27 Şub 2010

Kısa kısa...

Öyle yorulmuşum... Yatıcam şimdi.

  • Bugün Ela köpek görünce bana bakıp "havhav " dedi. Çok sevimliydi, böyle dener gibi söylemesi.
  • Öksürürken "anne öhö" dedi. Buna benzer cümleleri var. Öhö'de beni taklit ediyor bi de.
  • Sürpriz sepetine saç kurutma makinası koymuştum. Alınca saçına tutup oooo diye ses çıkardı.
  • Parkta salıncağı bekliyoruz, bekliyoruz. Popo salıncağa değdiği anda iniyor. Anlamadım ben onu. Büyük oğlanlar dev gibi kamyona kum yüklemişler. Bizim de kamyonumuz var, tırmık ve küreğimiz var, anneanne aldı. Benim de bir kırmızı kamyonum vardı. Ailecek meraklıyız biz nakliye işine.
  • Parkta kamyona kum yüklerken tırmığı kenara vuruyorlarmış ki kumlar dökülsün. Dün evde jengalarla nakliye işi yaparken tık tık kenara vuruyor gene benim kız.
  • İtiraf.com. Bilgisayar başında çok zaman geçiriyorum. Ela ile bilgisayar başında slideshowla hayvan resimlerine bakıp isimlerini söylüyoruz. Bi de şu oyunu oynuyoruz bazen: Animal Sounds
  • Ela ve TV konusunda katıyken, bilgisayar konusunda hala kesin karar veremedim. Youtubedan şarkı dinleyip dans da ediyoruz. Ekran başında olması kötü, etkileşimli olması iyi. Klavyeye güzel basıyor. Youtubeda şarkıyı durduruyor, başlatıyor ve başa alabiliyor. Etkileşimli dev bir oyuncak gibi... diye düşünüyorum ama bilemiyorum.
  • Bugün ilk kez tuz seramiği(oyun hamuru) yaptık. Biraz eğlendik ama daha zamanı gelmemiş. Bir kaç kez tadına baktı Ela.
  • TVde Forrest Gump'u görünce hüzünlendim nedense. Bahane arıyorum sanırım.
  • Bana bulaşmayın... Mırrrr.

26 Şub 2010

Kış Şarkısı



Bugün hava sıfırın altında on
Seni düşündüm ama inan bu son
Mesela sen hiç kardan adam yaptın mı
Basılmamış kara bastın mı
Ve üzülmek için çaldın mı bir kış şarksı

Bugün hava sıfırın altında on
Seni özledim ama bence bu son
Mesela sen hiç buza basıp kaydın mı
Eldiven ve atkı aldın mı
Ve üzülmek için çaldın mı bir kış şarkısı

25 Şub 2010

Hong Kong III


Ne zormuş gezi yazısı yazmak. Sen gak diyene kadar gündem değişmiş oluyor. Ama madem niyet ettim, niyet eyledim yazayım mutlaka. Belki başka gidenler olur onlara bir faydam olur.

En son peak tramda kalmıştık sanırım. Bize illa bu Victoria's Peak'a gece gidin, güneş batarken gidin dediler. İnternette de öyle. En son bindiğimiz bir taksideki çinli şöför dili döndüğünce akşam gidin akşam diyince bu kadar adam yanılıyor olamaz dedik. Biraz da yorgunluktan akşama doğru tram önündeki sıraya girdik. Hong kong ulaşım araçlarını da ilginçleştirip turist atraksiyonu olarak tanıtmada başarılı. Bizim tünel gibi.



Tram bildiğin finüküler. 45 ila 37.5 derece arası bir eğimle dümdüz bir tepeyi çıkıyor. Sonra da geri geri iniyor. Oktopus kart geçiyor. O korkunç sırada en medeni halinle bekliyorsun. Ne zamanki trama binecekler platforma çıkıyor, orada bir izdiham var. Bir şekilde (sevgilinin ince hesabı sağ olsun tam kapı önünde açıldı) biniyoruz ve oturmayı başarıyoruz. Çıkışta manzara muhteşem ama tepede...


Gerçekten dedikleri kadar varmış. Meğer biz şehir manzarası görmemişiz.

Tepede bir alışveriş merkezi var. Anı ürünleri, lokantalar. Bu arada alışveriş merkezinin tuvaletlerinde bildiğimiz alaturka tuvalet vardı. (Alaturka tuvalet konusunda ilginç bilgiler için wikipediayı okumanızı öneririm. Bu tuvaleti ağırlıklı kullananlarda hemaroid olmuyormuş. ) Bu işe çok sevindim, umumi yerlerde alaturka en hijyenik gelmekte bana. Acıkmıştık, lokantada yemek yedik. Sonra tram terasa çıktık. Manzara muhteşemdi. Güzel çekemedik, çok kalabalıktı. Görmeye değermiş. Dönüşte çok üşüdük. Yine tepe, yine soğuk. Sling içinde bebeler. Dönüşü tramla yaptık yine. Dolandık, fotoğraflar çektik. Central'da orda burda dolaştık.

Son gün alışveriş günü. Ladies Markete gittik. Bana bizim bildiğimiz pazardan farklı gelmedi. Kozyatağı semt pazarının kıyafet ve çanta kısmını al. Ürünler bile hemen hemen aynıydı. Pazarlık inanılmaz. Kendime inanamayarak çatır çatır pazarlık yaptım. Gerçi muhtemelen bana öyle geliyor. Memnun bir şekilde sattıklarına göre sandığım kadar olmamalı. Ordan cadde boyunca yürüdük. Applestorela bir işimiz vardı onu hallettik. Bu arada elektronik Hong Kong'da Türkiye'ye göre ucuz ama sudan ucuz gibi bir durum yok. Bir de güvenilir yerden almak lazımmış. O bölgede dolaştık durduk. Yorulunca meyveli tatlılar yapan bir yere oturduk. Enteresan şeyler içtik. O gün de öyle caddelerde kaybolarak geçti. Akşam havalaanına gittik. İlk gün rastladığımız Alman ekip benim uçakla İstanbul'a dönüyormuş. Onlarla sohbet. Pasaporttan geçtikten sonra sevimli Hong Kongluların anketini yanıtladım. Havalanı güzel. Kitapçıdan bir dolu kitap aldım, yol boyu okudum. (Hala okuyorum) Sonra ayrılmanın hüznü...

Dönüş uçağı çok daha konforlu. Sayısız film, oyun. Tek sorun hava kötü ve cidden sallanıp durduk. Geldikten sonra bir gün boyunca çevrem hafif hafif sallanıyormuş gibi geldi.

İzlenimlerimi toparlamam gerekirse... Hong Kong'a gitmek Çin'e gitmek değil. Sevgili o konuyu çok net olarak belirtti. Keşke Çin'e de gidebilseydik vize işini halledip. Güzel bir seyahat oldu. Kendimi evimde hissettim. Bir Avrupa şehrinden daha çok zaman zaman. İnsanlar genel olarak çok doğal geldiler bana. Yüz ifadeleri yabancı gelmedi, rahatsız etmedi.

Yine de... İnsanın evi gibisi yok. Döndüğüme sevindim. Sevgili de gelsin artık. Ela da, ben de çoook özledik.


22 Şub 2010

Hong Kong II


Öncesi için:

Nerde kalmıştık? NGONG Ping 360 Cable Car ile dağların, göllerin üzerinden uçuyoruz. Bizim Çin'li aile kabin içinde ayakta oynadıkça, kabin sallandıkça huzursuz oldum. En atraksiyonlu kabine binmişiz bilmeden. En sonunda durup da inince rahatladım. Bugüne kadar sadece bir tane kabin aşağı düşmüş. Çok rahatlatıcı bir bilgi değil benim açımdan.

