31 Ara 2010

Eya İki Yaşında...

Aralık ayı bizim için önemli olaylara gebedir hep...
Bir düğün,
bir doğum,
bir şirket,
bir masal...

Yeni başlangıçlar illa ki yeni yıla denk geliyor demek ki. Aralık en sevdiğim aylardan oldu. Aynı zamanda en çok yorulduğum, heyecanlandığım, duygulandığım, mutlu olduğum, koşturduğum...

İki yıl önce bu sabah kızımı ilk kez kollarıma aldım. Dünyanın değişeceğini biliyordum da bu kadarını bilmiyordum. İlk günkü videolarımızı izliyorum da, çocukmuşuz....


Bakmaya doyamıyor insan. Dokunmaya korkuyor. Zamanla ustalaşıyorsun, hop hop hop, karanlıkta bir yandan emzirirken bir yandan giydirebilir hale geliyorsun.


Birinci yıl, hayhuyla geçti. Sürece alışma, ısınma turları. Acemi annelik, okuyan anne, çocuk kitaplarına gömülmüş anne.

İkinci yıl daha rahat geçti. Yürümek birinci yarısına, dil gelişimi ikinci yarısına damgasını bastı. Bıdır bıdır yürürken, bıcır bıcır konuşur oldu. Sabaha doğru, yatağımıza tırmanıp, koynumuza girer oldu.

Çok güzel zamanlar geçirdik... Videolar, fotoğraflar, yazılar. Dolu dolu bir yıldı. Ela "abla" oldu, koca kız oldu... Uzun uzun yazlıkta serpildi, Kasım'da Antalya'da denize girdi... Parklarda gezdi, koşturdu, arkadaş edindi.

Bana gelince... İlk yılın acemiliği gitti. Daha az kitap okudum çocuklar/bebeklere dair. Daha sakin, daha rahat bir anne oldum. Ivır zıvıra takılmayı bıraktım. Takılmaya kalktığımda Ela'nın babası, beni hep doğru yöne yönlendirdi... Önemli olan, sağlık, huzur... Gerisi boş.


Yeni yıldan tek bir dileğim var. Hasta olanların iyileşmesi. Sağlık. Gerisi bir şekilde yoluna giriyor... Tüm ailemiz, sevdiklerimiz ve okuyanlarımız için öncelikle sağlık, sonra huzur diliyorum. Minik yavrularımızla mutlu bir yıl olsun.


Eya ve annesi

29 Ara 2010

Bir Kar Masalı...



Sonunda beklenen an geldi çattı.

Esraozlem bir masal yazdı,
Oyip çizdi.
Ben de karıştım aralarına, hadi bunun uygulamasını da çıkaralım dedim.

(Uygulama IPhone, IPad ve IPhone touch cihazlarında çalışacak. Henüz çıkmadı. Ücretsiz olucak. Çıkar çıkmaz buradan duyuracağız!!! )

Bir kaç nokta var altını çizmek istediğim... Bir kaç kişi internetten(nurturia / blog) tanışsın. Başka bir dünya işleri güçleri olmasına rağmen geceler boyu uykusuz kalarak yazsın, çizsin, kodlasın. Karşılığında bir şey beklemesin... Zor işler bunlar. Bir araya gelmek bile zorken. Üç anne, bi de başlarında çocuklar (Oyip'te 2:) varken. Çok mutluyum böyle bir oluşumda yer aldığım için...

Umarım seversiniz.



Unutmadan, bu uygulamanın hayata geçirilmesinde şöyle bir kolaylığımız oldu. Bir süredir girişimci olarak eşimle beraber uğraştığımız iş şu: 
IPhone/IPad/Android vb gibi mobil ortamlarda çok hızlı bir şekilde oyun yazmak/ animasyon, grafik arabirimi vb yapabilmek için bir araç yazdık.

Uygulama hazırlamak için Mac sahibi olmak zorunlu değil. Bu araç sayesinde (Gideros) bu uygulamayı çok hızlı bir şekilde üretebildik. Bir nevi top ayağımıza geldi durumu. Aynı araçla üretilmiş oyunumuz da bugün yarın çıkmak üzere. Onu ayrıca duyuracağım...

İşte böyle sevgili arkadaşlar. Görücüye çıkmış gibi heyecanlıyım. Uygulamada seslendirme de var. Hem de çokkk güzel.


Yılbaşı hediyesi...

28 Ara 2010

Çılgın Hafta sonu ve Bir Doğum Günü...

Çok uykusuz ve yorgunum ama yazmazsam hiç yazamayacakmışım gibi geliyor... Güzel ve renkli bir hafta sonu geçirdik. Çok eğlendik ailecek!

Cumartesi sabahı, akıllı bıdık Neva hanımlara davetliydik. Kapıdaki güvenlik kime geldiniz diyince, Neva Hanım'lara demişim, yüzüme tuhaf tuhaf bakan güvenlikçi Senem Hanım?? diye düzeltince anladık, o kadar odaklanmışız. (Kusura bakma Senem'cim... ) Sonra gittik. Maşallah diyerek, Neva ve Ela gene çok güzel anlaştılar, paylaştılar. Biz de Senem'le güzel güzel sohbet edebildik. Şarkılar söyledik, oyunlar oynadık. Sonra sürpriz bir isim dahil oldu, Oyipim ve Çağan... Çağan'la Ela çok komik oyunlar oynadılar.

Akşam üstü, baba kız, eğlenirken, gezerken ben de dinlenme fırsatı buldum ve kütt diye uyudum. Derken Pazar oldu. Pazar programımız çok heyecanlıydı... Sabah 11'de Süreyya Opera'sında Bremen Mızıkacı'larını izledik. Ela çok konsantre bir şekilde 1 yarıyı izledi. Arada çıkarken "anne bi daha, bi daha" diyordu. İkinci yarıda da aynı ilgiyle izleyerek bizi çok şaşırttı. Oyun güzeldi ama kendi çocukluğumdan hatırladığım oyunlardan oldukça farklıydı. "We will rock you" çaldı mesela.Tam ne düşüneceğimi bilemedim. Bir yandan sevindim çünkü "bak bu ağaç kardeş, bak bu böcük kardeş"  gibi değildi. Bir yandan da yeni kuşak fazlaca hareketli müzik ve görsel mi talep ediyor, TV ile rekabet etme amaçlı mı acaba diye düşündüm...

Çıkışta Baylan'a gittik. Orada Ela için pasta kestik, yedik. Sağolsun nurturia anneleri, babaları ve bebeleri öyle tatlılardı ki.... Ela'cım mumları üfledi bu sene. Artık antremanlıyız. Çok ince düşünülmüş, el yapımı kuş, bir başka bebenin elinin izi, minik piknik seti(delirdik!), kitaplar, oyuncaklar.... Ela çok mutluydu. Sanırım diğer çocukların da keyfi yerindeydi. Güzel bir gün geçirdik.

Eve geldiğimizde hepimiz sarhoş gibiydik, küt diye yattık uyuduk ailecek. Sonra Ela yanımıza gelerek, "ben uyandımm, anne uyaan, baba uyaan" şarkısını söyledi. Hayatımız müzikal bugünlerde. Şimdi bile içerden şarkı sesi geliyor, "abu bibuu patpatpat" (pop those bubles pat pat pat orjinali) Pazar akşamları bizde geleneğe döndü. Ela hemen teyze teyze diye başlıyor zaten. Cumartesi sipariş verdiğimiz organik tavuk geliyor, pazar pişiyor. Böylece aile yemeği yiyoruz, teyze, enişte, hep beraber pazar gecesi yemeğimizi yiyip oyunlarımızı oynuyoruz.

Bir önceki mailde yazıdıklarını hiç okumamış gibi davranan ben tabi ki geç yatıyorum. Oysa sabah baba işte, bakıcı abla izinde... Bunu bilerek geç yatıyorum çünkü gerçekten işler çok yoğun. Amaaa bomba gibi bir şey geliyor. Söylemiycim, sürpriz. Belki yarın söylerim. Belki yarından da yakın:) Neyse, sabah zor kalktım. Sonra 10 gibi Toprakana ve Toprak'la buluştuk. Happy Family Club diye bir yer bulmuştum internetten. Aslında bizim ihtiyacımız çocukların oynayacağı, eğleneceği, büyüklerin de huzurla oturup bir çay içecekleri, yemek yiyecekleri bir yer. Bi de kalabalık toplantılarımızı (çocuklu nurturia toplantısı gibi) yapabileceğimiz çocuk mekanı olan bir yer. Aslında Zuzu cafe var Bağdat Caddesinde. Eskiden daha iyiydi burası ama sanırım bu anlamda tek hizmet veren yer olma sonucunda son gittiğimizde hiç memnun olmadık. Servis kötüydü, ilgi kötüydü, kalabalıktı, çocuklar çok eğlenemedi vs... Alternatif arayışındayız. Bilen varsa yazarsa sevinirim. Yoksa da biri açsın nolur:) Gittik happy family cluba. Orada da oyun grubunun yılbaşı partisi vardı. Sıcaktı, yüksek sesli müzik vardı. Gerçi her zaman öyle değildir herhalde de, rahatsız olduk çıktık. Kozzyye gittik. Oyun alanına gerçekten de galoşlu anne alıyorlarmış. Toprak'la Ela kuduruken biz de Toprakana'yla sohbet edebildik. Çok sakindi, çok eğlendik. Ela için orası çok büyük olsa da azimle tırmandı, kaydıraktan kaydı, karşıya geçti. Bir de domino oynama vakti geldiğinin sinyallerini verdi ki, şaşırdım. Niye şaşırıyorsam:)

Sonra eve geldik uyuduk...

Doğum gününe çok az kaldı. Bu Cuma... Dedeler, annaneler, babaanneler geliyor. Laf arasında bunu duyduğundan beri, anneanne, babi, aamet dede, feemi dede sözleri dilinden düşmüyor... Babiyle tuvalette oynadıkları "vardı yedi" oyununu oynuyor kendi kendine, kitap kapağından hayali çekirdek yiyor. ben de yiyince "hayır anne babiyle" diyor. Anneannesinin dolmalarını çorbalarını sayıklıyor. Resimlerde gösteriyor. Ahmet dede, Fehmi dede. Gelsinler valla biz de özledik. Aile kutlaması artı yılbaşı olacak. Bizim için artık Eya var, yılbaşı bitti.

