30 Eki 2009

Selam
Antalyadayiz. Sevgilinin telefonundan yaziyorum.

Yolculuk kolay gecti. Ucagi sevdik.
Antalya sicak. Ela kalabaliga bayildi. Babane evi. Buyukanneanneyi gorduk.

Ela dun gece sabaha kadar uyudu. Denedigimiz sey su. Daha az gunduz uykusu. Daha erken aksam yemegi ve uykusu. Bucareyi internet te buldum. Ise yaradi. Yeliziokudum yorum yazamadim. Burdan soyliyim. Kisdyi okudum cok.guzelyaziydi.
Iniste ve kalkista emdik.

Bizden boyle.
Sevgilet

28 Eki 2009

Domuz Gribi ve Maske Kullanımı...

Hepimiz endişeliyiz grip ve aşı konusunda.
Ela küçük olduğu için yaptırmama kararı aldık gibi. Ama okula gidiyor olsa yaptırırdık sanıyorum. Hijyen seviyemizi arttırdık. Ama işte nereye kadar...

Yalnız bir kaç yerde maske kullanımının önleyiciliğine dair yazılar yazılmış. Maske takmak, hasta olan kişinin virüsü daha az yaymasına yarıyor.

Maske takmak bizi virüse karşı hiç mi hiç korumuyor.

27 Eki 2009

Bu fırtına durulur mu, benden adam olur mu?


bıraksam kendimi
şöyle oh ne rahat
bu da geçer gülüm
yaşamana bak
alınacak dersler var
sorulacak sorular
bu da geçer gülüm bizden bu kadar...
mazhar alanson..

Ela şimdi de diş çıkarıyor. Maceraya doyamadık...
Antalya yolcusuyuz bakalım nasıl olacak...

Yorgunluğum geçmedi hala.

Bu arada saat farkından şaşıran yavrulara Ela'yı da ekleyin. 5:30 nöbetteydik aynen. Bi de neşeli ki sorma... Dün babası kalkmıştı, bugün ben. Uyusa, dinlense...

Bu akşam ilk kez makarna yedi, kendi kendine. Biz de yedik karşılıklı. Aynı masada. İşe bak güzel kızım. Büyüdük de...

Alınacak dersler var, sorulacak sorular...

Domuz gribi kafamızı kurcalamaya devam ediyor. Psikopat gibi okuyup durdum yine:(

Blogcu anne'nin yazısını beğendim.

26 Eki 2009

Ela, Sinaps Tatlısı


Ben uyurken çekmişler...

Amcam geldi pazar günü, iphonuna el koydum tabi...

annemlerle oynuyoruz burda. cee ceee. kafama geçiriyorum onu sonraaa ceee...

ayakta durmak istiyorum, ama ayağımı nereye koydum öyleee??

annem küçükken bu parka bayılırmış, abla parkı dermiş. memleketimizden park manzaraları...

düz duvara tırmanırım, affetmemmmm.

anneannem beni parka götürüyor, gülmez miyimmm?

sallıyor da...
memleket de yeşil hani... bu da dedemin kucağı...
annemin kuzeninin kızı ve ben.... anneannemlerdeyiz, bulanık çıkmış köşede, diğer bulanık da teyzem. (teyzee özledik seni... )

25 Eki 2009

Erken 10. Ay Kontrolü : 9 ay 3 hafta... İlk Adım, İlk kahvaltı

Hastalanıp ateşlenince, üstelik bir sonraki haftasonu Antalya yolcusu olunca doktor kontrolümüzü öne aldık. İki aydır gitmemiştik, doktorumuza kavuştuk...

Haberler iyi, boğaz, kulak sağlam. Ateş de mühim değilmiş, aferin şurup vermiştik. Bir gün daha verin kesin dedi doktor. Onu da tam vermedik, gerek kalmadı çok şükür... İyiyiz.

Boy: 74.5cm
kilo: 9260 gr

Dedi ki boyumuz bir yaş seviyesine gelmiş, (babasına göre 1.74ün 74ü tamamlanmış:) Kilomuz iyi, iştah güzel. Maşallah maşallah maşallah. Ayakta durduğumuzu, kalktığımızı, emeklediğimizi anlattık, iyiymişiz, hızlıymışız, onlara da maşallah. Pütürlü yiyoruz, çiğniyoruz, kendimiz yemeyi seviyoruz anlattık. Maşallah. Çok şükür. Allah kimsenin çocuğunu hastalandırmasın, hastalandırısa da nezle gibi önemsiz, tehlikesiz şeyler olsun, dermansız dert vermesin. Amin.

Yemeklerde değişiklik var, kahvaltıda artık pınar beyaz yiyebilirmişiz. Öğlen aynı, etli sebzeli yemek, arada meyve ve yoğurt. Veee beklenen mutlu haber. Akşamları meyveli tahıl veriyorduk Ela'ya, milupa güzeli oluyordu. Artıkın bizim yemeklerden yiyecek. Az tuzlu pişireceğiz, ne yiyorsak tadına bakacak. Köfte yapacağız kızımıza özel, baharatsız. Çocuk makarnası diye bişi varmış, ondan alıp lapa kıvamında pişirip verecekmişiz. Balık sordu, dedik götürdü. Bizim kız dedesinin elinden hamsi bile yedi karadenizli uşaaam. Ağır bir tad olmasına rağmen balıkçının torunu yiyecek elbet. Benim baba dedem balıkçıydı rahmetli, çok severdi. Ela'nın baba dedesi balık tutmayı, anne dedesi pişirmeyi çok sever. Eee o zaman balık balık gelsin fosfor, gelsin omega 3,4,5,6....

Bu sabah kahvaltıda önüne haşlanmış yumurta, ekmek kırıntılarına sürülmüş pekmek, labne peyniri filan koydum. Kendi başına yedi. Sonrasında ben vererek tamamladım bisküvili karışımını. Bu ne bağımsızlık, çoook ama çok hoşuma gitti. Allah nazarlardan saklasın. Çok mutlu oldum.

Bir muhteşem haber daha. Bugün 25Ekim2009 günü koltukta sıralarken Ela bana doğru adım attı elini bırakarak. Bu yürüme sayılır mı bilmem. İkinci adımda ben yakaladım. Yürüyoruz denemez ama bir başlangıç heyecandan ne yapacağımı şaşırdım. Bizim beyi çağırdım heyecan içinde, koşarak geldi mutfaktan. Baktık tekrar yapıyor. Zaten iki gündür sürekli ayakta durmakta, adım atmakta. O kadar ciddi ki anlatamam.

Şimdi dertli olduğumuz alanlara gelelim. Uyku neydi? Kimdi? O düzenli uyuyan uyanan çocuk kimindi, benim mi? Nerrrdeee hani? Kaç gecedir dörtte uyanmayı hastalık, ateşe bağlarken, dün değil önceki gece bizi nöbetçi dikti. Hani uyanıyordu, su verip biraz kucakta tutup uyutuyorduk. Cuma gecesi geç uyudu. Sonrasında 12de, 1de, 2de sürekli uyandı. Uyanıyor, ağlıyor, sakinleştiriyorum, uyutuyorum (meme, sallama, ayakta sallama, her yolu deneyerek... ) sonra ağlayarak uyanıyor. Aklıma gelen aferin şurupta pseudoefedrin denen madde. Sinüzit sahibi bir kişi olarak pek güzel burun açan ama aynı zamanda beni fena halde uyanık, zinde ve alarmda, enerjik yapan bir maddedir kendisi. Kimi insanı mışıl mışıl uyutuyor, bize neden böyle oldu anlamadım. Dolayısıyla belki onun yan etkisi oldu, Ela'nın uykuları kaf dağının ardında. Dolayısıyla anne, baba ve teyzesinin de....

Babayı önlem olarak 9da uyutmuştuk. (Bir gece önceden uykusuzdu bi de şehir dışına gitti geldi, acıların ailesiyiz öyle böyle değil... ) Teyze sabah ABD yolcusu. Son dakika haberi meğer bileti acenta ETSTUR kafasına göre iptal etmiş. Haber vermek gibi lüzumsuz detaylara da girmemiş. Bunu ayrıca yazacağım, pazartesi yüzyüze görüşeceğim de ancak ETSTUR kadar dandik bir acenta görmedim. Çağrı merkezi yok! Sorunla karşılaşınca ulaşacak merci yok. Sonuç Cuma gecesi 3 saat kadar THYdeki görevlilerle konuştuk, bi kardeş, bi ben. Kardeşin bin tane işi var halletmesi gereken, görüşmeler randevular, uçaklar... Bin pişman ETSTurdan aldığına ama sonn pişşmanlııkk neye yarar? Sinirleri bozuldu haliyle, ben geçtim telefon başıba. THYyi arar dururum, aralarda feeel likeee a staaaar dedikçe, feels like shit diyorum içimden. Amaaa THY müşteri hizmetlerinden Aşkın Bey sağolsun. Kardeşimin biletini ayarlıyor, sorun çözülüyor. Bu arada ayaktayız kardeşle, saat ilerliyor, Ela uyanıyor, uyuyor filan. Neyse bu iş de çözüldükten sonra saat 3 civarı anne bitkin. Ela'nın babası kaldırılıyor, nöbet teslim. O arada ne oluyorsa oluyor Ela hemen hemen hiç uyuymamış olmasına rağmen neee 3 müüü sabah sayılır modunda oyuncu hale giriyor ve ayağa kalkma çalışmalarına babayı alet ediyor.

Uykulu anne, şu detayı atladım pardon. Sabah ehliyet sınavı var annenin. Ehliyetsiz, araba sevmez bir insanım ben. Artık yavrummm için alacaz ehliyet, araba, toplu taşıma bebekle bu ülkede yemiyor. Üzgünüm karbon emisyonu, beni affet. Napalım. Peki Bostancı'daki bir ehliyet kursunun sınavı nerde olur sizce?

a maltepe
b kadıköy
c beykoz
d beylikdüzü

doğru yanıt c, Beykoz ortaçeşme denen yere gidilecek sabah sabah. Peki neden? Yani Milli Eğitim sürücüler şimdiden yolları öğrensinler mi demiş? Bakıcı ablamız da aynı sınava giriyor. Kurs Kayışdağın'da, sınav Acıbadem'de. Kadıköy'e bir gıcıklığı olmasın devlet büyüklerimizin? Türkiye'yi çağdaş Kadıköy'den ibaret saymayın diyorlar herhalde. Haklılar, değil gerçekten. Beylükdüzü'ne gelince, herhalde bi sonraki sınav orada olur. Daha önce başka bir arkadaş alırken neydi Sultanbeyli mi? Öyle bir yerlere gitmiştik. Gezelim, öğrenelim, öğrenelim, şaşıralım. Aaa şaşırdık. Çok şaşırdık hem de.

