Bu bölgedeki yapılaşmaların 1997’de Erdoğan’ın belediye başkanlığı döneminde hazırlanarak yürürlüğe sokulan bir plan değişikliğiyle başladı ğını, İstanbul açısından önemli bir ekolojik koridor, yeşil alan, rekreasyon alanı olan Ayamama deresinin bir kısmının, yüksek yoğunluklu ve çok katlı yapılaşmaya açıldığını hatırlatıyor.

Üstelik gerisi de var. Planın olumsuzluklarını ifade eden bir çevre etki değerlendirme raporu,
o dönemde Mimarlar Odası tarafından bizzat Erdoğan’a sunuldu. Plan değişikliğiyle bölgenin yeşil alan, niteliği ortadan kalkacak, Ayamama dere olma vasfını yitirecek, doğal afet davet edilmiş olacak, dendi. Plan değişikliğinin iptal edilmesi istendi. Ama Erdoğan bunu dikkate almadı.

Burada bitse. Mimarlar Odası İstanbul Başkanı Eyüp Muhçu anlatmayı sürdürüyor : “Daha sonra dava açtık. Erdoğan dava sürecini de dikkate almadı. İstanbul 5. İdare Mahkemesi, kararında savlarımızı doğruladı, “kamu yararı da yok” dedi. Yargı kararını da dikkate almadılar ve inşaatlara hız verildi. İhlas Holding’in yapıları, EGS ve Dünya Ticaret Merkezi’nin olduğu, Ayamama’nın güneyindeki havaalanına, Ataköy’e yakın olan bölge böyle oluştu.
Erdoğan mahkeme kararını temyize götürdü. Ama Danıştay 6. Dairesi mahkeme kararını onadı. Bundan sonra bile yapılaşmalar devam etti.

Devamı için... Sel Anlatıyor

12 Eyl 2009

Yağmurlu Bir Gündü, Tıpkı Bu Gün Gibi...

Bu diş resmimiz. Aslında eski ama anne anca yükleyebildi. Bakın hem gamzelerim çıkmış, hem de dişlerim. Şimdi beş etti, oley...

Bu resimde oyuncaklarımla oynuyorum. Burası oyun alanım. Anne hazırlıyor, ben takılıyorum ama bugünlerde asıl sevdiğim şeyin parkeler olduğunu farkettim. Sevinsin diye burda takılıp arkasını döndüğü anda parkelere dalıyorum. Geçen anne oyuncakları şu gördüğünüz beyaz şeye koyuyordu, ben de gaza geldim topu koydum. Sağda solda Ela ile oyuncakları topladık diye anlatıyormuş, oyun oynadım ben aloo, eğlendim senle. Bulaşıkları da yıkayayım isterseniz?

Laf ediyorum ama komik bu anne bazen. Sabaha kadar uyutmadım, bari güleyim de moral bulsun:)


Bugün atta gitcektik, arkadaşlarla buluşcaktık. O kadar özendik, bezendik giyindik. Dışarı bile çıktık. Ben yağmuru görmüştüm önceden, ama böylesini görmedim. Gökyüzü fotoğraf çekip durdu, flaşlar patlıyo filan. Bol miktarda su akıyordu yollardan. Annem tırstı, geri döndük. Gaza gelmiştim oysa...


Bu da babamın kucağındaki halim. Üzüldüm biraz ama naapalım...

Hoşçakaaal!

11 Eyl 2009

Çocuklarımıza aktardığımız şey aslında bilmediğimiz şeydir

Freud'a ne yaptık da çocuklarımız böyle oldu?
Catherine Mathelin
Çeviren: Ela Güntekin
Kitap Yayınevi

"Ama ana babalar artık kendilerini tehlikeye atmak istemiyorlar. Her şeyin kusursuz olacağına dair bilimsel garanti istiyorlar. Çocuk hastalıkları uzmanları ve genetikçiler artık öğüt vermez olan büyükannelerin yerine geçtiler.

Freud'a göre; çocuklar ana babalarının kaçınılmaz yanlışlarını ergenlik çağında onlara yansıtırlar. Eğer, ana babaların verdiği etiğim, çocuklar bu çağa geldiklerinde sorgulayabileceği ölçüde hatalar içeriyorsa başarılı olmuş demektir. Winnicott'un düşüncesine göre, tek ödüllendirilme umudu çocuklarınızın size bebeklerini emanet etmeyi kabul edecekleri gün karşınıza çıkacaktır. O zaman her şeyi tamamen berbat etmemiş olduğunuzu düşünebilirsiniz.

Psikanalize ihanet etmenin en kötü biçimi, bilinçdışını inkar etmeye yeltenmektir. Özel sorunlara hazırlop çözümler sunmak, her vaka özel olduğu halde genellemeler yapmak bilinçdışının varlığını inkar etmek demektir.Freud'cu olduğunu düşünen kişi bunu nasıl yapabilir?

Günümüzde geçerli tek parola: Artık acı, şiddet, kin olmasın. Kaçınılmak istenen sanki insanlık durumunun kendisi. Robotlar mı yaratacağız? Ana babalar reçete fikrinden kolay vazgeçmiyor. Kusursuz çocuklara sahip olmak için, televizyon reklamındakiler gibi kusursuz, mutlu ve ferah ana babalar olmak yeterli sanılıyor. Bunun için de uzmanların tavsiyelerine kulak vermek gerekiyor; sanki psikiyatristler ideallerini yitirmiş ve yitirilen ideallerin yerine tüketimden başka bir şey sunamayan bir toplumun bağlantı noktaları olabilirlermiş gibi...

Kusursuz ana baba yoktur. Ana babaların arzularından "yara almadan" kendilerini oluşturamayacak çocuklar için iyi bir şey bu. Kalıplaşmış cümleler ve tavırlar önererek çocukların ana babaların özelliklerini "kapmaları" engellenmek mi isteniyor? Çocuklarımıza aktardığımız şey aslında bilmediğimiz şeydir, konuşmada en çok iletilen söylenmeyendir. Reçete cümleler bu aktarım yolunu unutmuştur. "

10 Eyl 2009

Ağır Yazı


Blog bebeleri arasında bir haberleşme sistemi var. Bugün itibariyle emin oldum. Dün Eloş (maşallah!) pek güzel uyudu. Gündüz uykuları da düzenliymiş. Güzel, güzel. Bugün yeni dişi gördüm. Etti beş. Alttan üç, üst iki. Üstte orta dişler boş, yanlar geldi. Evde minik bir vampir besliyoruz:) True blood adlı diziyi izlemiycektim işte hamileyken. Kime bakarsan ona benzermiş ya, vampir oldu canım kızım.

Artık oturduğu yerden hobaa diye kalkıyor minik. Sevinçle karışık bir tırsmayla izliyorum. Yatağı zamanında indirmişiz aşağı diyor, Kitubi'nin mükemmel zamanlamalı yazısına bir teşekkür uçuruyorum. Bir gün içinde değişiveriyor. Yazmayı unutuyorum bazen, yeni bir şey çıkıveriyor.

Bugün bir baktım, elinde kitabı. Sayfaları çevirip dee de, buu, bıı diye diye bir şeyler söylüyor. Sonra sayfayı tutup dışarı doğru çeviriyor. Önce anlamadım. Sonra farkettim ki, benim ona kitap okurken yaptığıma benzer bir hareket yapıyor. Kitap benim önümdeyse önce okuyup, sonra ona sayfayı gösteriyordum. Sanırım onu taklit etti. Allak bullak oldum.

"Freud'a Ne Yaptık da Çocuklarımız Böyle Oldu" diye bir kitap okudum BirinciTekirŞahıs'ın tavsiyesiyle. Çok beğendim. Kafamda bazı noktalar aydınlandı. Hani bazen bir insana bakarsın, neden öyle davrandığını anlayamazsın, sonra bir şey okursun bir anda görür olursun ya. Fırsatım olursa yazmak istiyorum küçük bir pasaj buraya.