Bulunduğumuz yer Lantau adasının tepesi. Kabinde yolculuk ederken uzaktaki havaalanına inip kalkan uçakları izleyebiliyorsunuz. Soğuk. Normalde üşümeyengillerden olan bizler donuyoruz. Sevgili montunun önünü kapatıyor. Yedek şalı çıkarıp kafama doluyorum. Çevremizde her yaştan ve her milletten insan var. Puşetlerde çocuklar, slinglerde bebeler. Bacaklar çıplak. Ve gerçekten her yaştan insan, dağ taş demeden geziyor. İnsan kendini düşünüyor tabi. Çocuğu arkada bırakmışsın. Getirsek olur muydu. Olurdu. Neden olmasın. Getirirdik ama biz altına bir de kilotlu çorap giydirirdik. Kendimiz de üşüdüğümüz için. Diğer anne babalar da, çocuklar da üşümüyor gibiydi. Pek taktir ettim hepsini.


İndiğimiz yerde pek çok dükkan, yiyecek içecek mekanı ve anı olsun diye ıvır zıvır satan yerler vardı. Yani Buda'yı düşününce, böylesine kapitalizmin merkezine mi geldik yoksa hissi insana çarpıyor biraz. "Rahmetli Buda bunları görse mezarında ters dönerdi" diyip acıkmış olmamıza rağmen zincir restorantlara itibar etmeyip, tapınağa doğru yürüdük. (Tabi uzun zamandır gitmediğim içim mesela Sultanahmet camiinin dibinde starbucks var mı bilmiyorum?)
Öncesinde okumuşum Buda kimdir nedir, kendi cümlelerimle sevgiliye bir bir anlattım bir yandan. Eğer çevrede Türkçe bilen vardıysa ve duyduysa onlara bu vesileyle selam ederim.

Tapınağın önünde dev soba benzeri şeyler vardı. Gidip gidip bir takım tütsüleri alıp, onun içine koyuyorlardı (Budistler?). Tapınakta yemek için biletimizi aldık. Sıraya girdik. Neden sonra sıra bize geldi ve oturduk. İlk olarak çorba geldi. Bildiğimiz mısır çorbası. Chopstick kullanma heveslilerine tavsiyem, ilk denemelerini, acemiliklerini mısırla denememeleri olacaktır. Ağır ve büyük ve coss diye çorbaya geri düşebiliyor. Diğer yemekler, pilav (Ela'nın pilavı gibi lapa ve tuzsuz) sebzeler, mantar, fena değildi. Vejeteryan yemeğiydi zaten. Afiyetle yedik.



Sonrasında karnımız doymuş ve ısınmış olarak Buda'nın basamaklarına yöneldik. Tin Than Buddha yani büyük Buda demekmiş. Görece yakın bir tarihte yapılmış. 268 basamağı tırmandık. Diğer heykelleri gördük. Bizimle gezenler Buda'nın önünde eğilip dua ediyorlardı. Biz kenardan geçtik. İçinde bir müze vardı, dolaştık ama hakkını verdiğimiz söylenemez.

Manzara çok güzeldi. Yeşil, bulutlar. Buna rağmen dönüş yoluna düşüp, tekrar teleferike kendimizi attığımızda memnun oldum. Bu defa daha sakin yol arkadaşlarımız vardı, biz de yolculuğun keyfini çıkarabildik. Tekrar metro ve otel.

Cidden yorulmuştuk. Bir süre dinlendik. Sonra tekrar dışarı çıktık akşama doğru. Central'a gidip caddelerde dolandık, amaçsız. Yine herkes dışarda, elde biralar. Pek sosyal ortam. Kendimize yeni bir mekan bulduk. Sohbet, keyif ortamı.

Ertesi gün, artık yeni yıl geçtiği için meşhur Çin lokantalarının açılacağı gündü. Dim Sumla ünlüymüş bu Hong Kong diyarı. "Yemezsek ölürüz" lokantası da yine Central'a yakın bir yerde bulunan "Lin Heung Tea House"imiş. Niyet ettik gidicez, bir güzel dim sumlardan yiyeceğiz filan. En ideal saati sorduk, hazırlandık. Nokta atışı, doğrudan lokantadayız. Bir de ne görelim... Hong Kong'da yaşayan tüm Hong Kong'lular hah tatil bitti en iyisi gidip şurda dim sum yiyelim demiş. Turistler de (biz dahil) hücum komutuyla kendini orada bulmuş. Açız. Yağmur yağıyor. Açız. Beklemekle olmayacak, artık bi dahaki sefere diyerek çıktık dışarı. Karşıda bir lokanta var, e tamam canım bu da olur derken... İnanılmaz bir sıra daha. Cadde boyu yürüyoruz. Ne kadar Çin lokantası varsa, o kadar sıra var. Gerçekten yani beklemişler ohh tatil bitti, neden dışarda yemiyoruz demişler.

Artık umudumuzu kesmişken, gözümüz küçücük bir dükkandaki bizim mantılara benzer dumplinglere takılıyor. Olur mu olur. Sevimli, genç Çin'li bir çiftin yanına yancı olarak oturuyoruz. Mekan minicik. Arkamızda 6 tane sarışın ABDLi abla kendilerini gayet evlerinde hissederek muhabbet ediyorlar. Sanki hanımlar bu hafta Hong Kong'da buluşalım demişler gibi. Yemekler çok ama çok lezzetli. Buradaki Çin lokantalarına basar. Acaba biz de mantıya değişik şeyler koysak nasıl olur? Patlıcan, kabak mesela? Hem kızarmış, hem haşlanmış yedik. Yedik de yedik. Yanımızdaki Çin'li çifti güldürdük. Soslar konusunda yardımcı oldular. Bundan böyle Taksim'de bir yerde otururken yanıma yöreme turistler oturursa şunu koyun, yoğurtla yiyin gibi yorumlar yapacağım sanırım. Gerçekten fark ettirdi lezzeti

.Çıkışta rastgele gittiğimiz lokantanın da meşhurgillerden olduğunu öğrenmiş olduk. Yolunuz düşerse mutlaka uğrayın. Parmaklarımızı yedik. (Domuz etiyle sorununuz varsa Pork olmayan dumplinglerden de yiyebiliyorsunuz.)

O gün de gezindikten sonra, biraz yorgun düştük. E lost'u dowloada da koymuştuk. Otelde kısa bir ara verip, lost'umuzu izledik. Uçakla yolculuk yapmadan önce Lost izlemek ne kadar akıllıca bilmiyorum.

Victoria's Peak, Hong Kong'un yüksek bir tepesi. Hong Kong Adasında yer alıyor. Gerçekten muhteşem bir manzarası var.

Arkası Yarın...

20 Şub 2010

Yeni Bir Yıl, Hong Kong Macerası. Hoşgelmiş Kaplan Yılı...

Biletler ayırtıldı, otelde yerlerimizi ayırttım. Booking.com sağ olsun. Alternatif rezervasyonlar yaptım. Ela ile gideceğimizi planladığımız için bebek için yatak opsiyonları seçildi... Derken, tek başıma gitmeme karar verdik. Son ayarlamalar yapıldı. Uçak biletini aldım. Otel rezervasyonunu kesinleştirdim ve yola çıktım.

Atatürk Havaalanına erkenden gittim. Geç kalma telaşındansa erken gider, kitabımı okurum dedim. Benim uçağa yakın İş bankasının Millenium Launge'u vardı. Oraya kuruldum. Yemekler, salatalar, içkiler, kahveler. En güzeli sakin bir ortam, koltuklar. Philosophical baby kitabımı açtım. Okumaya daldım. Vakit geldi, uçağa gittim ki, online rezervasyonumda ayırttığım yer nanay olmuş. THY uçağı değiştirmiş. İç hat uçağı gibi bir şey. 9 saatlik yolculuk için insan bir film, bir oyun bekliyor. Yok. Bildiğin Antalya uçağı. Daha kötüsü görevliler son dakikada haberdar olmuş o gün uçacaklarından, çok gerginler. Herkesin yeri değişmiş, yolcular gergin. Böyle bir sinir harbi halinde yola çıktık. Allah'tan yemekler güzeldi. Yanımdaki Brezilya'lı abla Fransız, ben Türk şarabına (kırmızı) dadandık. Biraz sohbet, biraz yan koltuktaki tahmini 9 aylık Hint bebeğe maymunluklar. Biraz daha kitap. Yol boyu okudum. Gerçekten çok ilginç bir kitap. Zihin felsefesi ile ilgilenen herkese anne/baba olmasa bile tavsiye ederim.