Nerde kalmıştık, gece 3. Sevgili nöbetçi doktor, ay aman, nöbetçi ebeveyn, anne arada yatar kalkar, ama Ela kesinlikle uyumaz. Anne de uyuyamaz kalkar, o halde sersem sepelek, kerten kelebek sınava girer, gelir. Peki Ela uyudu mu bu arada, evet yarım saatçik kadar.

Otomobil uçar gider, uyku bizden kaçar gider. 1.5 saatlik öğle uykusuna sevgili ile dualar edip, kavuşunca yeniden doğmuş gibi oluruz. Bu arada geçen haftaki nezle sonrası sinüslere dadanan iltihap, kafada basınç, ağrıyan yüz... Uyumayan Ela, gece 10:30da yatar, gece boyu uyanır. Ama en azından aralarda uyuyan anne ve baba mutlu, huzurlu...

Dün o hengamede bu böyle mi gidecek, pireler filleri yutcak, bu düzen böyle mi yürüyecek derken, Bebeğim Uyurken'de okudum. Bu miniklerin bazıları yürümeyi öğrenmeden uyuyamıyorlamış diye. Hiç duymamıştım. Bizimki o mudur bilemiyorum ama nedense çok içime su serpti. Geçecek. Evet evet...

Bu sabah 7ye doğru kalktık derken aslında 6ya doğru kalkmış olduk.

Daha iyiyiz.

Aklıma gelen... Bu koşturmacada İlkay'ım sağolsun, hastayız ama geliriz çok kötüyseniz dedi. Ne kadar önemli bazı şeyler. Gel desem gelirdi, hissettim, çok mutlu oldum, minnettar oldum. Düşündüm de kayınvalide, annesi burada olmayan bizler kendi aramızda örgütlenip birbirmizin çocuğuna bakalım ara ara... Evet...

Şimdilik bu kadar...
(Ela uyudu hızlıca yazdım, kaçıyorum, ortalık topliyim şimdi)

24 Eki 2009

Yazılacaklar Listesi

Siz de benim gibi sabahları kafasında bugün yapılacaklar listesiyle uyananlardan mısınız? Her yerde vardır todo(yapılacak işler : yapiş diyelim) listelerim. Bugün öyle yorgunum ki... Anlatacak çok şey var, önemli de hepsi. Gel gör ki özgürannenin pili bitmiş, yedek pili de bitmiş, şarjı da bitmiş... Uyusam, bir uyansam uykumdannn... Bir damla gözyaşı, bir damla var içimde....

Yapılacak/yazılacak işlerim bunlar:

* Yorumlara yanıt ver...

* Ela'nın hastalığı, benim hastalığım, doktor kontrolümüz, 10. ay doktor kontrolünü yaz

* Etstur nedeniyle az kalsın son dakika ABDye gidecemeyecek olan kardeşim... THY günlerini... Feel like a star? Uzun konuşmalar sonucu THY insiyatifiyle çözülen sorun...

* Dün gece maceralarımızı. Uykusuzlukta son nokta. Yorgunluğun dibi kara. Seninki benden uykusuz. Ve kara.

* Ela sanırım yürümek üzere. Hacı yatmaz oldu. Sürekli ayakta, sürekli hareketli. Uyumuyor. Dün toplam kaç saat uyudu sayamıyorum bile. Uyuyorrr ve dakikasına gözler cin. Kızım gitti, yenisi geldi. Gene yazılım güncellemesi oldu yavruya kesin. Ne yapacağımızı şaşırdık... Bebeğim Uyuyor da okudum..

* Diğer bloglarda gözüme takılanlara yorum yaz.

* Şu an yazdığım iyimser yazılar çok yalan gözüküyor gözüme. "Sinüsleri şişen mühendisler dünyaya giri bakar" adlı çalışmadan alıntı.


teo'cuğum ne demiş,

sonunda görürüz belki
sen de, ben de
uçsuz bucaksızız
bu yalnız şehirde
yaşam sevincin duruyor mu
hala içinde?
sustun, konuşmadın
sözcükler bitince...
bir uyansam uykumdan...

23 Eki 2009

Hastayız: Nezle / Soğuk algınlığı / Grip / Alerji / Önlemler

Bu haftayı hasta geçirdim. Burun akıntısı, göz yaşarması, hapşırık... Birebir aynı belirtiler alerjide de olduğundan iş yeri doktorumuz bir gün bekleyelim dedi. Emzirdiğimden antihistaminik içmedim. Anlaşılan, bu bir nezle/soğuk algınlığı. Geçen akşam itibariyle Ela'da burun akıntısı ve huzursuzluk başladı. Dün gece ateşimiz vardı. Doktorun tavsiyesiyle aferin verdik. Umarım çok sorun olmadan atlatabiliriz... Genelde hastalıklar hakkında çok fazla kulaktan dolma bilgimiz var. Domuz gribi de kapıdayken, dün kendi kendime notlar almıştım, bugün yollayayım dedim. Daha kapsamlı bi yazı planmamıştım ama hiç yoktan iyidir... Referansları okumanızı tavsiye ederim...

Soğuk algınlığı ve grip aynı şey midir?

Hayır değildir. Belirtileri benzerdir, sık sık karıştırılır, ikisine de virüsler neden olur ama farklı hastalıklardır.

Soğuk algınlığı (common cold, nezle) genellikle rhinovirüsün 99 çeşidi ve piconavirüsün bir çeşidiyle oluşur. Hastalıkların %30-50 arası rhinovirüs sebebiyledir. Toplamda 200 farklı virüs tipi bu hastalığa neden olur.

Grip(flu), influenza virüsü nedeniyle oluşur. Bu virüs RNA tipiymiş. Her yıl salgınlarla yayılıyor ve bildiğimiz nezleden çok daha ağır geçiyor. Burun akıntısı nezlede daha fazla gözükürken, grip daha ağrılı oluyormuş, boğaz baş vs gibi. Şırıl şırıl burnunuz akıyorsa nezle ihtimali daha fazla gibi anladım ben.

vikipediden:
"Toplumda grip ile nezle tabirleri eşanlamlıymış gibi kullanılmaktadır. Oysa bunlar farklı hastalıklardır. Nezle virüslerle meydana gelen bir hastalıktır ve hafif seyreder. Grip ise daha ani başlayan ve sıklıkla ateşin daha yüksek seyrettiği bir hastalıktır. Salgınlar yapar ve yatağa düşürür. Nezle veya grip için hiçbir antibiyotiği kullanmaya gerek yoktur.

Nezleye sebep olan etkeni direkt olarak hedef alan, tıbben kanıtlanmış ve kabul edilmiş hiçbir ilaç olmadığından, nezlenin tedavisi yoktur. En güvenilir tedavi, bol sıvı tüketmek ve istirahat etmektir.

Antibiyotikler bakterilere karşı etkili olan ilaçlardır. Virüs enfeksiyonlarında ve dolayısıyla soğuk algınlığı ya da nezlede hiçbir etkileri yoktur. Nezleyi antibiyotikle tedavi etmeye çalışmak ters tepebilir zira ilaca dirençli bakterilerin türemesine ve alerjik reaksiyonlar gibi yan etkilere ya da bağırsak florasının bozulması[1] neticesiyle diyare (ishal) oluşumuna sebebiyet verebilir.Nezle önlemi alınmazsa bu hastalık kötü sonuçlar doğurur.Bunun için kontrole gidilip ilaçlar kullanılmalı ve bu hastalığı geçiren kişinin eşyaları kullanılmamalıdır.Aksi halde dokunan da hasta olabilir.Bu birazda bünyeye bağlıdır."

On soruda soğuk algınlığı ve grip

Soğuk Algınlığı - Etken Faktörler


Uyku:
Günde 7 saaten az uyuyanlar ve günde en az 8 saat uyuyanlar karşılaştırılmış. Az uyuyanlar üç kat daha fazla enfekte olmuş.

D Vitamini:

2009daki bir araştırmaya göre D vitamini verilmeyen örnekler verilenlere göre üç kat daha fazla hasta olmuş. Kışın hastalığın yayılmasında D vitamini, güneşsizlik etkenmiş.

Soğukta Kalmak:

Hastalığın adı Türkçe'de soğuk algınlığı, ingilizce'de "catch a cold" ama aslında soğuğa maruz kalmanın böyle bir hastalığa yol açıp açmadığı konusunda kesin bir bilgi yokmuş. Genelde salgınlaırn kışın olması böyle bir olasılığı düşündürse de ispatlanmış bir durum yokmuş ama deneyler sürüyormuş. Kaynak

Alerji miyim, soğuk algınlığı (nezle) mi?

Alerji mi, soğuk algınlığı mı diye kararsızsanız şöyle bir liste var. Mayo Clinicden aldım.

Belirti SoğukAlgınlığı Alerji
Öksürük Çoğunlukla Bazen
Genel ağrı, sızı
Bazen Asla
Yorgunluk Bazen Bazen
Kaşınan Gözler
Nadiren Çoğunlukla
Hapşırık Çoğunlukla Çoğunlukla
Boğaz ağrısı
Çoğunlukla Bazen
Burun akıntısı
Çoğunlukla Çoğunlukla
Tıkalı Burun
Çoğunlukla Çoğunlukla
Ateş Nadiren Asla


Önlemler

Bulaşıcı hastalıklarda ilk önlem hastalıkla karşılaşmamak. Bu nedenle çocuğu hasta olanlar dışarı çıkmasın zorunlu olmadıkça. Biz de çıkmasak iyi olur ama işte nasıl onu bilmiyorum. Hasta olanın işe gitmemesi lazım. Ama işte bizde hem kahraman ruhumuz, "hastayım ama işe geldim" halleri, hem nezleye rapor verilmemesi gibi nedenlerle gidiyor, virüsleri hapşu hapşu kapalı ofis ortamına yayıyoruz ki herkes hasta olsun. Tercihen kalabalık yerlere gitmemek, kapalı/havasız yerlerse fazla zaman geçirmemekte fayda var. Bi de özellikle nezle için "e bişeyi yok ki" yaklaşımı var, ama bence çocuklar söz konusu olduğunda hastayken görüşmemek, görüşsek de öpüşüp elleşmesek iyi olur.

Esasen sadece çocuk durumlarında değil, tokalaşmak, sarılmak, öpüşmek, koklaşmak gibi toplumsal davranışlardan kış boyu uzak durmak mantıklı olur. Arkadaş iyidir de soğuktur biraz desinler. Olsun. Sağlıklı olalım da:)

Elleri yıkamak çok önemli. Antibakteriyel sabun şart değilmiş. Mekanik el yıkama hareketi önemliymiş. Purelde alkol olduğundan işe yarıyormuş. Alkol etken. Bol bol eller yıkacak uzun uzun. Dokunmayla çok bulaşıyormuş virüsler. Aman diyim. Elleşmeyelım.

Taze sebze meyve yiyelim ve şekerden uzak duralım.

Hava almak, açık havada dolanmak ve azıcıcık egzersiz çok iyi gelirmiş.

