30 Kas 2009

Mim Başlatıyorum...

Yazacak milyonlarca şey var ama gel gelelim benim hiç halim yok. Olası konu başlıkları:
1- Bayramda ne yaptık?
2- Ela tatlı cadısının yeni yetenekleri, tatlılıkları ve cadılıkları
3- Uyku üzerine
4- Biten bayram tatilinin bünye üzerindeki olumsuz etkisi
5- Gidip gelip Anne ve Bebişi'nin yolladığı The Idle Parent kitabını gide gele okurken bol bol "vay be, evet ya, hah, hay ağzına sağlık" vb dememe neden olan düşünceleri, tavsiyeleri.
6- Sadece anne babalık halleri değil. Bişey yapmalı hey noktasında, daha radikal çözüm arayışına devam.
7- Yüklenecek fotoğraflar
8- Anne olmaya hazır mıyım, sorusunu soran arkadaşlar için "ne zaman hazır oluruz" konulu kendi fikirlerim.
9- Anne olduktan sonra geçirdiğim dönüşümde son nokta.

Bunları bir yana bırakıyorum ve Mime geliyorum.

Konu şu:

1- Sizi mimleyen kişiye link veriyorsunuz mutlaka, ki, akışı bozmayalım.
2- Çocukluğunuzda anne ve babanızla (ya da aile büyükleriyle) yapmış olduğunuz ve sizi siz yapan şeylere katkısı olan bir olay, bir aktivite, bir eylem... Ve hangi yönünüze katkıda bulunduğu... (Tekrarlanabilir olması tercih sebebi)
3- Çocukken oynamayı en çok sevdiğiniz oyun ve oyun aparatı.
4- Sokakta oynar mıydınız?
5- Çocukluğunuz ve ilk gençliğinizle ilgili keşke farklı olsaydı dediğiniz bir durum/olay.
6- Çocukluk ve ilk gençlikle ilgili iyi ki böyle olmuş dediğiniz bir olay...
7- Varsa çocukluk dönemine dair bugünü etkileyen bir olay, anı.


Mimlediklerim: (tabi eğer kabul edersen bay hunt)
  • Anne ve bebişi,
  • Yeliz, (Arca'nın annesi)
  • Kuzunun Annesi,
  • Kiraz sevdası,
  • Birinci Tekir Şahıs,
  • Can'ın güncesi,
  • kendi izini süren deli,
  • yazmak iyidir,
  • pratik anne,
  • Sarı çizmeli...

Aslında mimleyecek çook arkadaş var ama hepsini ben mimlersem mimlediklerim mimleyecek kimse bulamayacak diye burada bırakıyorum... (Bu mesaj kendini yok edecektir.)


27 Kas 2009

Kurban Bayramı, Hayat, Ölüm, Doğa ve Yediklerimiz, İçtiklerimiz...

Bayramınız kutlu olsun.

Bu bayram düşündüklerim şunlar... Kurban görüntülerini, kaçan hayvanları filan görmek fena. Yalnız bunun dışında, bir canlıyı kurban etmenin, onun etini yemenin, sevdiğin bir varlıktan vazgeçip, onu besin olarak kullanmanın anlamı üzerine düşünmek için bir fırsat oluyor. Kendi adıma bazı şeyleri fark ettim. Eğer et yiyorsanız, vejetaryen değilseniz, nereye kadar, nasıl rencide olabilirsiniz? Kesimin usulü üzerinde durabilirsiniz belki. Kasaptan aldığımız eti keserken daha mı insani davranıyorlar? Nasıl oluyor. Bilmiyorum.

Geçenlerde okudum, GDO tartışmalarında mı, çiğ süt tartışmalarında mı? Bir buzağı düşünün. Bu buzağı annesini ememiyor. Hazır mama ile besleniyor, obez oluyor, kilo alıyor, hop kesime gidiyor... Suni yem, GDO'lu yemler... Takılacak binlerce olay varken ben buna çok fena takılmış bulunuyorum günlerdir. Kendi adıma diyebilirim ki buzağı doğsa, büyüse, annesini emse, gelişse çoğalsa, çimenlerde otlasa, güneşe çıksa ve sonra kesime gitse bu beni o kadar rahatsız etmeyecek. Ölen hayvanı tanımak, ölen hayvanla göz göze gelmek, hiç görmeden kasaptan almaktan daha insani, daha az vahşi geliyor bana.

Sanki hayatla bağımız kopmuş, doğayla bağımız kopmuş. Ölüm yokmuş gibi iskenderleri götürürken gerçek hayvanları görünce şaşırmak... Ne yediğini bilmediğimiz, gün yüzü görmüş mü haberimiz olmayan hayvanları yemek... Memeden çıktıktan sonra kaç çeşit işlemden geçmiş sütlere, yoğurtlara tat geliştirmek...

Kapitalizm beslenme işine el atalı beri, ne yediğimizi bilmiyoruz. Kendi yediği kaba pisleten insanoğlu bunu nereye kadar sürdürecek? Kasaptan aldığımız etin sahibi dana, yapay yemlerle beslenmiş, gün yüzü görmemiş bir zavallı hayvan. Milan Kundera'nın bir kitabında vardı. Uzaylılar gelse dünyaya ne denli "insani" olduğumuzu hayvanlara davranışımızla değerlendirecekler diye.

İki şekilde bakmam mümkün hayvanlara. Ya kar amacı güttüğün bir meta, ya da bir can. Cana saygı duymak gerekiyor, onun da bir ana kuzusu olduğunu bilerek, görerek bakmak. Canını alacaksan, yavruna besin yapacaksan bile, onun varlığının sorumluluğunu almayı bilerek. Ziyan etmeyerek. Aldığının bir hediye olduğunu, doğanın kanunu olduğunu, ama bir saygı, bir denge, bir bedel olması gerektiğini bilerek... Sen de o eti, o sütü kendi canına yediriyorsun. Kıymetini bilerek, özen göstererek... Balıklar için de böyle, bitkiler için de. Living thing, yaşayan bir canlı, sinir sisteminin gelişmişliğine göre empati kurabiliyoruz ya da kuramıyoruz. Sinir sistemi bizden çok ama çok ilerde uzaylılar gelse, etimiz lezzetli diye bizi yeseler belki o zaman.

Özetle demek istediğim, çayır çimen görmüş, otla beslenmiş, anasını emmiş bir hayvanı kurban edip yemek, etini alamayanlarla paylaşmak, kasaptan nasıl kesildiğini bilmediğimiz gün yüzü görmemiş hayvanı alıp paylaşmamaktan daha medeni, daha insani olabilir. Eğer ki aldığımız cana bir saygımız varsa... Ya da tutarlı olan hepten et yemeyi reddetmektir.