Hong Kong'a vardık. Nedense bir an bile sevgiliyle nasıl buluşacağız diye düşünmemişim, "o beni bulur" hisleri. Buldu da... Karşılaştık. Lunar yeni yıl, sevgililer günü, kavuşma günümüz. En romantik kavuşma halleri, düşen çeneler. Hemen hotel shuttleını bulma ve otele gidiş. Otelimiz Harbour Grand Hong Kong. Ela da gelecek diye güzelinden seçmişiz. Hatta, 15 Şubat'ta meşhur bir havai fişek gösterisi var, otelden izleriz diye manzaralı oda istemişiz. Gel gör ki bizim odayı başkasına vermişler. Sigara içilen oda ister misiniz? Hayır. "O zaman odanızı yükseltiyoruz, olur mu?" Olmaz mı... Hayatımda gördüğüm en güzel oda. Baştan başa cam, muhteşem liman manzarası, salon bizim salondan büyük... İnanamıyoruz. 22.Kat. İkinci balayı...

Biraz nefeslenip, yerleşiyoruz. Getirdiğim kaşar peynirlere dadanıyor sevgili. Özlemiş. Etimekler, beyaz peynir. Sonra çıkıyoruz, yeni yıl parade'i var Nathan Road, Kawloon'da. Biz Hong Kong adasındayız. Metroya atlayıp liman altındaki tüp geçitten Kawloon'a varıyoruz. Yağmur çiseliyor ama yağmıyor. Getirsek olurmuş Ela'yı. Ama ne kalabalık. Ana baba günü, felaket. Göremiyoruz bile geçiti. Fenalık geliyor bana zaten. Ara sokaklarda dolanıyoruz, pek güzel. Enerji akıyor sokaklarda. Ela'ya kırmızı elbiseyi alıyoruz. Zaten bütün dükkanlara Ela diye diye bakıyoruz. Bir lokanta buluyoruz, öz hakiki çin yemeği arayışında. Oturuyoruz, yemekler güzel. Chopstick kullanmayı unutmuşum. Sevgili Miyami san olmuş, ben çekirge. Biraz acemilik çekip alışıyorum tekrar. Çilekli bir içki içiyorum, çileğin tadı harika. Yanımıza Alman bir grup oturuyor. Türk olduğumuzu anlıyorlar, pek konuşkanlar. "Ne yediniz, tadı nasıldı, biz de İstanbul'dan geldik" diyorlar. (Aynı ekiple iki kere daha karşılaşıyoruz sonra.) Kimseyle sosyalleşecek halde değiliz, konuşacak çoook konumuz var. Neyse, yemekler bitiyor, kalkıyoruz. Yılbaşı nedeniyle %20 servis bedeli süpriiz. Öyle olsun. Dolanmaya devam. Gece saat ilerliyor, ille de feribot diye tutturmam üzerine limana yürüyoruz. 1881 Heritage'ın orda mola verip biraz daha dolanıyoruz.


(Bu arada şöyle matrak durumlar var. Bu feribot denen şey gerçekten güzel. Sevgili Bostancı-adalar diye dalga geçti ama manzara muhteşem. Gece, şehrin ışıkları vs. Fiyatı da 2.5 HKD. 5 HKD 1 TRL. Kısacası feribot 50 kuruş bizim paramızla. Otelde bazı turlar var, günü birlik transit tur broşürleri. Gayet pahalı turlar, tanıtımda, "üstelikk ferry dahil" diye yazmış terbiyesizler. 50 kuruş!)

Ertesi gün havai fişek gösterisi var. Meşhurmuş. Yeni yıl fişekleri. Bu arada Kaplan yılına giriyoruz. O gün bizim yakada (Bir taksici karşının taksisiyim abi şeklinde Kawloon'a gitmiyorsanız götürmem dedi. ) dolanıyoruz. Havai fişek gösterisi bizi fazla açmıyor. Atlayıp Hong Kong'un barlar sokağı tabir edilen bölgesine gidiyoruz. Gecko Lounge diye meşhur bir şarap barı var.




Tam bize göre. Oralarda bizim gibi kayıp batılılarla beraber (Çinliler çay içer, pek alkol içmezmiş) sigara yasağı nedeniyle elinde bira dışarda takılanların arasından geçip gecenin içine giriyoruz. Tanışıp kaynaşanlarla dolu etrafımız. Burdaki gibi açık hava sobaları var. Kendimi evimde hissettim. Eski komşu sayılır mı? )

Zaten düzensiz olan uykularım iyice kaçıyor, jet lagin etkisiyle saat 5 ayaktayım. Gecelerin adamı olmuşuz zaten geç geliyoruz. Sabah 7 gibi dayanamayıp sevgilinin başına ekşiyorum hadi Buda'ya gidelim. "Tatildeyizz sabah yedii" diyor, dinlemiyorum. Kaaaaalk. "Ne Buda'sı, yat uyuuu" diyor. "Hayıırr, uyursam uyanamam, kalkkk." Nazım geçiyor, sevgili suratsız. Kalkıyor, "sevildiğini bil" diyor ve Buda'ya doğru yola çıkıyoruz. Alternatif ulaşım feribotla ama hava yağmurlu ve soğuk, metroyu tercih ediyoruz. 1.5 saate yakın sürüyor yol. Disneyland'dan bir sonraki durak.

Bahsetmeden geçemeyeceğim, Octopus kart diye bir şey var. Sevgili Shenzen sınırından geçince almış. Hemen el koydum. Bu karta para yüklüyorsun. Otobüs, dolmuş (bu arada bildiğin dolmuşlar var), metro, tramvay hatta Starbucks'da geçiyor. Geniş kullanımlı akbil gibi bişi. Pek sevdim, pek benimsedim. Geri veresim gelmedi.

Buda Lantau Adasında. Oldukça yüksek bir yerde. Teleferikle çıkılıyor. (Otobüs de var) Ngong Ping 360 adresinden detayları görebilirsiniz. Teleferik 5.7 km imiş. İniyorsun, yürüyorsun. Budist tapınağı geçiyorsun. Wisdom path(Bilgelik yolu) denen bir yol var. 200 basamak çıkıyorsun, dünyanın en büyük açık hava Buda'sı orada. Teleferik için öyle bir sıra var ki otobüse binmediğimize pişman oluyoruz. O sırada sabırla beklerken bilgelik yolunu yürümüş kadar oluyoruz. Sonunda sıra bize geliyor. İki seçenek var kristal kabin ve standart kabin. Kristal kabinin dibi cam. Gökten giderken aşağıya bakınca uçuyormuşsun hissi için. Kristal kabinden gidiş dönüş bilet alıyoruz. Kristal kabine biniyoruz ve uçuyoruz. Aşağıda göl, orman, dağ. Dağ yolu patikasında yürüyen insanlar. Bizimle kabine binen Çin'li arkadaşlar nasıl hareketli. Sürekli ayaktalar, sürekli fotoğraf çekiyorlar. Kabin sallandıkça gıcık oluyorum biraz. Sonra tam alışıyorum kii bulutların arasına giriyor kabin. Stephen King, Sis romanının içindeyiz. Dağın tepesinde, bulutların arasında. Önüm, arkam, sağım solum bulut....

Devamı Yarın...