Sigara alkolden uzak durmalı elbet.

En önemlisi moral tabi. Fazla endişelenmeden basit önlemlere dikkat ederek hayatımızı sürdürücez işte.

Nasıl diyim, eşeği sağlam kazığa bağlayıp Allah'a emanet olalım gibi bir yöntem öneriyorum. Nedense aradaki ince çizgi bizde kaçıyor ara ara. Önlem alalım, ama kafaya takmayalım fazla. Kafaya fazla takmayalım ama şapır şupur öpüşmeyelim takmadığımızı göstermek için.

Hızlıca yazdım, bir hatam olduysa affola. Düzeltiniz. Çok önemli konular çünkü, yanlış bilgi olmasın. Güncelleyelim hemen!

İzleyin:
Domuz Gribinin Belirtileri Nelerdir?

21 Eki 2009

Acaba İyi Bir Baba mıyım?

İçimizde sadece özgür anne yok tabi, yorgunanne var, bezginanne var, baymışanne var, hastaanne var... (Bir de pratik anne var ama bizde pek yok onun kadar:) Bugün yorgun/hasta anneyim. Alerji mi, soğuk algınlığımı belirsiz hallerdeyim. Burun akıntısı, hap hap hapşuuu... Sabah kızımın babası kalktı, beraber oynadılar. Ben uyudum. Daha doğrusu uykuyla uyanıklık arasındaki o belirsiz diyarda bilincim yere yakın dolandım, durdum. İşler giderek ısınıyor. Havalar giderek soğuyor. Ela giderek büyüyor...

Dün yine akşam sevgiliyle otururken kendisine durup durup acaba ben iyi bir baba mıyım diye sorup, sormadığını, sık sık kendini yetersiz hissedip duygusal triplere girip girmediğini sordum.

Soru bir kere bile aklına gelmemiş.

Duygusal tripler zaten yok. Baba olmaktan çok mutlu, keyfini sürüyor. Ağlaması, yememesi, gece uyanması, hareketliliği hep bebek olmasından kaynaklanan doğal nedenler olarak görüyor. Bütün bunlar onun için bir başarı/başarısızlık, sağlık/sağlıksızlık durumu değil. İstediği bir şey varsa kızımıza farklı şekillerin sokulabildiği oyuncaktan almak. Hevesle onu bekliyor, kızımız akıllı olsun istiyor. "Sen sakın benden gizli kendi kendine eziyet ediyor olmayasın hala lohusa kadın" bakışları attı bana bu soruları sorunca. Oysaa bu soruları sormam lazım benim. Sonuç itibariyle biraz düşününce bir babadan beklenen şeyleri çıkardık biz de.

  • Eve para getiriyor mu?
  • Sigortalı bir işi var mı?
  • Dövüyor mu?
  • İçiyor mu?

İlk iki soruya evet, son iki soruya hayır yanıtı verdiyseniz, tamam siz iyi babasınız.

Arada bebişe bakmak için yataktan kalmak, eve de süpürge tutmak gibi faliyetleriniz varsa süper babasınız.

Hemen hemen anneyle eşit sorumluluk alıp, yemede, yedirmede, oynamada, uyutmada, temizlikte, gezdirmekte hani nerdeyse eşitseniz masallardaki prenssiniz...

Ben kendi babamın bu soruyu kendine sorduğunu biliyorum. Ama biz bebekken değil. Büyüdükten, bir baba olarak bizim üzerimizdeki sorumlulukları arttığı zaman. Demek ki, bebek ne kadar küçük, o kadar annenin. Belki de büyüdükçe, baba işin içine daha çok giriyor.

Tuhaf olanın, bu sorgulamaları yapılmaması değil, yapılması olduğuna karar verdik. Çünkü sevgilinin bakış açısına göre, doktor sağlıklı diyor, kız mutlu. Daha nolsun? (Maşallah!) Yani az ıspanak, çok enginar yese ne, yemese ne. Bebek işte, bir yıl bilemedin iki yıl bir süre. Oyun oynuyoruz, uykusunu uyuyor keyfince.

Mesela Tracy Hogg'un kitabı. Çok faydalandım, Allah razı olsun kendisinden. Ama kiminin çocuğu anlatılanlara çok uyarken (misal bizim minik fındık) bazı arkadaşların uymadı. Uymayan arkadaşlar kendilerini kötü, başarısız hissettiler. Bense aslında kendi başarmadığım bir şey için iyi durumda olmaktan utandım biraz. Faydalı olma adına yola çıkıp, anneleri gerdi kitap zaman zaman. Aynı şey hebelüp gübelüp eğitimleri için de geçerli. Yani yapılacaklar, düşünülecekler listesi çok uzun. Siz bir de buna klasik annelik beklentisi içindeki arkaba, kayınvalide, anne sahibi olanları ve başkalarının fikirlerine eyyhhht diyemeyen anneleri düşünün. Yoğurdu kendin yapmadın mı, ütülemedin mi, süt veremedin mi, süt verdin mi, vitamin ver, aman verme, ev pis temizle, meyve yedi mi, su içti mi, pekmez yedi mi, neden zayıf, neden uyumuyor, neden ağlıyor, üşümüş mü, terlemiş mi, susamış mı, ishal mi, kabız mı, pişik mi... (Bu arada çocuk konusu hadi lennn demenin en zor olduğu konu. Dışardan desen bile içerden ya öyleyse diye kuşku bulutu geçiyor, geçmiyor diyemem. Ya haklıysa? Zaman geçtikçe, sen de pişkinleşiyorsun biraz. Ama ilk zamanlar o kadar kolay değil.)

Hedef alınanlar hep anneler. İsterdim ki bir oyun grubu da babalar oluştursun. Pazarları saat üçte çocukları alıp parka gitsinler, işten güçten bahsetsinler arada. Ben babamla maça giderdim küçükken, annem de evde işlerini yapardı. Babam maçı izlerken, ben oralarda kendi kendime oynardım, bazen babamın omuzunda oturur izlerdim. Annemler konuşurken, kendi kendime oyuncaklarımla oynardım.

Sanki bir öz var. Şekil değil de öz. Bütün kitapların, bütün web sitelerinin ötesinde bir şey bu. Sevmek değil. Sevmeden olmaz ama sevmek yeterli değil. Gerçekten niyet etmek diyelim. İyi bir anne olmaya, iyi bir baba olmaya, çocuğun için orada olmaya, onu kendi kötü niyetlerinden ve falsolarından korumaya, geçmişinin izlerinden korumaya, sevgi dolu, oyunun olduğu sağlıklı bir ortam sunmaya, bilinçlendirmeye, kişilik kazanmasına izin vermeye, iyi beslenme alışkanlıkları edinmesi için yardımcı olmaya, araştırmaya ama takıntı yapmamaya...
niyet etmek.

Kendimizi bir yana bırakarak yavruya yeni gözlerle bakmak. Kendini feda edip görmezden gelircesine değil, karşındakine hak tanıyarak, alan açarak...

Belki de iyi anne-baba olmak o niyette gizli. Kendi başarı/başarısızlık hikayenden çok, onun yaşam hikayesi olarak okunacak bir sayfa yaratmak tertemiz.

Belki de D.H Lawrance haklı: Demiş ki anne babaların yapacakları en iyi şey... çocukları rahat bırakmalarıdır.

20 Eki 2009

Dünyayı güzellik kurtaracak.

Dışardan rahat oturuyormuşum gibi gözüküyor ama aslında öyle bir arada derede yazıyorum ki yazıları. Dünkü gecenin bir körünü bekliyormuş çıkıverdi. Daha haftasonunu anlatamadım bile.

Ela anane, dede evinde çok ama çok mutlu oldu. Anneanne ve dedenin halini tasvire kelime yetmez. Pek yakında babaanne evine de gidilecek. Leyleği havada gördük, Ali babanın bir leyleği var...

Mevlüde gittik, kalabalık. Ela'nın uyku saatine yakın. Huzursuz oldu. Yemek yedirdik o hengamede anneanne ve ben, teyzoş mutfakta. Ama mutfak da dolu. Sonrasında herkes kucağa almak ister, özlemişler, haklılar. Amaaa yabancı korkusu bastırır. Kızım basar çığlığı. En son olarak yatak odasına sığındık ve çekirdek aile olarak babaannemin evinden kendi evimize erken döndük. Kızım huzursuz oldu ama gitmemiz iyi oldu.

Sevgiliyle çıktık şehirde tur attık. Bol merdivenli zamanlar, liman, yeşil, mavi deniz. Çocukluğumun sokakları küçülmüş, ilkokullarım. Hala bacaklarım ağrıyor hafif, fazla yürümüşüz. Daha doğrusu, o gün fazla yürümedik, bir süredir az yürüyormuşuz.

Biz yokken anneanne, dede ve Ela kendi turlarını atmışlar. Maç izlemişler. (Bizim kızda bir futbol sevgisi var ki çok korkuyorum. Dedemiz fanatik. Sevgili de ben de izlemeyiz kesinlikle. Ela topa çok güzel vuruyor...) Maçta davullar zurnalar, taraftarlar. Eloş oynar, anneanne oynar.

Pek güzel anneanne yapımı ıspanaklı, sebzeli, kıymalı çorbalar içtik. Biz de yapıyoruz ıspanak ama onunki başka tabi. Çok kısa sürdü ama öyle güzeldi ki... Şehir biraz ıslak, biraz serin, bolca özlem.

Dönüş yolunda iyi geldik aslında. Ela otokoltuğu/ana kucağından sıkılıyor biraz. Küçük gelmeye başladığı için mi? Ali baba filan derken yolda durduk. Bir ara Ela sürücü koltuğuna oturdu. Buna çok şaşırıyorum, derhal direksiyonu çevirmeye başladı. Daha önce yaz tatilinde araba oyuncağına oturttuğumda da aynı şeyi yapmıştı. Akıllı kuzucum. Doğuştan şoför.

Temde kaza vardı, bekledik on-on beş dakike eve 30 km kalmışken. İnsan sabırsızlanıyor bir an önce varmak istiyor. Gelince Ela öyle çok sevindi ki... Alkışlar, el çırpmalar. Dikkatle odasındaki balıklara, denizaltına bakmalar. Normalde yatağında oturmayı sevmez. Bavulu açana kadar oturttum, kitabını verdim, yatağında oturdu sakin sakin...

Bu sabah karşıda toplantım vardı. Dün kuaför filan koşturdum biraz. Sabah deniz otobüsünü yakaladım. İnadına güzeldi İstanbul. Pırıl pırıl bir hava, düz denizde salınan otobüs. Boğaz, temiz hava, martılar. Tamdı. Düşünmem, planlamam gereken binlerce şey varken sanki güzelliği görmem için zorladı beni şehir.

Bırak dedi, boş işler dedi.
Gözünün önündeki güzellikleri görmedikten sonra dedi.
Sabah tazeliğinde derin nefesler almadıktan sonra dedi.