Bayrama gelince.... Ela'dan sonra, bayramların bir kavuşma, araşma, engelleri kaldırma, buluşma vesilesi olmasını, genel olarak pozitif rüzgarların esmesini daha anlamlı bulur oldum.

Hepinizin bayramı kutlu olsun.



24 Kas 2009

Doruk'un Diş Buğdayı....

Sevgiloşun durumlarında aklımız yazamadık. Kiraz sevdası ve Doruk beraber diş buğdayı yapmışlar, Pastacı rapunzel pastalar yapmış. Evde sevgiloşu yalnız bırakmak içimize sinmediğinden, kısa kaldık. Annem, kardeşim, kızım. Böyle hanımlar kulübü olarak uğradık, Doruk'cuğumuzun dişlerini kutladık.

Yenianne ve Aras, Birinci Tekir ve Ada da vardı. Ela pek hoşlanıyor böyle aktivitelerden. Başta biraz yabancılayıp ağladı, sonra aksiyon peşinde koşmaya başladı. Bu güzel olaya şahit olduğumuz için sevindik.

Nice dişlere Doruk tatlısı. Pek yakışıklı olmuş, Ada çok derin bakışlı, Aras pek cingöz, pek hareketli . Maşallah diyoruz hepsine...

23 Kas 2009

Sonsuzluk ve Bir An

Nerden başlasam.... Sevgili hasta. Boynundaki sinirler sıkışmış. Ameliyat dedi doktor. Başka bir taneye gittik bugün. Önce fizik tedavi ve ilaçla düzeltmeye çalışıcaz. Olursa ne ala, olmazsa ameliyat bayramdan sonra. Bugün bir arkadaşımı aradım daha önce boyun fıtığı geçirmişti kendisi. Kurşun mu döktürsek ne yapsak derken, veriyim mi numarasını dedi. Doktorun numarasını da o vermişti zaten. Toptan delirdik.

Doktordan çıktık, beklerken sahile yürüdük. Deniz muhteşem. Çalıntı zamanlar. İşten izin almışım, pazartesi öğleden sonra sevgiliyle çiftehavuzlar civarında sahildeyiz. Nasıl tembel bir hava. Etraf mavmavlardan geçilmiyor. Sevgililer bankta. Yürüken yürürken ara sokaklardan birine saptık. Yerde sarı sonbahar yaprakları, solumuzda kırmızılı, yeşilli yapraklardan bir duvar, karşımızda yaşlı ama dik bir ağaç. Çok güzeldi. Resmini çekmek istemedik, hafızamıza kazıdık. Oralarda apartman altında bir cafe bulduk. Ödev yapmaya gelen liseli bir kız, bir oğlan. Başında hayırlı bir iş dönen, annesiyle fal baktırmaya gelmiş genç kız. Ballandıra ballandıra evlilikler, ilişkiler, damatlar, gelinler, flörtler, beraberyaşadığıiçinevlenmeyenerkekler üzerine anlattı da anlattı falcı teyze. Pek konuşkandı, şovmendi adeta. Oturuk, bekledik.

Hiç bir şeyi fazla umursamamak lazım. Stres filan baş düşman. Odur budur diyene kadar, önce stresi bırakmalı insan. Telaşeyi, koşturmacayı, saate bağımlılığı. Kariyer insanı olmak iyi güzel, çok fazla konforu var. Alıp götürdükleri de çok.

Sırtım, boynum ağrıyor. Kıskançlıktan diyorlar fazla bişi diyemiyorum. Empatiden benim de boynum tutuldu belki?

Yaşasın bayram, biraz dinleneceğiz umarım. Yalnız kocaya doktor kesin dinlenecek dedi, benimki gene pc başında. Nasıl dinlenecek bu adam? Dertliyim, dertli.

22 Kas 2009

Ek Gıdaya Geçiş Mimi...

Can'ın güncesi mimlemiş. Hemen yazalım bakalım:)

1.Kavanoz mamaları ve Aptamil serisi hakkında düşünceleriniz neler?
2.Bu sebze çorbasının içeriğini ne zaman genişlettiniz? Yeşillkler ne zaman eklendi? Bizimki patates, havuç ve pirinçten ibaret..
3.Yoğurdu siz mi yaptınız, aldıysanız ne aldınız?
4.Gece tahıllı vereyim diyorum ama ya Can emmeyi terk ederse?
5.Ara öğün meyve dışında ne verebilirim? Kaşık mamalarından mesela?

1- Milupa'nın ve Hippin meyve sebzelerinden verdiğim oldu. Bozulmaması, çantada taşınabilmesi ve Ela'nın genel olarak tadını sevmesi bir avantaj. Evdeyken pişiriyorum ama çok zorlandığımda, uykusuz kaldığımda filan verdiğim oldu. Mesela yeni bi şey deniyorsun, yemiyor. Doymamış oluyor. O durumlarda yeşil fasulyesinden vermişimdir. Sevdiğini biliyorum. Dışarı çıkarken, yolculuklarda ve dar zamanlarda hep elimin altında oldu. Bir çekmece dolusu var mesela şimdi. Bir yere giderken hem kendimize, hem de kardeş bebelere yedek koyuyorum mutlaka. Tadını seviyor Ela. Favorisi şeftali elma, yemeklerden yeşil fasulye.

2- İlk başta
enginar, havuç, patates, kabak
Onu afiyetle yemeye başladığında, sanırım önce kıyma geldi, ceviz büyüklüğünde.
Bizim kız pirinçten pek haz etmez.
Daha sonra mercimek çorbası, tarhana çorbası,
Ispanak, filan pişiriyoruz, normal. Yani kesin bir zamanı yok bence. Sebze çorbasını hüpleterek götürdüğü sürece bence denemelere girişilir. Baştan çok hızlı girmemek gerek, sebzelerin tadı keskin. Ama şimdi bakıcı abla brokoli de atıyor zaman zaman içine. Öyle gönülden istemişim herhalde ki sebze sevmesini, hala en favori yemeği, enginarlı, kabaklı, kıymalı havuçlu çorba:)

3-Sütaş babymix aldım başta. Sonra bakterilerle dolu günlük çiğ süt almaya başladık. Evde babymixden mayalayıp yapıyoruz. Hatta daha çok süt alıp kendimize de yapmaya başladık. Yaşasın çiğ süt üreticileri! Aslında gönlümden geçen bir ineğimiz olsa da kendimiz sağsak. GDO okuya okuya kafayı yedim ben az kaldı az... Çiğ süt alamıyorsanız, bari günlük süt alınız. UHTden uzak durunuz...