19 Şub 2010

Gerçek Yolculuk Geri Dönüştür...


Kısa bir aradan sonra merhaba.

Geçen haftasonu Hong Kong'a gittim. Neredeyse son dakikaya kadar (teşekkürler THY) Ela ve benim için rezervasyonumuz vardı. Son üç gün, Hong Kong'un soğuk ve yağışlı olacağını duyduktan sonra, Ela'yı götürmemeye karar verdim. (Annemle babam, kayınpeder , kayınvalide bunu duyunca çok rahatlayıp sevindiler.) Süreyi kısalttık. Toplam beş gün ayrı kalmış olduk. Gitmeden önce böyle bir ayrılığın olası etkilerini, gidenleri, gitmeyenleri, yabancı kaynakları araştırmıştım. Gerekli önlemleri aldık. Annem(anne anne yani iki anne) bir süredir bizdeydi. Bakıcı ablamız(gündüz annesi) sağolsun, Ela ona alışkındı. Teyzemiz, anne yarımız, burdaydı. Babam bir gün izin alıp geldi. Ela'nın düzeni bozulmayacak, rutini aynen uygulanacak, yemesi içmesi değişmeyecek... Toplamda 2.89 anne ve bir dede ile Ela'yı bıraktım. Memelere veda bir süredir yaklaşmıştı, son hafta tamamlandı. Ela ile dans ettiğimiz şarkıları, baktığımız hayvan resimlerini anneanneye teslim ettim. Gitmeden yazmadım. Hem fırsat olmadı, hem de olası ters bir yorumu kaldıracak durumda değildim açıkcası. İnsan zaten kafasında acabalarla, endişelerle dönenirken, olmadık bir lafa haddinden fazla tepki verip, üzülebiliyor. Risk almak istemedim.

Yolculuk günü Ela ile vedalaştık. Gitmeden ona küçük bir hediye aldım. Kimseler yokken verdim. Onu bir yerlere koyduk beraber. Giderken el salladım. Yolda ağladım. Sonra sonra açıldım. Arkamda kızım kalmış, sevgiliye gidiyorum. Hepsi bir arada olsun artık. Az kaldı... Ben gittikten sonra gidip kapıya bakmış arkamdan. O gün biraz zor uyumuş. Diğer günler, uyanınca benim resmime bakıp günaydın demişler. Her gün parka gitmişler. Ela çok yadırgamamış, bir sorunla karşılaşmamışlar. Ben yokken bakıcı ablamız her gün 9a kadar kalmış ve bir gece bizde kalmış, olur da gece uyanırsa diye. Anneannemiz zevkle mutlulukla kahkahalarla zaman geçirmiş, babam Ela ile oynamış. Parkta başkasının topuyla oynarken Ela, sahibi gelip alınca gidip bi tane top almış. Teyzemiz ilgilenmiş, beraber diş fırçalamışlar. Annem her gün mail yazıp neler yediğini, neler yaptığını anlattı ordayken. Ben de okudum.

Geldim, kapıyı açtım sabahın köründe. Ela uyanıkmış. Geldi. Sarıldık. İlk an durduk karşılıklı. Sonra sarmaş dolaş olduk. Kucağımdan inmek istemedi. Yatağa gidip çiçeklere baktık. Normalde onda yatak, yastık meme çağrışımı vardı. Hatırladı ama istemedi. Ona aldığım oyuncakları, eşyaları çıkardık. İyice koklaştık, öpüştük. Nasıl özlemişim miniğimi. Çok şükür. Ela'ya aldığım kıyafeti giydirdik, bir içim su oldu minik tavşan.

12 saatlik uçak yolculuğunun ardından hala sallanıyorum. Çok fazla türbülans vardı. O kadar kıtalar arası uçuş yaptım, hiç bu kadar sallanmamıştım. Ama rahatsız edici değildi. Korkmadık uçakça. Hafif ama sürekli sallanma hali. Online checkin sağ olsun, üç sıra boş koltuk bulmuştum. Yan yatma fırsatım oldu. Giderken yanımda çocuklu bir aile vardı, Ela'dan küçük. O ağladıkça, bana verin diyesim geldi.

Sevgiliyle kavuştuk. Sevgililer günü, Lunar takvim kullananların yılbaşı, kaplan yılı hoşgeldin ve artık sevgili ile kavuşma günü. Çok özlemişiz çok. Onu görünce bir süredir nasıl (Ela ile oynadığımız zamanlar hariç) nemrut bir insana dönüştüğümü anladım. İnsanın hayat enerjisi yavaş yavaş çekiliyor uzaktayken, insan anlamıyor. Deli danalar gibi gezdik. Ela'nın videolarını götürmüştüm, izledik. Sürekli ne yapıyor anlattık. Planlar yaptık. Yedik, içtik. Yol boyu, gidiş ve dönüşte durmadan okudum. Philosophical baby bitti, çok güzel kitap. Conspiracy of the Rich'i dönüş yolunda yarıladım. Blink'e başladım.

En son iki yıl önce sevgiliyle gezmiş, tozmuş, başbaşa kalmıştık. Sonra hamilelik, doğum. Sonra uzaklık girdi. Anne gerçekten mutlu. İyi ki gitmişim... Gezi yazısı şeklinde yazmayı planlıyorum. Resimler de var. Sonra kitapları yazmak istiyorum.

Ama önemli olan bunlar değil.

Yeni bir insan, yeni bir anne olarak döndüm. Uzaktan bakmanın faydası var. Blogları, anneleri, kendi anneliğimi, kendi annemi, hayatı, istekleri sorguladığım bir dönem geçirdim. Tek doğru, tek yanlış yok. Hong kong'da dağın başındaki Buda'yı gezerken ve popomuz donarken(NŞA biz sevgiliyle üşümeyengillerdenizdir normalde), minik bebeler annelerinin slinglerinde çıplak bacak salınıyorlardı, hiç de rahatsız gözükmüyorlardı. Tek doğru yok. Tek yanlış yok. Philosophical babyye bakacak olursak "tek bir hareketle çocuğun psikolojisini sonsuza kadar bozmak" diye bir şey yok.

Hayırlısıyla gittik döndük. Bizi özleyip, merak edenlere selam olsun.

13 Şub 2010

İzin

Bugün artık bu kadar, darılmayınız.
Sonra yine gelirim, hoşçakalınız...

12 Şub 2010

Losttaki Gariplikler ve Hiçbir Zaman Yanıtlanmayacak Sorular...

Lostpedia'ya bakacak olursanız, her bölüm sonunda bu bölümde ne gibi sorular soruldu? Neler yanıtsız kaldı diye bir bölüm var. Felsefe dersi sanırsın. Soru, soru. Delirmiş gibi izliyoruz o yüzden.

Bugün kendi kendime düşünürken, bugüne kadar aklıma gelmeyen yeni sorularla karşılaştım. Biraz da annem burda, kardeşim burada, babam geliyor gibi çok evcimen haller içinde olmamızın etkisi oldu buna.

Lostpedianın Sormadığı Sorular: (Diziyi hiç izlemeyenler okumasın)

1- Tamam gizem var, o var bu var. Neden bir yemek düzeni yok? O adada benim annem olsaydı, yemek saatleri düzen içinde olurdu ve sofrada mutlaka çorba ya da salata olurdu. Nedir bu bulan yemeğini yiyor afiyetle. Beraber yesenize. O kadar adamsınız. Ateş yakmayı biliyorsunuz. Bir günden bir güne masa donattınız mı? Alkol yok desen, dizinin bir yerinde şahane buz gibi biralar geldi. Others bile o imkanlı hallerinde upuzun bir masa donatmadı. Yazlıkta en alakasız kaldığın adamla bile sofralar kurulur bizde. Arog'daki Cem Yılmaz hesabı, rakı damıtılır, ekmek fırını yapılır.