Erken gitmiştim, bir çay içtim, bir tost yedim.
Günüm güzel geçti...

19 Eki 2009

Bloguna neden bu ismi verdin Mimi..

Sevgili Ayşe mimlemiş beni. Hemen gelsin bakalım...

1-Bloguna neden bu ismi verdin?

Özgüranne bir düşünce, bir umut olarak ortaya çıktı.

Şu kutsal anne miti var ya hani hepimizi hapseden. Anne dediğin eve bağımlıdır, çocuğa bağımlıdır, gidemez, edemez, yapamaz, naz çeker, kahır çeker, saçını süpürge eder, yemez yedirir, içmez içtirir, giymez giydirir, çocuğaaa bakar anneee, evineee tapar anneee, bi çiçek bile istemez karşılığında anneee durumları. Annelik nedir sorusu toplumumuzca "kendinden feragat, süresiz ve koşulsuz vericilik, bitmeyen sorumluluk" vb olarak yanıtlandığından bunun dışında bir hayat isteyen tüm kadınlara bencil dendiğinden bir huzursuzluğum vardı. "Anne benim uçmam gerek. İstemiyorum pilav yapmak. Sana bir de torun gerek. İstemiyorum çocuk bakmak" şarkısıyla dile gelen haller.

Sonra bir gün bunun kadar saçma olduğunu farkettim.

Çocukla uçmanı engelleyen şey aslında seni eve kapatan toplum. Tependen aşağı rolleri, görev ve sorumlulukları boca eden kültür. Senin onlara bu gücü veriyor olman. Cennet benim ayaklarımın altında olmasın anayım diye. Ben dünyada da rahat istiyorum izninizle. Anne olup bi anda hadi kutsal oldun sen hallerine düşmek istemedim. Kutsallığı alın, bana özgürlüğümü verin.

Kendini sınırlayan biri varsa bu sensin.

Düşleyebildiğin kadar özgürsün.

Özgür bir anne olmak için yola çıktım. Bir umut olarak. Yapabiliyor muyum bilmiyorum. Tuzak çok fazla. İnsan standart orta sınıf değerlerini ağına düşüyor zaman zaman. Her ay doktora gidiyoruz işte, bence gitmesek de olur, ama gidiyoruz. Pek çok oyuncağı almasak da olur, ama işte alıyoruz bazen. Ya da nasıl desem, bence gereksiz olan ama fazladan yaptığım şeyler oldu. Ne ütüleyecem çamaşırları çok saçma dedim. Oturdum ütüledim. Yedirdiğimi içirdiğimi obsesyon yapmayacağım dedim, bir ara yeterince protein alıyor mu, vitamin alıyor mu diye endişelendiğim oldu. Fazla karbonhidrat aman şişmanlıyor muyuz diye korktuğum oldu. Planladığım her şeyi yapamadığım, haddinden fazla sorumluluk yüklendiğim oldu. Oldu yani.

Demek istediğim ne demişler:

Teoride: Teori ve pratik aynıdır.
Pratikte: değildir.

Biraz daha anlatayım. Duruun diyeceklerim var.

Özgür anneyi tanımlayayım.

Bi kere özgür anne denilen anne türü, kendini reklamlara, trendlere kaptırmaz. Sakin olur, doğalı arar. Her hıyar diyene elinde tuzla koşmaz. Her aşıyı yaptırmaz. Her söylenene inanmaz. Her yeni mamayı yedirmez. Araştırır, soruşturur.

Özgür anne denen tür, kariyer de yapıcam, çocuk da yapıcam, evi de temizleyecem, arkadaş ortamımı da idare edicem diye günde dört saat uyuyan annelere karşıdır. Bu kariyer yapmayacağı, çocuk yapmayacağı, evinin kirli olacağı ve arkadaşları olmayacağı anlamına gelmez. Gece uyku uyumayıp, kendini süper olucam diye heba etmek de bir seçimdir tabi, sadece özgür annenin seçimi değildir.

Özgür anne yapacağı şeyleri sadece "öyle tercih ettiği için" yapar. Toplum, çevre, kocası, anası, danası, kaynanası, kaynatası, partonu, trendi, anne ve çocuk dergisi öyle söylüyor diye değil.

Özgür annenin mottosu, mutlu ve dinlenmiş anne = mutlu çocuktur. Buradaki anahtar kelime dinlenmiştir. Annelik zor zanaattir. Yorgun anne çocukla ilgilendiğini sanır, oturur yanına, oynuyormuş gibi yapar. Çocuk da bunu çok güzel anlar. Anne yorgun olmayacak ki, yavrusuyla yarım saat bile oynasa hakikaten orada olsun. Gece mesaisi bölüşülmelidir.

Her çeşit kendini feda, heba girişiminde şu soruyu sorar. Attığım taş ürküttüğüm kurbağaya değiyor mu? Kendini paralayacaksın peki o eylemi yapmamanın bedeli nedir. Kıyafetleri ütülemezsen ne olur? Hiç. Gerçekten de evin o kısmını düzenlemen bugün şart mı? Bugün dışarda olucaz, hazır gıda yese ne olur?

Yani özetle, özgür anne, çocuğun fiziksel sağlığı kadar, ruhuna odaklanır. Bilir ki bastırılmış, mutsuz, yorgun anne, çocuğa iyi gelmez. Ela'nın mutluluğu, annenin neşesine bağlıdır. Anne arkadaşlarıyla çıkacak, konuşacak, üretecek, Ela'yı bütün bunlara engel görmeyecektir. Yapamadıklarına bahane etmeyecektir. Ev temiz, pırıl pırıl, oyuncaklar sürekli anne tarafından toplanır gibi tek kişiye kalmış bir düzen oyununa ortak olmayacaktır. Evin tüm bireyleri bu çabada yer almalıdır. Yardıma hayır demez. Annelik çok zor diyip işten kaçar herkese fena halde gıcık olur, laf sokar :)

Özgür anne, kız ve erkek çocukları arasında ayırıma, cinsiyetçiliğe, el kadar bebelere cinsel kimlik yakıştırmaya karşıdır. Kız çocuk bunu yapar, erkek çocuk şunu yaparlara karşıdır.

Anne özgür olmalı ki, yavru özgürlüğü öğrensin. Anne birey olmalı ki yavru birey olsun. Anne kendini sınırlamamalı, kısıtlamamalı ki yavrusuna sanal engeller koymasın. Zihin kuş olsun uçsunnnn.

Ben de uçayımmm, kızım da uçsun.

Yani istiyorum ki anne denen insan fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür olsun. Okumayı, araştırmayı, öğrenmeyi bırakmasın. Kapitalist değerlere teslim olmasın. Anneliği bebeğine en doğru şeyi "satın almak" sanmasın. Bebeğine en doğru şeyi pişirmekten ibaret sanmasın. Anneliği kendini mutsuz etmek pahasına her şeyden vazgeçmek sanmasın. Anneliği bakteriler konusunda obsesyon yapmak sanmasın.

Annelik zor zanaat, bir şeyler alınacak, yemekler pişirilecek, kıyafet/okul/ kitap/ oyuncak seçilecek, bir sürü şey ertelenecek bir süreliğine belki, evet. Ama gerektiği kadarı. DENGE, anahtar kelime. Ayarı tutturmak önemli.

Kendine baksın, kendiyle yüzleşsin, kendine karşı dürüst olsun, önce kendi sınırlarını kaldırsın, önce kendi zihnini yıkasın, temizlesin, arıtsın. İçten olsun.

Ki yavrular bunu örnek alsınlar.

Yola sırtlarında analarından babalarından kalma dert yükleri olmadan çıksınlar...

2-Blog yazarken star tribiyle istediğin,olmazsa olmaz dediğin şeyler var mı?
Yok, her ortamda, her durumda iki satır çiziktiririm. Yeter ki kafam yerinde olsun. Fazlaca yorgun ya da keyifsiz olmayayım.

3-En son satın aldığın garip şey?

Yanlışlıkla Time travelers wife kitabını satın aldım.

4 -Şeker gibi olduğun anlar?

Güzel uyku uyuduğumda, güzel bir kitap okuduğumda, doyurucu bir sohbetten sonra, güzel bir yazı okuduğumda, güzel bir dostla buluştuğumda, akşam dışarı çıktığımda...

5-Arkadaşım artık sormayın şunları dediğin şeyler?

Çok var ama aklıma gelmedi şimdi bir an. Bir ara sütün yetiyor mu baştaydı mesela.

6-Aynaya bakınca gördüğün?

Bakışşşlarını yiyeyim senin yavrumm benim bee. Bi de Ela'ylaysak Ceeeee....

7-Kendini okutan blog dediğin?

İmla kurallarına uyan, otomatik olmayan, bol paragraflı, sorgulayıcı olan, deneyimden gelen, tarzı olan, söyleyecek sözü olan, rol kesmeyen, içten... ve özenli olmalı.

8-Bu blog sahibi/sahibesiyle karşılaşabileceğin yerler?

Kitapçılar, caddedeki bilimum kafe, haftasonu kahvaltı mekanları, taksim'de bostancı dolmuş sırası veee çocuk bahçeleri...

Mimlediklerim:

Birinci Tekir Şahıs
Sarı Çizmeli
Kiraz Sevdası
Can'ın Güncesi

18 Eki 2009

Gerçek Yolculuk Geri Dönüştür der Odo...

Sağ salim döndük...
Ela eve gelince el çırpttı.
Gitmesi güzel, dönmesi de güzel. Keşke daha yakında olsalar...
Dedemin mevlüdü vardı, koca bir yıl geçti. Mezara gittik.
Ölüm hayatın bir parçası, kabul etmek zor, bir kabul etsek...
"Toprak olmak" düşündürdü. Pek geçiciyiz, bir varmış, bir yokmuş.

Evde olmak güzel. Büyük eve gitmek, çocukluğun sokaklarında yürüyüp bak sevgili okulum demek... Kendi gittiğim, kardeşimi götürdüğüm çocuk parkında Ela'yı sallamak...

Şimdilik bu kadar. Ela yeni uyudu. Bir çay, bir banyo. Ali babanın çiftliğinden sesim kısıldı. Yolda bir kamyonetin üzerinde horoz görünce sevgili bakın ali babanın horozu dedi. Güle eğlene geldik...

17 Eki 2009

Yolculuk...

Anneanne dede evine geldik... stop...
yolculuk güzel geçti... stop...
nasıl özlemişiz memleketi... stop...
karadenizimin rengi başka. tadı başka...

OIP gibi çizerek anlatabilmeyi çok isterdim:)

Sağ salim vardık, Ela hanım ve evdekiler çok mutlu. Allah kimseleri ayırmasın sevdiklerinden...

Sonra detaylıca yazarım. Dede Elaya kitap okuyor, anneanne kahvaltı hazırlıyor, baba telefonundan birşey bakıyor, teyze uyuyor, anne fiti fiti yazı peşinde ah ah...