Anne ve baba olmak büyük sorumluluk. Öyle hadi, hop filan gibi bir şey değil. Doğal akış içinde bir yol var... Hepimizin yaralı çocukluk anıları var. İlişkilere taşıdığımız bagajlar, saklı kutularımızda biriktirdiğimiz acılar, hikayeler. Karakterimizin karanlık yüzü, sevmediğimiz huylarımız, kendimizi korumak adına koyduğumuz son kullanma tarihi geçmiş kalkanlar. Jung'un dediği bir şey var. Çocuğunuza verebileceğiniz en büyük hediye, kendi gölgenizle yüzleşmiş olmanız. Senin gölgende ne varsa, çocuğunda açığa çıkıyor çünkü. Görmezden geldiğin ne varsa karşında. Aşık olmak, insanın kendisiyle yüzleşmesi için bir şans. İçindeki karanlığa dokunmak, onu ışığa çıkarmak için. Bütün o kavgalar, mücadelelerin altında kendi karakterini ve ruhunu bir anlamda terbiye etme çabası var. Yaralarını sarma, kötü huylarını törpüleme, büyüme.

Ela doğduktan sonra, çok düşünür oldum çocukluğumu, sevgili de öyle. O zamanlarda neler hissederdik, nelerden utanırdık, nelere kızardık... Açtık sandıkları. Yani hayat sana bazı şanslar sunuyor, eski defterlerini temize çekmek için. Onları değerlendirmek gerek. Yoksa bedelini çocuğun ödüyor. Senin gizli kıskançlıklarını, hasetlerini, bastırdığın kötü duygularını, geçmiş utançlarını, aşağılanmışlıklarını taşıyorsun. Benim hiç öyle şeylerim olmadı pamuk gibiyim diyen bir daha düşünsün. Bencil değilim diyen bir daha düşünsün. Öyle bir hal ki bildiğin her şeyi eski kıyıda bırakıp, yeni denize yol açman lazım yüksüz. Sorgulamaların sürmeli. Sürmeli ki empati duygunu yitirmeyesin. O küçük varlığın derinliklerine kendi ruhunun dertlerini, hırslarını taşımayasın. Zor işler.

Anlamazlar, bilmezler, duymazlar sanıyoruz. Oysa kedi sahibi olanlar bilir, kediler bilmeden bilir. Seni daha kapıdan girmeden sezer, anlarlar. Minik yavrularımız onlardan çok daha akıllı, çok daha fazla sezgiyle donatılmış. Seni sezerler küçük kalpleriyle seni, senin kendini gördüğünden daha iyi görürler. Farkındalığını arttırman gerek. Eğer onun için bir şey yapmak istiyorsan, önce kendinden başlamalısın.

"Ana babaların dramı, çocukluklarında çektikleri konusunda kendilerini sorgulamadan, çocuklarına neler çektirdiklerini anlayamayacak olmalarıdır.

Yetişkin insan, çocukken yaşadıklarını bilincine çıkarmadıkça, çocuğunun aşağılanmasına, gururunun incinmesine duyarsız kalır, çünkü çocuğu eğitmenin, aşağılamayı tekrarlamak olduğunu düşünür.

Ana babalar çocuklarıyla aralarına büyük mesafe koyarlar. Çoğu zaman kendilerini böyle korurlar. Kendi çocukluklarında çektikleri acıyı unutmak için her şeyi yaparlar. Şimdi kendilerini onların yerine koyarak çocuklarını anlamalarının yollarını ana babalara nasıl gösterlemi?

Ana babalar, farkında olmadan geçmişin "antemanından" geçmişlerdir. Bu türden kötü muamelere kendilerine rağmen hazırdırlar. İçtenlikle yaptıklarının kötü bir sonuç doğurmayacağını düşünürler ve tavsiyelere kulak bile asmazlar.

Bir çocuğu küçük düşürmekten neden bu kadar keyif alınıyor? Her türlü pedagojinin temelinde iktidar vardır. Sadizm iktidarın kullanılmasına, hemen hemen her zaman, belli, bir ölçüde eşlik etmez mi?

Sakin ve aklı başında görünen kişilere, hangi türden olursa olsun otorite kullanma fırsatı verildiğinde, bunların aşırı şiddete başvurduklarına rastlanmaz mı? Şu çekingen büro memuru servis şefi olduğunda zorbaya dönüşür. Şu yumuşak ve silik kadın, bir spor arabanın direksiyonuna geçtiğinde, en kaba saba insan gibi davranabilir.

İnsanlık böyledir. Büroda ezilen ve evde karısı tarafından horlanan kapı komşunuz, köpeğine tekmeler atabileceği gibi oğlunu gövmekten de hınç dolu bir haz alacaktır.

Kişi kendini güçlü hissetti mi, karşısındaki güçsüz ise, kendi güçsüzlüğünü unutmak için durumdan yararlanmaktan daha kolay, daha kışkırtıcı bir şey var mıdır? Kişinin bu hazzı kendisine yasaklaması güçtür."

...

"Çocukların şakası yoktur bilesiniz. Hayatı çok ciddiye alırlar ve kendilerini güvende hissetmeleri için onlara garanti verilmesi gerekir. Sözcüklerin onlar için tek bir anlamı vardır. Sözcüklerin anlamıyla oynamak için yaşları henüz fazla küçüktür. 4 ya da 5 yaşlarına doğru, onların çocuk konuşmalarına güldüğümüz zaman nasıl yaralandıklarını hiç fark ettiniz mi? Bunu niçin komik bulduğumuzu anlayamazlar ve kendileriyle alay ettiğimizeinanırlar. "Şaka olsun" diye bir şeyin söylenmesi onları eğlendirmez, kaygılanırlar. "Sevecenlikle" bile olsa onlarla alay edildiğinde kendilerini çok aşağılanmış hissederler. Çocuklara "takılan" büyükler onlara zarar vermediklerini düşünürler; "huyu kötü", "mizah duygusu yok" derler, ama mizah çok gelişmiş bir ruhsal yapılanmayı gerektirir. Kendine gülme kavramını ela alalım; bu çok geç ortaya çıkan bir beceridir, kimi zaman hiç ortaya çıkmayabilir. Yetşkinlerin de her zaman bu yeteneğe sahip olmadığını biliyoruz. Üstün mizah duygusuna sahip kişilerin bile, ergenlik çağında mizahtan anladıkları tartışmalıdır. Kişinin, kendisiyle alay edebilmesi için pekişmiş bir narsisizmin bulunması gerekir. Bir kaç kilo fazlası var diye oğluna "şişkocuk" ya da çarpım tablosunu öğrenemiyor diye kızına "aptoloş" diyerek bütün aileyi güldürmek kötü muamelenin bir şeklidir. "Bunda bir kötülük yok ki" der yetişkinler, ama çocuklar canlarının nasıl acıdığını anlatmanın yolunu bilirler."

Freud'a Ne Yaptık Da Çocuklarımız Böyle Oldu? Catherine Mathelin yazmış, Ela Güntekin çevirmiş...

Olumluyum, Olumlusun, Olumlu...