2- Claire'in bebeği doğdu. Hiç duydunuz mu şu çocuğa ne aktivite yaptırsam, yediğim yemek acaba organik mi, buralara transgenetik tohum düşmüş müdür, yatağı ne zaman ayırsam dedi mi? Demedi. Benzer şekilde Sun, hamile kaldım kenarda oturayım demedi. Ayrıca, döndükten sonra bebeği anneannesine bırakıp kocasını aramaya çıkmasına ne demeli? (Claire'in bebek de anannede.)

3- Bunların anaları babaları ne yapıyor? Ben düşsem babam bir yerden bir kayık bulur, kürek çeke çeke peşime düşer. Bi Penelopun babası bi gemi yolluyor tabi imkanı var ama o da sevmediği damadını kurtarmak için değil. Kate'e bişi demiyorum.

4- Hurley nasıl zayıflamıyor? Yani tamam sıfır beden olmasın da o kadar koşturmacaya ve meyve yemeye insan zayıflayamıyorsa adanın güçleri olmaz olsun derim.

5- Adada bir tane müslüman var zaten, vaftiz edersen içine ne kaçacağını sanıyorsun?

11 Şub 2010

Kocanızı Çıldırtmanın Yolları

Fikir OIPle yorumlaşırken geldi. Benzerlerini bir yerde okudum. Çok ilginç fikir sayılmaz. Ekşi sözlükte okumuş olmalıyım ya da penguende, lemanda çıkmış olabilir. Tam hatırlamadığımdan hepsine referans vermiş gibi olsam olur mu acaba...

Zaten geçenlerde okuduğum bir kitap, konfor alanınızdan çıkın, en bilmediğiniz konularda bir şeyler öğrenin diyordu. O işe de yarar.

Mim gibi düşünüyorum bunu. Yazıldıkça listeye eklerim. Hatta en güzel 100ü seçeriz bile neden olmasın:)

Mim:

Mimleyene link veriyorsunuz.

Hayatınızdaki erkeği(koca olur, sevgili olur) sinirden çıldırtacak olan en az üç eylemi alt alta yazıyorsunuz. Üç kişiyi, üç vakte kadar mimliyorsunuz. Link veriyorsunuz, akış bozulmuyor.

Sonra erkekleri çıldırtmanın yolları olarak yazıyoruz bunları. Kitabını çıkarıyoruz. Puromuzu dolarla yakıyoruz jakuzi içinde.

Başlıyorum

  1. İzinsiz bilgisayarına yazılım kurarsam,
  2. Telefonda konuşurken arkadan şöyle de, böyle de dersem,
  3. Makalelerine laf edersem,

gerçekten kızıyor.

Mimlediklerim:


10 Şub 2010

Kadıköy Ekolojik Pazarı ve Hindistan'ın GDO direnişi...

Havanın güzelliğini gören süper anneanne torunu alıp önce parka gitti. Sallanmışlar, kaydıraktan kaymışlar, büyük çocuklara bakmışlar... Sonra geldiler.

Sonra annem beni alıp Selamiçeşme'deki Özgürlük Parkına götürdü. Büyük küçük çocukları gezmeye çıkardı. Hava pek güzeldi. Yürüdük, çay içtik. Çocuğu kapan ordaydı. Ela park kontenjanını doldurup uyuduğundan onu evde bıraktık. Annemle başbaşa olasımız varmış biraz da. Tost yedik, çay içtik, insanlara baktık. Hafta içi sakinliği hakimdi. Tavla oynayan çift. Çocuklarla buluşmuş anneler (kimbilir hangi bloggerler bunlar dedik)

Pazara gelince... Ürünlerin sertifikaları masalarda. Normal pazarlarda asla görmediğimiz kadar bilgili satıcılar. Üzümün çekirdeğinden, keçi boynuzunun faydalarına. Normale göre daha tuzlu tabi. Organik pekmezler, yumurtalar aldık. Organik un, bulgur, nohut, çeşit çeşit bitki... Bir kaç bir şey aldık, alışma bağlamında. Gidip bir dolaşmanızı tavsiye ederim. Evdeki her şeyi oradan almak mümkün değil ama en azından fırsat buldukça gitmeyi düşünüyorum. Çarşamba günleri...

Haberleri izleyen insanlar mısınız? Gazete okur musunuz? Peki Hindistan'da neler oluyor duydunuz mu?

Fikir Sahibi Damaklar sağ olsun, fikrimiz oluyor sayelerinde. Aktif bir şekilde katılamasam da en azından okuyorum ve saygı duyuyorum.


"Hindistan, güvenlik kaygıları nedeniyle genetik yapısı değiştirilmiş ilk ürünü olacak, kendi topraklarına özgü bir patlıcan türü olan 'brinjal' ekimini askıya aldı.

Hindistan Çevre Bakanı Jairam Ramesh, genetik yapısı değiştirilmiş brinjalin, tüketiciler ve çevre için güvenli olduğunu kesinleştirmek açısından daha ileri çalışma yapmak gerektiğini bildirdi.

Hindistan'da genetik yapısı değiştirilmiş brinjalin deneme ekimleri, 2008 yılından bu yana sürüyordu; 2009 yılında da hükümete bağlı bilim adamlarından onay almıştı.

Ancak genetik yapısı değiştirilmiş brinjal ekimi konusunda kamuoyunda ateşli tartışmalar çıkmıştı. Devamı için.. Hindistan'da GDO'lu patlıcan üretimi durduruldu."

Çünkü Hindistan'lılar direndiler...

Okuyun....

9 Şub 2010

Memleketim...

Sakın çıkma patika yollara,
o dağlara, kırlara, o karlı ovaya,
yenik düşüyor her şey zamana...
biz büyüdük ve kirlendi dünya" demiş Murathan Mungan

Yukarıdaki fotoğraf yedigöllerde çekildi. Biz eskiden sevgiliyle dağ taş dolaşmayı pek severdik. Uzun zamandır yapmadık. Biraz büyüsün kızımızı da alıp gideriz belki.

Eskiden, çok eskiden annemlerle giderdik. İkiye bölünmüş bir ağaç kavuğunun içinde fotoğrafımı çekmişler. Dört yaşında mıyım, beş mi? Yüzümde bir gülüş.

8 Şub 2010

Annemin Mimi Bana Geldi:)

Toprak Büyürken beni sobelemiş. Çok sevindim. Dahası bunun annemin başlattığı mim olduğunu görünce de çok şaşırdım. Hemen yanıtlayayım bakalım:)

Kurallar

* Mimi gönderen bloga link veriyorsunuz.
* Üç kişiyi mimliyorsunuz ve mimlediğiniz kişinin bloguna not bırakıyorsunuz. ('Ortaya bıraktım, isteyen alsın.' demiyorsunuz.) Ayrıca olabildiğince bu konuda mimlenmemiş blogları seçmek için özen gösteriyoruz.
* Mimlediğiniz blogların da linkini veriyorsunuz.

Sorular:

1) Dokunulmazlıkların kaldırılması konusunda ne düşünüyorsunuz?
2)Seçim barajı kaldırılsın mı? Neden?
3)Adayların belirlenmesinde nasıl bir yöntem uygulansın?
4)Yargı bağımsızlığı sizin için ne anlam taşıyor?
5)Beşinci soruyu siz belirlemek durumunda olsaydınız neyi öğrenmek isterdiniz?

1- Söyledikleri konusunda dokunulmazlığı olsun milletvekillerinin. Onun dışında sade vatandaş muamelesi görmelerini istiyorum. Adam suç işlediyse dokunulsun. İyice didiklensin hatta.

2- Kaldırılsın. Çünkü bu ülkede %1 bile olsa söz hakkı bulunmalıdır insanların. İfade özgürlüğü, temsil özgürlüğü çoğunluğun hakkı olmamalı. Oy verenlerin %"100ü temsil edilmeli.