Evde daha çok müzik dinlemeye başladık. Bebekken çok dinlerdik, bir ara ara verdiydik. En sevdiğimiz şarkılardan biri Can't take my eyes of you... dans etmesi çok güzel. Bazen kucağıma gelip de bir sarılıyor ki... İyi ki anne olmuşum. İyi ki blog yazmışım. İyi ki bu kadar arkadaşım olmuş. İyi ki nurturia var.... İyi ki hayattayız... Yaşıyoruz...

Öyle işte.

23 Ara 2010

Çocuklu Hayat Nasıl Kolaylaşır?

İki kişilik hayatınıza çocuk girdikten sonra insan ilk anda sudan çıkmış balığa dönebiliyor. O eski halimden eser yok şimdiii şarkısı arka planda çalarken, insan kendini yorgun, tükenmiş, gergin, mutsuz... hissedebiliyor.

İnsan bence (çocuksuz) hayatını yaşarken de pratik olmalı. Aşırı yorgunluk, stres yaratabilecek durumlardan uzak durmalı, neşeli olmalı, genç kalmalı... Çocuktan sonra bu dediklerim çok daha önemli. Minikler stresi çok iyi anlar. Anladıkları, "annemin iş yerinde bir derdi mi var yoksa bulaşıkları hala yerleştiremedi mi bu kadın?" değildir. Anladıkları "bir sorun var!" durumudur. Küçüklüğünüzü hatırlayın. Anneniz alakasız bir şeye üzüldüğünde bile "ben mi bir şey yaptım, benimle mi ilgili?" hislerini taşıdınız mı. Küçükken çok benmerkezcil olduğumuzdan dünyadaki her şey bizimle ilgili sanırız. (Büyüyünce geçmesi gerekir ama geçmediği durumlar olabiliyor.)

Demek istediğim, hem annenin, hem yavrunun, hem de babanın selameti açısından, evde dinlenmiş, neşeli insanlar olması iyidir. İyi diyorum da bu nasıl olacak? Stresli anneyi bir de ben stres etmek istemem. Bizim evde dönem dönem işe yaramış bazı taktiklerden bahsetmek istiyorum.

  • Bebeği erken yatırın. Sabah erken kalkılıyor ama akşam 8den sonra eşle başbaşa oturup bir film izlemenin, iki çift laf etmenin ya da sadece sessizliği dinlemenin değeri tartışılmaz. Erken kalkınca, o öğlen uykusuna yattığında biraz kestime imkanı olabilir.
  • Siz de erken yatın. (Bunu uygulamakta zorlanıyorum. Biz ailece geç yatmayı severiz)  Ela gece uyandığı dönemde hep uyandığı saatler olurdu. Mesela 1 ya da 4 gibi. Erken yatınca, diyelim 11 en azından bir süre kesintisiz uyku uyumuş olurdum.
  • İşe yakın ev tutun. Yollarda geçmesin ömrünüz. Hayatı mümkün olduğunca basitleştirin. Karmaşık çözümlere gitmeyin. Her gün kayınvalideye bırakıcam alıcam diye birer saat yol gitmeniz gerekiyorsa, evde bakıcı tutmayı düşünün.
  • Yardıma hayır demeyin. Bir çocuğa bir kadının bakması normal bir durum değil. İmkanınız varsa yardımcı tutun, en azından ev işlerini delege edin. Anneniz, kayınvalideniz geldiğinde el üstünde tutun. İlişkilerini sıcaklaştırmaya gayret edin. Bölüşün...
  • Mükemmeliyetçi olmamaya çalışın. Daha iyisi, yardımcı da tutmayın, siz de minimumda yapın. Nevresimleri ütülemeyin. Zaruri şeyler ütülü olsun, kalanlar kalsın. Bulaşığı azaltın. Çamaşırı azaltın. (Biz bir ara havlularda tasarrufa gittik, çamaşır işinde azalma sağladık.) Seviyorsanız yapın, ama yoruluyorsanız boşverin. 
  • Standartları düşürün. Eskiden gelenlere muhteşem sofralar yapıyor olabilirsiniz. Yapabiliyorsanız gene yapın ama pizza kola da gayet güzel olabilir dönem dönem.:) Neticede yemek yemeye değil sizi görmeye geliyorlar?
  • Çocukla hep beraber ilgilenmeyin. Bu bence en önemlisi. Biz bu yanlışa düştük bir dönem. Şimdilerde ayrı takılıyoruz. Eskiden babası ben Ela idik hem dışarda, hem içerde. Onun da ayrı bir tadı var ama aslında yalnız da zaman geçirmeli. Hafta sonları baba kız dışarı çıktıklarında kafam boşalıyor resmen. Ya da biz beraber oynarken, babası canının istediği bir konuyla ilgilenebiliyor. Uyuyabiliyor. Tercihen dışarı gitmek daha iyi bölünmemek açısından. Eş dost, akraba durumları için de aynı şey geçerli. Annem ve teyzesi Ela'yla alışverişe gittilerdi. Çok işim vardı, rahat rahat çalıştım. Hep beraber gitmek de güzel ama tek olmanın avantajları var.
  • Çocukla daha iyi ilgileniliyor. Biz baba-eya-ben'ken kendi aramızda da konuşuyoruz babayla. İkimizken oyuna dalıp gidiyoruz. Babası da aynı görüşte. Başbaşa olmanın bir güzelliği var.
  • Diğer birey gerçekten dinleniyor.
  • Ama Arkadaşlar iyidir: Sosyalleşin. İki bebek bir bebekten daha kolay her zaman. Çocuklar beraber olduklarında daha eğlenceli geçiyor zaman. İki anne, iki çocuk. İki baba, iki çocuk tek olmaktan iyidir. Daha iyisi az daha kalabalık olmaktır. Çocuklu/çocuksuz farketmez. Arkadaş iyidir. Evinize davet edin, siz de davetlere gidin. (Bu konu üzerine biraz daha çalışmak lazım. Kaç ay oldu gidemedik bi arkadaşımıza.)
  • İş Hayatınıza yeni bir gözle bakın. Esneyebiliyor musunuz? Değer mi üç kuruş para için gece gündüz çalışmaya? Daha az mesaili bir işe geçme şansınız var mı, düşünün? Çocukların bu yaşı geri gelmeyecek. Mezara mı götürücez parayı. Çocuk elinde olsa ev kredisi ödemenizi mi tercih eder, onunla olmanızı mı? Girişimci olmayı düşünün? Yeteneklerinizi harekete geçirin. Aslında özgürüz. Durmadan şikayet edip kendimizi kurban hissetmek yerine harekete geçin! Ücretsiz izin aldığımda nası geçinicez tek maaş demiştim. Geçiniliyor. Yeni koltuk takımı almayıverelim yahu. Hem yazık, hem gereksiz hırdavat. Az ve öz yaşam. Az alışveriş, çok hayat. Evden çalışma imkanlarını araştırın...
  •  Tv, video, dvd, bilgisayar konusunda kurallara sadık olun: Bunlar kısa vadede çözümmüş gibi gözükse de uzun vadede sıkıntı yaratabilecek konular. Tv izletmedik, video izletmedik. Ama yorgun ve hasta olduğumuz bir dönem 10 dakika kadar çizgi film (pcden) izlemeye başladı. Evde ipad var, çocuklar için çok güzel oyunlar var. Bıraksan bir saat kesintisiz oynar. Aynı şey ipod touch için de geçerli. Bilgisayar oyunu benim gözümde interaktif olduğu için dvdye göre bir gömlek daha üstün ama yine de zararlı. Bir de fazla eğlenceli olduğu için sınırladığın zaman eğer esnersen onun sonu gelmiyor. Sinir stres oluyor. Şimdilerde tekrar hizaya geldik. Ortalarda bırakmıyoruz ve haftada 1-2 kere 10 dakikayı geçmemeye gayret ediyoruz. Aksi halde o da geriliyor, ağlıyor, biz de. Hissettiğimiz suçluluk ve utanç da cabası.
  • Danslı hareketli müzikli oyunlar. Dans gibisi yok. Çocuk ortalarda değilken youtubedan aratıp bazılarını bulmak mümkün. Ne yazık ki Türkçe içerik yok denecek kadar az. Sesim karga gibi olmasa oturup ben söyleyip kaydedeceğim. Şimdilerde ortaya legolardan kule yapıp baltalar elimizde söylüyoruz. Senem sağolsun, pinokyo şarkısının da hastasıyız. (Yalnız bu işleri laptop başında yapmamamız gerekiyor. Denedik kız gidip gidip şarkıyı başa aldı, fenalık geldi.) 
Devamı sonra... Siz de aklınıza gelen yöntemleri ekler misiniz?

22 Ara 2010

Emzirme Reformu Mimi

Blogcu anne Elif mimlemiş. Hemen yazalım...


(1)  Türkiye’de ilk altı ay sadece anne sütü alan bebeklerin oranı sizce yüzde kaç? (*)
(2) Siz bebeğinizi ne kadar süre anne sütü ile beslediniz?
(3) Kaç ay doğum izni kullandınız?
(4) Yasal süt izninizi kullanabildiniz mi?
(5) Emzirdiğiniz ya da süt iznini kullandığınız için iş yerinde mobbing (tepki, işi bırakmanız için baskı) ile karşılaştınız mı?
(6) Bebeğinizi toplum içinde, dışarıda emzirmeniz gerektiğinde sıkıntı yaşadınız mı?
(7) Emzirme konusunda desteğe ihtiyacınız oldu mu? Gerek emzirme danışmanlığı, gerekse psikolojik olarak yeterince destek bulabildiniz mi?
(8) Emzirdiğiniz süre boyunca etraftan “sütün yetmiyor, mama ver, bu çocuk meme emmek için çok büyük” şeklinde baskı gördünüz mü?
(9) Emzirme Reformu’nu biliyor musunuz? Sizce Emzirme Reformu neden gerekli?
(10) Emzirme Reformu’nu web sitesinde desteklediniz mi? Destek olmak için www.emzirmereformu.com adresindeki formu doldurmanız yeterli.
1 - Düşük olduğunu biliyordum da %1.3 olabileceğini tahmin edemezdim!  Dam üstünde un elemeye mi yarıyo yani o kadar meme?

2- 18 ay besledim. İlaca başlamam gerekmese sanırım 2'ye tamamlardım.

3- 16 hafta ücretli, 6 ay ücretsiz izin kullandım. Ela 12 aylıkken de evden çalışmaya başladım.