4- Bilmiyorum da emmeyi terketmez gibi geliyo bu zamandan sonra. Doktor söylediyse biraz verebilirsin bence. Denemeye bakar, zaten ilk verişte annecim eline sağlık demiyorlar. Zamanla alışıyor minikler... Tahılla çok deneme yaptık. En nihayet milupanın tahıllısında karar kıldık. Ama hep meyveyle karışık verdim ben. Bugün portakal-greyfurt suyuna kattım. Daha önce mandalina, ondan önce şeftali. Tam bir meyve sever olduğu için, mesuduz.

5- Bence meyve süper. Muz, armut, elma rendesi, portakal suyu, mandalina belki? Bize sütlü pirinçli önermişti doktor. Ela sevmediğinden bir dönem, süt sağıp, Hippin organik pirinçleriyle karıştırıyordum ama akla ve bedene zarar bir yol:)

Kolay gelsin serüveninizde. Başta zor, sonra kolay. Şimdi kendi bile yiyor höpür höpür, maşallah.

20 Kas 2009

Ortaya Karışık Sayıklamalar ve Özgürlüğün Manifestosu

Bıraksan alt alta on kere çok yorgunum, çok yorgunum filan yazıcam. İşler iyice hızlandı. Koştur, koştur. Ev satıldı. Zaten eve çıkmayı planlıyorduk, hızlandırmak gerek. O gerek, bu gerek, şu gerek. Allah'tan annem burada.

Öte yandan... Stres oldum, oldum, oldum. Sonra birden geçti. Özgürlük Manifestosu diye bir kitap okuyorum. Amazondan söylerken, The Idle Parent, Anne ve Bebişinin tavsiyelerinden, bulamamıştım, aynı yazarın Özgürlüğün Manifestosunu almıştım. Tom Hodgkinson yazmış. Türkçe'ye çevrilmiş. Tavsiye ederim. Daha ikinci paragrafta bendeki sinir stres eridi. Ama yorgunluğu almıyor tabi. Kışın gelmesiyle, kasım filan derken, yorgunluk geldi yerleşti. Gene konuyu getirdim yorgunluğa.

Özgürlüğün manifestosu, daha baştan insanı rahatlatıyor. Keşke uygulayabilsem. Bazı önerileri çok sevdim. Mesela komünal yaşama. Bir kaç çocuklu aile birleşsek, danaya gireceğimize eve girsek, hep beraber yaşasak. Çocuklar beraber oynardı, iş bölümü yapardık filan. Daha az para verirdik, daha az çalışmak zorunda kalırdık.

Sonra... çocuklarınızı rahat bırakın durumu var. Her dakika aktivite yapmayın. Azıcık kendileri takılsınlar. Biraz ihmalkar anne baba olun. Azıcık kendi kendilerine oynamayı öğrensinler. Bi de şeye çok güldüm, diyor ki politikacılar sürekli der ki işte çocuklarımla zaman geçiremiyorumm der durur. Bi de çocuklara sorun bakalım sizinle zaman geçirmek istiyorlar mı:) Çok haklı. Beraber oynanacak zaman var, kendi takılacakları zaman var. Ela'nın kendi meşguliyetleri var mesela. O ayakta duracak, anneannesinin gözlük kabını elleyecek, içini açıp kapatacak. Bi de benle mi uğraşsın... (Bu arada anneannesi fotoğrafını çekmiş bir makarna yiyişi var evlere şenlik. Geçen eve geldim yerde balık yiyolardı, sevimliler. Anane Ela oynarken bir köşede ayıklarım demiş, ama bizim yavruş duramamış koşa koşa gelmiş, ayıklanır ayıklanmaz götürüyordu. Pek seviniyorum bu balık işlerine.)

Kredi almayın, borç yapmayın diyor kitap. Her zaman ödeyebileceğinizin bir fazlasını alır, taksitler bitene kadar uslu bi koyun olursunuz diyor.

Ela hanım oldukça rahat duruyor ayakta. Sallanıyor. Kendine güven had safhada. Her şeyi anlıyor. Hani kuzu diyoruz, oyuncakların arasından bulup veriyor filan. Derdini pek güzel anlatıyor. Cin cin bakıyor. Ekşi seviyor. Limon yemiş bugün anasının kızı. Makarna yiyor parmaklarını geçirip, benim de onu yiyesim geliyor haliyle.

Sanki çok çalışıyorum, halbuki ortada hiçbişi yok. Elle tutulur bir şey yok ama çok koşturmaca halindeyim. Anlamıyorum. Belki zihnim yorgun. Belki uykusuzluk. Belki.

Kendimle ilgili düzelteceğim şey şu olurdu, ya da arzum, isteğim. Çelik gibi ya da süper elastik sinir isterdim. Yani kim ne derse desin hiiç üzülmiyim, stres olmiyim, aldırmiyim, amannnn diyip geçeyim. Bunu çok isterdim. Seni geren biri olunca, gergin gözüküyorsun, sakinleşince konuşalım istersen demeyi isterdim güler yüzle. Bunu diyorum da, sonra stres oluyorum biraz. O birazı da olmasam.

Şöyle geniiiş geniiiş. İşe girince insan daha da fark ediyor. Kitapta diyor ki, kapitalist düzen senin stresinle besleniyor. İş, hükümet, devlet. Domuz gribi, kuş giribi, teröristler, sınırdakiler, savaş, düşmanlar, kriz, ekonomik kriz, işin olduğuna şükret, salgın, AIDS, her yerde virüs, her yerde tehlike, cinayet, kan revan. Güvende değiliz, dolayısıyla her daim hükümetimize ve patronumuza müteşekkir olmalıyız, bizi koruyup kolladıkları için.

Sen stres ol, seni daha iyi kontrol etsinler.
Hep yetersiz hisset, rahatlamak için alışveriş yap, sonra paran yetmesin, daha çok çalış, daha stres ol, rahatlamak için spalara git, paran yetmez olsun...

Kitaptaki bir diğer öğüt, "kör kendi işini kendin gör". Temizliğini kendin yap, ama abartma. Elektrik yerine mum kullan, hem tozlar gözükmez, hem daha romantik, hem de elektrik tasarrufu. SEvgili de bir yandan kitabı okuyor, onun favori öğüdü bu. Mum yakalım, tozlar gözükmesin...