3- Adaylar il örgütleri tarafından seçimle belirlenmeli. Halkı temsil edecek kişiler seçilmeli. Seçmenin nabzını tutan, derdini bilen.

4- İnsanların adelet duygusunu zedelememek gerekir. Bağımsız olmayan yargı taraflı yargıdır. Duruma göre, rüzgara göre, adama göre değişir. Yanlı olmadığını bildiğimiz kişilerce kurallara uygun, anayasaya ve yasalara göre yargılanmalıyız. Keyfiyet içermemeli. Duruma göre değişmemeli.

5- Gizli tanık nasıl unutulur? Kim unutur? Anahtar mı bu? Nası yani? Bizimle dalga mı geçiyorlar?

Mimlediklerim...


7 Şub 2010

Sil Baştan Başlamak Gerek Bazen...


Çok hayranı değilim Şebnem Ferah'ın. Şarkısı çok uygun düştü. Yeniliğe yer açmak için, eskisinin ölmesi lazım bazen. Dün çocuklar ve Osho'dan mı etkilendim ne oldu... Bugün düşünceler gelip gidiyor.

Anneanne burada olduğu için daha renkli günler geçiriyoruz. Ela değişik yemekler yiyor. (Karnıbahar ağzıma sürmem, kızım sevdi.) Büskiviler pişiyor. (Bıraksam ev kek kokacak ama nayır diye engelliyorum. Ela bir lokma yiyecek, kalanı kim yiyecek?) Bugünlerin hakimi nedir derseniz tek kelimeyle kitaplar derim. Her yerdeler. Az çok dememek lazım. Kendininkileri bitirdi, benimkilere sulanıyor. Bugün idle parenti kemirirken gördüm. "Anne yemişim ben o idle parenti" dedi sanki. Resimler bizim yerimize konuşsun. Ben aslında başka bir şey anlatacaktım.




Ela ile odasındayız. Klasik oyunlarımızdan oynadık. Kitaba baktık. Bulmacaya baktık. Onu, bunun içine koyduk filan. Sonra gözümüz bir rafa takıldı. Ela'nın kitaplığının en üst rafını bizim oyunlara ayırmıştım ben. Monopoly, tabu, pictionary, jenga, scrabble, puzzlelar, tabu Xl filan derken bi sürü oyun var. Aldım Jengayı. Bilen bilir, bir sürü küçük tahta parçasıyla kule dizdiğiniz bir oyundur kendileri. Onu aldık kızımla. Döktük yere. Aynı anda oynamaya başladık. O tahtaları teker teker alıyor, kutusuna diziyor. Ben klasik kule yapıyorum. Sonra o, kutudan alıp başka bir kutuya diziyor. Ben klasik kule yerine 3erli kule yapıyorum. Ela arada gelip benim kuleyi elliyor, sonra işine devam ediyor. O yeni kutudan parçaları çıkarıp sandalyenin üzerine dizmeye başlıyor. Ben sekizgen nasıl olur acaba diye yeni kuleye başlamışım. Uzunca bir süre paralel bir şekilde oynadık. Kendimi kaybetmişim. İşte budur dedim. Budur. Meditasyonun hası, eğlencenin daniskası. Kızım desen ciddi ciddi nakliyat işine girmiş. Anne inşaat işinde. Sürekli bir icraat halindeyiz. Daha sonra sandalyeden yere indirip tekrar dizmeye başladı Ela. Ben de annem gelene kadar oynadım. Annemin de çok hoşuna gitti. Oyuncak dediğimiz şey bi kere çok sade. İkincisi tahta. Üçüncüsü bi sürüler. Üstelik eğriler. Tek üzüldüğüm hiç fotoğraf çekmemiş olmamız ama o keyfi bırakıp gidip makinayı alamazdım. En güzel kareler hafızamızla çektiklerimiz.

Sil baştan başlamak gerek bazen. Baştan keşfetmek. Ummadığımız kullanım alanlarını bulmak. Alçaktan bakmak hayata. Daha çok görmek.

İyi geceler.


5 Şub 2010

Çocuk işçiliği ekranlarda meşrulaştırdı

İçkinin, sigaranın, erotizmin çocukların sağlığı düşünülerek sansürlendiği ekranlarda, 16 yaş altı çocukların ruh sağlıkları fantezi ve pembe bir müzik, şöhret dünyası sunularak, meşrulaştırılarak bozuluyor, köşe bucak tahrip ediliyor.

Makyajla, allı kıyafetler, ağdalı acılı şarkılar yada bazen seksüel arzuların tavan yaptığı ritmik dans figürleri ile dünya zamanı yaşı büyütülmeye çalışılan, küçük şarkıcı adaylarının bedenleri son zamanlarda sayısı ve niteliği artan “yetenek” yarışmalarında, ekran karşında sıkça sergilenmeye başlandı. Birbirleriyle amansızca fırsatçı kapitalist market kuralları hafifliğinde rekabet ettirilen bu küçücük bedenler, reyting kuyularından çıkarılan paralar uğruna kanallar tarafından hepimizin gözleri önünde kirletiliyor, kanatılıyor, solduruluyor ve kullanılıyorlar. Aslında kapitalist kültür ekranlarında fetiş haline getirilen paranın, şanın, şöhretin ruhlarımızın üstündeki duyarsız yansımalarını, Orhan Tekellioğlu yazılarında sosyolojik bir bakış açısıyla dile getirmişti. Bense işin daha çok hukuksal, ahlaki ve mahrem kısmına dikkat çekmek istiyorum.

Bugün Neler Oldu?

  • Bugün internetten bulduğumuz tarifle Ela'ya bebe bisküvisi yaptı ablası, pek de güzel oldu.
  • Ela ilk kez pipetle meyve suyu içti. (Kendi kendine içti. Tabi ya pipet!)
  • Annesi webinara katılırken, o da sakin sakin anlatılanları dinledi.
  • Teyzesinin çorabını çamaşır makinasına attı. (Baştan sona kendi iradesiyle)
  • Aşkı Memnu'yu izledim tekrar. Çok uzadı bu iş.
  • Lost'u unutamıyorum, bir sonraki bölüm ne zaman gelecek. Bu düzen böyle mi gidecek? Pireler filleri yutacak?
  • Bir kaç gündür evden hiç dışarı çıkmadım.
  • Bize alıştırma kilotu denen şeyden lazım. Yazdan kalma huggies swimmerslar da olmaz mı acaba?
  • Yarın Fringe günü.
  • İyice dizilere verdim sevgili uzakta olunca.
  • İnternetten tanışan sevgililere döndük, dijital aşk halleri.
  • Anneanne ile pek sevimliler. Bütün kitapları çevreye dizip okuyorlar.
  • Ela arada kalorifer borularına dokunuyor. Sıcak olduğunu biliyor oysa. Böyle dikkatlice.
  • Deyde, adda diyor. (Teyze, abla)Konu sıkıntısı çekiyorum, belli oluyor mu? Hem yazasım var, hem bir tembellik... Acaba kendimi nadasa mı bıraksam, naapsam?


3 Şub 2010

13. Ay...

Şaka maka 13 ayı devirdik. Artık Ela'ya bebeklikten iyice çıktı. Fıttırı fıttırı dolaşıyor, koşuyor. Konuşamasa bile her lafı anlıyor. Bugün annem sessizce ben bir balkona çıkayım dedi. Sonra Ela'da bir hareketlenme oldu. Balkona doğru gidiyor, geri geliyor. Gidiyor, geliyor. Sonra sinirlenip işaret etti. Meğer annemden balkon lafını duyunca "eee neden çıkmadık hadi" diyormuş.