4- Söke söke kullandım.

5- Doğum sonrası izin kullandığım için mobbing yaşadım. Emzirme konusunda ise basiretsiz yöneticimin şöyle beyanları oldu. Şehir dışına gidilmesi gerekiyor. Mesai 8:30da başlıyor. Benim 4te çıkıp emzirmeye gitmem gerekiyor. Diyor ki şehir dışına gidecekmişim, erken gidersem 4e kadar dönermişim. Bunun için 5de yola çıkacakmışım. Sanki sadece emzirme izninde emziriliyor! Sabah emzirmiyormuşum gibi. Erkekti ve cahilliğine vermeye çalıştım. Bunu isteğinizi bana yazılı ve imzalı olarak verin dedim. Tırstı vazgeçti.

6- Emzirme odalarını kullandım. Çok ortalık yerde emzirmek bana tuhaf geldi açıkcası. Uçakta filan emzirdim ama hep. (Orda da eşime battaniyeyi tutmasını söyledim, ne var doğal bi olay bu yanıtını aldım.:)

7- Emzirme konusunda bence ilk başlarda yardıma ihtiyaç var. Kadın doğum uzmanım Lalehan Hanım sağolsun, geldi gösterdi, çok yardımcı oldu. Hastanedeki hemşireler de ellerinden geleni yaptılar ama Lalehan Hanım 10 numara her zaman. (Lalehan Kutlay)

8- Görmedim. Arada hala mı emziriyorsun, bravo diyenler oldu. Ama genel olarak yadırgayanlar oldu, eskiden en fazla 12 ay iyidir deniyormuş çünkü.


9- Biliyorum, destekliyorum. Hiç bir şey yapamasa bilinç kazandırır diye düşünüyorum. Ayrıca birlikten güç doğar.

10- Destekledim, teşekkür ederiz Elif ve Simge.

Bir kaç fikir...

Bir kaç tanıdığımda gözlemlediğim bir şey. Nasılsa sütüm yetmeyecek, ben nasıl yapayım... vb olumsuz görüşler çok oluyor.

O nedenle..

  • Lohusaları koruyalım. Tercihen çocuğu olmayan birileri lohusalara yardım etsin. (Kardeşim gibisi yoktur: Çok komik kızdır, canım özledim, bi gelsene yaaa aşuren bizde.) Konu dışı olması bulutları dağıtır.
  • Sütün kesilir mafyasına nanik yapalım, eskidenmiş o cehalet işte ahahha ahaha diye gülelim.
  • Baştan sütüm gelmezse vb gibi şeyleri kafadan silelim.
  • Annelik bir kadını cinsiyetsiz yapmaz. Memeler sadece bir süre sızlıyor, ilk dört aydan sonra o dolgunluk şişme hissi kayboluyor. Emzirdiğini unutuyor insan.
  • Emzirmek doğal, bebek için en iyisi ve anne için çok ama çok büyük bir zevk. Bulutlarda yürüyor insan. Olumlu oluyor. Biraz sabır... 
  • Emzirirken güzel beslenelim. Doğal ürünler tercih edelim.
  • İş yerine gelince. Dişli olalım, haklarımızı bilelim, ağlamayan çocuğa meme yok. Yırtınalım gerekirse. Çocukların meme isterken ki tutkularından ders alalım. 
  • Daha çok kadın girişimci, daha emzirme/kadın dostu işyerleri...

Bol süt dilerim:)

Mimlediklerim: sadeceanne, yeliz, kuzununannesi,  yavrusu kuzusu,

Notlar:

Lohusalara çocuksuz birileri de yardım etsin derken yanlış anlama olmasın. Yani başta annem olmak üzere çok destek aldım ben. Demek istediğim konusu çocuk olmayan birileri olunca insan dünyayı sadece bebek, süt, uyku ekseni dışında görmeye başlıyor azıcık. Bulutları dağıtan o. Çocuktan sonra da yaşam var hissi. :) Bir de eşlere olumsuz konuşanlara çemkirme görevi verilsin. Çemkirmekten daha güzeli dalga geçmek. Ahahha bak kızdırma beni sütüm kesilirse görürsün nihahah gibi.

Emzirmenin aşkı olumsuz etkisi kısmı da bana komik geliyor. "Kutsal ana" kavramını atın kafanızdan. O sadece sizin zihninizde. Süt, kan, bunlar hayatın parçası. Hayatın sadece estetik yönlerini alıp diğer yönlerini görmezden gelen aşk olmaz olsun. Kadın bir bütündür, parçalanamaz, bölünemez. Bunlar kültürün baskıladığı yabancılaştırıcı hareketler. Meme yemek de olur, yastık da olur, dünyanın en güzel şeyi de olur. Hepsi birden olabilir. Memelere özgürlük.

Beslenme çok önemli. Emzirirken kızarmış patates, kola içenlerin sütünde trans yağlar geziyormuş, o nedenle beslenmeye azami dikkat.

Emzirmek dünyanın merkezi değildir. Zevklidir. Ama emzirmeyi bırakınca gördüğüm gibi yavrunun göğüse yatması, onu orada okşamak da zevklidir. Yani mesele emzirmek ya da emzirmemek değildir. Bir kaç arkadaşım gerçekten çile çekti emzirmek için. Olmayınca olmuyor...

20 Ara 2010

Ömür Dediğin...

bir insan ömrünü neye vermeli
para mı onur mu taş diken bir yol
ağacın köküne inmek mi yoksa
savrulup gidiyor yaprak dediğin


Yoğun günler geçiriyoruz. Sürekli uykusuz, sürekli çalışma halinde. Verim yüksek. Şikayet yok, çünkü tamamen seçtiğimiz, istediğimiz hayatı yaşıyoruz. Bu günlerde yollardayız. Sürekli arkadan korna çalan adama şaşırıyorum. Yol veriyorum ve kırmızı ışıkta yan yana bekliyoruz. Nereye yetişiyor, soruyorum kendine? Ya da birinden mi kaçıyor? Kaçması daha anlamlı. Peki kaçabiliyor mu?


yüreğin ürperir kapı çalınsa
esmeyen yelinden hile sezerler
künyeler kazınır demir sandıkta
tükenip gidiyor ömür dediğin

Bugün tesadüfen bir sayfasını açtım Idle Parent kitabının. Çalışıyorsun, yanına çocuğun geliyor. Somurtuyorsun, işim var şimdi değil diyorsun. Gerçekten işin var mı, gerçekten? Oysa o noktada bırakıp çocuğun yanına gitsen, o beş dakikayı versen. Bazen oluyor bu, o beş dakikayı verdiğinde aklın işte kalıyor. Onu anlıyor çocuk. Senden iyi biliyor senin aklını. Yemiyor. Yemiş görünüp arıza yapıyor, tüm varlığınla ona kalana kadar. Artık daha rahat bırakıyorum kendimi. İş yoğun bile olsa, onun zamanı başka, kızın başka. Hatta bazen ne kadar yorulursam, kızla da o kadar iyi ilgileniyormuşum gibi geliyor. Oynarken dinlenmeye başlıyorum belki de.


İnanılmaz bir haftasonu geçirdik. Hastaydım geçen hafta. Ela da idrar yolları enf. olmuştu. Hafta sonu ikimiz de daha iyiydik. Karambolde bir de arka azı çıkmış. Hamdolsun. Hoş gelsin. Cumartesi Doğa'larla buluşup Beyaz Fırın'a gittik. Oyuncak dediğin iki masa, iki eski tahta, biraz kalem boş kağıt. Saatlerce oynadılar. Biz de çay içtik. Pazar burdaydı Doğa. Deliler gibi oynadık. Oyunlarımızı uzun uzun yazmalıyım aslında. Çok zorlanıyorum oyun bulurken. Yazınca sanki ben yaratıcıymışım, süper anneymişim gibi oluyor. Hiç alakası yok esasen. Tam tersine... Yaratıcı olamadığım için taklitçiyim. Okuduğumu hemen kopyalıyorum. Çünkü aslında ee şimdi ne yapalım Ela modundan hoşlanmıyorum. Sıkılıyorum. Biz ailecek oyun oynamayı seviyoruz ama birinin birini oyalamasını değil. Hepimiz eğlendiğimizde herşey muhteşem oluyor. Ela o zaman onyüzmilyon kat eğleniyor.Oyun önemli.



dışı eli yakar içi de seni
sona eklenmeli sözün incesi
ayrılık gününün kör dereleri
bölünüp gidiyor nehir dediğin


Barış imzaladım sanki pek çok şeyle. Annevebebişi beni en düşündüren blogger son zamanlarda. İlla bir şey yapması gerekmiyor. Bakışını sevdiğim. Egolardan, bençokönemliyimlerden çok sıkıldım. Daha az önemli olmayı başarsak ne kadar rahatlayacağız aslında. En hızlı biz gitmekten vazgeçsek, yandaki aracın önüne geçmeye çalışmasak, yol versek, bir kamyonun arkasında tıngır mıngır sallana sallana gitsek, aldığımız hizmetten memnun olsak, durmadan eleştirmesek, şikayet etmesek, illa benim dediğim olacak demesek, illa benim hediyem. Ben ben ben diye başlamasak cümlelere. Benim de ... diye anlatmasak. Daha çok sen, daha çok biz. Daha çok evet, hayata evet, çocuklara evet...


Çok sevdiğim bir arkadaşım, eski işyerimin güzel yüzü hamileymiş. Tüp bebek deniyorlardı, kendiliğinden oluvermiş tüpsüz. Çok sevdiğim başka bir arkadaşım Ankara'da, bir diğeri İzmir'de, bir diğeri Selanik'te hamile. Bizim ekip çoğalıyor ey ahali. Korkun bizden. Birer birer de olsa artıyoruz. Nurturia'da yeni arkadaşlar, anneler, bloggerlar. Bazen gizli bir cemiyetmişiz gibi geliyor. Kaçın analar geliyor. Binlerce güzel çocuk.