Bahçe bulun, sebze yetiştirin diyor. Hem fiziksel aktivite zihni rahatlatır, hem kendi bildiğin sebzeni gdosuz, hormonsuz, nakliyesiz yetiştirirsin. Gidip Şile'de mi ev tutsak, geniş balkonda en azından maydanoz domates mi yetiştirsek naapsak.

Bir ara daha detay yazmaya çalışıcam vakit bulsam. Gözlerimden uyku akıyor...

Ya ben de yazıları toparlasam, özgüranne manifestosu yazsam şöyle fasikül fasikül, alıp okur musunuz, çalışmazdım ben de hem:P



17 Kas 2009

İpin Ucu...

Bir kaç gün uzak kalınca ipin ucu kopuyor... Neler oldu neler... Babam geldi, annem zaten burada. Fırtına gibi bir haftasonu geçirdik. Fırtına gibi iş başladı.

Ela hanım tatlılar tatlısı. Dedesi içeri girince dedeee diyerek gönülleri fethetti. Anneanne mest zaten. Bi muhabbet, bi muhabbet. Cumartesi kuzenler bizdeydi. 15 aylık kızları da geldi. Kalabalık, eğlence Ela hanımın keyfine diyecek yoktu. Artık ayakta duruyoruz. Daha bir akıllıyız. Kelimelerde artış var ama daha önemlisi her lafı anlar oldu kızımız.

Yazıları hızlıca okuyorum aklımdan yorum geçiyor yazamıyorum...

En kısa zamanda sahalara döneceğimdir.

13 Kas 2009

Yanlış Yönlendirilmiş Görev Bilinci

Hastayken işe gelmeye, çocuğu okula yollamaya, ayağa kalkmaya neden bu kadar hevesliyiz diye düşünürken bulduklarım...

Ülkemizde şekil içerikten daha önemlidir. Resmi geçit bozulmaz.
Şekil içerikten önemli olduğu için işe zamanında gelip gitmene, üretttiğin iş miktarından daha çok değer verilir. Rivayet odur ki, işe patrondan önce gelip, geç giden bir çalışan hiç bir şey üretmese de gösterdiği bağlılıkla yıllarca o işyerinde çalışabilir.

Görüntü, gerçeklerden önemlidir.
Örneğin okullarımızda saçın boyu cetvelle ölçülür. Ama o sıra şu kapıdan geçer mi diye sorsak, o cetvel kullanılmaz. Saçın boyu cetvelin işlevinden önemlidir.

Zaten gribim diye işe gelmiyorum derseniz, herkes size gıcık olabilir. Olmasalar da siz olurlar diye düşünürsünüz. Kraldan çok kralcı olduğunuz için de "doktor eve git dedi ya..." diye sinirlenirsiniz. Sanki doktor sizi iş yapmaktan alı koymakta, tembelliği teşvik etmektedir.

Biz Türküz bize bir şey olmaz diye iyimser düşünce, moral vs bizi hijyenden daha iyi korur diye düşüncemiz vardır. İşin gerçeği bir yere kadar koruyor da. Yine de gidip ateşi çıkmış insanı öpmeyin derim ben. Sen eşeği bağla, sonra dua et hesabı.

Paronayak olmakla, önlem almak arasında olması gereken ince çizgi bizim ülkemizde yoktur. Zaten bizde ak ve kara vardır, ince çizgi nedir bilmeyiz. Vur deyince öldürürüz. Grip olan kişinin, ya da çocuğu grip olanın işe gelmemesi abartı bir önlem değildir. Risk grubunda olmadığı halde grip olmaktan korktuğu için evden çıkmamak abartı bir önlem olabilir.

Konu sadece domuz gribi de değil. Hayatımda ağır geçirdiğim gripler oldu ki domuz gibi sağlıklı bir insanımdır normalde. Bir miktar hasta olmak iyidir, bağışıklık filan ama ben yine de ortaöğretim hayatımda çok fazla insanın hastalandığını, sürekli burnumuz akarak gezdiğimizi, arkadaşların sürekli hasta olduğunu, bunun normal olduğunu hatırlıyorum. Evde bebek varken normal grip olmak istemiyorum.

İşe gitmek istemeyen insan arar işyerini hastayım der. Bu nedenle hastayım diyen herkese "acaba iş görüşmesine mi gidecek? Kimbilir ne işi var" diye şüpheyle bakarız. Dolayısıyla insan hasta da olsa işe gider ki, gerçekten işe gitmediği bir zamanda hastayım diyebilsin. (Bak sen.)

İnsan hastalandığında henüz hastalandığını bilmeden virüs yayıyor zaten. Bu şekilde korunma %100 mümkün değil. Ama %100 olmaması hiç olmadığı anlamına gelmiyor. %70 koruyorsa, yine çok iyi. Sezonsal grip aşısının koruyucuğu %70-80 civarında. "Kesin korumuyor" lafı geçersiz. Anladığım kadarıyla bu tıp biliminde "kesin" tuhaf bir kelime. Her şey olasılık, her şey istatistik. Dünyadan kesinlik isteyerek çok fazla şey bekliyoruz. Dünyaya dair doğruluğu ya da yanlışlığı kanıtlanmış yüzde yüz bir veri yoktur...

Neden yazdım bu kadar satırı....

Diyelim hastasınız, ya da çocuğunuz hasta. Ama kendimi iyi hissediyorum, ama işim bekler, ama şu bu demeyin. Bir durun düşünün. Bir doktoru arayın diyin ki, ne zaman geçiyor bulaşıcılık. Doktor şu gün gidebilirsin dediğinde o gün gidin. Bir günlük iş kaybınızla, iş yerinde hastalanma potansiyeli olan insanların iş kaybını karşılaştırın çok kapitalist terimlerle düşünmek istiyorsanız. Öyle istemiyorsanız ama halk sağlığını tehdit ediyorum diye düşünün. Öyle istemiyorsanız, yazık çoluğu çocuğu evde hastası olan vardır diye düşünün. Sizin bünye sağlam olabilir, 38 derece ateşle olimpiyat rekoru kırıyor olabilirsiniz, ama iş arkadaşınızın astımlı kardeşi, altı aylık bebeği sizin kadar şanslı olmayabilir...

Biraz sorumluluk, biraz bilgi. Eğer işyeriniz illa gelin diyorsa, o durumda bir şey diyemiyorum. Ekmektir, durumu söylersiniz, sorumluluğu onlar alsın. Ama işyeri doktoru git dediğinde gitmemek memleketimize özgü bir kendini feda etme görüntüsü altındaki umursamazlık, bilimi takmamak, bencillik... gibi geliyor bana.

