30 Mar 2010

Televizyon Neden Kötü Bir Bakıcıdır?

http://www.babyzone.com/toddler/toddler_development/toddler-week-by-week/article/clever-toddler-weeks-65-66

Aşağıdaki yazı baby zone'dan gelen bir e postanın tarafımdan hızlıca çevirisidir. Çevirmen değilim, hatalı olabilir. Düzeltme önerilerini sevinçle karşılarım...

Televiyon Neden Kötü bir Bakıcıdır?

Siz akşam yemeğinizi yerken, son bir e-posta gönderirken ve bakıcınızı ararken çocuğunuzu oyalamak için sağlam bir yol. Ancak araştırmalar televizyon ve DVDler karşısında fazlaca zaman geçirmenin, çocukta dikkat problemleri yaratabileceğini gösteriyor. İşte bazı gerçekler ve alternatifler..

Bebeğinizin Beyni: 65. ve 66. haftalar…

Bugüne kadarki anababalık kariyerinizde, mutlaka şu mesajı aldınız: Bebeğinizin beynini nasıl uyardığınız onun gelişen zihnini etkiler. Uyaran şekli (kitaplar! Müzik! Sohbet!) ve sıklığı (çoktur, umarım) miniğinizin deneyimlerini derinden etkiler ve öğrenmesinin ve gelecekteki hayatının temelini oluşturur.
Gerçek hayat, çocukların televizyonda gördüğünden çok daha yavaş akar. Televizyonda hızlıca değişen resimler, sahneler ve olaylar vardır. Yakında daha fazlasını öğreneceksiniz ki, bu yaştaki çocuğunuz ekranda gördüğü herşeyi kopyalama kabiliyetindedir.

Dolayısıyla konuşan temizlik aletleri, özenle hazırlanmış kuklalar ve karton tavşanlar bebek ve çocuklar için (dört saatlik uykuyla ayaktayken sizin için de) son derece ilginç olsa da, televizyon ve DVDler aşırı uyarıcı olabilir. Peki bu durum çocuğunuzu uzun vadede nasıl etkiler?

Araştırmalar Ne Gösteriyor?

“National Longitudinal Survey of Youth” araştırmasında 12700 çocuk doğumdan 22 yaşına kadar takip edilmiş. Ebeveynler ve çocuklarla her yıl ya da iki yılda bir mülakatlar yapılmış.

TV/DVD araştırmasının amaçları açısından, araştırmacılar yedi yaşındaki çocuklara dikkate bağlı sorunları açısından odaklanmış. Aşağıdakileri de içeren (hiperaktivite göstergesi olan) karakteristikler:
• Konsantrasyon güçlüğü
• Düzenli takıntı
• Kolayca kafa kafasının karışması
• Yerinde duramazlık
• Dürtüsellik.
• Impulsiveness

Bir yaşında günde ortamala 2.2 saat ve üç yaşında ortama 3.6 saat TV izleyen çocukların yüzde onunda yedi yaşında dikkat problemleri gözlenmiş. TV ve DVD izleme süresi (bir yaşında ve üç yaşında) arttıkça, yedi yaşında görülen dikkat bozukluğu yüzdeleri de artmış. Çocuklar bir-üç yaşlarında ne kadar TV ve DVD izlerse, yedi yaşında dikkat problemi yaşama ihtimalleri de o kadar artıyor.

Amerikan Pediatri Akademisi, iki yaşın altındaki çocuklara televizyon izletme konusunda ebeveynlere dikkat etmelerini tavsiye ediyor. Okula başladıklarında görülür hale gelen dikkat sorunları nedenlerden bir tanesi.

Yirmibeş yıl önce ABDli çocukların sadece yüzde yarımı ADDliydi. O zamandan bu yana oran giderek arttı. Araştırmaya göre dikkat eksikliği(ADD) ve hiperaktivite çocukların yüzde 4 ila 12sini etkilemekte.

Peki anne babalar ne yapmalı? Duş almaya ihtiyacınız var ve siz duştayken bebeğinizin TVye yapışmış bir şekilde oturacağını biliyorsunuz, e ne sorun var? Sonra bir telefon açmanız gerekecek, bir email yanıtlamak, oyun grubu için kek yapmak…

Suyu açmadan DVDyi açmak ne kadar baştan çıkarıcı olsa da, onun yerine çocuğunuzu beşiğine oturtup, eline çok ilginç bir oyuncak verebilirsiniz. Çocuğunuz onu keşfederken kendini meşgul edecektir. Telefon açmanız ya da email yanıtlamanız gerekirken de ebnzer bir taktik oynayabilirsiniz. Siz yapılacaklar listenizi oluştururken bazı blokları ortaya çıkarın. (Ve keki çocuğunuz öğle uykusundayken yapın)

Eğer televizyonu ve DVDyi evinizdeki ana yaşam alanından çıkarırsanız daha az açmaya meyilli olursunuz. Sonuç itibariyle bu cihazlar, fazlaca kullanıldığında çocuğunuzun gelişen beynine zarar veriyor.


-------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------


Notlar:


Ayşe'nin yolladığı makaleleri çevirecek vaktim olmadı, e postaya da düşünce hızlıca yazayım dedim...

Amacım polemik yaratmak değil, farkındalık oluşturmak. Sen izletme çocuğuna o zaman diyebilirsiniz. Ama ben sadece benim çocuğum değil, bütün çocuklar akıllı olsun, dikkat eksikliği çekmesin, potansiyelini gerçekleştirsin istiyorum.

Yemek yaparken Ela'yı mama sandalyesine oturtup ona neler yaptığımı anlatıyorum, gösteriyorum. Çamaşır asarken bana teker teker kıyafetleri uzatıyor. Yaptığım her iş o olmasa olacağından daha uzun sürüyor ama daha eğlenceli. Ortalık beraber toplanabilir. Elektrik süpürgesini çok ilginç buluyor. Zaten ev işi konusunu iyice bir düşünmek gerek. Hangi işler elzem? Misafir geldiğinde laf edecekse etsin kardeşim, edecekse gelmesin, lazım değil. Çocuğumdan önemli mi?

Çocuğu alıp tuvalete gitmekte bir sorun yok. Hatta büyüdükçe alın onu oturağa oturtun. Siz yaparken görsün. Bağlantılar kursun. Ela çok daha küçükken ben duş yaparken banyoya koyardım bir yandan konuşurduk.

Televizyon ihtiyaçtan değil alışkanlıktan geliyor. Kolayımıza geliyor. Zihnimiz onun getirdiği konfora programlı. Salonumuzun baş köşesinde var. Misafirliğe gidiyorsunuz arkadan sesi geliyor. Kader değil. Alışkanlık... Değişmek mümkün...

sevgiler.