Yılbaşı çekilişi oldu nurturia'da. hediye aldık, hediye verdik. O kadar mutlu olduk ki. Tanımadığımız insanlar, bir yanı yabancı, bir yanı çok yakın. Kaygılar kardeş, korkular kardeş. Yöntemler çok farklı olsa da. Annelik bir felsefe işi. Bir teori aslında, pratikle sınanıyor. Ama öncelikle ne olmak istediğin önemli. Geriye dönüp bakınca şunu demek istiyorum taze anne halime. Daha çok sarılma, daha çok kucak, daha az endişe. Kucağımdan indirmedim kızımı ve her defasında uzun uzun emzirdim. Tenime yasladım. Öğle emmelerinde beraber uyuduk yatağın ortasında. Aşka en yakın olan, bazen aşktan yoğun olan ama aşk olmayan duygunun adı nedir? Evlat sevgisi.Ela'nın dediği gibi ya da. Anne fil ne demiş kızım? (çok hissederek) yavvvvyuuuummmmmm

Bir söz duydum nurturia'da gene. Çocuk fındıkmış, torun fındık içi. (O nedenle anne babalar çocuğun kabuğunu kırarlarmış ama fındık içine dayanamazlarmış:)


harcanıp gidiyor ömür dediğin


Doğrular/yanlışlardan öte... Üç yanlış bir doğruyu götürmüyor. Felsefe farkı var. Kimi her daim dibinde olmayı seçiyor, kimi eliyle beslemeyi, kimi koynunda uyutmayı. Kendi felsefesini bulmuş anne huzurlu oluyor. Ordan oraya savrulan hıuzursuz. Sanki anneliğimin ikinci yılını tamamlarken en rahat günlere vardım. Gerçi kızıma bakınca ne kadarı bizden, ne kadarı doğuştan sorgulamadan edemiyorum. Yaptığımız yanlışlar olmuştur illa. Doğrular da. Mesela bilinçli olarak aşırı uyarılmadan korumaya çalıştık. Televizyondan, videodan, aşırı hareketten, kontrolsüz gürültüden. Uykularına önem verdik. Düzene önem verdik. Hem ona, hem bize uydu. Bir çocuğum daha olsa bunu yaparım sanki.


Şeklin değil, özün peşinde olduk. Almış olmak için almadık. Sürekli yaptığımız şeyin etkisi nedir ona baktık. Hem haz olarak, hem zaman olarak, hem zihinsel olarak.Sürekli kitap okumadık, ama hep masal anlattık. Dönem dönem okuduk, dönem dönem kapak açmadık. Dönem dönem resim yaptık, sonra bıraktık. Bulduk, unuttuk oyunları sürekli. Tombala günlerimiz vardı bak, geçti şimdilerde.


Çok uzun oldu yazı, kimse okumayacak. Çok iyi bir anne olduğumu düşünmüyorum. Bilmediğim çok şey var. Mesela beyin araştırmacısı (neurosciencı) olmayı çok isterdim. Sanırım bugünlerden akademisyen olmadığım için pişmanlık duyuyorum biraz. Her doktora bitirenle çok gururlanıyorum. Okumak değil, bitirmek. Bitirmesi zor. Ama çok fazla akademik arkadaşım oldu son günlerde, besleniyorum onlardan. Bu da güzel...


Ben de gidip yatsam mı acaba? Gece Eya uyanıyor bir an, ben de uyanıyorum. O hemen geri uyuyor, benim uykum kaçıyor. Hemen bir yazı yazmaya başlıyorum kafamda. En güzel yzılarımı hep 6:15de yazıyorum ne yazık ki sizin haberiniz olmuyor. Sonra da söyledim sözümü diye kağıda geçirmiyorum, üşeniyorum.


Bir ömürde ne kadar değişik ben oldu, hepsi biraz ben, biraz sen, biraz o. Her temastan kalan izler. Çoğalır engeller, yürür gidersin, yüreğin taşıyıp götürür senin...


Hadi iyi geceler...

10 Ara 2010

Eya...

Merhaba, Eya ben...


Genelde kendimdem Eya diye bahsetmeyi tercih ediyorum. Bişiy mi istiycem Eyaaa diye bağırıyorum. Aslında ben kelimesi nedir biliyorum ve kullanıyorum ama olsun. İsmim çok güzel. Kendimden bi süre daha 3. şahıs olarak bahsetmeyi düşünüyorum sevgili teyze ve amcalarım. Ben bir de annemde olup, bende olmayan şey. Her gece yatmadan önce annemin benine dokunuyorum. Anne ben vay, Eya ben yokkk diye söylemezsem rahat edemiyorum.

Bol bol konuşuyorum, hatta konuşmaktan uyuyamıyorum denebilir. Uyku vakti başlıyorum konuşmaya. O gün kimle nereye gittik, parmağıma ojeyi kim nasıl sürdü, hangi oyunu oynadık... uzuun uzun anlatıyorum. eğer anlatacak bir şey bulamazsam ta tatilde yaptığımız ananeyle denize gitme, dedeyle denize taş atma hikayesine dönüyorum. Olmazsa babayla kozyye gidip trene binmiştik ona dalıyorum. Dün zaten ben uyurken babidede geldiği için çok sevindim. Anlat anlat bitmedi. Annem yazık önce pek seviniyordu ama şimdi bir takım sabırsızlık emareleri, bitse de gitsem halleri göstermeye başladı. Nankör bu büyükler...

Bu hafta babi ve dede geldi sürpriz bir şekilde. Bana da masa sandalye, çizim tahtası, oyuncak dolabı/kitaplık geldi. Ayıp oluyodu öyle kitaplar annemlerin kitaplığında. Şimdi eyaaa dolabındalar kitaplar, oyuncaklar. Aferim adam olacaklar:)

Geçen bize Neevaaa geldi. O da çok sakin, çok şeker bir arkadaşımız. Annem şu blogu iyi ki tuttu da azıcık insan yüzü gördük. Pek güzel oynadık. Saçlarımız aynı model, kıyafetler benzer. Annelerin de amma konuşacağı varmış canım. Senem teyze çok güzel şarkı söylüyor bu arada. Annem sonradan taklit etmeye çalıştı ama daha çalışması lazım öyle diyim.Gene gelsinler diye bi kaç gün Nevaaa Nevaa diye anlattım ama artık anlayana. Doruk'cum da gelecekti ama hastaymış gelemedi. Çok üzüldüm. Her kitapta her erkek çocuğa Doruk diyorum ama nerde...

Anneannemle telefonla konuşuyoruz. Cep ya da telsiz diil. Bildiğin çevirmeli. Tek anlayamadığım anneannem görsün diye ahizeyi yaptığım resimlere, çiçeklere filan tutunca bizimkilerin neden güldüğü... Ananem de görse ne olur yani nesi komik...

Otobüsçülük, saklambaç yeni oyunlardan...

Haftasonuna doğru teyzeee teyzee diye sayıklamaya başlıyorum. Geçen pazar beraberdik. Bu masa sandalyeleri beraber aldık. Daha doğrusu annemle babam düşüne düşüne gezerken biz teyzemle bi güzel oynadık, resim yaptık. Çok güzeldi. Bu haftasonu da onlara gidicez bakalım. Özlüyorum. Keşke hepsi her an yanımda olsa.


Saat kaç diyene hep on diyorum. Yediden sonra ona atlayarak sayıyorum. Hikayeleri benim istediğim gibi anlatmazsa annem hır çıkarıyorum.

Ama genel olarak sakinim, mutluyum, paylaşımcıyım. Arada iki yaş mı bu dedirtsem de daha çok inat durumlarım yokmuş. Tahtaya vursunlar daha sen duuur.

Öyle işte. sevgiyle öpüyorum...

Monami - tanıtım postu

(Monami ile ilgili bir tanıtım postası geldi. Evde severek kullandığımız için tanıtmak istedim)

"
Monami serilerine yeni katılan kuru boyalar, çocukların resim yaparak hayal dünyalarının genişlemesine ve el becerilerinin artmasına yardımcı oluyor. Kısa ve uzun tüp olmak üzere farklı ambalajlarda, 12 ve 24'lü renk seçenekleri ile satışa sunulan kuru boyalar, kağıdı yıpratmadan kolayca kullanılıyor. Monami kuru boyalar'ın uç kırılmasına karşı dirençli özel yapıştırma sistemi sayesinde, çocuğunuz uzun süre resim yapmanın keyfini çıkartacak. Kağıt üzerinde daha baskın görünen yüksek kalitede parlak ve canlı renklere sahip kuru boyalar, okul öncesi ve sonrası çocuklarınız için önemli bir gelişim araçlarından biri olma özelliği taşıyor.

Monami'nin pastel boyaları ile renkli hayaller...

Pratik kullanımı ve canlı renkleri ile çocukların ilk tercihi olan Monami pastel boyalar, diğer boya malzemelerine göre daha kapatıcı olma özelliği taşıyor. Monami pastel boyalar 12, 16, 18, 24, 36 ve 48 renk içeren karton ve plastik çantalı ambalaj seçenekleri ile çocukların hayallerine renk katıyor. Ucu açılan ve son derece sağlam olan pastel boyalar, düşürüldüğünde çatlamıyor ya da kırılmıyor. İz ve leke bırakmama özelliği ile de temizlenmesinde zorluk yaşanmıyor. Kağıt üzerinde rahatça kayan Monami pastel boyalar ile çocuklar resim yapmaktan zevk alıyor. Çocukların el becerilerinin ve zekalarının gelişimine yardımcı olan pastel boyalar, sanata olan ilginin de artmasına yardımcı oluyor.

Monami boyalar zararlı kimyasallar içermiyor...


Hiçbir zararlı madde içermeyen Monami marka pastel ve kuru boyalar, boya yaparken ellerini ağızlarına götüren küçük çocuklar için herhangi bir tehdit oluşturmuyor. Çocukların güvenle oynayabilmeleri için zararlı olmayan maddelerden üretilen pastel ve kuru boyalar ile çocuklarınız, yeni yılda yeni resimlere imza atacak...
"

4 Ara 2010

Bir Gün Belki Hayattan...

Ne zaman bir yerlere gitsek dönüşte dilim tutulmuş oluyor. Yazacak şeyler büyüdükçe büyüyor, yorgunluk, işlerin yoğunluğu ve yazmamanın getirdiği alışkanlık birleşince... yazıların arası açılıyor.

Kısa haberler:

Büyüyoruz.
Resmen konuşuyoruz. Zamanlar geldi. Eya ayak parmak oje vardı, Eya oje yok.
Babası: Süt kalmamış kızım. Eya: baba vardııır, vardırr baba...

Evde bir çocuk var, hissediliyor.

Annelik sanki farklı bir hal aldı. Eskisinden çok farklı hissediyorum kendimi.