Kültürel bir durum, buna alıştık, bunu öğrendik filan ama değişmesinin zamanı gelmedi mi?


Not: Bir tuhaf durum da şu: Kendisi hasta çocuğunu çocuklu bir buluşmaya getirdiği halde, başka bir insanın bunu yapmasından şikayet eden anne sendromu diye bir şey var. Bu anıyı en az on kez farklı gruplarda farklı insanlardan duydum. Bilinçsizce olduğunu düşünmeye başladım. Yapan kişi bunu yaptığının farkında değil. Acaba beynimizde bize olanlara kızmaya, bizim sebep olduklarımızı umursamamaya neden olan bir bölge mi var? Senin çocuğuna bulaştırana sinirleniyorsun, bir kere hasta olduktan sonra da sallamıyor musun...
Sorgulamakta fayda var...

PS: 12:30da yayınlanmak üzere programlanmıştı.

11 Kas 2009

Kov Bostancı GDOyu, Bozmasın Lahanayı... .


Şimdi bu ne başlık, bu ne lahana, bu ne turşu diyeceksiniz? Lahanalarda GDO var mı sorarım size? Kov bostancı GDOyu, bozmasın lahanayı... Şimdi konuyla ilgisiz bir fıkra anlatmak istiyorum. Genetiğiyle oynanmış organizmalarla ilgili bir bilimsel toplantıya katılmış çeşitli devletler. ABD demiş, biz arıyla sineği birleştirdik. Hem pislikler üstünde uçuyor, hem de dünyanın en kaliteli balını üretiyor. Fransa demiş o da bişey mi, biz tavukla danayı birleştirdik, hem kırmızı et lezzetinde, hem beyaz et sağlığında. Ülkemizden katılan bilim adamları demiş ki, biz karpuzla hamam böceğini birleştirdik. Karpuzu kesiyorsun, çekirdekler yürüyerek uzaklaşıyor... Karpuz yerken anlatılması tavsiye olur.

GDO konusunda okuya okuya bir hal oldum. Daha önce de yazmıştım. Öyle bir konu ki, aksi yönde araştırma yayınlayan işten atıyor. Kar bürümüş gözlerini. Kendi çocuğunu düşünmeyen senin çocuğunu düşünür mü? Total Recall diye bir film vardı, Türkçe adını bilemedim. Terminatör Arnold abi oynar, en güzel filmidir kanımca. Marsta geçer. Mutant ablalar, amcalar, üç memeliler...

Bugün ciddi yazasım yok günlük. Bilimsel veriler için lütfen, fikir sahibi damaklardan takip ediniz. Annem geldi, yorgunluğum mu çıktı. İşler bir anda hızlandı, Ela'nın yürüme öncesi telaşı, Kasım kasıntısı derken sürekli aşırı yorgunum. Kafamı toplamakta zorlanıyorum.

Bir de şu komik değil mi? Mesela Harun Yahya. Evrim konusunda o kadar atıp tut sen. Mutasyon yok de, rastgele olmaz de, akıllı tasarım de, üç beş akılsız Yüce Rabbimin akıllı tasarımını değiştirmeye cüret etsin, senin sesin çıkmasın. Adnan Hoca'dan beklemezdim şahsen. Mr Babuna ne yapıyor? Şu ülkede bu konuda yorum yapacak bir müslüman yok mu? Ben mi takip etmediğimden duyamadım. İpler, saplar birbirine girdi.

Oportunizme bulaşmış tipik birer orta yolcusunuz. Arkadan yaprak dökümünün acıklı melodisi geliyor, kafanızda canlandırın okurken. Durum daha acıklı.

Çocuklarımız ne yiyecek ey okur? Torunlarımız ne yiyecek?


10 Kas 2009

Vırvırvırvır..

Aklıma yazacak hiç bir şey gelmiyor... Söz bitti mi acaba? Yoksa hep yorgun muyum? Sonbahar yordu beni. Kasımı da sevmem. Aralık gelsin bir an önce... Hem kızımın doğum günü, hem evlilik yıldönümü, hem yılbaşı ...

Bir yorgunluk çöktü geçmiyor...

Kitap okumaya mecalim yok...

OIP gibi bee bee bee demek istiyorum.

Tam şuraya çocuktan sonra feodal düzene geçiliyor diyecektim ki sevgili çay doldurayım mı dedi. Diyemedim.

Uykum da geldi...

Bugün böyle geçsin mi madem....

İşyerinde bir arkadaşımın oğlu domuz gribi.. İşe gelmiş... Yolladılar geri. Çok tırstım...

Annem geldi...

Cuma günü geldi annem. Hayatımızda güller açtı. Ela çok sevindi, biz mi o mu? Uyuduk biraz, dinlendik biraz, gezdik biraz. Pazar polonezköyde uzun uzuun kahvaltı arkadaşlarla. Kızımızı bodyle güneşlendirdik bile. Hamak keyfi yaşadı yavru. Çok güzel pozlar var. Dinlendik, eğlendik. Londra'da yaşayan çok sevdiğim arkadaşım ve kızı geldi... Londra'yı pek severim. Gaza geldik, bi ara kızı da alıp gitsek diye... Leyleği havada görmece... İlk ayakkabımızı aldık, giydik. Koca ayak yeti. Ela ayakta duruyor. Yürümeye haftalar mı var, birden yürüyecek mi... Havalar çok güzel, pırıl pırıl.

Anneanne ve Ela hanım pek eğleniyorlar. Annem alıyor oyuncağı, düğmesine basamıyormuş gibi yapıyor. Ela hımm diye emekleyerek geliyor anneme gösteriyor ıh ıh ıh diyerek anlatıyor, sonra gerisin geri emeklerken annem bi daha yapamıyor. Bu gene geliyor bak anneannecim şöyle yapacaksın anlamına gelen sesleri çıkarıyor. Birbirine geçen oyuncakları var. aynı sahne tekrarlanıyor. Çok eğleniyorum onları izlerken.

Bugün kereviz yedik, pek sevdi Ela.Akşamları normal yiyoruz. Üstünü tahılla tamamlıyoruz. Uyku konusunda devam ediyor gece 5 nöbeti. Dün 4te kalktık sonra geri uyudu. Böyle gider diye umuyoruz. Rüya öğününü tekrar kaldırdık.