29 Mar 2010

Huysuz Yazı: Anlamadığım Şeyler, Sevmediğim Huylar

"Kime Kulak Vermek Gerek?
Nasreddin Hoca kasabaya gideceği zaman küçük oğlu tutturmuş “Ben de geleceğim!” diye. Nasreddin Hoca almış oğlunu da yanına, bindirmiş karakaçana. Hoca da arkasında yaya olarak yürümeye başlamış. Yolda köylülerden birine rastlamışlar. Köylü söylenmiş yüksek sesle: “Ne günlere kaldık! Babası yürüyor, oğlu eşeğe binmiş.”
Bunun üzerine Hoca çocuğu indirmiş, kendi binmiş eşeğe ve tekrar yola koyulmuşlar. Kasabaya yaklaşırlarken karşılaştıkları bir başka kişi ise kaşlarını çatarak, “Ne zalim adam, çocuğu yürütüyor, kendi eşek sırtında göbeğini büyütüyor.” demiş.
Nasrettin Hoca bu sefer çocuğu da bindirmiş eşeğe ve düşmüş yine yola. Biraz ilerlemişler ki bu sefer bir başkası eşeğin sırtında iki kişi görünce, “İnsafsızlık bu!” demiş. Hoca şaşmış bu olanlara. İkisi de inmiş eşekten ve başlamışlar eşekle birlikte kasabaya doğru yürümeye. Tam kasabaya girmişler ki bir adam şaşkınlıkla, “Yahu merkep boş gider mi?” demiş. Nasrettin Hoca kaşlarını çatıp sonunda oğluyla beraber sırtlanmış eşeği. Alıntıdır: "

Anneliğe dair o kadar çok tartışma noktası var ki. Binlerce anne, binlerce çocuk, binlerce yöntem. İnsan oradan oraya savrulurken, çocuk bir yandan büyürken, her gün yeni bir şeyle karşılaşırken bazen ne yöne bakacağını şaşırıyor. Hangisi doğru, kim haklı? Bize hangisi uygun. Hem anneye, hem çocuğa. Kabul edilebilir, edilemez olan nedir.

Kutuplar halinde düşünmeye çok meyilliyiz, bir şeye taraf olmak, tersine karşı olmak gibi algılanıyor hemen . Kendi annelik tarzımızda seçtiğimiz bir şeyi yaparak, aslında karşı tarafı eleştirmiş oluyormuşuz gibi. Buna katılmam mümkün değil. Sanki şöyle gibi geliyor. Ben mühendisim, bunu tercih ettim, demek ki etmeyenleri eleştiriyorum. Öyle değil, olmamalı. Şu anda kızımı emziriyorum. Bırakmış da olabilirdim. Bir yaşına kadar emzirmek yeterli diye düşünüyorum. Ama altıncı ayda bırakanı eleştirmiyorum ya da üç yaşına kadar vereni. Anne olduktan sonra eskiden hassas olduğum pek çok konuda törpülendim. Farklı hayatlar, farklı bebekler olduğu, ihtiyaçların değişebileceğini kabullendim. Her yiğidin yoğurt yiyişi ayrı.

Ancak "benim yaptığımın dışındakiler yanlıştır"  diye düşünenler çoğunlukta olabilir. Bir arkadaşım normal doğum savunucusuydu, normal yapmayacağı belli olunca sezaryeni savunmaya başladı. Eski halini de unuttu. Benim hatırladığım her ikisini de gerçekten gönülden ve şiddetle savunması oldu. Bebek doğduktan sonra da benzer şekilde iddalı tavrı sürdü. Biraz kişilikle ilgili. Kimi insan daha iddacı oluyor ve nedense tüm dünyayı kendi fikrine ikna etmeye hevesli oluyor. Sahip olduğu düşünceleri ve halleri militanca savunuyor.

Düşündüm de, benim de ciddi ciddi savunduğum şeyler var. Çok önemsediğim. Sınırlarım var. Newyork'ta sabahın beşinde bir barda tanıştığım uyuşturucu içen altı aylık hamile kadın gibi. Çok uç örnek oldu ama hoşgörüm bunu kapsamıyor. Kadının zaten bağımlı olduğunu, bunu yapması için hayat koşullarının onu zorladığını düşünebilirim, bir dereyece kadar empati kurabilirim ama sonuç değişmiyor. Kadın bir kurban. Ne koşulları var kimbilir. Sanırım elimde olmadan yargılıyorum o noktada. Tabi gidip de fikrimi yüzüne bağırmam gerekmiyor. O ayrı bir konu. Geçmişten bir gün. Sokakta sigara içiyordum, bir teyze gelip "içme evladım" dedi.  "Sana ne" diyebilirim. O kadın da bana "sana ne" diyebilir ve haksız da olmaz. Birbirimize "karışma" sınırı var. Ama düşünme sınırı yok.Aslında bakarsak gerçekten de "bana ne". Ama burada yazabilirim. Ve evet, yargılıyorum.

Neleri yargılıyorum diye düşünürken şunları buldum.

1- Sütü olmasına rağmen ilk altı ay memelerim bozulacak diye süt vermeyen bir anneyi,
2- Çocuğunu kaynar bir kazanın yanında başıboş bırakan kişileri,
3- Hamileyken ya da emzirirken aşırı derecede sigara, alkol ve uyuşturucu madde tüketen anneyi, yeni annenin ve bebeğin yanında fosur fosur sigara içen babayı ve eş, dost, akrabayı,
4- Bebeği TVye emanet edeni,
5- Evliliği kurtarmak için bebek yapanları,
6- Çocuğa zarar verebilecek eylemleri bile bile yapanları, fiziksel ya da duygusal şiddet uygulayanı, taciz edeni
6- Çocuğunu sevmeyenler, kucaklamayanları kınıyorum.

Empati kurabilirim, çok zor koşullarda kalmışlardır, kabul edebilirim. Ama elimde değil. Bunlar benim sınırlarım. Her insanın anne, baba olması şart değil. Siz de "sana ne" diyebilirsiniz tabi.

Bunun dışında nasıl uyuttuğu, ne yedirdiği, içirdiği, hangi aktiviteyi yaptığı yapmadığı... O kadar mühim değil bence. Dünya bunların etrafında dönmüyor.

Öte yandan şunlar da tespit ettiğim bazı anne halleri. OIP olsam da çizebilsem keşkem...

1- "Gelin itiraf edelim"ciler, "hangi anne yapmaz ki"ciler:  Örnek: "Hangimiz tv karşısında yemek yedirmiyoruz ki?" Ee, şey. Biz yedirmiyoruz. Yani insan yedirebilir, yedirmeyebilir. O ayrı. Ama sen yediriyorsun diye herkes aynı şeyi yapmak zorunda değil. Benim çocuğum 11de uyuyorsa, bütün çocuklar aslında 11de uyuyor da anneleri söylemiyor gibi bir şeyi idda etmem komik.

2- "Siz yapamıyorsunuz ondan"cılar: Diyelim çocuğum 11de uyuyor ve ben bunu tercih ettim. Sen 8'de uyutamıyorsun ondan böyle diyorsuncular. Neden öyle olsun ki?

3- "Otomatik cümleciler": "Her kız gibi", "her erkek gibi", "her kadın gibi" diye "her"le başkayan "her" cümleye gıcık oluyorum.

4- "Ay kesin benimdir"ciler. Bu huy bende de var, her yazıda acaba beni mi kastetmiş diye kıllanıyorum. (OIP hariç, o direkt beni kastetti eminim) Ama yazıyı yazan kişinin benden haberi bile olmayabilir.

Sonuç itibariyle annelik serüveninde kendimi Nasreddin Hocanın fıkrasındaki hoca gibi hissediyorum zaman zaman. Okuduklarımdan etkileniyorum. Sonra bir noktada seçiyorum, uyguluyorum.

Bunları ne zamandır yazmak istiyordum. Zeynep'in yazısını okuduktan sonra yazdım. Ona yanıt gibi filan değil kesinlikle.  Ordan yola çıkıp düşüncelerimi yazıp, kendimce "böyle düşünüyorum" demiş oldum:)

sevgiler, iyi haftalar.