İki Yaşına Bir Ay Kala Annelik Halleri

Eskisinden "daha az" anneyim sanki. Bir yandan da oyunun kuralları yine değişiyor hissediyorum. Her an Ela'yı düşünmüyorum. Aç mı  tok mu merak etmiyorum. Acıkınca söylüyor. Uykusu gelince söylüyor. Sohbet edebiliyoruz. Ben yokken evde ne olduğunu anlatıyor. Her gece uyumadan önce mutlaka o günün olaylarını anlatıyoruz. Ben havhav ailesinin başından geçenleri anlatırken, Ela mutlaka eklemeler ve değiştirmeler yapıyor. Bayramda denize girdik mesela. Ela havhav, anne havhav derken, annene havvhavvv diye ekliyor. dede deniz taş diyor. Denize taş attılar dedeyle.

Oyun grubuna gidiyoruz. Ufak tefek sosyallik denemeleri. Şarkılara bayılıyor Ela. Şarkı söylüyor. Hareketlerini yaptığı şarkıları seviyor.

Artık çocuklarla ilgili neredeyse hiç! kitap okumuyorum. En son Harley Karp'ın cdsini izledim. Güzelmiş. (Teşekkürler Özge) Onun dışında, bebek kitabı, çocuk kitabı bıraktım. Ara ara kendime çeki düzen vermek için Idle Parent kitabına bakıp hizaya geliyorum. Aşırı annelik yapmayayım, her şeye atlamayayım, azıcık serbest kalsın yavrucak halleri.

Kafam sık sık karışıyor. Ne yapmalı? Biri çocuğuna vurdu, ısırdı ne yapmalı? Hiç karışmamalı mı? Karşıdaki çocuk tavrını sürdürürse ne yapmalı? Henüz çok küçük. Karışsan bir dert, karışmasan başka. Her anne babanın çocuk yetiştirme tarzı arasında dağlar kadar fark var. Benim için elzem olanı diğeri hiç duymamış bile. Sınırlar konusu, saygı konusu. Yetiştiriyorsun, saygılı, empatik, sosyal çocuğu, kurtların arasına yolluyorsun hissi. Erken mi tanışsın kurtlarla, yavru kurt mu olsun? Neyse işte acayip sorgulamalar.

Okulu var, geleceği var. Sevgili benden çok daha sakin bu konularda. Tutarlı da. Diyor ki, gelişmiş sosyal zeka sorunları çözer. Önemli olan duygusal beceriler. Yani aslında milletle uğraşma, kendi çocuğunun duygusal anlamda geliştir, gelişmesini sağla. İyi güzel de, ben kendim o noktada değilken nasıl olacak. Evde zen müzikleri mi açayım, ne yapayım:)

Çok yorgunum beni ciddiye almayınız. Uykusuzum kaç gündür, burnum da fırk fırk akmakta.

Saygı meselesi var sonra. Bir insanın evine gittiğinizde kapalı bir kapıyı açar mısınız? Ben açmam. Açılmasını da garipserim. Kapalıysa kapalıdır. Çocuk açmaya kalkarsa? Aç gez içeri meraklı minik mi. Diyemem. Yavrucum, burası bizim evimiz değil derim. Sorular sorular. Olmalı mı, olmamalı mı....

Güvendiğim uzman bir arkadaşım diyor ki... Kimse kendini aşan bir annelik yapamaz. Sen ne kadarsan, elindeki imkan (kişilik anlamında) ne kadarsa onu yaparsın. Burada gayret miktarı da var tabi, elinden gelenin en iyisini yaptığını düşünüyoruz. O gayret bile seninle sınırlı. Çocukların duyguları, içsel çatışmaları, senin aslında özünde ne istediğini, bizden, kendimizden daha iyi anladıklarını düşünüyorum. Dört yaş civarı unutuluyormuş bunlar.Yine anne babada bitiyor. Trafikte yandakine küfrederken, sakin olmak iyidir çocuğum desen ne olacak. Elindeki avucundakini sürekli paylaşırken, kendine sakla desen ne olacak...

Bir gün belki hayattan...

23 Kas 2010

mutluluk...

kasim ayında denize girmek, kumlarda yürümek, günesin yakması, gece mehtabı, tadilatta olan bistroda bira kimseler yokken, anlık da olsa basbasa kalBilme, Deniz'de yavrunun mutlu çığlıkları, teker teker taşınan taslar, tahtadan salıncaklar , ahşap parklar, Bayram, buyukleri iyi gormek, saglık, yeşil, portakal, arkadaslar... sabah uykusu

13 Kas 2010

Ay'a yolculuk...

Eya ayaa dittii..

(Bu arada benden duymuş olmayın ama bi ucu sanatta, bir ucu teknolojide, acayip, bomba gibi bişi geliyor, çok heyecanlı çokkkk... )

11 Kas 2010

Kız anası, Oğlan anası...

Dün bir ara kızımla yan yana otururken içimden "ne güzel" dedim, "aslan gibi kızım var". Öyle yan yana oturmak pek bir hoşuma gitti. Sonra aklıma şu düşünce geldi. Oğlum olsaydı ve kendi kendime "aslan gibi oğlum var" deseydim, bunu yüksek sesle söylemekte zorlanırdım. Halbuki kız olsun, erkek olsun, onlar bizim bizim bi tanecik çocuklarımız. Toplumda "oğluyla övünen oğlan anası", "oğlunun erkekliğinin arkasına sığınıp güçlenen ana" imajları oldukça yaygın ya, bu aslında hiç de övünmeyen halim selim anneleri de etkiliyor sanki. Kız annesi olarak kızımızın yaptıklarını anlatmakta daha mı özgürüz acaba diye düşündüm.

Bu aralar cinsiyet meselesini konuşuyorduk ya aklıma geldi. Geçenlerde kayınvalidem, "kız evlat öz evlat" dedi. Öyle derlermiş. Üzücü bir söz.

Eskiler de "kız yükü, tuz yükü" dermiş. Ne çok cinsiyetçi ata sözümüz var, ne çok. İkisi de bir tarafı yalnızlaştırıyor...

Denge, ince bir ipin üzerinde yürüme sanatı, bize gereken...

10 Kas 2010

Antalya'da bir gün...

Rüya gibi bir gün geçirdik.

Salı günü yakalarımıza sanal karanfiller takarak Komaş'ın önüne gittik. Hande ve Can bizi bekliyorlardı. Arabaya atlayıp Can'ın oyun grubuna misafir oyuncu olarak dahil olduk. Can bizi arkadaşlarıyla tanıştırdı. Ela ilk anda ortamı kolaçan etti, elimden tutarak beni gezdirdi. Sonra baktım ortada oynuyor. Şarkılara katılım gösteremesek de hareketleri yaptık, dans ettik. İngilizce olmasına rağmen çok renkli ve hareketli geçti. Ben de Ela kadar eğlendim. Teşekkürler Can:)

Sonra Can bizi okuluna götürdü. Ela Can'ın sınıfına girdi. Toplarla dolu havuza kaydı. Çocuklarla hayal odasına gitti. Can Ela'ya bahçedeki tavukları, horozları, kuşları gösterdi. Ela hızlı bir şekilde kaynaştı. Biz de dışarı çıktık. Kızım birden çok büyük gözüktü gözüme. Daha önce hiç böyle bir ortama bırakmadığım için açıkcası ne tepki vereceğini bilemiyordum. Hayal odasında oynamışlar, sonra yemeğe inmişler, yemek yemek istememiş kızım. Bizi aradılar, hemen kreşe geldik. O sırada biraz ağlamış, stres olmuştu. Kızdım kendime biraz. İnsan bazen tam ayarı tutturamıyor. Azımsamayayım derken, gözümde büyütmek, büyütmeyeyim derken...

Aldık kızı Hande'lere gittik. Can'ın oyuncaklarıyla oynadık. Arabaları sıraya sokup, benzinciden benzin aldık. Bir tamir seti vardı ki hastası olduk. (Bayıldım!) Sonraa Yeşilanne ve Kerem Ege geldi. O nasıl bir tatlılıktır. Bu arada hem Yeşilanne, hem de Hande'yle tanışır tanışmaz yıllardır tanıyormuş hissine kapıldık. Zaten yazılardan insan bazen gerçek hayattan daha yakın oluyor. İlk bakışta aşk gibi ilk bakışta hoşlanma denen bir şey de var.

O arada Can geldi kreşten. Ekibi tamamlayınca doğruca Lara Balık'a gittik. Muhteşem bir öğleden sonra, Antalya'ya kış gelmiyor mu nedir. Deniz engin. Hava güzel. Rakı soğuk. Mezeler muhteşem. Amaa asıl mesele oyun ablası. Ela, Can ve Kerem Ege parka daldılar. Ve biz anneler olarak gerçekten rahat ettik. Bugüne kadar gittiğim hiç bir lokantada bu kadar rahat etmedim. Hava serinleyince içerideki  oyun odasına geçtiler. Akşama kadar oturduk.

Uzun uzun konuştuk. Nurturia ve bloglar sağolsun. İnsan uzak mesafelerde yakın dostlar buluyor...

8 Kas 2010

Deniz Kokusu Getireceğim Antalya'dan

İki şarkı var sevdiğim. Giderken: "solda güneş yükseliyorduu güneye giderken..." Dönerken, "deniz kokusu getiriyorum..."

Bilin bakalım neresi? Bugün kızım, annem ve ben (film adı gibi oldu) uçağa atlayıp ver elini Antalya yapıyoruz. Gezmeli, tozmalı. Deniz koklamalı. Lara'da balık yemeli ve sevgili arkadaşlarla buluşmalı. Kızı kumsala salmalı... Hava da güzel gibi. Hep güneşli, 24-26 derecelerde. Bavulu hazırlamadım. Ela'nın güzel elbiselerini koydum, tshirtlerini ve hatta mayosunu. Antalya merkezde olacağız, bayramda Alanya'ya geçeceğiz. Orada anneannemin mevlüdü olacak.