Olumlu olmak için zor bir sabah. Bakıcı ablamız zar zor geldi, Kayışdağı tarafı berbatmış. Televizyonu açtık. Akıl sağlığımı tv açmamaya ve haber okumamaya borçlu olduğumu tekrar anladım. Malum sel almış götürmüş. Garibanların başına gelenler, yine garibanların başına gelmiş. Penceresiz bir servisle işe giden kadınlarımız. Anamız, bacımız. Yedi kişi yanyana. Yüzyılın sel felaketiymiş. Tsunami çarptı da biz görmedik sanırım. Sonra malum şahıslar TVde vicdanlarını ve sorumluluk duygularını ameliyatla aldırmışcasına konuştular. Geçiyorduk, uğradık, arada nasihat edelim hesabı. Her işimi kendim göreceksem, tedbirimi kendim alacaksam, sıkışınca Allah'a dua edeceksem belediyeye ne gerek var anlamadım. Yazmak istemiyorum böyle şeyleri. Görmek istemiyorum.

Başlığa noktalar koyunca şöyle oluyor:

Ölümlüyüm, ölümlüsün, ölümlü.

9 Eyl 2009

Geçen Sene Bu Zamanlar: Mucize Sensin...


Geçen sene bu zamanlar...

Ela'ya...

Mucizelere inanmamak üzerine eğitiliyoruz. Toplum, eğitim, kitaplar filan. Ancak onların hedeflediği kişi sen değilsin. Onlar vasatı hedefliyorlar. Tam ortada duranı. Hayal kırıklığına uğramaya meyilli olanı. Bedelini ödemeye yanaşmayanı. Sen öyle olmayacaksın.

Daha fazla zeki olmak ya da en güzel olmak değil. Sıradanlık zihinde başlıyor, sıradanlığa inanmamakla. Ortalama bırak eğitimcilerin hedefi. Senin hedefin alacağın notlar, geçeceğin sınavlar değil. Seni sevecek standart birini bulup evlenmek değil. Bunlar ortalama hedefler. Sana göre değil. Gideceksen en uzağa, çıkacaksan en yükseğe ve gerçek aşk ve tutku dışında hiçbir şeye evet demeden. Ne istiyorsan sonuna kadar. Ellerinin ucunda milyonda bir ihtimal dedikleri başkalarının. Başkalarına inanma.

Onlar korkuturlar çünkü hayal kırıklığına uğramanı istemezler. Seni tanımazlar bilmezler. Seni bir sen bilebilirsin. Sen biliyorsan doğrudur.

Başkalarını dinleme. En önemlisi budur. Senden başkası bilmez. Bir tek sen bilirsin sınırlarını. Sınırları yaratan zihnin çünkü. Umarım sınırsızca hayal kuran biri olursun. Özgür ruh. Beni ya da babanı dinlemezsin. Ne de öğretmenlerini, bizler sadece kendimizi biliyoruz çünkü. Umarım kimselere de karışmazsın.

Olasılık hesapları başkaları için. Milyonda bir sensin. Milyonda bir olamayacaklar üzülmesin diye o hesaplar. Senin için değil. Kendini bırakma. Ol.

Sen kral ol, krallık arkandan gelecektir. Kral olmadığında, gelse de akar geçer.

Ne deha doğuştan, ne bilgi. Karamsar olma. En büyük dileğim. Sınırsız enerji, neşe ve inanç. Ve mizah duygusu bitmek bilmeyen. Öğrenme tutkusu.

Neler Oldu Neler...

Dün eve gittim, önceki gece bizi ayağa diken küçük hanım, pek keyifli. Üstelik yerde fiti fiti emekliyor. Gerçi klasik emekleme görüntüsü değil daha çok komando modeli. Ben kendimi direkt yürüyecek bu anası gibi diye hazırlamıştım, çok şaşırdım görünce. Bi de hızlıyız. Bir saniye içinde ordan oraya gidiveriyor. Hani suda yüzen kurmalı oyuncak bebekler vardır ya, aynen öyle. Fırrr diye bakana kadar dümdüz gitmiş oluyor. Bir gün önce yoktu. Geceleri bu bebeklere yazılım güncellemesi yapıyorlar. Bir anda yeni bir özellik geliyor. Ayrıca eskiden beri şarkı mırıldanırdı Ela ama değişme olmuş. Örneğin eşzamanlı söyleyebiliyoruz. Aaa eee aaa gibi notalar var biraz, hafif bir melodi. Bakıcı ablayla klasik müzik ve eskilerden (sway, my way filan türü) hafif şarkılar dinliyorlar gündüz. Onlardan biri mi. Beraber, ben biraz ona uyarak şarkı söyledik dün akşam. Evde yalnızdık. Çok eğlendik... Maşallah diyim hemen. Baba, anne ve dede daha belirginleşti.

Güzel kızım yetişemiyorum hızına!

Sonra her zamanki saatimizde uyuduk mışıl mışıl. Ben tabi postu sermek üzereydim. Sevgili pek yoğun bugünlerde geç geldi. Teyzenin aktivitesi vardı, eve uğradı ordan gitti. Hızlıca yemek yiyebildik, teyzeyle de cilveleştiler gözümün önünde. Ela uyuduktan sonra yine ne yapsam boşluğuna düştüm. Eskiden o anları bekler, kitaba, internete saldırırdım. Dün halsizdim. Bir proje bulmalı. Ya akşamları bir yazılım projesi yapmalıyım, ya da bir konuyu öğrenmeye başlamalıyım. Hedef odaklı bir insanım ben. Sonucu gözümde canlandırmak istiyorum illaki. Gerçi dün Ela'nın oyun halısını yerden kaldıramadım, öyle yorulmuşum. (İyi oldu, sabah kaldığımız yerden devam ettik. Arada olur öyle)

Ben de erken yattım, Ela bunu anlamış gibi 22:15de emdi. Sonra da gece boyu, uyandı uyudu. Bir önceki gece kadar kötü değildi. Uyanıyor, emziriyorum ya da azıcık ninni uyuyor, bir saate yine mızlıyor gibi gibi. Ayrılık kaygısı olabilir, çünkü bir ara mırıl mırıl mızlıyordu. Ben de sesimi çıkarmadan yatıyorum. Sonra bi gideyim su içeyim dedim, odadan çıktığım anda ağlamaya başladı. O da ses çıkarmadan beni dinlermiş meğer, minik cadı:)

Sonra sabahı ettik. Bu arada bir ara camdan baktım ki İstanbul İstanbul olalı hiç görmedi böyle yağmur...O nasıl yağmur. Şakır şakır. Sabah babam aradı, arabayla gitmeyin işe dedi. Yollar sel. Bizim taraf fena değildi ama haberler çok üzücü. Göz göre göre ölen insanların ülkesiyiz. :(

Saat 6 olunca ben pes ettim, kalktık artık yataktan. Oyun halımız akşamdan hazırdı:P Oynadık. Bir ara kumandayı ele geçirdi Ela ve dvd'nin eject tuşuna basmış. CD gözü dışardaydı. Bilg. oraya kadar gittim (toplam 4 adım). Arkama döndüğümde, dvdnin oraya kadar gitmiş, elini uzatmış, açtığı gözü kapatıyordu, yüzünde kocamaan gülümseme. Artık bir an bile arkamızı dönemeyiz, no no. Tv tarafına özellikle meyli var.

"Bebek Olimpiyatları" denen bir kavram varmış. Biz anne ve babalar aslında kendimiz ezik olduğumuz için durmadan bebeklerimizin özelliklerini karşılaştırıp, "ayol bizimki süper canım" deme eğiliminde olurmuşuz. Karşılaştırıp dururmuşuz. Takip ettiğim bir web sitesi, birisi "benim bebeğim bir aylıkken yürüdü" filan derse, ne var, "Einstein 4 yaşında konuşmuş, naber" diyebilirsiniz yazmış. Biz de bunun üzerine bir anda Einstein neler yapmış konusuna tekrar değinmek istedik. (Absürd öğle yemeği sohbetleri. Bizim şirkette ben hariç herkesin IQsu en az 180:P) (Teori: Konuşsam da anlamaz bunlar diye konuşmamış olabilir?)