Misafir Yazı

Fikir Atolyesi'nden alıntıdır.


"
...
“Ben sadece annem gibi olmaya çalışıyorum.”


“Çünkü anneler sadece tutkuyla sever, tek kötü şey yapmak istemezler. Zarar vermek, yıkmak, dökmek istemezler. Annemim, beni ve kardeşimi, yürekten sevmek ve o yönde davranmaktan başka bir şey yaptığını görmedim.


Benim ’sevgi için çalışmam’ da annem yüzünden. Çünkü bana hayat tarzı olarak, iyi ve cömert olabilme mucizesini o gösterdi. Ancak büyüdükçe, onun dünyasının gerçek dünya olmadığını fark ettim.


Erkekler ne kadar ihtiraslı olsa da, ne kadar kötü davransa da, ne kadar savaşa gitse de, eve sarhoş gelip eşini dövse de, çocuklara ilgisiz davransa da; dünyadaki annelerin çoğu o evin halen güzel bir ev, halen güzel bir aile ortamı olması için inanılmaz bir çaba içerisinde olurlar. Her şeye rağmen çocuklarını yetiştirmek için kendilerini paralarlar.


O yüzden yapmamız gereken şey son derece basit: annelerin çocuklarına davrandığı gibi davranmak. Herkese. Her yerde. Her zaman. Değişim için gerekli olan tek şey; anne şefkatına sahip olmak.”
..

Yazının tamamı için :

Bizler, Zenginlere Hizmet Eden Robotlarız.

27 Mar 2010

Hani Yılları Sayar da İnsan...

Ada kuşun doğumgünündeydik bugün. Ela'nın arkadaşları da birer ikişer bir yaşını geçmiş oldular bu günlerde. Hey gidi hey... Neydi o hamilelik günleri, neydi ilk zamanların telaşı. Nerde bugün kucağımda zeytinyağlı sarmaları götüren kızım. Börekten tırtıklayan kızım.

Biraz doğum gününe özel, biraz ortaya karışık fotoğraflarımız gelsin...










25 Mar 2010

Erol Evgin Hayranlığı

http://www.metacafe.com/watch/511575/erol_evgin_iste_oyle_bir_sey/

Küçükken annemle öğle uykusuna yatardık. Daha doğrusu yorgun annem uyumak isterdi. Ben de onunla oynamak isterdim. O gecenin dördüne kadar yazılı okumuş olurdu. Gündüz boş bir ders bulmuş gelmiş olurdu, ya da benimle zaman geçirmek için öğleden sonrayı ya da bir günü boş bırakmış olurdu. Ekmek almaya üşenip evde ekmek, puaça yapardık. Bir keresinde tamamen beni özgür bırakmıştı. Zeytinli, unlu puaça yapmak için. Berbat bir şey olmuştu. Demek kiii kafadan atarak yemek olmuyor, en azından temel bilgileri bilmek lazım. Un su oranına dikkat etmek lazım. Ne özgüvenmiş bendeki. Böyle böyle gelişmiş herhalde. Alan açtıkça serpilecek yer bulmuşum... Dantellerle sehpaları silmeler, teyzemi kandırıp bulaşık yıkamaya çalışmalar.

Aslında şunu anlatacaktım. Öğlen uykusu denen şey bana çok tersti küçükken. Aman uyumayayım neyse. Annemle yatmışız beraber yatağa. Karyolanın başında küçük bir radyo var. Tıngır tıngır Erol Evgin çalıyor. Annem onu beğeniyor, babam kıskanıyor şakadan. Kaç evde konuşuldu bunlar o dönem? Annem uyukluyor, ben annemi uyandırmadan, annemin kollarının sınırından çıkmadan oynuyorum uyansam da. Uyandırmıyorum, zaten kolların sınırından uzaklaşırsam kendiliğinden uyanıyor o nasılsa.

Pazar sabahları sabahın köründe ama gerçekten köründe kalkıp annemlerin yatağına dadanıyorum. Babam beni kapıp ortalarına koyuyor. Oyun peşindeyim, özlemişim onları. Ama uykuları var, bir pazar günü. Babam üstümü örtmeye çalışıyor, bacakları dikip örttürmüyorum. Her şey, yaptığımız her şey oyuna dönüşüyor...

Aktivite yapardı benim annem. Tuz seramiği diye bir şey vardı, oyun hamuru deniyor. Un, tuz, su. O kadar. Neler yapardık. O iş yaparken ben çevrede dolanırdım. Flash kart yoktu, annem oturup çizerdi ama kağıtlara. Camdan kopya çıkarırdı bazen.

Erol Evgin çalardı arka planda. Nedense en çok o kalmış aklımda. Sitedeki o karadeniz manzaralı, balkonlu evde. Tv vardı herhalde ama açılmazdı. Gündüz program da yoktu sanki siyah beyaz. Trt günleri.

12 Eylül olmuştu. Sokaklara yazı yazanlar tutuklanmıştı. Seçimler olmuştu, ben de annemlerle gidip arabanın içinde beklemiştim. Cami gibi bir yerde oy vermişlerdi o seçimlerde. Videolar youtubelar yoktu. Komşularımızla tanışırdık, görüşürdük. Hop diye geçiverirdim o yana.

Erol Evgin çalardı...

Hani bir yağmur yağar da bazen
Hani gökgürler ya arkasından
Hani şimşekler çakar peşinden
İşte öyle bir şey

Seni düşündüm dün akşam yine
Sonsuz bir umut doğdu içime
Bir de kendimi düşündüm sonra
Bir garip duygu çöktü omzuma

Hani ıssız bir yoldan geçerken
Hani bir korku duyar da insan
Hani bir şarkı söyler içinden
İşte öyle bir şey

Hani eski bir resme bakarken
Hani yılları sayarda insan
Hani gözleri dolar ya birden
İşte öyle bir şey

Seni düşündüm dün akşam yine
Sonsuz bir huzur doldu kalbime
Bir de kendimi düşündüm sonra
Bir garip duygu çöktü omzuma

Hani yıldızlar yanıp sönerken
Hani bir yıldız kayar ve insan
Hani bir telaş duyar ya birden
İşte öyle bir şey

Hani bir yağmur yağar da bazen
Hani gökgürler ya arkasından
Hani şimşekler çakar peşinden
İşte öyle bir şey
İşte öyle bir şey
İşte öyle bir şey...

24 Mar 2010

Televizyon İzletmeyin. İzletmeyin. İzletmeyin...

"TV’nin bebek gelişimini nasıl etkilediği konusunda yapılan araştırmalar TV’nin sakıncalarını net şekilde ortaya koymuştur. Örneğin, 2007 yılında Journal of Developmental Psychology’de yayınlanan bir çalışmaya göre, 8-16 aylık dönemde bir bebeğin TV seyrettiği her saat başına 3 yaşındaki dil becerisinin 6-8 kelime daha geri olduğu gösterilmiştir. Ayrıca TV’ye maruz kalan 12-36 aylık çocukların hafıza, dikkat ve odaklanma becerisi bakımından TV’yle tanışmayan çocuklara göre dezavantajlı olduğu bulunmuştur. The Archives of Pediatrics dergisinde 2010 yılında yayınlanan bir çalışmada ise haftada birkaç kez dvd izleyen ve hiç izlemeyen çocuklar karşılaştırılmıştır. Bu çalışma ise, ne kadar erken yaşta dvd izlemeye başlanırsa ilerleyen dönemde kelime hazinesinin o denli geri kaldığını göstermiştir. Bu araştırma sonuçları doğrultusunda Amerika’da “The Baby Einstein Company” e açılan davada, şirket dvd’lerin çocuk gelişimine katkı sağlamadığını kabul etmiş ve müşterilerine para iadesi yapmıştır. "

23 Mar 2010

Çılgın Haftasonu, Polonezköy ve Babaya Kavuşmanın Sevinci...