Pek keyifli yazamıyorum. Kafam dolu. Çok yorgunum, garip bişey. Annem geldi, yükümüz azaldı, Ela mutlu filan ama geçmeyen yorgunluk. Kafa yorgunluğu gibi. geçen sevgiliyle dışarı çıktık, Ela'ya ayakkabı aldık, sonraki saati kitapçıda Ela'ya kitap seçerek geçirdik. Caddede akşamdan anladığımız bu olmuş. Böyle yapmamalı. Kitap okusam... okusammm. Ama kafam yoğun. A Lifes Work'e devam edesim var. Bi sürü kitap bana bakar.

İşe git gel rutine oturdu. Krizin baskısı hissediliyor biraz, bir yandan domuz giribi. Dezenfekte ediliyor ortalık. Her yandan bir ses. Acaba Ela hariç evcek aşı olsak da Ela'yı öyle mi korusak?

Ela'yla geçirdiğimiz zaman güzelleşti. Daha çok tepki veriyor, konuşmak için deliriyor. Anne baba nene dede mama meme ver diyor. Bazen evete benzer bir şey de diyor ama emin değiliz. Bunları kaydetmek unutmamak istiyorum. Dönüp emekleyerek gelip anneanneye bişeyler izah etmesini mesela. Halkaları ustaca sopaya geçirişini, dönüp bakışını, el çırpışını. Akıllı yumurcak.

Çalışmak güzel de, arada evde olmanın dingin sakinliğini özlüyorum. düşüncelerle başbaşa kalma halini. akışı... Sabah kalk, hazırlan, kuaför... Bir dinamizm var, öğlen yemekleri kahve içmeler filan. Bir yandan hızlı... Gerçekten en uygunu part time çalışmak olurmuş bir süreliğine.

Yarın 10 Kasım.

En azından bir dakika atamızı ve bizim için düşünmeden canını vermiş kuşakları düşünelim. Anlamını, yurdumuzu. Yaşayakalmış olmamızı borçu olduklarımızı. Ezbere değil, o günlere giderek. Başlangıcın motivasyonu hissederek... İçimizden geldiği gibi...

9 Kas 2009

Polonezköy'de bir Pazar


Merhaba sevgili ablalar, abiler. Anneannem geldi benim. Annemin arkadaşı gelmiş İngiltere'den öyle hep beraber buluştuk, kahvaltıya gittik. Hamak denen bişi vardı ba-yıl-dımm. Anneannem salladı beni, güldük eğlendik...

Bu yola çıkmadan önce. Annem bana kız kıyafetleri giydirdi. Artık büyüdüğüm için kilotlu çorap denen bişey giydirdiler. İstediğim gibi çıkaramıyorum normal çorap gibi. Biraz sinir ama hadi neyse sevinsin garipler. Nasılsa çıkarırız. Ayakkabım da yeni. Artık yere basıyoruz ya gidip aldılar. Anneannem ilk ayakkabı lafına itiraz etti, esasen beş çift ayakkabım var ama onlar laylay loy loy. Bu ilk ciddi bastığım ayakkabım. KıyafetlerimAntalya'dan...


Gelen arkadaşlardan birinin blackberrysi vardı. Bizimkilerde yok bundan, değişik geldi. Başka ekolmüşüz biz. Annem gıcık oluyor cep telefonu şeysine ama doyamıyorum oynamaya. Bi punduna getirip aldım gene elime...

Hamakta yaydım biraz. Oh!

Hep yat, hep yat olmaz tabi. Naapsam, naapsam diye düşünürken... düşünürken...

...tekvando kıyafetlerimle uyuyakalmışım!

Bu evde, yine bi şekil yasak krallık, tv dvd diyarlarına yolculuğum esnasında çekilmiş...

Abaküsüm olmadan şurdan şuraya gitmem. Çalışmam lazım, ohoo...

6 Kas 2009

Çok Karışığım Be Günlük...

Sevgili günlük,

Bir yazasım var, bir yazasım var sorma gitsin. Gelip gidip bilg. başına oturuyorum. Bir kitap alıyorum, on sayfa okuyup bırakıyorum. Aşkı memnuyu açıyorum, sıkılıp kapıyorum. Bihter ne sinir değil mi? Güzel kadın filan ama erkek olsam çekemem zerrece. Tam sinirli genç Türk kadını tripleri. Gergin misin nesin kadın. Git bir işe gir, çalış ne bileyim. Madem evdesin, yat uyu. Hastasın hem. Uykum var benimmm anla beni. Yani aşk insanı biraz mahzunlaştırır, biraz mutlu eder. Bu kadın sinir krizinin eşiğinde her daim. Evlenmeden önce de böyleydi bu. Şımarık. Peh.

Dizilerle kavga ediyorum. . Güzel kardeşim ABDden geldi, yeğenini kıyafetlerle ihya etti. Bana da kitaplarımı getirdi, yaşaaasııın. Blog anneleri sağ olsun, güzel bir tavsiye olunca amazon wishliste ekliyorum, arada alıyorum. Ciddi edebiyat okuruyumdur ben, roman okumayı severim filan derken... Aldığım kitaplar orasından burasından annelik kokuyor. A.S. Byatt'ın Children's Book'u aldım. Daha önce Possession'u okumuştum. Aşıksan vur sazına, şöförsen bas gazına, anneysen oku kitabını. Ama... A Life's Work 'e başladım. Rachel Cusk yazmış. Ben çikolatalı pasta'dan duydum da aldım. Fena gitmiyor, küldür küldür. Sevgili yazılım yazıyor, ben "duuur bunu da dinle" diye paragraf paragraf okuyorum. Ama dikkatim dağınık. Biraz okudum dadandım gene. Şimdi yanyanayız, o oyun yazıyor, ben blog. Güzel iş bölümü.

Bugün araba sürdüm, oley. Yalnız benden önce kursa gelen kişi gripmiş, hatta çocuğu da gripmiş. Bunu bana görece geç bir zamanda söylediler, gıcık ola ola geldim eve. Nefret ediyorum bu hallerden. Hastaysan yat kardeşim, çıkma evinden ya. Kullanma araba, bu kadar durmuşsun, az daha dur. Geldim eve, attım kıyafetleri, duşa girdim, yıkandım. Sıcak çay içtim, burnuma da serum fizyolojik yaptım. Bize bişey olmazzzcılık da yaptım. Vitamin de içtim, mandalin de yedim. Neysem. Uyuzum ben, çernobil olduktan sonra çay içmedim yıllarca. Gerçi havayı soluduk, kaçış yok. Düşünüyorum da aşı filan diyince neden böyle kaşınmaya başlıyoruz, zerrece güvenimiz yok çünkü devletimize. Karşımızda radrasyonlu çayları içen arkadaşlarla bunlar kanka değil mi. Peki ya daha ben GDOları yazmadım. Bundan aylar önce yazmıştım, bakın burda: Genetiği Değiştirilmiş Tohum. Oğul bu muydu sadıklığın, valla kurda yedirdin bizi! Bundan iyi açıklayamaz hislerimi. Müslümanlıkla geçinenlerden medet ummuşum, saf mıyım neyim? Yiyecek yemek bulamayınca ne olacak, içecek su kalmayınca.