Merak edenler Albert Einstein Biyografisine buradan ulaşabilirler.

Dikkat çeken üç nokta var gördüğüm. Kendine denk bir kadınla evlenmek istemiş, aile karşı çıkmış filan bir klasik. Bazı kaynaklarda bilimsel alanda eşinin bilimsel desteği olduğu da söyleniyor. (Umarım Ela kimseyi dinlemez, kendi kalbini izler.)

İkincisi, patent enstitüsünde görece sıkıcı bir işte çalışırken bir yandan teoriler üzerinde çalışmaya devam etmesi. Einstein'i Einstein yapan bu. Sonra bulunca da kimse vay aferim dememiş yani. Bu iç enerjidir. (Umarım kızım iç enerjisi, öz motivasyonu yüksek bir insan olur, dış güdüleme olmadan devam edebilir.) Düşünün Türkiye'de işte olduğu halde yeterince yoğun işi olmayan insanlar ne yapar? Biz bulmaca çözerken, adam izafiyet teorisi buluyor. Hani çabanın ne zaman meyve vereceği belli değil... Çalışmaya devam.

Üçüncüsü de Atatürk'e yazdığı mektup... O zamanlar dünyada "hayatta en gerçek yol gösterici bilimdir" diyen bir ülke olarak biliniyoruz. Bizi heyecanla izliyorlar. O noktadan palyaçoların televizyonlarda sözüm ona bilimsel "show" yaptıkları bir yere dönüştük. silkinip kendimize gelsek keşke. Hiç bir "kader" mutlak değildir.

Geçse de yolumuz bozkırlardan, denizlere çıkar sokaklar!

Diyip, umutlu bir şekilde bitirelim yazımızı.

8 Eyl 2009

Düz Değil Düzen Değil...


düz değil, düzen değil,
az değil, ezen değil,
boz eğil, bozan değil,
bir gül biter içimde, içimde, içimde,
tam bildiğin biçimde, biçimde, biçimde,
oofff...
gecenin tam üçünde,
gecenin tam üçünde.
Fikret Kızılok

Soruyorum size sayın diş. Çıkmak için neden gece 3ü bekliyorsunuz. Sabah çıksanız olmaz mı, öğlen çıksanız olmaz mı? Bu acı neden. Bir anda çıksanız olmaz mı. Neden kızımı üzüyorsunuz a dişler. Biz o calsiyumları siz onun canını acıtasınız diye mi içtik? Bizi şarkılara mahkum ettiniz. Bizi babasıyla beraber nöbetçi diktiniz yavrunun başına. Çıkın çabuk. Size mühlet. Bugün çıktın çıktın, yoksa bir çift lafım olacak! Burda geçicisiniz hem, kiracısınız.

Gece 3te kalkış... Anne kalkar, uyutur. Baba kalkar, uyutur. Anne kalkar, uyutur. Baba kalkar, uyutur... 5:30a kadar sürer gider. Anne rüyasında doktorlar, hastaneler ve aslanlı, filli bir orman köyü görür. 6:30da Ela uyanır. Anne baba ne kadar zombi ise, Ela o kadar cin! Oyun ister, gülücükler atar. Sanki bendim gece mızlayan. Anne gaza gelir oynar. Yedide abla gelince anne Ela'yı teslim eder ve hazırlanmak üzere odaya girer. Ve yatar uyur:) Gitmiycceeeeeeeem der. Sonra paşa paşa kalkılır giyinilir, işe gidilir.

Sabah sürprizi, sol alttan patlamak üzere olan yeni diş. Hoşgelmiş, sefa gelmiş. Biz misafir severiz fakat vakitlice gelin yahu!

7 Eyl 2009

Bir Hafta ve Bir Gün...

Sabah kalkmak, onunla oynamak, onunla şakımak. Abla gelir, Ela'yı alır. Anne giyinir. Ela'yı öper. El sallanır, baybayy anne. Anne, baba, teyze işe gider. İş başlar. Fotoğraflara bakılır arada. Sarı Çizmeli mail atar. Için sızlar biraz. İşe konsantre olursun. Öğlen Damla ile buluşur, yavrulardan ve hayattan bahsedersin hızlı hızlı. Öğleden sonra geçmek bilmez. 4te sarı çizmeli uçar. 4:30da ben. Kanadım olsa uçabilsem dersin. Kavuşur koklaşırsın. Bensiz neler yaptı diye düşünürsün. Evde olduğum zaman akşam beş gibi tükendiğim aklıma gelir. Oturur oyun halısına oynarsın. Yemek olur, yemeğini yedirir, şeftalili anne olursun yine. Yeni aldığın kitapta yazanları beğenmez, sen uydurursun. Horozla tavuğun civcivleri olur sevinirler, domuzlar kutlama yapar, inek ve koyun tebrik eder, ördek yaşasın bizim kızlarla arkadaş olacaklar diye sevinir... Gün geçer, mis kokulu uykulara dalınır. Bir gün daha biter. Küçük sevinçleriyle, küçük kederleriyle. Belli belirsiz çabuk geçen zamana yanarsın, doyamazsın. Bir yandan büyüsün, konuşsun istersin. Aslında o konuşuyordur, anlamayan sensin. Sonunda gece biter.

Sonunda gece biter
Her yer aydınlanır
Yine umut peşinden
Koşturur insanları

Yalnızlık meydanında
Arkadaş konuşmalar
Salepçiler, kokoreççiler
Hiç üşümez bu insanlar
Senle konuşan
Sonra koşuşan
Selam vermeden giden
En güzeli yazdır, bahardır
Ve gündüzdür diyen
Üşüyen
Ve düşünen
Bulaşıkçı bir kadın
Onlaar hep söylerler
'Ne yapalım, ekmek parası.'
Yaşamanın karşısında
Hiç durmayan zaman
Ve insanları coşturan
Kırmızı ışıkları
Hep görürsün bunları
Hep anlarsın
Bütün bunlar ne
Bütün bunlar ne

Çalışan Annenin Uykuyla İmtihanı ve Çılgın Haftasonu


Bir haftalık çalışan anneyim, çiçeğim burnumda.

Geçen hafta, hay huy derken geldi geçti. İlk haftasonumuzu yaşadık bile. Neler oldu kısaca anlatalım.

İlk haftamızda Ela'nın gündüz uykuları kısaldı. Diş çıkarmanın da etkisiyle iştahta azalma oldu, sabaha doğru uyanmalar başladı. Bu kriz perşembe gecesi doruğa ulaştı. Gece 3 ayaktayız. Yorgunuz, sersemiz. Emzirmeyeyim diye uğraşıyorum, bütün internet adreslerinde ışığı açma, kucağa alma, emzirme demişler. Bu sırada yapıyorum yasakları. Emziriyorum ama uyumuyor. Yazmışım zaten hallerimizi. Cuma günü işte zombii zombii durumları.