Yürürken yerden eğilip bir şey alıyor. Alkışlayarak geziyor. O kadar hızlı ilerliyor ki yetişemiyorum ilkleri kaydetmeye, sonra geç oluyor. Deyde diyor, teyze demek. Anne, baba, dede, anneanne, ver, al kelimelerimiz. Adda atta demek. Uzun cümleler kuruyor kendi dilinde. Arkadaşı Doğa geldiğinden beri konuşuyor sürekli. Bu arada Doğa abla gelirken kendi eski kitaplarından getirmiş. Ay ne sevindik. Evimiz kitap doldu. Üstelik biraz daha büyük çocuklara göre kitaplar. 2-3 yaş grubunu çok beğendim. Gerçekten Türk yazar tercih etmek gerekiyor. Çeviri kitapların resimleri güzel, Türkçe'leri çok kötü.

Kutuları içiçe koymak favori aktivitelerimizden. Henüz kule yapmıyoruz. O onun içine, o da onun.

Ayna hala bir eğlence merkezi. Komik suratlar yapıyoruz. Karşılıklı dil çıkarıp dudaklarımızı büzüyoruz eğleniyoruz. Arada burnumu sıkıyor, o zaman sesimi inceltip konuşuyorum. Bırakınca normal konuşuyorum. Pek gülüyoruz bu işe.

Yemeğimizi genelde kendimiz yiyoruz. Balık, salata, yumurta gibi elle tutulabilen herşeyi kendisi yiyor kızım. Kaşık konusunda çalışmalarımız sürüyor. Giderek ustalaşıyor. Kaşığı ağzına götürebiliyor ama daha yol var önümüzde.

Göz, saç, kulak, burun, el, çorap, bunları biliyor. Kendinde ve bizde gösteriyor sorulunca.

Yürürken dönüyor, sürekli yön değiştirebiliyor. Arada geriye gitme denemeleri var.

Arabasına oturup ayaklarıyla ittirmeye çalışıyor ama daha yapamıyor.
Koltuklardan ustalıkla iniyor. Popoyu dönüp, ayakları bırakıyor yere.

İstediği olmazsa, ummadığı zamanda hayır denirse kıyameti koparıyor. Etinden et koparılmış gibi ağlıyor. Hayır denecekler ve denmeyecekler arasında gidip geliyorum sürekli. Hayırları kesin ama minimumda tutmaya çalışıyoruz. Anneanneden hayır duymaya alışkın değil, geçen bi duymuş, nasıl bir yırtınma. Bana şikayet etti mimimimimi. Beni de anneme şikayet ediyor bazen. Laf sayıyor.

Kitabı açıp kendi kendine mırıl mırıl okuyor. Bizim yaptığımız hareketleri yaparak sayfaları çeviriyor. İnce sayfalı (benim kitapları da) kitapların sayfalarını ustalıkla çeviriyor.

Her gün bir mucizeyi yaşıyoruz. Bütün çocuklar akıllı, muhtemelen bunlar normal gelişmeler. Ama insana tamamen biricik geliyor. O minik hallerini gördüğümde inanamıyorum.
Anneanneyle aşk yaşama halindeler.

Oturak düzenimizin, hayatımızın bir parçası. Kaka artık çok nadiren beze yapılıyor. Zil takıp oynayabilirim.

Gece uykularımız çok düzeldi. Bazen tek uyanma, bazen hiç. (Maşallah) Günde iki kez uyuyor.

Şimdilik böyle, umarım unuttuğum bir şey yoktur...

Lost Lost Diye...


Lost Lost diye nicesine sarıldım. Sabah uyanır uyanmaz hemen rapidshareden indirdim üç bölümü, az önce de izledim. (Karışıklık olmasın, biri 6. sezon 0. bölüm. Bugüne kadar olanların özeti. Onu da izledim.)

Başlangıç...

Sene 2004. Sevgili daha kimseler bilmezken keşfedip bana anlatmıştı. Demişti ki, yeni bir dizi var. Her bölüm, karakterlerden birinin geçmişi anlatılıyor, her birinin ayrı bir hikayesi var. İzlemeye başlamıştık. (Daha sevgili değildik o zaman). İlk 4-5 bölümden sonra karakterler arkadaşınız gibi oluyor. O gün bu gündür, lostun çıktığı günün ertesi bölüm indirilir, altyazı çekilir. Birileri o alt yazıyı Türkçe'ye çevirir. (Bir kere ben de çevirdim ama çeviren kişiler cidden hızlılar. ) İzlersin. Çoğu zaman sabredemeyip öğle tatillerinde işte izlediğimiz oldu cümbür cemaat nefesimizi tutarak.

Akan Zaman...

Sağolsunlar, sezonlar arası çok zaman bıraktıkları için, insan "oohoo o tarih gelir mi "dediği zamanların geldiğini görüyor. Hamileyken, doğurucam, Lost başlayacak diye bekliyorduk. Ela doğdu, Ocak'ta başladı 5. sezon. Şubat 2010 hiç gelmeyecek gibiydi. Geldi.

Karakterler ve Hayatın Anlam(sızlığ)ı

Hayata anlam yükleyen bizleriz. Tutunduğumuz şeyler ne kadar yalandır aslında ama görmeyiz. Arabasının markasını düşünen adam lost adasına düşünce neyi düşünecek? Ya da kredi taksiti ödeyen bir kişi neyi dert edecek? Osho sorunlarımızı kendimiz yaratıyoruz, çünkü onlara ihtiyacımız var diyor. Haklı bence. Lost bildiğimiz hayatı sorguluyor. İçinde bulunduğumuz resimden biri kesip çıkarıp başka bir resme yerleştiriyor. Açılış sahnesinde olduğu gibi. Jack babasının cenazesinde giymek için aldığı takım elbiseyle çayır çimenin ortasında yere yatmış. Takım elbise ve vahşi orman. Ormanda giymek için en yanlış kıyafet.

Tutunacağın evin, araban, mesleğin, annen, baban, nefretin, sakatlığın, hastalığın olmadan sen kimsin? Pişmanlıkların neler? İkinci bir şansında yaptığın hataları tekrarlamama ihtimalin nedir? Körü körüne inanç nelere yol açar? İnanmamak nelere yol açar? İkisinin arasındaki ayrım nedir? Yıkım her zaman iyi bir şey midir?

Her bölümünde yanıtladığının 2 üzeri kadar soru sordurdu. Artık yanıtlardan vazgeçtim çoktan. Belki de 6. sezon tanıtımında dediği gibi, bizler satranç taşlarıyız, siyah ve beyaz. Sorun şu ki, kim siyah? Kim beyaz? Bu dizinin ters köşe olayını seviyorum. O diyardan böyle bir karmaşa çıksın. Halbuki biz hep bilmez miyiz izlerken, bunlar iyi adamlar, bunlar kötü adamlar. Lostta bilmiyoruz. Herkesi parmağında oynatan adamı da parmağında oynatanlar varmış. Olmaz mı... "Her zaman en iyi yüzücüler boğulur" derler.

Geçmiş...

İnsanların hayatlarına konuk ediyor sizi. Normal hayatımızda değdiğimiz insanları ne kadar tanıyoruz? Bize hitap eden yanları dışında kalan yönleriyle bir ilişkimiz oluyor mu? Çocukluk hikayelerimiz hafızamızın oyunu. Hayatımızın değişik dönemlerinde başka şeyler anımsıyoruz. Baştan yazıyoruz, keyfimize göre. Dizide geçmişi izlerken, bugünün şifreleri kırılır gibi oluyor. Sadece oluyor, çünkü geçmiş sadece ipucu, fazlası değil. Soluduğun her nefeste geri dönüş şansın var, vazgeçme şansın var, seçmeme hakkın var... Farketmek zor.

Bilgi...

Verilerin birbirini tutmadığı bir diyarda, geçmiş deneyimlerimizin işe yaramadığı bir yerde, eski bildiklerinize mi güvenirsiniz, yeni bilgiye yer açar mısınız? En fazla uyumu gösteren hayatta kalır mı?

Zaman...

Zamanda ileri, geri gitmeler, kuantum, zaman uzay halleri, en alakasız insanı bile bir düşündürmüştür sanıyorum.