Bugün aklıma garip bir fikir geldi, aşı mevzularını düşünürken. Neticede grip aşısını da, domuz gribi aşısını da biz üretmiyoruz. Satın almaya mecburuz, eyvallah. Bir an düşündük ki, dünyadaki tüm ülkeler haritadan silinse, bir gök taşı çarpsa mesela, bir biz kalsak, bir de engin okyanus. Ne olurdu acaba? Aşı imal edebilir miydik? Araba üretebilir miydik? Bilim ne olurdu? Makaleler çıkar mıydı? Ne yerdik, birbirimizi mi? Düşman kalmayınca ne yapardık? O resmi canlandırınca gözümde, birden nasıl da annesinin dizinin dibinden ayrılamayan, bağımsız olamayan, olmaya korkan, baba harçlığına muhtaç... hissettiğimizi anladım. Bilim filan yapmamız mümkün değil, zaten yapılmışı vardır, ne uğraşacağız diye duruyoruz. Rızkın onda dokuzu ticarettir diye, sürekli bir şeylerin distribütörü olup, satma peşindeyiz.

Sıkılıyor muyum, düşünüyor muyum. Kronik uykusuzluk, bir kapıyı kapattı, pencereyi açtı, cereyan mı oldu zihnimde bilmiyorum. Ordan oraya uçuyorum kendi halimce. İşe gidip geliyorum. Kilo vermek istiyorum. Daha sportif, genç, dinamik heyecanlı olayım istiyorum. Koşu bandı alıp koşmak istiyorum. Sonra irrasyonel adlı kitap, rasyonel ol bacı, koşmana gerek yok, hızlı yürü yeter, abartma diyor. Onunla mı tartışıcam. Taşınmamız gerek. Ev aramak gerek. İstiyorum ki -güvenlikli sitelerden tiksinen ben evet- çevresi daha az egzos daha çok yeşil bir yer bulsak. Öyle yerler de arabasız ulaşımın olmadığı yerler. Ada bölgeler. Yani iş adasından çıkıp ev adasına bağlanacaksın. Kopuk. Ela rahatça gezsin, ağaç çimen görsün. Gerçi Bostancı fena değil, ama akşam iş çıkış saatinde hiç çekici gözükmüyor. Kaldırımlar dar. Yollarda engeller, korna sesleri. Gidip Şile'de oturalım. Yorganı kafama çeksemmmmm.

Antalya'dayken teklif aldık kayınvalidegillerden. Gelin burada yaşayın, evden çalışın, Ela'ya biz bakarız dediler. Allahsız teklif. İnadına güzeldi Antalya o haliyle. Sıcak sevmem ben. Kış güzeli. Hem annemleri de kandırırdık, onlar da gelirdi belki. Canım kızım kalabalık içinde büyürdü, böyle ev hapsi şeklinde değil. Gerçi bakıcı ablayla çıkıyorlar dışarı da, ne bileyim. Modern hayat koşulları çocuklara göre değil bence. Bakıcı abla isterse dünyanın en yetenekli, en süper bakıcı ablası olsun. Bir kişi neticede. Anne evde olsa, o da bir kişi. Protestan ahlakı, odalarda ışıksız, divane bıraktı bizi yalnız başımıza. Çocuklu eve kalabalık gerek. Dört kişi ilgilenince, hem eğlenceli oluyor, hem kimse yorulmuyor fazla. Antalya'da cazip geldi, dönünce de ohh evim de evim. Gidemeyiz herhalde. Ama gitsek enteresan bir hayatımız olurdu. Ela'dan beri her gün sinemaya, tiyatroya, konsere gitmiyoruz ki. İstanbul'un ne avantajı var bize? Boğaz güzel ama. Nefis.

Ben gideyim, rüya öğünü vereyim kızıma. Bırakmıştık, yine başladık. En azından 3te uyanmaz belki. Tekrar başladık 4-5 uyanmalarına. Öyle yorgunuz kocayla... İşin kötüsü babaya gitmek istemiyor kuzu. Anne de anne, memmme de meme. Vermedim dün. Ağladı mızır mızır. Ne yapacağımızı bilmiyorum. Hafta sonu bir kendimize gelip oyun planı kuralım. Gündüz kaçta uyudu, gece kaçta yattı kaydediyoruz şimdilik. Annem gelecek yarın. Ohhhh. Gelsin valla öyle özledik ki. Sıkıldık bi de, biz de ana kuzusuyuz. İngiltere'den arkadaşım geldi. Onu da görücez hafta sonu. Plan bol. Pilav da.

Hışş... Nurturia'ya baktınız mı? Bakın bakın.



5 Kas 2009

Nurturia'ya Katıldınız mı?

Kitubiden Damla ve eşi Nurturia diye bir site açtılar. Giriniz, üye olunuz, bakınız.

Hani merak ettiğimiz bir konu olur, blog blog gezeriz ya. Ama blogger neticede kafasına göre yazar. Buraya üye oluyorsunuz, soru soruyorsunuz, hoop yanıt geliyor. Hem de bir sürü. Anlatmayayım. Gidin görün, haydi anneler, haydi. Pişman olmayacaksınız.

Sonra yavrunuzun resimlerini koyuyorsunuz, isteyen görüyor, istemezseniz görmüyor. Yanıt verenin yavrusu kaç yaşında, kaç aylık görüyorsunuz.

Biz bayıldık ailecek!




4 Kas 2009

Antalya'dan Bir Güzel Geçti...

Macera devam ediyor...

Perşembe günü, daha az gündüz uykusu, daha erken yatırmaca deneyimiz başarıyla sonuçlandı, Ela kesintisiz sabaha kadar uyudu. Ondan önceki 2 hafta boyunca sevgili ile sefil olmuştuk. Cuma keyifli başladı. Çantalar hazırlandı. Bir bize, bir Ela'ya. Yola düştük, Sabiha Gökçen üzerinden Pegasus yolcusuyuz. Seviyoruz Pegasus'u.