Cuma akşamı gerçekten, güzel ilgilenme, güzel banyo. Ela her zamanki saatinde uykuda. Ben de dedim ki Cuma akşamı olmuş, rahatlama zamanı. Banyoyu ve küveti iyice yıkadım. Küveti doldurdum, şu köpürten şeylerden koydum. Mum yaktım. Spa hizmetleri sunar. Sıcacık sularla gevşedim de gevşedim. Pamuk gibiyim böyle yumuşak... Stres filan gitmiş, sularla akmış... O gece Ela tekrar 3 gibi uyandı, ağlayarak. Dışardan davul sesi geliyordu. İki gece üstüste davul sesi duyduğum için biraz kıllandım. Aldım Ela'yı, yok ağlıyor.Uzunca bir süre ninni söyledim, konuştum mırıl mırıl. Sakinleşiyor ama sonra tekrar huzursuz. Sevgiliyi kaldırdım. uzunca bir süre bir onun kucakta, bir benim. Aç gibi değil, diş ağrısı gibi değil. Huzursuz. Ayrılma kaygısı olabilir dedik. Uzunca süren maratonun ardından birazcıcık diş jeli, birazcıcık emzirme, biraz ninni ama çokça yorgunluktan uyudu. Biz de yattık. Kendi kendime gece çok yoruldu en azından sabah uyur demiş idim... Fakat yanılmışım. 6da kalkmışlar, baba kız. Baba anneye kıyamadığından Eloşla oynayabildiği kadar oynamış. Sonra kalktım, kahvaltısını yaptırdık beraber. Sabah uykusuna yatırdık. Hadi yatalım derken, sevgili dedi kahvaltı yapalım. Hızlıca hazırladık. Benim kızkardeş kalktı. Kahvaltımızı yaptık, Ela uyandı. Kardeş Ela'ya ben bakarım siz yatın dedi. Bütün bir gün, yat, kalk, oyna ama uykusuz ve halsiz. Ela'nın çok keyfi yok. Bütün hafta bugünü bekledikten sonra doya doya oynayamamak, halsiz olmak çok fenaydı.




Fakat moralleri bozmadık. Akşam sevgiliyi Ela ile evde bırakrak kızkardeşle caddeye gittik. Caddebostan'da kahve içtik, sohbet ettik. Çok güzeldi, çok ihtiyacımız varmış. Zaten anne, yani ben, iş için dışarı bir çıktım, pir çıktım. Artık sokaklar benim, anlıyorsun değil mi?

İlginç bir durum oluştu, Ela'ya öğlen normal sebze yemeği yedirdikten sonra, ki yemişti iyice, babası doymamış olmasın demişti. Bir tane de yeşil fasulye kavanoz mamalarından yedirdik. Normalden fazla yedi. O gece deliksiz uyudu. Sabah hatta en sevdiğim saat olan yediye çeyrek kala uyanarak beni bahtiyar etti. Dünyalar bana verilmiş gibi hissettim. Yani acaba çocuk aç mı diye endişelere gark oldum. Bakalım denemeler sürüyor. Biraz fazla mı pütürlü veriyorum acaba ondan mıdır diye işte bazı düşünceler.

Pazar günü çok güzeldi. Sabah ani bir kararla kahvaltıya Çengelköye gittik. Boğazı nasıl özlemişim. Genelde kardeşler ablaya takılır, biz ailecek kardeşin arkadaşlarına takılmış olduk. Böyle yeni yeni işlere girilmiş, bir yıllık tecrübe, pek çıtırlar canım. Ela ilgi odağıydı, gönülleri fethetti. Biz de daha rahat kahvaltı yaptık. Sonrasında Çınaraltı'nda Türk kahvesi, bunca zaman sonra fal bile baktım. (Yok artık!) Ela ile masalar arası gezdik, kendimizi sevdirdik, öpmek isteyenlere öptürmedik, ama gülücükler atıp el salladık. Bu öptürme mevzusu da enteresan. Farkettim ki aslında mikrop kapardan ziyade beni tanımadığımız birinin kızımı öpmesi fikri çok irrite ediyor. Kendimi öptürmüyorum, kızımı niye öpsünler. Seni uzaktan sevmek aşkların enn güzeliii, demiş şair. Şair burda bebeği öpmek isteyenlere seslenmiş. Onu örnek alalım. Sonra yavru mavmavları sevdik, onları izledik. İlgiyle izliyor, inanılmaz...

Sonra eve döndük geldik. Akşama yine bir kızlar organizasyonu vardı, hevesliydim, sonra o iptal oldu. Sonradan düşündüm iyi ki öyle olmuş, çünkü deli enerjisi geldi bana. Sevgili bi yandan ben bir yandan, bir süredir ertelediğimiz, kutular, kıyafetler, ardiye ayarlaması, temizliği ve bakımı işine daldık. Evi süpürdük, bütün çamaşırlar yıkandı, yıkandı asıldı. Ela'nın odası parladı. Yetmedi, mutfak temizlendi, Ela'ya bu sırada teyzesi baktı. Keyifleri pek gıcırdı teyze yeğen. Koştur koştur ama çok güzel oldu. Oh dedik oturduk. Bizim yardımcı teyze tatilde epeydir. Yazlıktan döndüğümzden beri kendi yağımızla kavruluyoruz. Ütüler duruyor bir. Askıya astım gömlekleri öyle duruyor ütüsüz.

Ela dün gündüz uykularını çok güzel uyudu, yemeklerini yedi. Sadece en son öğünü yemeyi reddetti. Gerçi ben o yorgunlukla tahıllı, yerine büsküvili koymuşum. On beş dakika anlayamadım, neden reddediyor. Tadına baktım yine anlamadım. Sonra anladım, değiştirdim ama yemedi. Tze şeftaliye bayılır oysa. Neyse uyudu güzelce. Sabah 5 civarı uyandı emdi, uyudu. Sonra da 7ye yirmi kala (Ya rabbi şükür!) uyandı.

Yani umutluyum, uyum sağlayacağız.

Bütün yorgunluğuna rağmen, enerjimde artış var. Dışarı çıkmak iyi gelmiş. Ama... o kadar çok özlüuyorum ki. Pazar çok güzel oynadık, çok eğlendik.

Gece güzel bir bilim kurgu filmi izledik. O garip böcük görünümlü uzaylıların yavruşuna içim gitti, ah o da ana kuzusu. Bu analık sadece milletler, ideolojiler, ırklar değil, dünyalar arasında da köprü olabilir mi... Yaşam ve ölüm. Var mı ötesi.

İşte böyle bir haftasonuydu.

5 Eyl 2009

Güzel Şeyleri Paylaşmak...

Yazsam mı yazmasam mı diye düşünürken yazmaya karar verdim.

Araştırmalar şunu göstermiş. Eğer insanların birbirine yardım ettiği, iyilikte bulunduğu, incelikle davrandığını görürsek ve dinlersek, hemen arkasından gelen davranışımız benzer bir şekilde iyi niyetli oluyor. Yok eğer şiddet, kötülük, fenalık gibi haberler dinlersek arkasından daha savunmada ve gergin davranıyormuşuz. Bizler taklitçi bir türüz. Dolayısıyla yaşanan iyi şeyleri, yardımlaşmalarımızı paylaşmalıyız ki başkaları da düşünüyor ama üşeniyorsa eyleme geçsin.

"Emine, İzmir Behçet Uz Çocuk Hastalıkları Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde hemşire olarak çalışan ama mesleğini sadece yaptığı iş olarak görmekten çok, kalbi görevli olduğu onkoloji servisinde yatan çocuklar için atan duyarlı bir insan. "

Emine Hanımla mailleştik. Gerekenleri söylüyorum.

"Onkoloji hastaları bağışıklık sistemlerinin düşük olması nedeniyle diğer hastalara nazaran daha çok hastalıklara açıktırlar.Bu yüzden kimileri özel diyetlerle beslenirler..Dışardan yiyecek ve içecek kabul edilmez,ziyaret yoktur.
Bir diğer önemli madde ise;vücutlarındaki kan ,uygulanan kemoterapi sonrası zaman zaman düşebilmektedir.Bu yüzden oyuncak seçiminde çarpmaya maruz kaldığında deri altında kanamaya sebebiyet vermiycek seçimlerde bulunabiliriz.1-14 yaş grubu çocuklarımızın uzun kemoterapi seanslarında en çok ihtiyaç duyduğu şey moraldir.Bunun dışında ise hediyelerdir.Oyuncak,kıyafet,kitap,defter,kalem,el oyunları,yaş gruplarına göre terlik,iç çamaşırı,kız çocukları için özellikle saçları traş edildikten sonra dökülmeler yüzünden onu kapatıcak peruk,saç bantı......
Sizlerin gözü olmaya çalıştım,umarım herşeyi layıkıyla yerine getirebilir ve amacımıza ulaşabiliriz.."