Seviyorum tutmayın beni...

Nefesimi tutup izliyorum. Beni böyle alıp götürmesinin tadını çıkarıyorum. Tamamen teslim oluyorum, o gerçekliğe giriyorum. Benimle aynı duyguları paylaşmayanların, paylaşanlardan çok olduğunu biliyorum... Ama yapacak bir şey yok. Seviyorum işte, var mı diyeceğin...


Evden Çalışan Anne

Bir aydır "evden çalışan anne"yim. Bu yazı için biraz erken, yine de yazmak istedim. Bir kaç ay sonra tekrar bakarım, ilerlediğim ve gerilediğim noktaları tespit ederim en azından.

Güzel Yanları:

  • Evdeyim, kızım içerde oynasa bile sesini duyuyorum. İçim rahat.
  • Mola verdiğimde gidip oynuyorum.
  • Ne yiyor, ne içiyor biliyorum.
  • Trafik çekmiyorum.
  • İşyerinde yaşanabilecek olumsuz tavırlardan, sinir bozucu insanlardan uzağım.
  • Zamanımın kontrolü benim elimde.
  • (Allah korusun) Hasta olduğunda/olduğumda evdeyim.
  • Kendi değerlerime uygun bir şekilde çalışma imkanına sahibim.
  • Böyle daha mutluyum.
  • Benzin, otobüs, dolmuş, taksi masrafı yok.
  • Öğlenleri afili lokantalara gitmek yok, starbucks yok. Daha hesaplı.
Riskli Yanları:

  • Dikkatim sık dağılabiliyor. İçerden Ela'nın sesi geldiğinde, ağlama sesi duyduğumda koşup gitme isteğini bastırmam gerekiyor.
  • Evde hem ben, hem kızım, hem de bakıcı abla ile beraberiz. Yalnızlık seven bir insan olarak (çok sevsem bile) yabancı biriyle sürekli beraber olmak kolay değil.
  • Eğer yerimden bir vesile ile kalkarsam kolay oturamıyorum. Ela'yı alıyorum, mutfağa gidiyorum. Bu nedenle çok az yerimden kalkmaya çalışıyorum. Yemeğimi PC başında yiyorum. (Ela ile dans ederek hareketsizliği kapatmaya çalışıyorum.)
  • Sosyal ortamım yok. Ofiste sabah tost yemeye gitmek, yemek yemek, kahve içmek, toplantı yapmak gibi etkinlikler yok.
  • Eğer istersem mesai saatlerinde arkadaşlarımla görüşebiliyorum. (İş zamanından çalmış oluyorum, akşamları telafi etmeye çalışıyorum)
  • Ne zaman çalışıyorum, ne zaman eğleniyorum karışıyor. Nette gezinmek ve okumak işimin bir parçası olduğu için, işimde miyim, hobimde miyim kafam karışıyor.
  • Yürütemeyip tekrar mesailgillere katılırsam diye endişeleniyorum.
  • Bazen yeterince verimli çalışmadığımdan endişe ediyorum.
  • Cumartesi ve Pazarları boş vakit bulursam çalışıyorum.
  • İnsanın kafasının bir yanı "evdesin" diyor. İçimden ortalığı toplamak, yemek yapmak gibi evsel işler gelse bile, dur diyorum ve gün içinde yapmıyorum. (Çok içimden geldiği söylenemez)
  • Evden çalışma kavramı alışıldık, bilindik bir şey değil. O nedenle eşe, dosta anlatması kolay değil. "sen de Ela'yı büyüt..." gibi yorumlar duymak mümkün. (Takmayacaksın, tak açacaksın)
  • Ela kaçıp yanıma geldiğinde illa ki kucağıma alıyorum. Ama bu aslında riskli değil, güzel yanı.
  • Çok konsantre olmam gerektiğinde (sessizlik!) zorlanabiliyorum. Ancak işten ayrılmadan önce ofisimiz o kadar gürültülüydü ki, buna bin şükür...
  • Gece uyuyamamışsam, bakıcı abla geldiğinde yatıp uyuyorum ve bir miktar uykumu alıyorum. (Aksi taktirde geçen ayı sıfır uyku geçirmiş olacaktım.)
  • İşteyken öğle yemeği hazır oluyordu. Evde kendim hazırlamam gerekiyor. Çayı kendim koymam gerekiyor. İyi açıdan bakarsak, daha lezzetli ve sağlıklı, kötü açıdan bakarsak ekstra zaman.
Şimdilik bunlar aklıma geldi.

2 Şub 2010

Şimdiki Anne-Babalar Harika Mı?


"Şimdiki Çocuklar Harika" isimli muhteşem kitabı okudunuz mu? Okumadıysanız çocukluğunuzda çok şey kaçırdınız demektir, ama geç değil. Hemen alın okuyun. Gözlerimden yaş gelene kadar güldüğümü, defalarca, defalarca okuduğumu hatırlıyorum. Şimdi belki de yeni bir gözle okuma zamanı. Anne baba gözünden. Kitaptaki anne ve babalar sürekli gençliklerinde sınıf birincisi olduklarını ve çocuklarının "harika"lıklarını anlatır dururlar. Çocuğun yeteneğini keşfetmek için bin tane kursa gönderip sonra tümden pes etmeleri filan. Aziz Nesin'in muhteşem kitabı, okumaya doyamadığım.



Ela ilk doğduğunda ve hatta ultrasondayken "aman Allah'ım bu ne güzel kız" diye içimiz giderdi. Şimdi bakıyorum küçük tombul kırmızı yanaklı bir tavşanmış. Bugün bakıyorum, ne güzel, ne güzel, içim gidiyor. Her baktığım an çok güzel buluyorum, bir öncekinden ve bir sonrakinden daha güzel. Annelik bu: Çocuğunu herkesten daha güzel buluyorsun. Doğal olan bu. Olmayan bu (subjektif)hissinin objektif bir gerçeklik olduğunu idda etmek. (Öte yandan... kuzguna yavrusu nasıl görünür ki? Yani ya bebek kuzgunsa gerçekten? Bi de o ihtimal var.) Bence en çok kendi çocuğunu beğenmenin evrimle bir ilgisi var. En çok onu beğen, en iyi ona bak. Sahip çık. İçgüdüsel geliyor bana beğenme kısmı. Beğenmemek elimde değil, dünyalar güzeli o. Yalnız şunu biliyorum ki, her yavru her ana babaya güzel. Dünya kızımı beğenmese umrumda değil, benim için en güzel o. Öyle olacak.

1 Şub 2010

Karanlık Günler...

İyimser olmanın hiç işe yaramadığı günler vardır. Bugün onlardan biri.

Domateste GDO!!!

ODTÜ Gıda Mühendisliği Bölümü`nde yüksek lisans eğitimi gören iki öğrenci, Bölüm Başkanı Doç. Dr. Candar Gürakan`ın gözetiminde GDO'lar üzerine tez çalışması yaptı. İki yıl süren çalışmanın sonucunda ortaya çıkan tablo, akademisyenleri şoke etti.

Akşam Gazetesinden Hülya Ünlü'nün haberine göre, ODTÜ Gıda Mühendisliği Bölümü`nde yüksek lisans eğitimi gören iki öğrenci, Bölüm Başkanı Doç. Dr. Candar Gürakan`ın gözetiminde `Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar (transgenik ürünler) üzerine tez çalışması yaptı. İki yıl süren çalışmanın sonucunda ortaya çıkan tablo, akademisyenleri şoke etti. Ankara, Çanakkale, Ayaş, Eskişehir, Isparta, Antalya, Kalkan, Afyon ve Mersin`de üretilen, Belçika, İspanya, Çin ve Amerikaa'dan ithal edilen 28 domates numunesinden 22`sinde antibiyotiğe direnç gösteren bir bakteri geni belirlendi
.