15 Eki 2009

Mim 2.0


Ben bunu yazmıştım. Ama nasıl ki Herakleitos'un dediği gibi aynı nehirde iki kere yıkanılmaz, aynı mim iki kere yazılsa aynı mim olmaz. Mimler yazılmakla aşınmaz.

Iraz'a teşekkürler...

Daha önce de zorlanmıştım, yine zorlanıyorum. O nedenle yedi ilginç şey söylemesem de yedi sevdiğim şeyi söylesem?

1- Deniz kokusunu, sabahları martıları, balıkçıları görmeyi,

2- Bir insanın hevesle yeni projesini anlatmasını, onun heyecanını paylaşmayı, güzel günlere inanmayı, çalışan insanlar görmeyi, inançlı, oturmak bilmeyen ruhlarla tanışmayı, idealistleri, daha güzel günlere inananı, insana inananı, geleceğe umutla bakanı, laf dinlemeyi bilmeyen iyimseri, neşeliyi, olmaza, yapamaza kıçıyla güleni,

3- Okuyanları, metroda, ayakta, otobüste, evde, sırada, yatağında, her fırsatında okuyanları, kitaba dalıp gidenleri, karakterlerle yaşanaları, derin düşünenleri, ince düşünenleri, yetinmeyip hediye edeni, olmadı göndereni, blogunda yazanı, alıntı yapanı, tavsiye edeni,

4- Empati sahiplerini, kedileri, başka insanları kendisi kadar, başka çocukları kendi çocuğuymuşcasına sakınanları, vaz geçmeyenlerini, boş vermeyenlerini, arayıp soranları, darılmayanı, alınmayanı, dünyayı dar etmeyenlerini,

5- Yanlışını kabul edeni, gönülden özür dileyeni, önemseyeni, incitmeyeni, ince düşünceler içinde olanı, darlamayanı, gergin olmayanı, su gibi akıp gideni, ilaç gibi iyi geleni,

6- Huylusunu, huysuzunu, yeter ki samimi olsunu, yeter ki içten ve dürüst olsunu, yeter ki onursuz olmasın aşkı,

7- Benden büyük anneleri, onların büyük yüreklerini, dürüst deneyimlerini saklamayanı, üşenmeden yorum yazanı, bıkmadan anlatanı, enginlere sığmaz taşacak kadar bilgili olduğu halde, kendisi kadar bilgili olmayanı gözeteni, koruyanı, kollayanı, destek olanı, rahat ettireni, yol göstereni, iyi niyetliyi, haset duygusundan uzak insanları, nasıl olmasına ihtiyacın varsa öyle olanı, dinleyeni, dinleyeni, dinleyeni, dinleyip dinleyip de kendini saklamayanı, saklambaç oynamayanı,

açık olanı,
rahat olanı,
kendi olanı

çok ama çoooooooooook severim.

Ödüller bu defa tecrübeli annelere gitsin.

1- Anne ve Bebişi,
2- Pratik Anne,
3- Kitubi
4- Yasemin, cem uyurken (Son yazısını okuyun!)
5- Özgür Turan

Bu blogger anneler, diğer yoldaş annelerden farklı olarak, bizden önce gidip bize yol açanlardır. Başım sıkışsa baktıklarımdır. Sadece anneliğe dair değil, hayata dair yaklaşımlarını sevdiklerimdir.

Okuduğuma her zaman mutlu olduğum, kitap önerisi alıp beslendiğim, düşünmediğim konuları öğrendiğim, düşündüğüm. Okudukça büyüdüğüm.

Dünyayı SırtındaTaşıma...


And anytime you feel the pain, hey jude, refrain,
Dont carry the world upon your shoulders.
For well you know that its a fool who plays it cool
By making his world a little colder.

Ve ne zaman acıyı hissetsen, jude,
Sakın kendini.
Dünyayı omuzlarında taşıma...
Biliyorsun, umursamaz/soğuk gözükerek dünyasını daha da üşüten kişi aptaldır...




So let it out and let it in, hey jude, begin,
Youre waiting for someone to perform with.
And dont you know that its just you, hey jude, youll do,
The movement you need is on your shoulder.

Önce çıkar, sonra tekrar al, Jude, başla...
Seninle beraber başlaması için birini bekliyorsun.
Bilmiyor musun bu sensin Jude, sen...
Muhtaç olduğun hareket omuzunda.




(Kötü çeviri denemesi için üzgünüm, keşke bir şairimiz el atsa da güzel, akıcı bir çeviri sahibi olsak. Ben serbest takıldım biraz. Olmadı biliyorum.)

Yukarıdaki şarkı, Hey Jude, Beatles'in Paul McCartney tarafından yazılan, Lennon/ McCartney olarak kaydedilmiş şarkısı. Orjinal şarkı, anne ve babası boşanırken üzülmesin diye John Lennon'un oğlu Julian için yazılmış. Gerçi John Lennon, kendisine yazıldığını düşünmüş, başkaları üstüne alınmış... Karışık işler.

Netice itibariyle insan kendini kapalı havada hüzünlü hissederse dinleyip keyiflenebilir.

Kasmayın, sevdiklerinize açılın, rahatlayın...

*Teşekkürler Sezen ablaaaaa...

14 Eki 2009

Google Analytics'e Nasıl Kayıt Olunur?

Google Analytics, Google hizmetlerinden biridir. Sayfanıza eklediğiniz küçük bir kod sayesinde gelenden, gidenden haberiniz olur. Ara ara kim nerden gelmiş, nasıl gelmiş, hangi kelimeyi aratmış da gelmiş bakar(ve çok şaşırır)sınız.

Nasıl kullanılır?

1 - http://www.google.com/analytics/ adresine giriniz.


2- Varsa google emailinizi ve şifrenizi giriniz.

5- Adınızı soyadınızı ülkenizi seçiniz.




4- Blogunuzun adresini yazınız. Zaman dilimini seçiniz. (Türkiye olarak)





6- Anlaşma şartlarınızı kabul ettiğinizi belirtir kutuyu tıklayınız.
Sonra "Create New Account" yazan tuşa basınız.



7- Kutuda yer alan java script kod parçacığını, blogumuzun html kodunda
</body>
yerin üst satırına yapıştırınız.

Kodu seçiniz, menuden Copy / Kopyala seçer, gerekli yeri bulunca Paste/Yapıştır yapınız

Sonra alttaki Finish düğmesine basınız.



8- Bu ekran gelir. Bir kaç gün içinde (genelde ertesi gün) gördüğümüz üçgen tik işaretine döner, veriler web sitemize akmaya başlar.

9- Bu özellikleri verimli bir şekilde kullanmak ve grafikleri görmek için bilgisayarda flash yüklü olmalıdır.

10- Bu sayfayı kullanım ile ilgili daha fazla bilgi var: Google Analytics nedir, nasıl kullanılır.


Kod sayfaya nasıl Yapıştırılır? Yeri Neresi?

Bloggerlar için konuşuyorum.
www.blogger.com 'dan girdiniz, kullanıcı adı, parola yazdınız...

1 - Blogu seçiniz.
2- Kumanda Paneline geliniz.



3- Yerleşim'e tıklayınız.

4- Html'yi düzenle


Html düzenle kısmına gelince orda bir takım yazılar göreceksiniz. Sağdaki çubuğu en aşağı çekerek sayfanın en altına gideceksiniz. Orada

</body>


yazan satırın üstüne çıkarak kodu oraya yapıştırınız. (Gerçi burda yapışmışı var, resimdeki halde. Sonuç resimdeki gibi bişi gözükecek. Üstüne tıklayıp büyük halinde bakabilirsiniz.)


Kodu yapıştırdıktan sonra "Şablonu Kaydet"e basınız.

Tamamdır...

13 Eki 2009

Kaprisli İstanbul, Kariyer Annesine Karşı...

İstanbul'luluk tarihimin enteresan günlerinden birini yaşadım. Daha doğrusu yaşadık sevgiloş ile.

Bugün bir konferans nedeniyle karşıdaydık. Taksim'de bir otelde düzenleniyor, yabancı konuşmacılar var filan. Pek güzel, pek eğlenceli. Sabah erken çıkmamız lazım taa karşıya gidilecek. Eskiden burası karşıydı biz bekarken, hey gidi heyyy. Neyse, sabah çıktık şık şıkırdım. Yürü yürü deniz otobüsüne. Bostancı-Kabataş gerçekten en optimum yol. Son metrelerde hafif bir koşma denemesine girdim, topuğum noluyor hanım dedi. Kırılmadı ama her an kırılabilirim üstüme gelmeyin tribi attı. On sekiz aydır topuksuz geziyorum, haklıyım ben de.

Neyse, sabah sabah, uçan kuşlar, martılar, güleç yüzlü bir bahar, gülen şen meyhaneler vardı. Şarkının aslını unuttum. Ama uçan kuşlar ve martılar vardı. Hava tertemiz, saat 8e beş var. Deniz kokusu misler gibi. Pek bir tazelendik. Deniz otobüsü dev dalgalarla mücadele halinde, vardık Kabataş'a. Özlemişim oraları. Canlı, cıvıl cıvıl... Sonra otele girdik, tüm gün sosyalleşme halleri. İşler güçler. Acayip sosyalleşesim varmış. Anlat anlat, dinle dinle. Pek eğlendim, pek keyiflendim. (Ayrıca iş hayatında her şey çok şükür yolunda hattaaa eskisinden beyaz olmak üzere. Lay layyy. Allah nazarlardan saklasın. Velakin ben gerçekten kenarda köşede oturabilecek bir tip değilmişim. Aksiyon, aksiyon verin bana. )

Çok yaratıcı beyin fırtınaları, ilginç birliktelikler filan derken, kafam rahat, akşam 17.40 civarı otelden çıktık. Finükülere atlayıp Kabataşa gidecektik, ama dedik topuk nane molla hadi taksi. Demez olaydık. Feci trafik. Neyse, vardık deniz otobüslerine. Lodos var, iptal. Taksiye biner misin, o taraf tamamen beklemede. Duruyor. Finükülere atla Taksim. Sana sarı dolmuşlar aldım çiçek pazarından. Sarı dolmuş sırası olmuş bir ters U. AKMin önüne kadar gitmiş. Bekle, bekle. Koca kalabalıkta bi koca bi ben kısa kollu tarzan, kalanlar palto giymiş de yakasını kaldırıyor. Kuzeyli miyiz neyiz.