Merhaba,

Ayşe teyze beni duymak istemiş. Annem uyurken ben de klavyeyi ele geçirdim. Gördüğünüz gibi ustalaşıyorum her geçen gün:) Teker teker basıyorum tuşlara...

Çok güzel günler yaşıyoruz. Meğer Cuma gecenin bi vakti Damla teyzeyle annem konuşurlarken yarın Polonezköy, tamam demişler. Sabah erkenden gitmeye karar vermişler. Ama ben de bi cumartesi uyku keyfi yapıcaktım. 7:40da uyandım. Düşünün... Anne bi panik. Hızlı hızlı kahvaltı, hazırlanma giyinme attık kendimizi dışarıı... Damla teyzeler geldiler, hep beraber yollara düştük. Ilgaz çok tatlı bir arkadaş. Yol boyu bana şarkılar söyledi, pek eğlendim.

İlk indiğimiz bir yerde park vardı. Salıncak olsun, kaydırak olsun çeşitli atraksyonlara katıldım. Bi de çok sıcak insanlarmış bunlar. Hemen kanım kaynadı, kucaklarından inesim gelmedi, o derece...

Sonra yürüyüşe başladık. Orman, temizhava, misss derken... Ne var biraz kestirdiysem?


Ben uyuyunca sıkılan annem de öyle ağacın, yaprağın fotoğrafını çekmiş bi süre. Aşağıdaki resimdeki gölge adama benzemiyor mu?

Uzunca yürüdük. Ben Ilgaz'ın arabasına bindim. Çok rahatmış. Yalnız, Polonezköy parkurunda vinç görmek şaşırttı. Daha fenası yol ilerledikçe çok feci çamura saplandık. Hem de ne çamur. Ben bütün büyüklerin kucağında dolaştım. Yolun bir kısmını yürüdüm. Bir ara hem Damla'nın hem annemin elinden tuttum.

Yolun sonunda bir köpek gördüm, adı Bozo'ymuş. Sonra iki köpek daha geldi, anlamadım neden kapıştılar. Biri kendine ait alanı korudu. Hayretle seyrettim. Sonra oralardaki lokantalardan birinde oturduk. Çimenleri bulunca yayılalım dedik, hem de yan masadaki arkadaşla sosyalleştik hemen.


Kardeşim çakmak hiç oyuncak olur mu? Oyuncak hissi verirseniz, ister ağlarım tabi. Sonra da vermiyolar zararlı diye.

Burda Ilgaz'ın babası bir şeye bakıyor, hemen ben de bakayım dedim. Çok eğlenceli bi adam.

Güneşte saçlarım parladı. Normalde bu renk gözükmüyor. Annem bu haline bayıldığından anneanneme göstermek için koydurttu bu resmi.



İşte böyle maceralı bir günden sonra eve döndük. Beni bi güzel yıkadılar, öyle temiz hava, bol gıda, yürüyüş derken, gece boyu hiiiiç uyanmayıp annemi pek mutlu ettim. O da uyanmadı. Böylece babamın gelişine ana kız, uykumuzu almış, pek bir dinlenmiş olarak hazır olduk. Pazar, büyük gün...

Sabah bir uyandım ne göreyim. Yine geç kalkmışım, babam gelmiş bile... Görür görmez "baba" dedim. Hemen kucağa gittim, sarıldım. Çok iyi hatırlıyorum, çok komik bi adam bu babam. Parmaklarımızı uzatıp değdirdik birbirimize. Kafayı yasladım. Bi sürü tahta oyuncak getirmiş, delirdik hep beraber.


Kahvaltıda babam yabancılık çekmesin diye çinli taklidi yaptım. Resimde gözüküyor.

Sonra 11 gibi parka doğru yola çıktık. Annem hem beni giydirdi, hem kendisi giyindi. Sonra ikimiz de aşama aşama soyunduk.
Bir süredir ne zaman salıncağa binsem hemen inmeye çalışıyordum. Bu defa uzun uzun sallandım. Özlemişim.

Acabaaa hangi aktiviteden başlasam, nereye gitsem. Hımm...

Tamam kamyonumla kum nakliyesi işine gireyim. Kim alır benim kumları? Aha iki tane oğlan şurda inşaat yapıyorlar, babalarıyla. Kale mi o. Evet onlara lazım olabilir. Kumları götürdüm ama bir türlü kamyonu boşaltamadım. Utandım biraz. Sonra alıştık ve nakliye işine devam ettik. Azar azar götürdüm kumları, bizim kum iyi kum. Annem babam da kuma oturdular, çocukken kum görmemişler mi ne. Bıraksam onlar oynayacak... aaa.

Sonra parkta avavlar, kular gaklar gördük. Gittim avavı sevdim, okşadım. Annemle babamın aklına "acaba köpek mi almalı" fikri gelene kadar okşadım. Kedileri varmış ben gelmeden önce, şimbi başka bi arkadaşıyla eve çıkmış. Naz diye bi kızla tanıştım. Sarıldık onla, sonra yollarımıza gittik...

Evde plastik kutular vardı ama onlar üstüste koymayı hiç sevmemiştim. Hah şöyle ahşap olsun ben de rahatça kulemi yapayım kardeşim. Ayrıca babam bi "kendinden üflemeli sabun köpüğünden balon tabancası" almış. Bir anda oda balon oluyor. Çok eğlendim çok...

Son resimde, mutluluğu ve neşeyi anlatmaya çalıştım. Çok güzel bir haftasonuydu. Emeği geçen herkese çok teşekkür ederim.

En güzeli ailecek beraber olmak. Anne de iyi, teyze de, anneannem, dedem o kadar buradaydı ama babam da bi başka yahu. Hepsi çevremde olsun, böylesi daha eğlenceli...

İşte böyle sevgili teyzelerim, amcalarım. Bir fotoromanın daha sonuna geldik. Sizlere iyi sabahlar diler, yatmaya giderim.


19 Mar 2010

Olmadık Hareketler Bunlarr.... OIP burayaaa....

Akıp Giden Günlerimiz...


Haftanın son günü... Dün gece yine mesaideydik. Gece 12de 2 de uyandık. İyi açıdan bakarsak, yatağında uyumaya devam etti. Kötü açıdan bakarsak, uyandım mı uyuyamıyorum. Tam uyuyorum uyanıyorum. 4:30da tekrar uyandı, bu defa haklı. Burun tıkalı. İlaç verdim, yatırdım. Bu defa sandım ki, artık 8e kadar uyur. Ama tabi dakik çocuğum gene 6 dedim mi ayakta. Kalktık. Bi de neşeli. Ben de uyumadım ama uykum da yok enteresan bi şekilde.İki saat kesintisiz uyku eskinin dört saati, kesintisiz dört saat, eskinin sekiz saatine denk. 5de yattığımı uyumaya çalışıyordum daha 6da. İtiraz edemedim. Sabah sabah onun neşesi bana geçti. Bi de kaka olayı sabaha taşındı. Eskiden öğle yemeğinden sonraydı üç gündür sabah kakası var. Oturakta öyle oturup bacaklarını çekmesi yok mu. Bi de sen de otur yapıyor, bitmeden kalkmıyor. O da keyfimi getirdi.