Sonra dönüş. O kadar çok işim var ki bir yandan. Olsun. Ofis kafanın içinde. Gidebilmek güzel. Fırsat varken, yaşıyorken henüz. Bonus

Dağıtmadan şarkının sözlerini yazayım. Belki dilimden düşer.

deniz kokusu getiriyorum
nem sinmiş tuzlu bedenime
sabah ayazından, gözlerim kıpkırmızı
bir şarkı tutturmuşum rastgele
durduramıyorum
deniz kokusu getiriyorum
karlı dağların ötesi
özgürlük
dibi deniz
işte akdeniz
uçarı bir hafiflik
uçuşuyor başımda
inanamıyorum
yarım gün uzakta, ankara (/istanbul)
sokaklarında uslu kentliyi oynamak için
yine gazeteleri okumak
yine gece bıkkınlığı
yine sabah telaşlarına alışmak için
deniz kokusu getiriyorum
güneş kavurmuş tenimi
bir sevişme sonrası gibi
neden umursamaz ve yalınım
hiç bilemiyorum

bülent ortaçgil

7 Kas 2010

Çocuklarda Cinsiyet Farkları, Doğuştan mı, Sonradan mı?

Çocuklarda cinsiyet farklılığı üzerine yapılan bazı deneyleri okumuştum ama üzerinden zaman geçti. Genelde benim okuduğum kaynaklar, sadece cinsiyet değil, karakter özelliği gibi algıladığımız bazı şeylerin de aslında yetiştirme tarzıyla ilgili olduğunu söylüyordu. İlk çocuk olmak, ilk erkek olmak, kardeş sayısı, evin küçüğü olmak... Mesela ilk doğanlar, daha muhafazakar ve daha lider kişilikli olurken, en küçükler devrimci ve radikal olurlarmış. İlk doğanlar ailenin derdini tasasını yüklenirken, sonuncular daha ferah, daha rahat olurlarmış. Evde bir kız, bir erkek çocuk varsa bu durum her bireyi etkiliyor filan.

Evren'in yazısı vesile oldu. Tekrar bir bakayım dedim, ben o tarafa bakmayalı ne araştırmalar yapılmış, neler çizilmiş. Şu yazıyla karşılaştım:


Kitabı okumadım ama yazıdan bir iki bölümü çevirme isteği duydum. Yapılan bir araştırmada yeni doğmuş bebeklere cinsiyeti belli etmeyecek kıyafetler giydirilmiş. Gözleyenlere (kız bebek olmalarına rağmen) erkek bebekleri gözledikleri söylenmiş. (Aslında erkek olan bebekler için de kız denmiş.) Erkek olduğu sanılan kız bebeklerin daha "sinirli ve stresli" olduğu söylenmiş. Kız sanılan erkek bebekler için de "mutlu ve sosyal" olduğu söylenmiş. Bebeğin kız ya da erkek oluşunu bilişimiz bizim "algımızı" değiştiriyor.

Başka bir araştırmada kız bebekler ve erkek bebekler birebir aynı motor gelişime sahip olmalarına rağmen, kız anneleri onları azımsamış. Daha çok küçüklerken bizim cinsiyet hakkındaki fikirlerimiz aslında çocuklarımızı kısıtlıyor. Kızlar efendi gibi oturur, oğlanlar hareketlidir diye düşünen kişiler kızlar oturmadığında huzursuz olacak, oğlanlar koşturduğunda oğlan işte diyip geçeceklerdir. Bunu böyle söylememize bile gerek yok. Farkında olmadan inanmamız yeterli.

Yazıya bakarsak, "kadın beyni daha holistik canım" gibi yıllardır laf arasında kullandığımız teoriler de toplamda 14 beyin incelenerek yapılmış 1982deki bir makaleye dayanıyormuş. Yapılan 50 başka çalışma ortada fark görememiş. Bir yerde bir yazı okuyoruz ve hop aklımızda kalıyor. Önyargımızı pekiştiriyorsa ya da hoşumuza gidiyorsa anlatmaya devam ediyoruz. Kulağa da ne güzel geliyordu oysa holistik beyin:)

Dört yaşına gelindiğinde artık cinsiyetler arasında farklar gözlenmeye başlıyormuş. Kurulan göz teması, duygusal ifade yeteneği, sözel yetenek... Ama yazarın iddası bunun aslında anne ve babaların çocukla kurdukları temasla ilgili olduğu. "Erkek çocukların duygusal olarak daha uzak ve daha az sözel" olması bir çeşit kendini gerçekleştiren kehanet oluyor diyor yazıda. 

Oyuncak meselesine gelirsek... Genelde şu iddayı duyarsınız diyor: Bebek/kamyon tercihi o kadar erken bir zamanda yapılır ki çoğu insan bunun doğuştan olduğunu sanır. Çocuklar 6-12 ay arası cinste de bebekleri tercih ediyorlarmış.  Bir yaş civarı hangi cinsiyette olduklarını algılayıp o cinsiyetle özdeşleşmeye çalışıyorlarmış. 

Benim okuduğum bir başka kitapta (raising our children, raising ourselves) kız çocukları düştüğü zaman ailelerin ya hep kaldırdığını, ya da hiç kaldırmadığını ama tutarlı davrandığını okumuştum. (biz çok kötü düşmedikçe kaldırmıyoruz, ah vah etmiyoruz, kendi kalkıyor.) Oysa erkek çocuk sahibi aileler, bazen kaldırıp, bazen kaldırmıyormuş yerden. İlginç bir fark. 

Kitabı sipariş edeceğim amazondan. Okudukça daha fazla bilgi vermeye çalışırım. Gerçekten de ilginç bir konu. İyi yahu, benim kızımda tuhaflık yokmuş. Oyuncakçıda taciz edilsek de gönül rahatlığıyla mekanik oyuncaklarla oynayabilir, dedemiz tamir yaparken gidip yardım edebilir, iki çekiç de biz sallayabiliriz. 

iyi pazarlar:)

5 Kas 2010

Öylesine...

Ne istediğini bilen. İstemez olursa değiştiren.
Tutarlı olacağım diye kendini zorlamayan.
Başkalarının değil, kendi gönlünün peşinden giden. Başkalarının ne diyeceğini, ne düşüneceğini o kadar önemsemeyen.
Kontrol sahibi. En ufak bir hırgürde hemen alevlenip dağı taşı yakmayan.
Etki ve tepki arasına zaman koyan. Etki olduğunda, tepki vermeden önce bir derin nefes alan.
Gaza gelmeyen. Anlık tepki vermeyen. Reaksiyoner olmayan.
Alıngan, duygusal, kırılgan... olmayan.
Rahat, sakin, huzurlu, mutlu....
Sonuçlara değil süreçlere bakan.
Hayatın her anının kutsal ve geçici olduğunu bilen. Kıymet bilen.
Hoyrat olmayan, haksızlık yapmayan. Adaleti önemseyen, ama her yönüyle.
Kendini dünyanın merkezi sanmayan. Kendini dünyaya hediye sanmayan.
Ama kendi kıymetini bilen. Kendinin farkında.
Ortaokulda, ilkokulda kız çeteleri oluşturup dünyaya o pencereden bakmayan.
Grup psikolojisi dinamiklerinin farkına varıp sürüyle bir olmayan. Gruba uyum... hallerinin getirdiği irrasyonel duygulara kapılmayan, kapılsa da farkedip kendini sorgulayan.
Gerekirse, tek ses bile olsa inandığını söyleyen. Gerekirse ters düşen, zıt düşen.
Yanında bir kız olmadan tuvalete gidebilen.
Her konu kendiyle ilgili... sanmayan. Her söze ben diye başlamayan, her sözü ben de diye kesmeyen...
Başarı odaklı olmayan, aferinlerin peşinde koşmayan....
Kendi elindekini başkasına vermeyen, başkasının elindekini almayan.

2 Kas 2010

Oyun Grupları, Bir Mim ve ortaya karışık düşünceler...

Ela küçükken oyun grubu ihtiyacı çok hissetmedik açıkcası. Blogcu arkadaşlarımızla bir araya gelip, ara ara beraber oynamalarını izledik. Bol bol parka gittik. Yazlıkta diğer çocuklarla kaynaştık. Ama düzenli bir şekilde bir araya gelme şansımız olmadı.

Kışın gelmesiyle beraber parka gitme imkanımız kısıtlandı. Çok hareketli bir kızım var. Evde sehpaların üzerinde gezeceğine enerjisini atabileceği bir yer olsun istedim ve Gymboree'ye yazıldık. Bir süredir gidiyoruz. İyi yanları var: Diğer çocuklarla bir arada oluyor. Koşturuyor, zıplıyor, tırmanıyor. Değişik aletlere biniyor. Bana göre fazla aktivite ve koşturmaca var ama kızım sevdi. O da meğer koşturmak istermiş. Bana göre eğitici, öğretici faydasından çok bedensel olarak hareket etme, hoplama, zıplama kısımları önemli. Ama şarkılar neden ingilizce? Up and down derken Ela'ya altyazı geçmek komik geliyor. Şimdilik gidiyoruz bakalım. Ancak fiyatı az değil. Devam eder miyiz bilmiyorum.

Perşembe günü bir yeni oyun grubu dememiz olacak. Onun için fena halde heyecanlıyım. Bakalım neler olacak, göreceğiz. 

Bir yandan anaokulu arayışı sürüyor. Daha erken ama bir yerden başlayalım diye düşündük. Dün yüksek sesle düşünürken, ne yaptığını bilen fakat ukala mı, yoksa ukala olmayan ama ne yaptığınt ı da tam bilmeyen mi dedim. Doğru yanıt ne yaptığını çok iyi bilen ama ukala da olmayan. Ve tabi en önemli faktörlerden biri eve yakın olan... En güzeli daha küçük bir şehre taşınıp kız meslek lisesi anaokuluna göndermek ama... ama... bakalım.

Sadece Anne'nin sobesini yanıtlamadık. 10000 ytl ekstradan gelse ne yaparız.Sanırım şimdilik dokunmadan bir kenara koyarım. Şu an erken henüz ama ilerisi için almak istediği bir eğitim ya da enstrüman olursa harcamak için kullanırım. (piyano istedi mesela ne bileyim:)

Haftaya Antalya'ya gidiyoruz. Anane ben Eya. Anneanemin mevludü olacak. Oradaki anneleri görme şansım olacak mı, heyecanlıyım. Tatil havası sarıyor hemen. Gerçi gene çalışıcam ben ama olsun.Kalabalık Ela mutlu. Gene gidemedik Dubai'ye:)

Parça parça yazıyorum. Üç cümle orada, üç cümle burada.Yüzüklerin efendisinde neden Gandalf beyaz olunca saçına düzz fön çekilmiş?


1 Kas 2010

İyi ki Doğdun Nurturia...

Nurturia hayatımıza gireli bir yıl olmuş. Anlatması kolay değil.