Dolmuş sırasında önümüzdeki arkamızdakiyle sohbet ettik. Arkamızdakinin arkasındaki meğersem trafik nedeniyle değişen insan ilişkileri seminerinden geliyormuş.
Bekle bekle sarı dolmuşa bindikten sonra adamın beşiktaş trafiğinden ürküp Mecidiyeköy'e sapması sonucu(Divan'ın ora) bir de baktık ki aaa aynı otelin önündeyiz. Döndük dolaştık hobitleriz. Ordaydım şimdi gene ordayım. Şişli'de bir ara sokakta bir iş makinasına rastladık. Adam hiç sallamadan geri geri gitti, arkasındaki araba tırsarak geri kaçtı. Adam sağa dönemedi, sonra durdu. Kepçeyi kaldırdı öyle döndü.Neyse, az gittik uz gitti, dere tepe düz gittik ve 5.40da çıktığımız etkinlik sonrası 8.30da eve geldik. Geldik ki Ela hanım ve teyzesi pek keyifli oynamışlar. Pcde resimlerimize bakmışlar.

Evim canım evim.

Normalde 4:30 gibi evde oluyorum, bugün istisnai bir durum oldu. Yanlış anlama olmasın. Genelde buraya bir şey yazınca sanki her gün öyleymiş gibi bir algılama oluyor. Yok. Konferans nedeniyle böyle.

Çalışmamayı tercih etsem ve evde otursam en iyisi bu diyecektim muhtelemen ama şimdi de (mutluluk hocasının teorisine göre) bana en doğrusu benim için buymuş gibi geliyor. Özgüveni yüksek bir insan olarak, hayatı boyunca başarı peşinde koşmuş, asıl iyi yaptığı şey dışarda olan biri olarak (ev kadınlığımdan gurulanmadım hiç) benim için doğrusu buymuş. Umarım kızım için de öyledir.

Bazen kartımı birine uzattığım zaman tuhaf hissediyorum. Hani kendinizden bahsedin sorusuna "öncelikle bir anneyim" diyenler vardır ya. Öyle hissetmiyorum. En önce Ela gelir bu kesin, ama kimliğim anlamında bu gelmiyor aklıma. İşim de gelmiyor. Kim olduğum başka bir konu. Daha derinlerde. Anne olmak hayatımın çok önemli bir parçası ve çooook mutluyum. Aynı zamanda başka biriyim.

Yoruldum biraz, enerji doluyum bir yandan.
Tabi bakıcı ablamız olmasa, ama asıl aslan kardeşim olmasa bugün daha zor bir hikaye olacaktı. Ben belki konferanstan erken çıkacaktım ya da sevgili/ben birimiz gidecektik anca. Görünmez kahramanlarımızı unutmayalım. Onları sevelim.

12 Eki 2009

Yavruyu Sağda Mı Taşırız, Solda Mı, Neden?

Evet süreniz başladı. Çabuk çabuk, toplayacağım kağıtları.

Efendim, geçenlerde merak ettim. Ben ağırlıklı olarak sağ elimi kullanmama rağmen(bazı şeyleri solla yaparım, eşite yakındır aslında) neden hep Ela'yı solda taşıyorum? Hatta diğer türlüsü tersime geliyor. O taraftan yatırırken zorlanıyorum filan. O nedenle şu anketi yaptım, hani bu genel bir trend mi, yoksa bana has bi durum mu diye.

Ama araştırmak aklıma gelmemişti açıkcası.

Bugün eve gelince şöyle bir arattım, gerçekten de üzerine çalışılan bir durummuş.

Araştırmalara göre annelerin %85i bebeklerini solda taşıyormuş. Ama babalarda böyle bir durum yokmuş. Ayrıca denildiğine göre bu sağ elinizi mi çok kullanırsınız, sol mu, ondan bağımsızmış. Women who hold their babies on the left

Bedenimizin sol yanı aktifken sağ beyni, sağ yanı aktifken sol beyni kullanıyoruz ya hani. Bebeği solda tutunca aktif olan sağ beyin, duygulardan sorumlu kısımmış daha çok.

Mesela başka bir makale diyor ki, (aman sağda tutan anneler alınmasın) Bebeğini sağda taşıyan anneler stresliymiş. Ne kadar doğrudur bilmiyorum. Örnek grubu genelleme yapmak için yeterli mi bilinmez.

Bana çok ilginç geldi. Üst köşedeki anketimizi görmüşsünüzdür. Şu an itibariyle solda taşıyanlar çoğunlukta. Genel trende yakınız gibi duruyor.

Türkçe aratınca da sızıntı'da bir yazı
buldum. Nature'daki makaleden çevirip, kendi yorumlarını katmışlar yazıya.

Ben slingde de solda taşıdım hep.

İlginç değil mi? Hayat ne tuhaf vapurlar filan?

11 Eki 2009

Çılgın Haftasonu....


(Çok sevindik)




Dün Eloşlu hayatımızın en güzel ve koştur koşturlu gününü geçirdik:)

Sabah erkenden kalktık. 6da ayaktaydı anne ve Ela. Geceden bir güzel uyumuşuz k.i.s.dnin rüyasındakinin aynısı. Ne Ela uyanmış, ne ben. Dolayısıyla tam bir erken yatarım, erken kalkarım, bir yumurtayı sütle çarparım durumu. Yoga yapsak yeriydi:) Ela kahvaltısını yaptı filan derken bi de ne görelim, teyzoş uyanmış. Kahvaltı naapsak derken dışarı mı gitsek dedik. Babayı yokladık, o da ne. O da uykusunu almış. Bir cumartesi günü sekiz buçukta çıktık evden. Yani normal günler iş için çıktığımız saate yakın. Eskiden olsa birden önce kalkmazdık cumartesileri. Öyle haftasonu 1 den önce arayanlara gıcık olurdum ben eskiden. Geçmişe mazi.


(Ciddiyet içinde kahvaltı)

(Ben kendim yerim dedim!)

Boğazda kahvaltı gelsin, oh ne güzel. Kuzguncuk'a gittik. Ela'nın martıları gördüğündeki sevincini anlatmaya kelime yetmez. Kendisi oldu bir kuş. O kadar mutlu oldu ki, onu öyle görünce biz daha mutlu olduk, sonsuz döngüye girdik çıkamadık hala. (Allah çıkartmasın:) Bir güzel temiz hava, bir güzel esinti. Biz ailecek kısa kollu, diğer insanlar montlu, kazaklıydı. Ela gün içinde değişik zamanlarda hırkasını "omzuna alarak" pek şık bir hanım olarak takıldı. Kahvaltıda ona da tabak verdik, biraz ekmek, biraz muz. İlla o da eşlik edecek çünkü. O da kımıl kımıl yedi. İkea mama sandalyesi vardı mekanda. Güzelmiş gerçekten, Ela rahat etti ama ben eve almadığımıza memnun oldum. Uymazmış eve. Bir ara Ela ısrarla tabağını kaldırmaya çalışıyor, o kaldırdıkça ben indirmeye çalışıyorum, ağır tabak. Sonra anladık ki cee ceee oynuyormuş tabakla. Bugünlerde kitap, plastik tabak, porselen tabak demeden, alıyor yüze tutuyor sonra o cin bakışıyla indirip cee dememizi bekliyor. Demezsek o diyor. Pek şamata, pek matrak. Gülmekten öldük o tabak haline.

Orda otururken çoook yıllardır görüşmediğimiz, son altı aydır görüşelim diyip denk gelemediğimiz arkadaşlarımızdan telefon aldık. Hemen plan yaptık, akşama doğru buluşulacak caddede. Arkasından bir telefon daha, Tuğçe ve Hülya ve Tunası 3 gibi koşuyolunda buluşur muyuz dediler, planlar sıkıştı.

(Sevgilim İstoş)

Nakkaştepe'ye öğlen yemeğine gideriz sık sık eskiden beri. İşyeri yakın. Muhteşem bir boğaz manzarası vardır. Ama ben geçenlerde gidene kadar çocuk parkına dikkat etmemişim. İlla salıncağa binecez biz diye tutturunca, Kuzguncuktan dik yukarı Nakkaştepe'ye gittik. Tam turist mekanı, gerçekten eşsiz. Salıncaklara bindik, amanın aman. Ela hanım nasıl mutlu, bizler dört köşe. İki çocuk gelip Ela'yı sordular, adı ne, kaç aylık vs. Konuştuk. Sonra Ela sallanırken (salıncağın yanında kaydırak var, ama kapalı kim var görmüyoruz) bak kızım kardeşler oyun oynuyor, diğer çocuklar filan derken bi ses geldi "biz az önceki çocuklarız". Koptuk tabi.

(Dahaa dahaaa)

Dolaştık, manzaraya baktık, fotolandık. Turistik amcalardan biri Ela'ya bayıldı ve fotoğrafını çekmek istedi. Önce bizim makineyle çekti, sonra kendi pro makinasıyla defalarca çekti, onu, bizi. Emailimizi aldı, yollayacakmış. Bıcırık meşhur oldu. Epey muhabbet ettik, DCde yaşıyormuş kendileri, oralardan haberler aldık filan. Sade isteyip şekerli gelen Türk kahvelerimizi içtik. (Manzara büyülüyor da çok kasmamak lazım bence ey mekan sahibi... Gavurlar menuden hiç bişi anlamıyorlar ayrıca) Ela hanım ortamlarda memee memee diyince meme vermek şart oldu.

Biraz cukcuk sonrası, hadi koşuyoluna. Zaten burnumuzun dibi. Hızlıcana Hülya ve Tunasını gördük. Tuna bey fotoğraflarından çoook daha şirin. Bayıldık kendisine. Duru her zamanki gibi sakin, sessiz. Biraz oturduk, kalktık, bir sonraki randevumuza yetişmek üzere.

(yakışıkloş)

Maaile geziyoruz. Sahil yolunda nasıl bir trafik. Geç kaldık, ama caddede de trafik olduğundan arkadaşlarımız da geç kaldı. Buluştuk. Sanki dün ayrılmışız gibi. Bir muhabbet, bir muhabbet. Onların kızı ana okuluna gidiyor şimdi kocaman. Pek şekerdi. Doyamadık. Kırıntı fazla gürültülüydü, çocuklar da olunca sohbet bölündü bölündü toplandı. Buluştuğumuz çiftin erkek olanı benim ta Ankara'dan arkadaşım, eşiyle tanışırım o zamanlardan. Sevgiloşla ilk tez tanışıp kaynaşınca çok sevindim. İş sektör filan da aynı. Konular bitmedi. Bazı insanlar vardır, iki kelime söyler sende ufuk açar, karşılıklı "a-ha" anlarından bol bol yaşadık. Bizim camia küçük olduğundan herkesi tanıdığımızı farkettik.

(Ela yemek seçerken)

(Menüyle Cee)


Yemek yedik, ben yorgunluktan iflas etmek üzereydim. Ela hanım çok memnun, mutlu ama yorgun artık gün sonunda. Çıktık ordan, babanın bir buluşması daha vardı bazı ağır abilerle. Hadi sen git dedik, biz eve. Ama ne trafikkkk. Eve girdiğimizde saat sekizdi. Ela hızlı cukcuk ve hooor...