Bebekle Uçak Yolculuğu

Açıkcası tam nasıl olur bilemiyordum. Yanımızda iki küçük valiz, bir bebek arabası, bir oto koltuğu, Ela'nın yol çantası, benim el çantam, yağmurlu soğuk hava derken vardık havaalanına. Tavsiyem, yola çıkmadan yavrunun karnını doyurmuş olmak. Yol hali, rötar filan ne zaman başa ne geleceği belli değil. Karnımız toktu, iyiki de öyleymiş. Gittik havaalanına. Yarım saat rötar haberi gelene kadar keyfimiz gıcırdı. Ama Ela'nın sabrı o kadarmış. O yarım saatte sıkıldı, biz de arabasıyla bekleme salonunda daireler çizdik. Oto koltuğunu checkine verdik, bebek arabasını uçak altında aldılar. Güzel bir uygulama.

Bekledik filan derken, uçağa bindik. Kalkışta emdi, inişte emdi, kulaklar gıcır. Arada da uyudu. Ela'yı doyurmuştuk ama kendimiz acıkmışız. Tepede bişiyler yedik kımıl kımıl. İndik, dede, babaanne bizi karşıladı. Taktık koltuğumuzu, kuruldu Ela hanım. Eve gittik.


Dönüş uçağında aynı şekilde iniş ve kalkışta emdik, sorun olmadı. Yalnız Antalya havaalanında bebek arabasıyla uçağa gitmek çok saçma, merdiven in çık derken kucakta taşımak en akıllıcası bi de arabayı taşımış olduk.

Dikkat edilebilecek bir nokta (Teşekkürler Ayşen), uçak hareket eder etmez meme vermek iyi bir fikir değil, kalkışa geçene kadar süt bitebilir:) İnişte de pilot alçalmaya başlıyoruz dedikten bir on on beş dakika sonra vermekte fayda olabilir.

Bu arada uçağa biniş sırası (sıra mı ne sırası?) inerken, genelde aa bu da bebekli yardımcı olalım, yol verelim, önüne atlamayalım gibi duyarlılıklar görmedik. Bebekleri sevmekten anladığımız ellemek, anneleri de sevmiyoruz.

Dönüşte Ela'nın altını değiştirmem gerekti. Sabiha Gökçen'deki tuvaletlerde alt değiştirme ünitesi yoktu ama bir bebek bakım odası varmış. Fena değildi, işe yaradı.

Uçakta Ela için emniyet kemeri verdiler, taktık. Pek şirin bir şey.

Antalya Günleri...

Cumartesi beach parka gittik. Bizim gibi bebek gezdiren aileler vardı. Dolaştık, çay içtik. Canım Akdeniz. İstanbul donarken, sıcacık karşıladı bizi. Akşam balıklar yendi, misler gibi. Kızımız balıkları götürdü. Zaten bu yolculuk boyunca Ela ne yedi, ne yemedi kontrolümden çıktı.

Sürekli mandalina, muz, balık beyni, çeşitli balıklar, hurma, nar suyu, havuç-elma karışımı, pilav, köy tavuğu, pırasa, börülce gibi enteresan yiyeceklerden her fırsatta götürdü. Dedesi başta olmak üzere herkes Ela'yı beslemek için seferber oldu. ("aç çocuk") Ela da yedi valla. İtiraz yok. Biraz daha dobiş olduk gibi geldi bana eve gelince.


Pazar sevgilinin amcasındaydık, biraz da Lara taraflarını gezdik, alışverişler ettik. Pek güzel geçti. Pazartesi kızı babane dedeye bırakıp sevgiliyle saat kulesi, yat limanı, bira patates olaylarına girdik. Sahafçıları gezdik, takı filan aldık, turistik haller.

Salı günü olaysızca döndük. Yalnız geceleri biraz serindi, ısındı soğudu derken ben şifayı kaptım. İncecik gezdim, güney ya sıcak olmalı... Rüzgarlıydı biraz.

Aile...


En önemlisi, sevgilinin anneannesini gördük. Hasta olduğu için gelememişti. Eloşla oynadılar. Diğer akrabaları ziyaret ettik, hep çok sıcak karşılandık. Ela gönülleri fethediyor, sıcak çocuk. Bir de enerjik kardeşim. Biz kömür yakıyoruz, kızda nükleer reaktör çalışıyor...

İnternet aleminden uzak kaldık. Sevgili telefonundan vızır vızır okudum ama yorum yazmak filan zor. Post yazmak da, zaten vakit de olmadı.

Bloglar Alemi...

Bir ufak sözüm var. Birinci Tekir Şahısla konuşurken kendisi şöyle bir benzetme yapmıştı bir ara. Bloggerları düşün ki bir apartmanda oturuyorlar. Sandığımız kadar ortak yanımız yok aslında. Her apartmanın dedikoducusu, gözetleyeni, sakini, sessizi, cırlayanı, efendisi, delisi, apartman yöneticisi vs vs olabilir. Sevdiğinle muhabbet edersin, kahveye çağırırsın, sevmediğine selam verir geçersin. Blog aleminde selam vermek zorunda bile değilsin.

Çok fazla alınganlık, kırılganlık oluyor. Bazen bana da oluyor, kim ne demiş, bana mı demiş gibisinden. Çok ciddiye alınacak bir yanı yok. Şurada iki satır paylaşım peşindeyiz, gerçek hayatımız bu değil ki. İşimiz, gücümüz, eşimiz, dostumuz, hayatımız akıyor bir yanda şırıl şırıl... Yazmayı ve okumayı seviyorum, paylaşmayı seviyorum. Arkadaşlarımın çocuklarını takip etmeyi seviyorum. Çok samimi olmadıklarımı şöyle bir okuyorum. Hayata dair yazılan derin yazıları, kitap eleştirilerini değerli buluyorum.

Çoluğumuzu çocuğumuzu da anlatıyoruz, neden anlatmayalım. Ey okur, sadece sen yoksun ki, anamız var, babamız var, eşimiz var, arkadaşlarımız var, ülke dışındaki sevdiklerimiz var. De ki günlüğünü masada unutmuşsun. Kimi bakar geçer, kimi kapağını bile açmaz. Sevmeyen sevmiyorum der, neden demesin.

Sevenee canım fedaaa, sevmeyeeneee elveeda.


3 Kas 2009

Gerçek Yolculuk Geri Dönüştür tür tür tür...


Döndük...

Yorucuydu ama güzeldi. Yorgunumamamutluyum annesi oldum.

Anlatasım var ama gerçekten yorgunum... Biraz da burnum fırk fırk halleri. Korkarım üşüttüm biraz.

Yarın yazarım...

Merak etmiş dostlarımız, haber edelim. Sağ salim geldik... Antalya çok güzel. Kışın başka güzel.