Çocuk sahibi olmak insanı ait olduğu topluluklardan bir anda koparıp ıssız bir bölgeye atıyor sanki. Hamilelikte işaretlerini veriyor ama asıl doğum sonrası vuruyor. Siz o siz değilsiniz. Ne gece çıkayım, bi dolaşayım açılırım kalmış... Ne üç satır kitap okuyayım, düşüneyim. Özellikle ilk zamanlarda ara ara aklınıza ilginç düşünceler (bebek harici herhangi bir konu) geliyorsa muhtemelen yardım alıyorsunuz demektir.(anne/bakıcı/yardımcı:) Eğer yardımsız düşünebiliyorsanız sizi tebrik ediyorum. İlk zamanlar süt, kaka, uyku üçgenine ara ara eklenen bir de aşılar konusu vardı. Sarılık, hastane, süt, pompa, yetti mi, kilo aldı mı, kaka neden yeşil... derken. Gündelik sohbet çeyiz sandığının köşesine sinmiş. Memleket meselesi yeşil kakadan önemli değil... gibi geliyor. Sokaktan itfaye geçse kimin evi yanıyor demeden önce aman bebeğim uyanmasın diyen biraz bizmerkezcil bir dönem geçiriyor insan. Lohusa depresyonu filan da varsa tadından yenmez.

Bir anda "dışarıda akan hayata pencereden bakan" tadında hissedebiliyor insan kendini. İşe dönülüyor. Arkadaşlarla görüşülüyor fakat... İnsanın aklında olan diline vuruyor. Sosyal ortamlarda "çocuğumun kakasını anlatmamalıyım, anlatmamalıyım, sürekli ondan bahsetmemeliyim, haydi şimdi anlattığı şeyle ilgili bişey sor" derken buluyor insan kendini. Damdan düşenin halini damdan düşen anlıyor tek bir farkla. Çocuğu büyümüş olanlar o dönemleri unutmuş:) Çocuğu olmayan anlamıyor.

Daha beteri de var. Belki de annelerle görüşüyorsunuz ama onların hepsinin çocuğu mışıl mışıl uyuyor. Ninni bile söylemiyorlar yani uyusun diye. Evi de arşınlamıyorlar. Süt desen şırıl şırıl. Çocuklar zeka küpü. Tamam bizde bi sorun var herhalde demeden önce...

Nur hanım teyzeye bir sormak lazım. Nur Turia. Kendisi 7000+ nöron kümesinin sinerji oluşturmak için bir araya gelip senin çocuğunun derdine kafa yordukları mekanın sahibi teyze. Arada çay kahve yapar, yemek tarifi verir. Bir büyüğümüz, dert ortağımız. Şimdiki çocuklar harika mı girin bakın, anlatır.

Bir sosyoloji okumadığıma yanarım. Kaç tez çıkardı ordan şimdi kaç tez. İlla her insan kendine benzeyeni buluyor. Çeşitli şekillerde yaşamak mümkün. Güncelleme delisi olmak var. Başına her geleni yazan var. Onu okumayı seven var. Her soruya yanıt veren var. Hiç bir soruya yanıt vermeyen var.  Anı defterini sonuna kadar yazan var. Üşenip yazmayan da var. Delisi var, akıllısı var, genel müdürü var, bakıcısı var. Çeşitli meslek gruplarından, illerden, ülkelerden kadınlar ve erkekler. Babalar da var. (İyi ki...)

Ortak nokta, çocuklarına duydukları sevgi... Ona şüphe yok işte.

Nurturia daha da büyüsün isterim.
Kimseler bu olanaktan mahrum kalmasın isterim.

Okumadıysanız okuyun: anne salaklıkları... 

27 Eki 2010

Bilimsel Sobe...

Yazdı, bir eposta düştü kutuma. Blog yazarlığı ve anne-baba bloglarıyla ilgili bilimsel araştırmalar yapan, tezler üreten arkadaşlarımız varmış ve araştırırken bana rastlamış. Yazdıkları o kadar içtendi, o kadar sahiciydi ki bir an beklemedim. Derhal yolladığı soruları yanıtladım. Bilimsel çalışmalar yapan, fikir üreten, sorgulayan bir insana yardım etmiş olmanın mutluluğuyla hayatıma devam ettim.

Sorulardan biri,"bu soruları mim halinde diğer blogcularla paylaşmak konusunda ne düşünürsünüz"dü. Olumlu yanıt verdim.. Benim tanıdığım blogcular, işin içinde bir de böyle ulvi bir amaç olunca elbette boş bırakmazlar isteğimizi diye düşündüm.

Bir kaç gün önce, bunu bir sobe olarak başlatma ricası geldi. Ben de sizlerle paylaşıyorum. Şöyle bir yöntem uygulamayı rica etti.  Bu sobeye katılanlar, şu adrese yazdıkları sobenin adresini ya da yazdıklarını yolluyorlar yazınca: annebabacocukbloglari@gmail.com.


Bu sobeler genelde bağlantılar üzerinden takip ediliyor ama bazen öyle oluyor ki bağlantı kırılıyor. Konu bilimsel bir çalışma olduğu için aman boşa veri gitmesin kaygısıyla böyle bir yöntem seçilmiş. Ama biz elbette yazacaklara ve sobeleyene link vermeyi ihmal etmeyelim. Şahsen ben çok merak ediyorum yanıtları. (Bir de keşke sosyolog olaydım da nurturia üzerinde araştırma yapaydım diye geçiriyorum bugünlerde)




sadeceanne, kitubi, pratikanne, annevebebişi, kirazsevdası, kuzununannesi,  hülyanıntunası, gününçorbası


Sobe!

Lütfen okuyan hemen üzerine alınsın ve yanıtlasın:) İlla sobelenmeyi beklemeyiniz....

Anne-Baba-Çocuk Blogları
“Mim” Soruları


1. Bir zamanlar “bebek günlükleri” vardı. Sizce bloglar onların yerini aldı mı?


Blog dışında ayrıca bir bebek günlüğü tutmuyorum. O nedenle sanırım aldı diyebiliriz.


2. Blog yazarlığı ebeveynlik tarzınızı etkiliyor mu? Nasıl?


Yazarlığı değil de okurluğu etkiliyor diye düşünüyorum. Tek kişi belirli sayıda kaynağa ulaşabiliyor. Bazen blogcu bir arkadaşınız hiç duymadığınız bir kavramdan/kitaptan/konudan bahsetmiş oluyor. Zenginleşiyorsunuz ve ona göre daha farklı bir yöntem geliştiriyorsunuz.


3. Anne-baba-çocuk blogları blog dünyasını etkiliyor mu? Nasıl?


Genelde blog dünyasında anne-baba-çocuk bloglarını çok ciddiye almama hakim gibi geliyor. O nedenle ne kadar etkiliyor, nasıl etkiliyor bilemiyorum.


4. Çocuk büyütmekle ilgili olarak, bloglar olmasaydı kesinlikle farklı davranırdım dediğiniz bir şey var mı?

Var. Örneğin bezsiz bebek konusunu okumamış olsaydım, kitabı duymamış olsaydım belki ben de herkes gibi 2 yaşına kadar beklerdim. Oysa okudum, eyleme geçtim ve önemli bir fırsatı kaçırmamış olduk böylece.


5. Anne-Baba olmak meslek mi yoksa üstlendiğimiz toplumsal rollerden biri mi?


Kesinlikle meslek değil. Ayrıca çok sevdiğim bir mesleğim var, iki işim var. Anne olmak artık benliğimin bir yönü.


6. Anne-baba-çocuk blogları, babaları nasıl etkiliyor?


Genel anlamda nasıl etkiliyor bilmiyorum. Ama kızımın babası da, benim babam da bu blogun sıkı bir takipçisi. Bir kaç gün yazmasam babam arayıp hani yazı diye sitem ediyor. Kızıımın babası da yazdıklarım hakkında yorum yapıyor, düşüncelerini paylaşıyor.

7. Bloglar yoluyla gerçekleşen bilgi ve deneyim aktarımı büyükanne-büyükbabaların bilgi ve deneyimini değersizleştiriyor mu?


Zaman geçtikçe bilgiler değişiyor. Bir zaman doktorların söylediği bir şey, bir sonraki kuşakta tu kaka oluveriyor. Bazen gerçekten bilimsel gelişme nedeniyle böyle oluyor. Bazen de dalgalanma. İnsanın yolunu bulması zor. Bilgi biraz değersizleşiyor çünkü yeni bilgiler eskilerin yerini alıyor. Yeni kitaplar, internet. Blog da bu kanallardan biri. Ama deneyimi değersizleştirdiğini düşünmüyorum. Teoride ne kadar bilirseniz bilin, pratik başka bir şey. Kızımı ilk kez yıkarken annem yanımda olduğu için mutluyum:)


8. Anne-baba-çocuk blogları sözkonusu olduğunda, blog yazmayı daha ne kadar sürdürmeyi düşünüyorsunuz?


Blog yazmayı sürdürürüm herhalde ama zamanla konu kızımdan çok bana dönmeye başladı. Annelik eskisi kadar yoğun değil hayatımda. İlk başlarda gecem gündüzüm, emdi mi, içti mi, uyudu mu etrafında dönerken, o bağımsızlaştıkça ve büyüdükçe bu konuların hayatımdaki yeri azaldı. Blogumu seviyorum ama zamanla çok fazla anne blogu olarak kalamayacağını düşünüyorum.

9. Yazdığınız blog kapansa ya da kapatılsa bloglar yoluyla kurduğunuz sosyal ilişkiler devam eder mi?


Devam eder. Çok yakın ve özel ilişkiler kurduk. Zorluklarımızı, güzelliklerimizi paylaştık. Ben süreceğini düşünüyorum.

25 Eki 2010

İki Sobe burda, Üçüncü yolda...

Zamansızlıktan ilgilenemiyorum fazla. Taa ne zaman sobelenmiştim.

En popüler yazılarım:(anneyazar sobesi)


12 Şub 2009, 11 yorum

14 Ara 2008, 19 yorum

24 Ara 2008, 5 yorum

21 Şub 2009, 7 yorum

05 Ağu 2010, 20 yorum



Gördüğünüz gibi blogumu en iyi tanıtan şey yeşil kaka olmuş:) Bu konuda dertli çok... Bezsiz bebeği de katarsak, en popüler üç yazımın konusu ortaya çıkıyor:)))

Normal doğum hikayelerini birleştirdiğime seviniyorum. Hamileyken insan güzel, cesaret verici öyküler okumak istiyor. Kötü anı her yerde, iyisini buldu mu bırakmamalı. Eğer bildiğiniz güzel normal doğum anıları varsa, yollayın güncelleyelim..