Anne, yani ben yorgunluktan kırılıyor, dünkü yazıyı yazdım o halde nasıl çıktıysa. Bir süre bu kadar hızlı program yapılmaya, sohbete ağırlık verilecek arkadaşlarla evde buluşula gibi kararlar çıktı. Gece kardeşle Fringe gecesi yaptık. Flash Forward adlı yeni dizimizin 3. bölümüne sabredemedim, pazar sabahı eğlencesi yaptık. Feci sardı diziler. Şu anda download yaparak izlediğimiz Fringe, How I met your mother, fast forward var. Lost nerelerde kaldı di mi...

Pazar sabah, büyük kahvaltı. Ela ile çeşitli oyunlar. Daha bir mutlu sabah, öğleden sonra arkadaş ağırlamaca. Koyu sohbet. Akşam Ela ile oyun. Mercimekli kavanoz, şehriyeli kavanoz ve çadırın maceraları. Ayağa kalma çabaları tam gaz. Konuşma çabaları var. Artık çocukların sandığımızdan on yüz milyon daha kat zeki olduğuna ve Ela'nın çevresinde dönen her şeyin fena halde farkında olduğuna, konuştuğumuz her şeyi anladığına, skype nedir bildiğine filan eminim.

Allah tüm çocuklara sağlık versin, mutluluk versin.

10 Eki 2009

Bir Anneye Yardım Eden...



Ben bebekken, annem hastalanmış bir ara. Anne annem çok uzaklarda, pek akraba yok çevrede, ya da çok anlamıyorlar bu işlerden, belki işlerine gelmiyor. Babam fazla çalışıyor, şimdiki babalar gibi değil o zamanki babalar. Öyle bez yıkayan baba pek yok. E tabi bezler de şimdiki bezler gibi değil. Hayat şimdiki gibi değil, daha zor. Annem bana göre çok küçük... Ortalık karışık.

Hastaymış annem. Altım değiştirilince bezler yıkanmıyor, bir leğende birikiyor. Bir gün okuldan bir arkadaşı uğramış anneme geçmiş olsuna. Bir çorba yapmış. Bir de bezleri üşenmeden teker teker yıkamış pırıl pırıl. Annem hala dua eder ona o zaman aklına geldiğinde.

Nedense çok dokunur bu hikaye bana. Resimdeki bebek ben olduğumdan mı. Bebek büyütürken bazı şeyler var ki... İnsan inanılmaz minnettar okuyor. Normal hayattaki gibi değil. Nasıl desem. Biri sana bir iş bulsa mesela, evet çok güzel bir hareket, çok mutlu olursun ve etkilenirsin ama bebişinle ilgili bir şeyde öl de öleyim gibi hissediyor insan. Daha başka. Kendime utanırım ama Ela'ya gelen her hediyeye inanılmaz sevindim, sevinçle giydirdim hep. Kızım için atılmış her adım benim için çok ama çok önemli oldu. Bedeli ödenmez.

Bu bazen, dar bir zamanda edilen bir telefon oldu, verilen moral oldu, neşeli bir ses oldu. Bazen bu bloga yazılan bir yorum oldu. Bazen annemin, sevgilinin, kardeşimin hadi azıcık uyu demesi oldu. Ela ile oynaması oldu. Kızıma kuşları öğreten annem oldu. Diş fırçalamayı öğreten kardeşim oldu. Geceler boyu kalkan, sabah işe gülerek giden sevgiloş oldu. Kızımıza deliren, onu her sabah dolaştıran, bizi yüzdürdüğü gibi onu da denize sokan babam oldu. Bizi gece gece hastanelere gık demeden taşıyan, onun için koşuşturan enişte bey oldu. Bakıcı konusunda akıl danıştığımız arkadaş oldu, tavsiye veren dostumuz oldu. Doktorumuzu öneren blogcu oldu. Epidural takılırken elimden tutan bir tanecik doktorumuz oldu. Kızımızı çok seven bakıcı ablamız oldu. Onu daha doğmadan her gün arayıp soran babanemiz, dedemiz oldu. Uzaklardan bize kitap yollayan, biberon yollayan arkadaşımız oldu. Kalkıp gelen dostlarımız oldu. Anlat anlat bitmez. Gönül borcu çok...

Bazı şeyler sözü edilmese de asla unutulmuyor. Yapılan iyi davranışlar havaya uçmuyor, hafızalarda izi kalıyor, dudaklarda dua oluyor. Keşke daha çok yapabilsek, el uzatabilsek birbirimize.

Nerden geldim buralara bilmiyorum. İnanılmaz güzel, bir o kadar yorgun ve yoğun bir gün geçirdim. Başım ağrıyor, ama çok mutluyum bir yandan. Eloşu çocuk parkına götürdük, salıncağa delirdi. Sabah martılara baktık, tam bir kuş delisi güzelim. O böyle sevindikçe insan delirecek gibi oluyor. Dünyanın güzeli, neşesi, bi tanesi.

Yani anne çevresindekiler, unutmayın ki bir anneye yapacağınız yardımın izi kuşaklar boyu silinmeyecek... Akıllardan çıkmayacak. O ismini unuttuğum arkadaşa hep minnettar kalınacak...

9 Eki 2009

Akıp Giden Zamanları Bir Yerlerde Bulsam...

Hayatımın modu var. İş annesi, ev-uyku öncesi annesi, uyku annesi, haftasonu annesi.
Her bir modda başka bir insanım.

İş annesiyken eve gitmek istiyorum bir an önce. Öte yandan kafam dingin. Telefon elimin altında.

Ev annesiyken emekliyorum bol bol. Oyuncaklar ortada. Evde bir çingene çadırı, bir de eskimo evi yanyana. Koştur koştur biraz. Oyna oyna, baba gelsin, akşam yemeği, yedir, Ela için uyku vakti.

Uyku annesi. Ela uyur, benim kısa özgürlük anım başlar. Boş zaman denilen, ne işe yaradığını bilmediğim an. Şaşırıp kalırım orda. Kitap okusam, yazı yazsam, blog, film izle, kardeşle sohbet, kocayla sohbet, arkadaş araa, yemek yap, ortalık topla, çamaşır yıka... Bazen paralize olur boş boş bakarım çevreye. Benim uyku vaktim gelir. Uykumda Ela'yı dinler bir thread kafamda. Anneler uyumaz.

Haftasonu annesi, ne zaman sabah, ne zaman akşam oldu anlayamayan, iki arada bir derede koştururken oynayan, arada uyuyan, yemek yediren, su içiren, eski pratikliğimi yitirdim mi acep diye deliren, acaba benim çorbamı sevmiyor mu artık diye ezilen bir insan. Akşam Ela uyuduğunda oh diyen, böyle dediğine üzülen, bu defa çok özleyen, uyansa oynasak diye deliren...

Bir sana doyamadım, bir sabah gülüşlerine.

8 Eki 2009

Üçüncü Köprü ve Dokuzuncu Ay Haberleri...

Resimde görüldüğü gibi üçüncü köprü bizim evde yapıldı, rantı da bize kaldı:) Ev sahibi duydu, evi satıyor...

  • Bugünlerde boş sayfa karşısında oturduğum çok oluyor...
  • Ela yerden ayağa kalmak üzere. Sürekli köprü vaziyetindeyiz. Hızlı emekleme döneminde devam, vızır vızır.
  • Apartmana mantolama yapılıyor, tüm gün cırr cırr sesler.
  • Uykularımız güzel. Günde 2 kere 1-1.5 saat.
  • Çocuk parkında salıncağa biniliyor.
  • Boy: 73 cm
  • Kilo 9350
  • Saklanbaç sevdiğimiz bir oyun. Kendisi ceee ceee ceee.
  • Meme mama, anne, baba, nene, dede...
  • Haftasonu gelll gelll gelll..

Anne Felsefesi...

Şu mutluluk hocasından bahsetmiştim belki hatırlarsınız. Harvard'da dersini veren hani. Geçenlerde bir konuşmasını dinledim. Yapılan araştırmalardan bahsediyor. Ne yazık ki Bulgarca alt yazı bile var ama Türkçe yok:( Şu yazının en alt kısmında video - Bilmediğiniz şey sizi sinirlendirir.

Yazı örneklerle şunu açıklıyor Deney yapmışlar ve görmüşler ki aslında başımıza ne geleceğini bilmediğimizde ya da emin olamadığımızda huzursuz oluyoruz. Kötü bir şey geleceğine emin olursak huzursuzluğumuz ortadan kalkıyor. Derhal yeni duruma alışıyoruz. Standardımızı düşürüyoruz, yeni koşullara adapte oluyoruz. Bir grup insana bir hastalığa karşı genetik yatkınlık testi yapmışlar, test sonucu kötü çıkanlar, sonucunu öğrenemeyenlerden daha mutlu çıkmış. ÖSSde kazanamadığını öğrenmek, acaba kazandım mı / kazanamadım mı sorgulamasından daha mutluluk verici anlaşılan.

Beynimiz öyle bir yapı ki her durumda mutlu olmanın bir yolunu buluyor. Konferanstaki örnekler daha da ilginç. Bir adam düşünün, piyangoda büyük ikramiye kazanmış. Bir başkası felç olmuş. Bir yıl sonra mutluluk değerleri eşit çıkıyor. Alışıyorlar. Ama kendini kandırma gibi değil, gerçekten mutlu olmuşlar.

Başka bir deneyde senden iki tablodan birini seçmen ve eve götürmen bekleniyor. 15 gün sonra geri getiriyorsun ve ortaya çıkıyor ki sahip olduğunu daha çok, sahip olmadığını daha az sevmeye başlamışsın. Bunun hafıza sorunu olan hastalarla tekrarlamışlar (sahip olduğunun hangisi olduğunu bilmeyen, hatırlamayan) sonuç aynı çıkmış. Beyin seçtiğini daha çok seviyor. Şu durumda sevdiğini elde edemezsen, elde ettiğini sev meğer ne akıllıca bir tavsiyeymiş diyebiliriz...

Daha ilginci, yine öğrencilerle bir deney daha yapmışlar. Onlardan iki fotoğraftan birini seçmelerini istemişler. Birinci gruba, istediğiniz an fikrinizi değiştirebilirsiniz demişler. Diğer gruba karar verin, öteki resmi uzaklara yollayacağız demişler. Bir süre sonra, birinci grubun huzursuzlandığı, akıllarının diğer resimde kaldığı, buna rağmen ikinci grubun ellerindeki resmi çok daha fazla sevdiği ortaya çıkmış.

Yani sonuç... Fazla seçenek mutsuz eder. Özgür irade, karar değiştirebilme yetisi, fazla olasılık bizi mutsuz eden şeyler. Koyunlardan öğreneceklerimiz var. Hep o mutlu bakışın sırrını merak etmiştim:)

İnsanın hayatında çooook büyük olduğunu sandığı ama aslında oldukça önemsiz kararlar var. Üniversite seçmek mesela. Ben düşünüp durmuştum, o mu, bu mu, hangi il, hangisi? Annem sürekli, düşünme, ne seçersen seç onu seveceksin nasılsa demişti. Çok saçma gelirdi, tuhaf gelirdi. Gözüken o ki beynimizin çalışma prensibini, mutluluğun anahtarını bulmuş çoktan. Deneysiz meneysiz hem de.