Hava da güneşli. Oysa ne soğuktu dün gece. Dondum, dondum. Üşüdükçe gidip Ela'nın üstünü kontrol ettim. Güvenim tam, üşürse üstünü örter. Sıcaksa açar. Biliyorum. Yine de gidip bi bakayım büzüşmüşse bi de battaniye örteyim diye gittim. Güneş ne kadar etkiliyor insanın neşesini. Bi de neşeli kıyafetler giydik bugün. Baştan ayağa pembe beyaz çizgiliyiz. Çizgili güzel o.

Pazar sabahı babası burda Ela'nın. Ne kadar şaşıracak kimbilir. Giderken bebekti, şimdi çocuk oldu resmen. Helikopterini ipinden çekip peşi sıra sürüklerken farkettim. Binlerce video birikti ama koyamıyorum, üşengeç miyim? Çok değişti her şey. Daha eğlenceli oldu böyle.

Bir günümüz nasıl geçiyor onu da anlatalım. Sabah 6da kalkıyoruz. 7:30a kadar oyun ve sabah sütü. Abla geliyor 7:15-7:20 civarı. 7:30da kahvaltı yapıyor Ela. Ben de mesaiye geçiyorum. Eğer çok uykusuzsam 8 civarı yatıp biraz uyuyorum. Ela da 8:30 civarı sabah uykusuna yatıyor. 1-1.5 saat arası uyuyor. Sonrasında oyun zamanı. Abla ile oynuyorlar, arada yanıma geliyor, arada gidip ben bakıyorum. Hava güzelse beraber ve solo dışarı çıkıyoruz. İşim çoksa ben çıkmıyorum. 1:00 civarı öğle yemeği var. 2:30 civarı öğle uykusu var. En geç 4te kalkmış oluyor. 6ya kadar yoğurdunu, meyvesini yiyor. 6:15de ben alıyorum kızı. 7:30a kadar oyun ve yemek yapmaca. 8:00 uyumaya gitme. 8:30 uyku.

8:30dan sonra ben pc başındayım. Kah çalışıyorum, kah laf yetiştiriyorum nurturiada. Yan gözle dizi izliyorum. Eğer kardeşim medeni bir saatte eve gelmişse, (çok çalışıyor, ver birazını ben yapayım diyorum:P) beraber losta sarıyoruz. 1. Sezon bitti bile. İleriye dair ipucu vermemek için kasıyorum ama "nolcak abla Kate öldü mü" diyor. Ne diyim şimdi ben buna? En sevdiğim karakterlerden biri bu Desmond dedim, aha asıl karakterlerden biri oluyo o zaman diye hemen akıl yürüttü cin... İzlediğim diziler Lost2.sezon, 6. sezon, denk gelirsem canım ailem, bi de aşkı memnu.

Aşkı memnuyu tam izlemiyorum. Çalışırken dinliyorum, arada dönüp bakıyorum. Dün Hilmi Önal'a ne olduğunu göremedim tam mesela. Çok üzülüyorum bu Bihter'e. Keşke fırsat bu fırsat bassa yurt dışına gitse, bir işe girse, adam gibi birini bulsa, adını değiştirse filan. Bu arada dün dikkat ettim, Behlül'ün rüya sahnesinde, Bihter eve girerken kapının boyaları ne biçim olmuş. Süleyman efendi mi artık, biri ilgilensin lütfen.

Bugün Cuma olduğu için bir de pazara gidiyoruz. Anneanne varken Ela'yı da götürüyorlar ama bakalım. Bugün belli olmaz. Hala çok soğuk. Ayaz resmen.

Continuum Concept(Dokunmanın mucizesi) kitabını okumaya devam ediyorum. Narsistic family de.

Hafta sonu hava güzel olsun, çimenlere yayılalım...

18 Mar 2010

Kaşık Meselesi...



Görev bilinciyle yazıyorum bu yazıyı. Ela'nın babası, sabah uyanınca yeni yazı görsem ne güzel olur filan diyor. E şimdi nasıl yazmiyim. Daha yazıcam demişsin diyor. Dedim. E dedin yapıcaksın. Süt dedim ben.

Bari aktiviteden gidelim.

Geçenlerde bir arkadaşımla buluştum, onun kızı 2 yaşını geçti. Ela'nın eliyle yediklerini anlatıyordum, aa eliyle yemesine izin mi veriyorsun dedi. Onun kızı özellikle çatalı güzel kullanıyormuş. Ben de hımmm dedim kendi kendime. Aklıma yazmışım. Sonra bugün bir blogda baktım çocuğun elinde kaşık... Allah dedim, geç kaldık koşş. Ben zaten blog blog gezip Ela'nın yaşındakiler ne yapıyor bakıyorum. Aynısını yapamazsa, yapana kadar dövüyorum çocuğu. Böyle hırslı bi insanım ben. Neyse. Gerçekten "ah yavrum, kaşık tutma yaşı gelmiş de annesi vermemiş mi acaba" diye meraklandım hemen. Aslında gündüz yemek yerken bakıcı ablamızla beraber kaşık denemeleri var. Çatalı takınca da ağzını bulabiliyor. Ama akşamları ben hiç denememiştim.

Sonrasında nurturia'da sordum. İlginç fikirler geldi. Annelerden şöyle bir öneri geldi. Kaşık kullanımını teşvik etmek için, koy bi kaba fasulye kaşıkla öbürüne aktarsın dediler. Fasulye yutma riski nedeniyle korkuttu. Ben de akşam koydum mercimeği önüne. Verdim kaşığı. Sonrası çok komik. Bir kaç kez kaşıkla aktarıyor, sonra eliyle mercimekleri atmaya başlıyor. Ben kaşıkla gösteriyorum. Biraz kaşıkla gidiyor. Sonra son derece konsantre bir şekilde mercimekleri diğer kaba aktarıyor. Eliyle. Çok gülesim geldi. Yani a"nnecim derdin nedir, bak koydum dediğin kaba" hesabı. Sonuç odaklı kızım. Haklı. Nasıl da ciddi. Sonra ikinci akıl olarak su doldurmaca oynayalım dedik. Şişeden suyu hiç de fena koymadı bardağa. Sonra da alıp içti. Akılsızlık bende çeşme suyu koymuşum, içeceği aklıma gelmedi.

Üst baş ıslandı tabi. Üstünü değiştirdim. Pijama giyince normalde meme vakti geliyor. Algoritmayı bozmamak lazım. Bu defa sonrasında yemek vakti vardı, ha meme, ha mama dedim. Oldu gibi. Yemekte tavuklu, bezelyeli pilav vardı. Kaşıkla bir kaç kaşık aldı, bıraktı sonra.

Yalnız aktarma olayı güzel gerçekten. Daha önce okuduğumda boğazına kaçar diye boşuna telaşe etmişim. Bir mercimek ağzına gitti, kurtaramadım. Ama onun dışında iyiyiz.