Bunun üzerine akşam evde eşyaları gözden geçirdim. Uygun bandana var mı diye baktım, kitapları elden geçirdim. 1 ila 14 yaş arası çocuklar ne sever, ben o yaşta ne severdim diye düşünürken aklıma geldi bilimkurgular aslında. Bir faydası seni içine bulunduğun sorunlardan uzağa fırlatması. Ben hastalandığımda yatakta okurdum. Böyle öhö öhö arasındasın ama aklın denizin altında yirmibin fersahta gibi. Baktık evde çocuklara uygun kitap yok, internetten, masallar, bilimkurgular ve origami öğreten kitaplar sipariş edip yolladık. Umarız bir nebze moral olur, faydası olur.

Yaptığımız iyi şeyleri yazmalıyız. Dediğim gibi taklitçi bir türüz. İyi ve güzel şeyleri konuşmalı ve paylaşmalıyız ki artsın.

Sıra sende ey okur...

Sağlıcakla kalın.

Şu yazıda daha fazla bilgi var.

İletişim bilgileri...

Adres:
Behçet Uz Çocuk Hastalıkları Eğitim ve Araştırma Hastanesi
Alsancak/İZMİR
e-mail: eminealbayrak79@gmail.com
Tel: 554 907 72 65

İletişim bilgilerini koymamı hatırlatan Kirazsevdasına teşekkürler...

4 Eyl 2009

Bilimkurgu sever misiniz?


Bilimkurguyu çok severim, özellikle iyisi olursa. Seni alır başka diyarlara götürür. Galaksiler ötesine savrulursun. O an ne yaşıyorsan, özellikle olumsuzsa unutursun. Bakış açını değiştirir. Kocaman bir alanda, dev evrende minicik bir nokta dünyamız. Biz daha da küçüğüz, önemsiziz bir yanımızla. Gözlerimiz yıldızlarda, güneşlerde. Fantazi edebiyatı da benzer bir açıdan. Elfler, hobitler, orklar.

Yani seni gündelik sorunlardan alır, başka bir dünyada olaylara yeni bakış açılarıyla bakmanı sağlar, bilim kurgu ve fantazi edebiyatı.

Ela sevecek mi acaba merak ediyorum. Büyüsün ona tuhaf yaratıkların ve uzay gemilerinin masallarını anlatacağım. Ursula k Le Guin okuyup umutlanacağız. Düşler kuracağız, düşlere binip gezeceğiz, kurt deliklerine atlayıp başka bir zamanda ve mekanda bulacağız birbirimizi. Göreceğiz ki insan aynı insan, aynı güzellik, aynı çirkinlik, iyisi, kötüsü, renklisi ve siyah beyazıyla.

Çocuklar ne okumayı sever diye düşünürken aklıma geldi. Klasikler olabilirdi, Dostoyevski filan. Ama sanki bilim kurgu daha ufuk açıcı, daha sürükleyici ve daha eğlenceli. Keşke okullarımızda biraz daha fazla üzerinde durulsa.

Gece gece aklıma geldi, yazayım dedim. Aslında konu derin ama şimdilik böyle bir değinip kaçmış olalım.

İyi geceler..

8. Ay, Uyku Durumlarımız...

Dün nedense çok umutluydum. Tahılını itinayla yedirmiştim bol kepçeden. Sütünü içirmiştim. Bugün erken kalkmaz artık diyerek... Ev ahalisiyle on dakika daha erken çıkmak için sözleşmiştik. İyimseriz ne de olsa.

Ela 11:15de huzursuzlanarak uyandı. O saatte huzursuzlansa bile uyanmaz, alırım uykusunda içerdi. Bu defa kendini zorladı ve uyandı. Aynada birbirmize el salladık durduk. Zaten ayna görünce el sallanıyor, öyle bir modumuz var. Bayılıyoruz aynaya. Neyse emzirdim filan, yatırdım. Gene mızlama. Diş mi dedim çok azıcıcık jel sürdüm uyudu. Ona sürünce kendi dişime de sürüyorum, deli miyim neyim? Sonracığıma yattık uyuduk. 3:30da kalktı. Aç değil. Huzursuz. Kucağımda uyudu, yatırdım, tekrar kalktı. Tekrar yatırdım, tekrar uyandı. Emzirdim, yatırdım, gene kalktı. Sonra ninni filan uyudu. Ben kalktım bu defa. İnternette dolanmaya başladım. Canım sıkıldı...

Okuduklarımdan anladığım şu. "benim melek bebeğim altı haftalıktan beri gece uyurdu sorunsuz niye 8. ayda uyanıyor, bizim bebiş çok güzel uyurdu kesintisiz 8.5da bozuldu, kalkıyo gece" yazıların görünce rahatladım. Bu ABDli sağlık siteleri lafa hep "ABDDe bugün 1 milyon kişi fiti fiti hastalığından çekmektedir..." gibi başlar ya. İnsan rahatlıyor gerçekten. Başkaları da var benim gibi. Anladığım şu:

  • ya gerçekten diş çok zorluyor. Abuk sabuk yerlerden çıkıyo bu dişler kardeşim, teker teker gelin!
  • ya growth spurt, büyüme atağı, 9. ay civarı varmış bi tane daha
  • yürümeyi öğrenirken olurmuş, bir anda öğreniyolarmış. Gecelerin software update oluyor herhalde biz uyurken...
  • ya da ayrılma kaygısı. Anne işe başladı, nerde bu anne?
  • hepsi
  • hiçbiri
Bana biraz benim işe gitmemle alakalı gibi geliyor. Kendini zorlayıp uyandı ve oynamak istedi gece çünkü. Gündüz uykuları da iyice kısalmış. Önümüz haftasonu, bakalım ne olacak.

Çaresi... dişse çıkar, büyüme atağıysa geçer, yürümeyse öğrenir, ayrılmaysa alışır... Tüm yorumlar şu konuda birleşmiş: Geçiyor...

Yeni yayın döneminde alıcımızın ayarlarıyla oynayacağız biraz. Adapte olacağız. Bugün baba da, anne de olmuş bir zommmbi, zoommbi. Hani erken çıkacaktık ya yalan olduğu gibi, standarttan geç çıktık:) Hani güzel uyuyacaktı ya, eskisinden beter oldu. Çaba göstermeyi bırakmalı belki...

3 Eyl 2009

Ummadık Diş, Çalışan Anne, Beklenen Mim


Bir süredir iştahta azalma, hafif uykular filan derken şüphelenmiştim. Haftasonu elime geldi gibiydi, sevgili yookk canım dedi. Ama varmışşş. Hem de ummadık yerden çıktı bu defa sorular. Üst orta çıkmadan, üst yanlar hareketlendi, bir tanesi çıktı bile. Şimdi sağ altta bir kabarma söz konusu. Bizim sıralı değil, kafalarına göre çıkıyor bu dişler. Çıksınlar, kızımız rahatlasın, ohhh...