Gerçekten de diyelim fizik istiyorsunuz, kimya kazandınız. Zamanla kimya aslında çok daha iyiye ikna olacaksınız. Hem de ulaşamadığı ciğer sendromu değilmiş bu.

Yani seçenekler arasında öyle ahım şahım fark yok. Bunu öğreneli beri sevgiliyi çıldırtıyorum. Öğlen yemeğe gidelim, nereye gidelim diyor, ben farketmez, nasılsa hepsinde mutlu olacağız diyorum:) Rastgele seçiyoruz.

Tabi amaç mutluluk mu? Bence değil. Hayatın amacı mutlu olmak ve mümkün olan en fazla hazzı elde etmek değildir. Bu ayrı bir konu.

Ama mutsuzsanız yapılacak ilk adım, hayattaki belirsiz noktaları iyi-kötü bir sonuca bağlamak. Belli olsun ve onunla yaşamaya alışın. Hayat kısa.

Daha fazla yazmak istiyorum bu konuda. Çok ilginç geldi hoca, blogu da burda.

4 Eki 2009

Sırtından Spayı Eksik Etmemek...



Spa sudan gelen sağlık demekmiş. Şifalı sularla yapılan bakım demekmiş. Kaynak
"Sırtından spayı eksik etmemek" benim buluşum değil. Kardeşim bi arkadaşından duymuş, ben de aynen kopyaladım. Sırtım ağrıyor. Birazdan önce kocişe, sonra kardeşe ovdurmayı planlıyorum. Kız 9 kiloyu geçti. Bilmiyorum diğer anneler ne halde ama artık kucakta taşımak iyice zorlaştı. Havalar da ani soğudu, soğuk mu yedim nedir bilmiyorum ama sırtım ilgiii, bakıımm diye bağırıyor.

Haftasonu yine bir hışımla geldi, geçti, hey hey hey.

Geçen hafta akşamüstü eve geç geldiğimiz günden beri Ela'nın uykuları nanay. Tam düzelmişti, hatta dakikleşmişti öncesinde. Sabah 7de kalkış, 8de kahvaltı, 9da uyku, 1.5 saat, 14te uyku 1.5 saat akşam 20-20:30 arası uyku idi. Cennetteymişiz. Şimdi sabah 5te uyanma halleri günlerdir. biraz daha uyuyor, 6dan itibaren oyun halleri. Bir gün iyi, iki gün dayan, üç idare et derken cumartesi günü, bir de ufak çapta bir besin zehirlenmesi geçirince ben fena oldum. Bağışıklık düşüveriyor hemen.


Cumartesi arkadaşlarımız geldi İzmir'den. Ortaköy'de kahvaltı var. Gidecez, ama hal bende hal değil. En nihayet, koca gitsin biz Ela ile kalsak mı derken, ilaç desteğiyle hadi dedim, zorla kendini açılırsın. Açıldım da. Ela'yı Ortaköy'deki kuşlarla görmek, o çırpınışları ve mutluluğu her şeye değer. Bu arada daha önce bahsetmedim sanırım. Bizim kızımız tam bir kuş sever. Anneanne burdayken balkonda bakarlardı. İlk gördüğü hayvanlardan kuşlar. Karşı apartmanın çatısına martılar konar. Gündüzleri ablamızla gidip kuşlara yem atıyorlar. Kuşların ayrı bir yeri var. Dolayısıyla Ela sevinçten çıldırdı.



Ortaköy'de oturduk, kahvaltı yaptık. Arkadaşlarımız geç geldiler, bebek uyuyakalmış çıkarken. Çocuklu ailelerin klasik halleri. Ekip sevgilinin üni arkadaşları. Ozan bebek daha 7 aylık. Ela klasik hareketlerle çocuğu elledi, ilgilendi. Yine konuştular kendi aralarında bıcır bıcır. Açık havada güzel güzel kestirdi. Ama dönüş vakti geldiğinden, uykusu bölündü biraz. Dışarı çıkma konusunda iyice pratikleştik. Her yemeği yiyebilir, suyu içebilir, efendim uyuyabilir filan. Çıka çıka sokak annesi olduk. Tek sorunumuz henüz yürüyememek ve oturmak istememk. Bir ara masaların üzerinde emekledi bizim yavru.


Pazar dinlenme günü yaptık. Sabah 5 mesaisi ve nöbetleşe uykularla geçti. Ama öğleden sonra toparlandık ve çok eğlendik. İkeadan bir futbol topu almıştık. Onunla oynadık. Emekleme müsabakaları devam. Koltuğa tutunup hafiften sıralıyoruz. Küçük adımlar. Arkadan diş mi geliyor bilmiyorum, sürekli salya, sürekli elini oraya götürüp acıklı ifadeler yapıyor. Biraz jel sürdüm iyi geldi gibi. Biz yerken o da mama sandalyesiyle sofrada. Önüne lor peyniri ve ekmek koyuyorum, onları yiyip eşlik ediyor. Kendi yemek istiyor... Hergün aynı saatte kaka yapıyor, acaba tuvalete tutsam mı diye aklımdan geçiyor.

Hızlı emeklerden bazen eli kayıyor küt vuruyor çeneyi yere. Bazen dengesini sağlayamıyor, bamm. Sürekli engellemek mümkün değil, düşe kalka büyüyecek diyoruz ama yine de insan üzülüyor. Kitubi yazmıştı geçen, yavru düşünce ne yapmalı diye. Sakince alıyorum, bişi olmadı ki diyoruz ve dikkat dağıtmak için banyoya (ayna var) gidiyoruz. Genelde orada ağlıyorsa susuyor. Tabi canı çok yandıysa hemen susmuyor. Kıyamam yavruya. İşte hayat zor...

Ne güzel, ne içten, ne samimi, ne kocaman, ne yalansız gülüyor çocuklar. Hepsi öyle istisnasız. Hep öyle gülebilsek. Onunlayken o gülüş geliyor geri. Hareketlendiğimiz için yorucu ama çok eğlenceli.

1 Eki 2009

Başka İnsanların Hayatları...


Ne zamandır yazmak istiyordum yazacak fırsat olmadı, fırsat olduğunda uyku bastırdı, kış geldi aniden, yerimiz de dar filan. Yazamadım. Daha Can Dündar vakasını değerlendiremedik bile. Sevgiloşa Can Dündar bi kızla yatta fotoğraflanmış dedim. Hiç yadırgamadı, sallamadı devam etti. Ertesi gün Uğur Dündar dediğimi idda etti ısrarla. Zaten kendisinin meşhurlar alemiyle ilgisi yoktur.

Can Dündar'ı zerrece sevmem. O süt dökmüş kedi hallerinin gerisinde şaha kalkmayı bekleyen bir aslan olduğundan, su altından yürütülen samanlardan filan şüphelenir idim. Bazı insan huylandırır ya hani. (Mıy mıy insanların hastası değilimdir.) Ahlak dersi verecek değilim kimseye. Bilmiyorum olaydan sonra yazdıklarını okudunuz mu? Bence karısına, çoluğuna çocuğuna ve ona güvenip, inanıp gereksiz mail trafiği yapan okurlarına fena halde ayıp etmiştir. Aldatılmak var, bi de gazetede göre göre, göstere göstere aldatılmak var değil mi efendiler? Usul erkan, yol yordam diyoruz. Neeerden nereye?

Yazdığı yazı içler acısıydı. Ben aslında gerekli kişiye söylemiştim, ama zaten habertürke gitmedimdi ondan şaaptılar vır vır. Yaptılar da seni kızla habertürk mü tanıştırdı. Gözümde yerin yedi kat dibindeki yerini katmerlemekten vazgeçmeyen neydi ya adamın adı, çocuklar duymasın adamını geçti diyebilirim. Kendisi o kadar olay yaşadığı karısıyla dizi setlerinde utanmadan geziniyor. Aldatma mevzusunu, uçkurunu tutmayı beceremeyenleri bir yana koysak, o pişkinlik, herşeyi hakettimcilik, durmadan haklıyımcılık nerden geliyor?

Fena halde şişmiş ego sendromu belki. Bazı insanlara bir haller oluyor. Seçilmiş, ayrıcalıklı, kurallar bana işlemezci oluyorlar. Meşhur olmak, Can Dündar'da olduğu gibi tertemiz çocuğum ailenizin çocuğu, (adamın adı neydi?) Tamer Karadağlı'da olduğu gibi (sevgiloş bildi bunu, 10 puan kendisine:P) evinizin babası halleri tam bir şeytan dürtmesi yaşatıyor. Buraya kadar tamam. Sonrasında kendilerini kurallardan "muaf" hissetme cüreti! İşte o meşhur olmaktan, "bugüne kadar hep doğruydum ama" hallerinden, o eski imajın haleti ruhiyesinden geliyor. Bir ara katolik kilisesi çalkalandıydı, bizde de malesef örnekleri çok, biliyorsunuz işte. Dini konularla gündeme gelmiş bir insan, hoop tacizci çıkıyor. Ve yaptığı yorumlar, söylediği sözlerden şeytan fışkırıyor. Vicdansızlık fışkırıyor. Neymiş şeytan ayartmış. Eh be kardeşim, heralde yani. Şeytanın görevi bu, senin görevin uymamak... Dini konularda adının çıkmış olması seni günahtan "muaf" kılmıyor. Keşke japon olsak da harakiri yapsak. Bir kişi de hakettim cezamı, hayvanlık ettim, özür dilerim dese.

"Haram yememek" öğretisi tedavülden kalkalı çok oluyor.

Sonuca gelecek olursak, diyeceğim şudur. Hiç kimse dışarda gözüktüğü gibi değildir. O ideal resimler, ideal eşler, kusursuz sofralar çoook yalan olabilir. Doğru da olabilir. Çok kavga eden çiftler aşktan sarhoş olabilir. Yani parayla imanın kimde olduğu bilinmediği gibi, mutluluğun aşkın kimde olduğu da belli olmaz. Ben burda derim TV izletmek çok ayıp, sonra ne biliyorsunuz belki 7/24 açık.

O nedenle (şair burda gençlere sesleniyor) çok irdelemeden başkalarının hayatlarına bakarak kendi hayatınızı sakın kurmayın. O güzel resimler, o güzel kokular başka kötü kokuları bastırıyor olabilir. Buralarda yazılanlar, ekranlarda gözükenler, sadece sol üst köşeden çekince güzel çıkan facebook profil fotoğrafları gibi fena halde yalan olabilir...

iyi geceler...

Can Dündar'ın yazısı.