Babası için bir kaç foto koyuyorum ve sonra işimin başına dönüyorum.

Bezsiz Bebek Konusunda Destek Arayanlar...

Buradayız:


İngilizce bilenler için teorik :

Annelik ve Eski Dostlar...

"Unutulan birer birer.."

Çoğu insan evlendiğinde, eski hayatından daha farklı bir dünyaya adım atmış oluyor. Bekar arkadaşlarla daha az görüşülüyor, daha kelli felli olunuyor filan. Bizde hiç öyle olmadı. Beş gün önce neyse, beş gün sonra aynı modda devam ettik. Öyle büyük tabaklı çanaklı resmi misafir ağırlamalarına girişmedik, icabında pizza söyledik bira içtik. Gezdik, tozduk. Film izlerken cümbür cemaat uyuyakaldık.

Hamilelik sürecinde değişim başladı. Pizzalar ve kötü besinler evi terk etti. Değişik memleketlerden alınmış şaraplar mahzene kaldırıldı. (Malikanede yaşıyoruz da.) Sigara içenler, balkona davet edilir oldu. Biz davet etmeden genelde onlar balkonu tercih ettiler ya da. (sağolsunlar)

Ne olduysa Ela doğduktan sonra oldu. Bu kadar değişimi eski hayatımızdan kopmayacağız tadınd güzelce atlatmış bizler bu defa başka türlü bir işin içine girmiş olduğumuzu anladık. Başlarda 2-3 saatte bir emzirildiğinden evden en fazla 1.5 saat uzaklaşmaya izin vardı. Gittim, geldim, cee dedim döndüm. Annemler ya da kayınvalidemler olduğunda hadi kış kış diye Ela akşam uykusuna yattığında kovuyorlardı bizi. Biz de o saatte naapalım, sokaklarda geziyor, bostancı sahil, bağdat caddesi, çokça da evin köşesindeki kafede takılıyorduk. Zamanla Ela büyüdükçe özgürlük alanımız artsa da "geceleri evden çıkma" "ev gezmesi" gibi şeylere girişmedik. Toplasan 7 gün etmez. Halbuki annemler ben küçükken akşamları beni de alır misafirliğe giderlermiş. Biz yapmadık. Varsa yoksa Ela'nın düzeni, uykusu, yemeği. Yaz akşamları yemeğe gittiğimizde puşette uyuduğu oldu ama yani nerden baksan biz "Ela'lı akşamlar"ı evde değerlendirdik, yatağında rahat rahat uyusun istedik.

Görüşememenin bir etkisi de var tabi, ama onun dışında psikolojik olarak da bir kopuş var sanki. Yurt dışında yaşadığı halde denk gelip görüştüğümüz arkadaşımız oldu. (Bu genelde onların fedakarlığıyla oldu)

Sizlerde durum nedir? Ne kadar değişti sosyal ortam çocuktan sonra?
(Daha yazıcam sonra.)

17 Mar 2010

Kara Blogger Hanginiz? Benim, benim, benim!

Bu OIPin bahsettiği blogger kim diye merak ediyodunuz di mi. Satır aralarında söyledim o kadar benim artık lütfeen üzerinize alınmayın.

* Lost izliyoruz kardeşle. 1. Sezonda Jack'in babasıyla Sawyer karşılaşıyorlar ya Sydney'de Jack'in haberi yok. Kardeşim "al işte friendfeed o zaman olsa böyle dertler olmayacaktı" dedi. Düşündüm de 30 kişi hepsi birbirinin listesinde. Çok feci bu ekip bu lost ekibi.

* Bugün bi arkadaşımla buluştum, "nee hala izliyo musun o diziyi ben 4. sezonda bıraktım, -- hadisesi çok saçmaydı" dedi. Eee... Nerem doğru ki?

* Ela uyuyor, yatağına yatırmışım. Başında duruyorum ki tam daldı mı anlayayım. Sonra öksürdüm, gözünü açmadan "anne öhhö" dedi ve uyumaya devam etti.

*Gece kalkıp su istediğinde mutfağa geldiğimiz oluyor. Kardeşim su veriyor. Dönüşte hadi iyi geceler teyzeye diyorum, Kafa omuzda, gözler kapalı el sallıyor.

*Ela'ya hediye kuzu geldi. Bakıcı ablamız uzaktan, aa kutup ayısı mı o derken Ela dönüp "meee" dedi.

*Ela kuzusu hasta oldu. Dün geceden beri fırk fırk. Bana bulaşsanıza kolaysa, ha ha ha?

*Babanın gelmesine çok az kaldı.

*Montesorri'yi okuyup anlamaya çalışıyorum. Nasıl oldu bilmiyorum ama kendimi bir takım flash kartları basıp, itinayla keserken buldum. Sonra da onları laminasyondan geçirdim. Kenarlarını makasla düzelttim. Ela'nın olaydan haberi yok. Anne olarak öyle kendi kendime faliyet yapıyorum. Çok da eğlendim aslında. Kaptırıp ehliyeti de kaplattım.

*Ela Tim Seldın'ın kitabına bakmaya bayılıyor. Orada kendi kendine giyinen çocuklar favorisi ama bir yanlışımız var heralde. Ne zaman okusa benim çorabımı çıkarıyor, sonra giydiriyor tekrar.

* Birey oldu ya, öyle kucakta durmuyor, zınk diye iniyor.

Bazı atasözleri...

*Ana gibi yar, meme gibi diyar olmaz.
*Kaşık maması kara gün içindir.
*Memeyi bekleyen, sütü içer.
*Doydun derler memeden ederler, büyüdün derler bezden ederler.
*Derdini ağlamayan derman bulamaz.
*Ekmek elden, süt memeden.

16 Mar 2010

Annelik Seçimleri...

Dün okuduğum bir yorum düşündürdü beni. İş konusunda yazdığım yazı üzerine sanki derdimi anlatamıyorum gibi hissettim. Acele acele iki satır karalayınca kafadaki gibi olmuyor ekrandaki. Oradan nasıl bir çocuk istiyorum, iyi çocuk yetiştirmek ne demek gibi konulara daldım. Bugünlerde aynı anda okuduğum üç kitap var. Dokunmanın mucizesi, (Continuum Concept) ve Narsistik Aile (Narsistic Family). (Üçüncüsü Einstein evreni ile ilgili alakasız bir kitap) Onlar da etkiledi biraz.

Çocuk yetiştirirken boş bir sayfa hayal edip, tamamen özgür bırakrak onu kendisinin doldurmasını beklemek gibi bir olasılık yok. Her yaşın kendi özgürlük alanı var. 18 aylık olunca kendi kıyafetini, 18 yıllık olunca kendi okulunu seçebilir. Ama 5 aylıkken kıyafetini, 5 yıllıkken okulunu seçemez. Onun adına seçimleri biz yaparız. Odasına duvar süsü olarak deniz altı teması yaptık, anneannesi ona deniz altı kitabı aldı, şimdi balıklara bayılıyor Ela. O bayıldığından perdesi de balıklı oldu, pastası da. Ama... biz onun adına seçmiş, yönlendirmiş olduk. Anne ve babanın kültürü, eğitimi, dini, siyasi görüşleri çerçevesinde büyütüyoruz çocuğu. Örneğin Montessori'nin ilkelerine göre hareket edip etmemek bizim elimizde. "Seni kendi işlerini kendin yapabileceğin, farklılıklar açık, yaratıcı bir insan olarak, birey olarak yetiştirmeye çalıştık" aslında yine anne ve babanın sosyal ve kültürel yönelimi sonucu oluşmuş bir cümle.