Perşembe de geçti. İş bir gün iyi, bir gün kötü. Ela hanım gündüzleri az uyuyor, gece erken uyuyor, sabah 4te, 5te, 6da, 5:30da uyanıyor. Üstüste olmadığı için huy değil herhalde diyorum. Aç o zaman bu çocuk. Ama öyle çok aç gibi de değil. Memeye saldırma yok. Bazen lıkır lıkır, bazen gevrek gevrek emiyor. Su vermeyi denedik, yemedi. İçtikten sonra uyumak değil oynamak istiyor. Gerçi böyle bi hafif uyukladığı da oldu, cin olduğu da. İşe başlamış olmamla bağlantılı olabilir. Acaba erken mi uyuyor diye düşünüyorum. Gün içinde beslenmesi iyi oldukça. Bu akşam tahılını bolca yedirdim bakalım ne olacak. Acıkmaması lazım gibi ya, göreceğiz. Benim fikrime göre değil tabi yavrunun midesinin keyfi:)

Gündüz uykuları kuş oldu. Dişle de ilgili olabilir, anne ortada dolanmıyor onla da. Uyuyormuş, ama yarım saate ayakta gibi. Belki bu öyle bir dönemdir diyoruz. Keyfi, gülücükleri çok şükür yerinde olduğundan kafayı takmıyoruz. Ama gözlemliyoruz, gözümüz üstünde minik kuş.

Anneye gelince... Tuhaf bir şekilde huzurluyum ama kafam karışık. İşe dönmek iyi kararmış benim için, onu anladım. Sarsaklığımdan kurtuldum, sosyalleştim, başka konularda konuştum (gerçi Ela ve hayatın anlamı dışındaki konular hala en sevdiğim konular değil ama:P) İki öğlendir bir alışveriş merkezinde yedik öğle yemeklerimizi, bir arkadaşımıza ev hediyesi aldık, bugün bizim beye gömlek aldık, dün bizim kıza oyuncak cep telefonu aldık. Böyle arkadaşlarla alışveriş filan. Ela olmadan. Eskiden gezdiğim mekanlarda (biraz daha irice olsam da) dolanmak. Vitrinlere bakmak, ayakkabı bakmak, almasan da. Gün içinde her dakika Ela'yı düşüneceğimi sanıyordum. Çünkü aylardır dükkatim tamamen ondaydı her an. Halbuki her an düşünmedim. Hatta sandığımdan çok az düşündüm ve biraz utandım. Hala şaşırıyorum.

Eve geliyorum, kapıda karşılanıyorum. O saatte gelmeme alıştılar. Hemen süt süt. Benim süt stoğum yok, sağmıyorum da. Hem memişler, hem yavruş süt olayına adapte olduk gibi.
Duygusal olarak da iyiyiz.

Şimdi mim kısmına gelelim...

Sadece anne, "Can'ın Güncesinde" yeni bir akım başlatmış. Tekrar alfabe yazıyoruz. Ama bu defaa bebişle beraber hayatımızdan çıkanlar... Oynamak isteyen elime mim diksin!

A: Ani kararlar.
(Bundan böyle düşünerek atın, adımlarınızıı, elbet bir gün mutluluktan yana alırız payımızııı.)

B: Bira. Eskiden sevmezdim, şimdi canım istiyo ama nerdeee....

C: Cehalet. Yol boyu, çok şey öğrendik. Daha da öğrenecek çok şey var...

Ç: Çatık kaşlar geride kaldı. Her daim neşeli ol ki genç kalasın.

D: Dot. Sevdiğim Tiyatro. Rahatsız edici oyunlar oynadıklarından hamile kaldığımdan beri gitmiyorum. İlk izlediğim oyunları hala beynimiin ön lobundan çıkmadı.

E: Eğlencenin eski hali.

F: Film keyfi. Eskiden pek çok festival filmi izler, derin konulara dalardık. Hamilelikten sonra aman içim daralmasın, kafam çok yorulmasın hesabı filmleri "aile filmlerinden" seçer olduk. Artık geri dönsek iyi olacak. Bir sürü iyi film geldi, geçti.

G: Güzel göbüşüm. Eskisini götürdüm, peşinata sayıp bana yeni, büyükçe bi tane verdiler.

H: Hırs. Ne kasmışım. Ne gereksizmiş.
Yalanmış, hepsi yalan. Sevmek diye bir şey vardı, sevmek diye bir şey varmış..

I: Ilgaz, Anadolu'nun sen yüce bir dağısın.... Yok, dağa çıkmazdık önceden, ama trackking yapardık. O gitti, bakalım ne zaman gelecek...

İ: İki kişilik hayatımız sona erdi. Şimdi daha lezzetli olduk, üçü bir arada.

K: Kedimiz... İkimizin de alerjisi vardı ciddi ciddi ama idare ediyorduk. Ela hanımın geleceği belli olunca, onun alerji olma ihtimalini göze alamadık. Sevdiğimiz bir arkadaşımızla eve çıktı ve tarikatını kurup, müridler edindi kediloş.

L: Lahana.

M: Midye dolma... Çok severdim ama yemiyorum hala.

N: Normallik tanımları. Saldık, gitti.


O: Ota boka üzülmek.
Daha insani şeylere üzülüyorum. Bir tanıtım filmi görüp tarümar oluyorum ama anlamsız küçük insanların küçük dünyalarına popomla gülüyorum...

Ö: Ölüm.

Biz dünyayı çok sevdik, ölüm bizden uzak olsun.
Aşık olduk yüreklendik, kader bizden yana dursun.
Hasretliği gösterme tanrım, gözümüz yollarda kalmasın,
Ne istersen al götür ama, sevda bize, aşk bize kalsın...

P: Puro. Sigarayı bıraktıktan sonra çok nadiren içkiyle içtiğim kibar, ince, dumanlı, zararlı şeyler.

R: Rakı ve rakılı sofralar.

rakılı akşamlar, gün batımları
çocuk gibi ağlar yaz sarhoşları
olmamış yaşamlar, eksik yarınlar
hatırlatır herşey eski aşkları
neresi sıla bize, neresi gurbet
yollar bize memleket...


S: Sponatane hareketler. Bostancı'da Taksim dolmuşunu görüp, "gitsek mi?" gazları gitti.

Ş: Şarap, peynir keyfi. Biz sevgiloşla, çok güzel şaraplar alır, kocamaaan bardaklarda içer sohbet ederdik. Peynir yerdik, mum yakardık, evi loş yapar, kitaplardan söz ederdik. Şarap içmeye az kaldı. Bekliyorum, süt bitsin...

T: Taksim... Gitmeyeli yıl oldu.

U: Uykuuu, biraz uykuuu, bütün isteğim buyduuu....

Ü: Ülke sorunlarını dert ediş şeklim. Eskiden farklıydı, şimdi Ela için endişeleniyorum.

V: Varoluş tripleri. Nerdeee hani.

Y: Yurt dışı seyahatler. İş gezileri filan. Otur oturduğun yerde!

Z: Ziyaretçiler.... Eskisi gibi değil.

Elimiz Siz Tutar Mısınız?

Elimi Siz Tutar Mısınız?

video

Dün emaile düşen bir posta, bu reklamı mümkün olan en fazla sayıda insana ulaştırmamızı istemiş. Ben de burdan yayınlayayım diyene kadar Kitubi'de Damla yayınlamış bile... Ne iyi etmiş.

Çok etkili bir reklam. İlk izlediğimde Ela kucağımdaydı. Koptum gittim... Yapabileceklerimiz var.

O eli tutalım ne olur... O küçük eller bizim çocuklarımızın...

Ekleyebilirsek bloglarımıza ekleyelim, duyuralım.

LÖSEV'e ulaşmak için...

Saçları Güneş Kokmayan Çocuklar...

Saçları güneş kokmayan çocuklar.
Onların saçları güneş kokmuyor çünkü onların güneş kokacağı saçları yok.
Benim de yoktu..
Onlar üzülmeyelim diye görmezden geldiğimiz çocuklar, her biri yaşama bir kalp atımında bağlılar; her birimizin kendimizde gördüğümüz yaşam hakkından daha fazlasına sahip olan minicik koca kalpler. Biz büyüğüz. Onlar değil. Başı ağrdığında öleceğini sanan büyük insanlardan daha cüretkar bakan minik koca kalpleri var onların. Daha dikkatli davranmak zorunda oldukları bir deneyim onlar için hayat.