Kitap Seçim Kriterlerimiz: (K.i.s.d)

Geldik zor sobeye...


1. Boncuğunuza kitap seçerken en çok önem verdiğiniz kriterler neler?
İki çeşit kitap alma yöntemimiz var. Görerek, internetten. Görerek aldığımız genelde daha ihtiyaca yönelik oluyor. Gidip kitapçı geziyoruz uzun uzun. Ela'nın beğendiklerine bakıyorum. 
  • Yapıştırmalı kitaplara düşkün olduğu için onlardan alıyoruz. Orada yapıştırma sayısı ve grafik kalitesi önemli.
  • Öykünün bizim konularla ilgisi + çizimler belirleyici oluyor. (Hayvanlar, balıklar tercih konumuz. piramitlerle ilgili bir kitap aldıydık mesela sonradan hiç açmadı. (Bak sen!))
  • Genelde babası ve Ela gittiklerinde güzel kitaplar alıyorlar. (Babası etikete bakmıyor çünkü, kitapsa kutsal, sorgulanmaz alınır. )
İnternet üzerinden.
  • Tübitak yayınıysa koy sepete.
  • Basit öykü, güzel çizim, gündelik olmayan konu
2. Bir kitabın kapak tasarımı sizi cezbeder mi?
  • Evet

3. Çocuk kitaplarının didaktik yaklaşımlarını nasıl buluyorsunuz? (Kolay buluyorum felan diyen olursa-ki ben olsam derdim ya neyse- mızıkçı yazacam)
Şahsen hiç hoşlanmıyorum. Büyük konuşmayayım belki gerekir alırım ama şahsen kitap dediğin daha büyülü olmalı diye düşünüyorum. Var evde, hediye gelmiş de var ama ben okumasını sevmiyorum. Ela için şimdilik, resimler güzelse iyidir anlayışı hakim. Filfil serisi var, bir arkadaştan gelmişti. İşte filfil arkadaşlarına teşekkür ederim der! gibi. Bana çok ters. Ama Ela fil resimlerini seviyor. 
4. Çocuk kitaplarındaki resimler nasıl olmalı sizce? Hikayesini beğendiğiniz bir kitabı ilüstrasyonlarından dolayı almamazlık ediyor musunuz veya tam tersi oluyor mu? Hikayesi uyduruk olan bir kitabı grafiklerine aşık olarak aldığınız oldu mu? Grafiklerde aradığınız temel özellikler var mı? Varsa nedir?
Evet. Grafik çok önemli. Çünkü (itiraf) ben aslında kitabı okumuyorum. Ela ile kitaba bakıyoruz. Teker teker nesneleri gösteriyoruz, onlarla kendimiz hikaye yaratıyoruz. Daha çok resimlere bakıp öyküyü ben uyduruyorum. Yazılan cümleleri beğenmiyorum. Duruma göre öykü değiştiriyor, Ela bir konuyu daha fazla önemserse biz de orayı uzatıyoruz filan. Doğaçlama gidiyor. Öykü güzelse benim işim daha kolay oluyor ama çizimler yol gösterici şimdilik. Zamanla bu iş belki tersine döner ama henüz durum budur.
Aradığım özellikler. Güzel olmalı. (Güzel nedir?) Bir kere çok cıngıllı çok karışık resimler yoruyor. Ama çok düz, kenarları belli balıklar mesela da sıkıyor. Meraklı minik dergisi tadında grafikleri çok seviyorum ben. Konu ne olursa olsun anlatacak çok şey çıkıyor. Mesela bi kız banyoda balık taklidi yapıyor olsun. Maketini yaparken arkada kitaplık oluyor, kitaplığın üzerinde gezen bir kedi oluyor, orada anne baba çocuk fotoğrafı duruyor. Çocuk uyurken kedi yatağa kıvrılıyor... Böyle detaylar oldu mu çok seviniyorum ben. Ela da seviyor... 
En sevmediğim şey de dımdızlak orta sınıf evi türü grafikler. Kalorifer peteği, cam, camdan gözüken manav. Yemek masası. Doğa olsun, evlerimiz zaten çok sıkıcı. Bomboş duvarlar olmasın kitaplarda. 
5. Çocuğunuzun şu anda en çok sevdiği 3 kitap hangileri? Bu kitapların bir ortak yönü var mı?
Bugünlerde en sevdiği kitaplar:
  • Denizdeki 1001 şeyi bulun. Daha önce Esra bize 1001 hayvanı bulunu hediye etmişti. Kitap aslında 3+ ve grafikler bana göre çok karışık ama Ela çok seviyor. Anlat anlat bitmeyen bir kitap. Denizdeki... halini ben de sevdim.
  • Doktorda... Tam adını bulamadım bi an. 3 çocuklu bir aile doktora gidiyor. Güzel çizimli bir kitap. Günün sonunda annenin suratındaki bezgin ifadeye ve içtiği çaya bitiyorum.
  • Çiftlikte. İçinde avav, mee, möö olsun on kuruş fazla olsun. Zürafa olsun, zebra olsun, aslan olsun... 

6. Bir çocuk kitabı yazsanız hangi temayı işlemeyi düşünürdünüz, ya da temasız öylesine bir masal mı uydururdunuz?
Aşk için ölmeli aşk o zaman aşk. Hiç bir ahlaki sonucu olmayan, hiç bir şey öğretmeyen bir öykü olurdu bu. Fantastik olurdu. Bilim kurgu olurdu. Büyülü olurdu, harikulade olurdu, rengarenk olurdu, konuşan hayvanlar, yürüyen ağaçlar olurdu, Tolkien olurdu, Ursula olurdu, hobbitler olurdu... Bu yaşa ne kadar uygun olurdu bilmem ama her yaştan çocuklara (+3 olsun +73 olsun) uygun olurdu...
Bir sobe daha var başlatacağım. Akşama doğru ya da yarın sabaha pişmiş olur.

22 Eki 2010

Hayat İnan Çok Kısa...

Hayat biz planlar yaparken başımıza gelen şeymiş demiş John Lennon. Çok severim kendisini. Yüz Dünya Büyüğü diye bir eserim olsa onu mutlaka almak isterim. (Canım Kurt Cobain'i de yeri gelmişken analım.) Bizde zaten plana gerek yok, pilav olsun yeter. 

Bazen bir haber, bazen okunan iki satır, gündelik hayata damgasını vurabiliyor. O zaman ne metrobüs, ne bilmemnenin taksiti, ne de keşke şuraya bi kitaplık daha alsam, keşke düşünme pijamalarımı giysem gibi kaygılar pıss diye uçuyor. Nedir bizi hayatta tutan? 

Hayat inan çok kısa... diye başlayan şarkı, boşvermişim diye gidiyor. Tam tersi doğru bence. Hayat inan çok kısa, bu nedenle boşvermemeli. Bazen top defalarca ayağımızın ucuna geliyor. Fırsat fırsat üzerine. Sen vuramıyorsun. Kaçırıyorsun, başka yöne bakıyorsun, o anda aklında başka bir şey var. Top tekrar geliyor. Korkuyorsun aslında. İstesen en kralını atacağını bildiğinden korkuyorsun. Atmayı bilmediğinden değil. Şimdi ayağı kaldır, topa vur... En mükemmeli olmazsa sayılmaz, sen de adam mısın diyorsun içinden. Korkuyorsun. Halin yok, vaktin yok, enerjin yok, sular kesik, filan. Konfor illa da aldığın bilmemkaç milyar maaştan ibaret değil. Konfor alanın, kendini rahat hissettiğin her yer, henüz kurmadığın işlerini, çizmediğin resimlerini anlattığın dost ortamın da o konforun alası olabilir. 

Çocukken korksak da, utansak da, çekinsek de sokağa çıkardık. Öylesine cazipti ki sokak. Her zaman evden daha iyiydi. Büyük çocuklar, anlamını bilmediğin kelimeler, bazen kıran kırana koşturmacalar olsa da. İlla çıkılacak o sokağa. Çıkana kadar kıvranır durursun. Bir çıktın mı da girmek istemezsin. Çocuklar iyi, kötü, uslu, zekii, şımarık vs olabilirler. Ama tek bir ortak yanları vardır demiş Idle Parent kitabı. Tutku!... Çocuklar her neyi isterlerse tutkuyla isterler, sonuna kadar. Kendini yerlere atarak ağlamalarıyla da, unutmamalarıyla da, bir oyuncağı alamayınca dünyanın sonu gelmişcesine tutturmalarıyla.... Bir yaprağı on dakika incelemeleriyle, karınca görünce sevinçten hoplamalarıyla. Sonradan bir şeyler oluyor bu tutku işinde. Hayatım boyunca bakıyorum çevreme, o tutkusu ayakta olanları sevmişim, değer vermişim. Başka neyimiz var? Nedir bizi ayakta tutan?

O küçük anlamsız hobilerde gizli ruhumuz. O yazılamayan hikayede. Çizilemeyen resimde. Çok küçük gözüken, çok anlamsız minik bir kırıntı, bir çocuk kitabının içindeki bir sayfa, koltuğun arkasından merhaba diyen ördek. Peki benim kızım o ördekleri her bulduğundan neden sevinçle kıkırdıyor? Ben görmemiştim orda ördek olduğunu filan. Yeni gözlerim oldu Ela. Demek ki açmak gerek. Dün eğitimden dönerken, ağaçların altından geçtim. Tam geçerken bir rüzgar esti, bütün yapraklar döküldü. O anı durdurmak istedim, resmini çekmek, duvarıma asmak. Hayat bir an. Sonrası yok. O anda ne hissedebildiysen artık. Bütün yapraklar sarı sarı döküldü, sanki benim için. Halbuki her gün olan şeye binbir anlamı ben yükledim. Olsun. O yaprakları özenle toplayıp kağıtlara yapıştıran ve odasının duvarına asan benim kızım.O yapraklar için şükran doluyum ben.

Bildiğimizi sandığımız şeyler, gördüğümüzü sandıklarımız. Yeni bakışlarla yeniden başlamak... O küçük anlamsız gereksiz ıvır zıvıra değer vererek. Hayat inan çok kısa...