Çocuk, anne ve babanın seçimlerinden bağımsız değil. Uzunca bir süre. Bizi biz yapan şeylerin başında ailemizin gelmesi tesadüf değil. Sonra sonra okudukça ve yaşadıkça kendimizi inşa etmeye başlıyoruz ama temeli anne ve babamız atıyor.

Örneğin benim için Ela'da mutlaka olmasını istediğim özellikler var. Bu özelliklere sahip olması için elimden geleni yapacağım. Açık fikirli olması. Tek bir fikre saplanıp kalmaması, alternatif düşüncelere yaşam alanı tanıması gibi. Dünyada inanlar kadar inanmayanların da olduğunu bilmesi, insanları bu nedenle ayırmaması. Ahlaklı olması: Hak bilir olması, dürüst olması, yalana dolana itibar etmemesi. Mert olması. Dünyaya ve doğaya saygılı olması. Dünyayı, hayvanları ve bitkileri kendisi için yaratılmış birer tüketim malzemesi olarak görmemesi. Doğanın kendisi gibi "canı" olan, yaşayan, o öldüğünde bizim de öleceğimiz bir kucak olduğunu görmesi...

Ve aslında bunlar benim politik, sosyal görüşlerimle örtüşen şeyler. Daha muhafazakar olsam, "dini bütün olması" derdim belki. Olmadığım için, "dini görüşünü kendi seçene kadar sordukça anlatma" yöntemini benimsemeyi düşünüyorum. Daha geleneksel olsam, "annesinin babasının sözünden çıkmaması" derdim. Bunu da demiyorum. Tersine kendi yolunu çizsin istiyorum. Hiç bir ırkın diğerinden üstün olmadığını bilecek. Her milletin kendi tarih kitapları olduğunu bilecek. Evde kadınlar bunu, erkekler bunu yapar gibi cümleler kurulmayacak. "Erkek adam, ehehe" gibi yorumlar bizden uzak olsun. Oğlum olsaydı ne diyorsam, kızıma bire bir aynısını diyeceğim. Kendine bakabileceği kadar ev işi yapmasını isteyeceğim. Dolma sarması şart değil ama aç kalmasın. Cam silmesi şart değil ama kendi çevresini temiz tutsun. Yaratıcı ve zeki olmasını önemseyeceğim. Okuması için olanaklar yaratacağım. Tek boyutlu olmasın isteyeceğim, öğrendiği her şeyin "aslının", "özünün" peşinde olması için elimden geleni yapacağım. Huzurlu olması, rahat olması için kendime dönüp bakacağım, kendimle yüzleşmekten kaçmayacağım. Ailede huzurlu bir ortam yaratmaya çalışacağım. Evin "hepimizin rahat ettiği yer" olması için uğraşacağım. Kendi duygularını ifade etmesi için ortam yaratacağım. Onu dinleyeceğim. Eğer Öss birincisi olmak isterse de onu destekleyeceğim, heykeltraş olmak isterse de, üniversiteye gitmek istemezse de.

Yukarıda saydıklarım benim, özgüranne olarak kendi çocuğumu büyütürken önemsediğim ilkeler. Başka ilkeler de var, liste çok kısa değil. Belki bir yazıda tam listeyi veririm. Vurgulamak istediğim nokta şu: Bunlar BENİM doğrularım. Ben başka bir insan olsaydım, o liste de başka bir liste olurdu. Bunda yanlış bir şey yok. Eğer tüm anne babalar aynı olsaydı, aynı ilkelerle çocuk büyütseydi, tek tip insan yetiştirirdik ve ortam çok sıkıcı olurdu. Yukarıda saydıklarım "mükemmel insanın" tanımı filan değil. Anne ve babası olarak bizim hayat görüşümüz doğrultusunda şekillendirdiğimiz şeyler. Biri gelip, çok yanlış yapıyorsunuz diyebilir. Bunun doğrusu yok bana göre. Seçimi var. O seçimler "bizi biz yapan" kaynaktan geliyor. O nedenle ne kadarı seçim düşünmek lazım.

Şimdi ben ne yapsam, yapsam, "yaratıcılık önemli değildir" diyemem. "Kitap okuma boşver" diyemem, komik olurum. Evde kitapsız köşe yok. Tornavida görünce bayılan bir kız yetiştiremem, ben öyle değilim çünkü. Bu demek değildir ki, herkes böyle olmalı. Olmayanlar tu kaka değil. Hiç de bile.

Yeliz mutlu olmak amaçtır demiş. Her insan mutlu olmak ister ama zaten sorun nasıl mutlu olunduğunda gizli. Kızım kendine zarar vererek mutlu oluyorsa, başlarım lan mutluluğuna der girişirim mesela. Ya da ben böyle mutluyum diyip, aslında yapabileceği bir adımı korktuğu için atmıyorsa. Doygunluk önemli diye düşünüyorum. Hayatından tatmin olmak. Aşık olduğun adamla evlenmek işin bir yönüyse, çocuk sahibi olmak başka bir yönüyse, kendi bilgini becerini tatmin edebileceğin bir uğraşı içinde olmak başka yönü. Tutkuların varsa, onların peşinden gidecek kadar kendine güvenmek, cesur olmak... Yenilgi biriktirmemek, "yok böyle iyi" diyip oturmamak... Bunlar benim önemsediğim şeyler. Tutkuların yoksa da yoktur, herkes tutkulu olacak diye bir kural yok...

Ben anne olarak, okuyup araştırıp, kendimce en doğrusu olduğunu sandığım şeyi elimden geldiğince uygulamaya çalışırım. Ha sonuçta Ela der mi ki, aman yaratıcılıkmış filan salla, ben bir bankada memur olacağım. Olma mı diyeceğim, yoo. Hayal kırıklığına mı uğrayacağım, yoo. Taş attım da kolum mu yoruldu, şu yukarda saydığım şeyler çok emek mi istiyor. Bence hayır. Bunlar hayatımızı yaşarken bize yol gösteren şeyler. İlla ki bir ana okuluna gidecek. Seçerken kendi ilkelerimle uyumlu olanı seçeceğim. Evde film izlemek mi, çocuğumla oynamak mı seçimini çocuğumdan yana kullanacağım. Bu bir iş mi? Yoo. Gayet eğlenceli. Hem beni, hem onu eğlendirecek oyun neyse onu oynayacağız.

Idle parent, boş ebeveyn felsefesini de benimsediğimden, her dakika çocuğumun üzerine titremeliyim gibi bir halim yok. Bu demek değil ki onunla ilgilenmiyorum. Dirsek mesafesinde izliyorum, onun oyununa uyuyorum. Aktivite yapmaya karşı değilim çünkü şu sürpriz sepeti meselesinde çok eğlendik, projeye dönüşmediği, iş haline gelmediği sürece aklıma yatanı yaparım. (Başkaları projeye dönüştürüyor demiyorum bakınz, kendimden bahsettim. Projeci olduğumdan bu konuda kendimi kontrol ediyorum. Ela ile planlar programlar kilometre taşı, ölçümlemeler yapmaya girişmeyeyim diye. Kendimi bilirim ben deliyim. ) Gerçi Seda diyor ki evde yaptığımız eğitimli öğretmenin yaptığı gibi olmuyormuş. Olsun. Elimizden geldiği kadar...