Okula gitmiyor saçları güneş kokmayan çocuklar. Üzerinde dümdüz, tökezlemeden, bir adım bile sağ ya da sola sapmadan yürümek zorunda oldukları bir asfalt çizgisi var, günlükleri daha önceden yazılmış.


Okuyun...

2 Eyl 2009

İş Hayatı, Kariyer, Doğum, İzin, Annelik Hakları, Süt İzni ve Gerçekler...


Savrulup duruyoruz bazen.

Çoğu zaman kendimizi çok özel, çok farklı, çok özgün sanıyoruz. "Kuşak" denilen, aynı yöne yürüyen insanlar güruhunun dışındayız sanıyoruz. O anın ruhuna uygun davrandığımızı göremeden çoğu zaman. Fikirlerimizi kendimizin sanıyoruz. Okumadığımızda, incelemediğimizde, derinlere inmediğimizde aslında yaptığımızın bizim için üretilmiş düşüncelerden birini ya da ikisini Mango'da uzun çizme seçer gibi seçmek olduğunu göremiyoruz. Günün modasındaki sınırlı seçenekler arasından. Hele liberal ekonomiye tamamen teslim olalı beri, tek model var. Değişik renklerde tek seçeneğimiz var.

Eskiden beri çocuk istemezdim diyip dururum. Bunu kendime özel sanırdım. Oysa görüyorum ki hiç öyle değil, yaş grubumda çocuk sahibi olan pek yok. Birileri bize “çalış ya kulum” demiş, sürekli koşturmaca halindeyiz. Tepsideki çaylar gibiyiz. Hani çaycı hızlı çevirdikçe düşmez ya çaylar. Bizler azıcık yavaşladığımızda şangır şıngır kırılan o güzel ince bellileriz. Hızlı dönerken çaycının elinde farkına varmadğımız, aklımıza getirmediğimiz, kırılana kadar vay anam demediğimiz...

Hayatın azıcık yavaşladığı anlarda bir anda hızından göremediğimiz resim bulanıklığını kaybediyor ve gözlerimizin önüne seriliveriyor. O "motion blur” halinde, hareketin doğurduğu puslu görüntüde anlıyamıyorsun. Yavaş çekime geçince resim farklılaşıyor. Mesela şunu farkediyorsun, hayatımız çocuksuzluğa göre planlanmış. Sanırsın ki insan türü çoğalmıyor. Sanki bizi analar doğurmadı, babamız olmadı. İş hayatı "seni leylekler getirdi" felsefesine göre işliyor. Evrimcilerle yaratılışçıların kavga etmesine gerek yok. "Öylece oluştuk" teorisi yöneticlerimizin "doğum", "izin", "süt izni" gibi kavramları duyduklarında gözlerine yerleşen o boş bakışlardan, "iznini kullanacak mısın? (hayır, ebe varsa masamda doğururum)" sorularından sorumludur. Aşık olup, sevdiğinin gözlerinin içindeki bebelerini görene kadar senin bakışların da boş belki. ( when you can see her unborn children, in her eyes, you know you really love a woman) Sonra şartlandırılmayı anlıyorsun. "Çocuk da yaparım kariyer de" meğersem, çocuğu öyle bir yaparım ki kariyer hayatım çocuklu hayatımın farkına bile varmaz demekmiş.

Mülakatlarda "çocuk düşünüyor musun?" sorulur. Yanıt vermeyi reddedebilirisiniz ya da ilk günden çıkıntılık yapmayayım dersiniz. Hamile olduğunuzu duyunca çok şaşırırlar. (A a! hem de bu devirde analarımız gibi doğuracaksın ha?) Siz doktor kontrolüne giderken, hırslanırlar. Sanki ödenmeyen fazla mesailerinizle yılda 12 değil 13 ay çalışmıyormuşsunuz gibi. Doğum iznini lütuf gibi verirler. Ben bunu vermezdim ya hani neyse insaniyet bizde kalsın hesabı. Zaten parasını devlet ödüyor, nedir bu afra tafra diyemezsin.

Dönersin, işten çıkmanı ima ederler. Dokundururlar ya da Kirazsevdası'nın durumunda olduğu gibi açıkça söylerler. Zaten hamileyken seni öyle bezdirmişlerdir ki o çocuklu halinle seni paspasa çevireceklerini, moralini bozacaklarını düşünürsün. Gideyim kurtulayım dersin. İşe dönersen, normal saatte çıktığında arkandan bakarlar. Kendileri kalıp spider solitare oynuyor olsa bile. Çocuksuzlar zamanın ne kadar kıymetli olduğunu ve hayatın ne kadar kısa olduğunu bilmezler mi? Orta düzey yöneticlerimiz, genellikle hayatı olmayan insanlar arasından seçilir. Bekar ya da psikolojik bekar (=Karısını sevmeyen, çocuklarını özlemeyen, robottan hallice) işi varoluş kaynağı yapmış, sadık kişilerdir bunlar. Sen çocuğuna giderken ihanet halindesindir. Sevgi, aşk, tatil her duyduklarında çok şaşırırlar. Çok sevgili patronum bunlara yemek veriyor, para veriyo, burda çalışmalarına müsade ediyor, yine de izin istiyolar allamyaaa modundadırlar.

Bazı haklar var evet. Günde 1.5 saat süt izni var. Bunu kullandırmamak yasal değil. Doğum sonrası sana iş garantisi verilmesi gerek. Ama örneğin doğumdan önce çalıştığın pozisyon değiştirildiyse ne yapacaksın? Sana artık fasarya işler veriyorlarsa? Gitmeni istiyorlarsa. Bir çeşit mobbing değil midir bu? Peki dava açan kaç kişi var. Yani o kadar kabullenmişiz ki aslında "ya süt iznimi kullandırdılar sağolsunlar" diyoruz. "Burası bir hayır kurumu değil" ama yine de süt iznini kullanabiliyorsun, ne güzel. Gücü yeten, yetene.

Sendikalaşmak mı, bilinçlenmek mi, kaçıp gitmek mi, kendi işini kurmak mı... Birlik olmadan bireysel çabalarla bir yere varmak mümkün değil bence. Sadece hamilelik durumu değil. Yasalarda bahsedildiği şekliyle huzuruyla tatile giden kaç kişi tanıyorsunuz. Kesintisiz iki hafta tatil. Burnunuzdan gelmeden, işyerinden aranmadan. Neden izin isterken stres oluyoruz bu bizim en doğal hakkımız değil mi? Binayla beraber satılan köleler miyiz biz? Fazla mesai ödeyen kaç şirket tanıyorsunuz? Doğrudan ve açık konuşan kaç insan tanıyorsunuz

Neden yükselme yolundaki daha ilk basamakta, "demek ki bu iş böyle yapılıyor" diyerek faşistleşiliyor. Neden daha dün annemizin kollarında koşarken, bir anda "ama bu akşam kalırsınız değil mi?" "ama işim yok ki" "ama olsun yöneticiler görürse çalışıyormuş gibi yapın!!!!" demek akıl sağlıksızlığının bir işareti sayılmıyor?

Toptan delirdik .

Eğer bu yazdıklarımı okuyan bir avukat blogger kardeşimiz varsa, bizleri pratikte neler yapabiliriz konusunda bilgilendirebilir mi? Diyelim izin dönüşü işten atıldın. Bunun cezası var biliyorum, ne gibi adımlar atmalı, sonuç nasıl olur, emsal davalar nedir. Hukuki neti okuya okuya bir hal oldum. Burada yayınlayacağım gelen bilgileri.