Çok yazdım ama acaba anlatabildim mi bilmiyorum...

Bu yazı çok ama çok uyksusuz bir gecenin sabahında yazılmıştır.

Anne Baba Manifestosu - Geçen Sene Bu Zamanlar...

Eski günlerden bir manifesto. Geçen sene bu zamanlar. Katılıyor muyum? Belki o zamankinden de fazla!

http://ozguranne.blogspot.com/2009/03/manifesto-iste-oyle-bir-sey.html


Bezsiz Bebek Gelişmeleri...

Bu yolu takip etmek isteyenler ya da merak edenler için gelsin... İçine sinmeyen uygulamasın.

Bu sabah Ela ile uyandık. Son dönemlerde sabahları kuru bez görme sıklığımız yüksek. Uyanınca tuvalete gidiyoruz ve genelde çiş yapıyor. (Biz de öyle değil miyiz?) Bu sabah, baktım oturakta ayakları karnına çeker gibi hareketler. Gel dedim, katiyen oturaktan kalkmadı. Ben de oturdum, bekledim. İşi bitince derhal kalktı. Kaka yapmış. Bu günlerde yeni hareketimiz bu. Kaka varsa bitene kadar kalkmıyoruz. Çişi hemen yapıyoruz ve bitince hemen kalkmak istiyoruz. Bazen tuvalete girip oturağı gösteriyor.

Doktor muayenemiz vardı bu ay. Konuştuk, zorlama olmadıkça sakınca görmediğini söyledi.

Bakıcı ablamızla ortak gözlemimiz (her dakika çişe tutmuyoruz) kuru bezlerin arttığı, oturağa oturduğu anda çiş yaptığı şeklinde. Herhangi bir şekilde beze kaka yapmışsa, örneğin öğle uykusunda, uyanıyor ve çok rahatsız oluyor.

Bugünlere nasıl geldik, kısaca anlatayım.

  • Sabahları uyanınca, geceleri yatmadan önce, yemeklerden yarım saat sonra oturağa oturduk.
  • Tuvalete beraber girdik.
  • Yaptığında aşırı sevinmedik, yapmadığında olsun dedik öptük.
  • Zaten çişi varsa hemen yapıyor. Kakası gelince anlıyoruz, mutlu bir şekilde yapıyor.
  • Çiş-kaka-oturak ilişkisi kuruldu.
Klozetin hemen yanında oturağı duruyor. Önünde Ela'nın kendi Miki fareli paspası var. Tuvalette kendi kitabı var, bazen bakıyor.

Memnunuz halimizden. Tavsiye ederiz.



15 Mar 2010

Yazmak İstemediklerim...

Söyleyecek çok şey olduğunda dili tutulur ya insanın. Buraya yazabilmemin tek nedeni, her daim acele içinde olmam. Bir pencere açıp içimdekileri söyleyip, ev soğumasın diye hızlıca kapatmak gibi bir şey. Çok ciddiye alınacak bir yanı yok. Annelikle ilgili değil bu yazı.

Evden çalışıyorum ya, tekrar mesaili günlere dönersem diye ödüm patlıyor. Bazen aksilikler oluyor, geçenlerde bakıcı abla izinliydi mesela. Sonra ben arkadaşımla buluştum kendime izin verdim, geceleri ayaktaydım, akşamları çalışamadım. Stres. Evde verimli çalışamayacaksan git bi işe gir bari. Kişiliğimin bir yanı diğerini fena dövüyor bu ara.

Ama.

Ama iş hayatının acımasız çemberinde olmanın ne demek olduğunu biliyorum. Özellikle yüksek derecede yaratıcılık ve özveri gerektiren işlerde çalışmanın insanın ruhunu yıpratan bir yanı var. İster yazılım yap, ister sanat. İster proje yönet, istersen film. Çekememezlikler, yükselen egolar, kıran kırana mücadele, arkadan konuşmalar, gizli saklı işler, çirkefleşen insanlar, çirkinleşen ortamlar. Virüs gibi yayılan adaletsizlik. Güvendiğin dağlara yağan karlar. Arkanın olmaması, hakkını arayamamak. Hak diyenin uyumsuz, mert diyenin lafını bilmez oluşu. Bazı sektörler diğerlerinden daha acımasız senden ruhunu talep ediyor çünkü. Kendi kişiliğine ait özelliklerini sömürüyor. Yaratıcı enerjini akıtıyorsun işine, bunun maddi bir karşılığı olamaz. Kendini vermişsin. Geceni, gündüzünü, inancını vermişsin. Adını vermişsin. İmzanı atmışsın.

O enerjinin kıymetini bilmek lazım. Yaratıcılık nehrine tövbesiz sokmamak lazım. Başkalarının hayallerinin parçası olmamak için.

Kendi izini sürebilmek için. (selamlar kisd.)


Bir Dakika: Her şeyi unutun...

Radikal'den Kaan Sezyum'un yazısını okuyun.

Geçen haftadan beri hayatımın pek bir anlamı yok gibi geliyor. Ne yazılarımı okutacağım birisi, ne sabah güldüğümüz birisi, ne de balkonda kuşları yemlediğimiz birisi var yanımda. Yok yani. İşin en fenası da bu yok oluşun, tam anlamıyla bi yok oluş halinde gerçekleşmesi oldu. Gayet güzel kahvaltı ederken, birlikte Türk kahvesi için tek bir sigarayı ortaklaşa tüttürürken birden akşam oluyor, evde kimseler yok. Çat! Şimdi evde iki kişi kaldık. Kedimiz Tortor da bu vesileyle üzerime kaldı. Yokluk kendisini zamanla hissettiren bir şey. Varken olanı hissetmiyorsunuz, yokken de olmayanı hissediyorsunuz, garip. Kısa sürede çok üzüldüm.

12 Mar 2010

Cesaret, Özgüven, Deha, Eğitim ve Annelik Halleri

Bundan 0n yedi yıl sonra neler olacak ? O zaman da ÖSS-ÖYS olacak mı acaba? Gerçi dert sınavın kendisi değil. Sistem temelden yanlış. Üç sınav yapalım, beş sınav yapalım, her üniversite ayrı sınav yapsın gibi çözümler çözüm değil bence. Rekabet ve hırs oldukça, bizler "bir üniversite bitir, sonra ne yaparsan yap" düşüncesini terk etmedikçe bir değişiklik yaratmayacak sonuç. ABDde olduğum dönemde arkadaşın çocuğu Harvard'a giremeyeceği için çok endişeliydi. Beraber yaşadık kabul sürecini. SATler filan. Sonra girdi. Gitti mutluluk dersi aldı hatta. Mutlu oldu mu bilmiyorum. Olmuştur belki.

Orta sınıf, yani biz fakirler, iş güvenliği peşinde koşar, kazandığımız üç kuruşu (ister 2 iste 20 milyar olsun, maaş maaştır) bireysel emeklilik, araba giderleri, mortage taksitleri olarak zenginlerin eline kaptırırmışız. Halbuki babamız zengin olsa, "evladım, iş güvenliği yerine finansal özgürlük peşinde koş" dermiş bize. Orta sınıf... Hem paranın çok önemli, hem de hiç önemli olmadığı inancına sahip olanlar... Birbirlerini araba markası, oturduğun semt, çocuğunun sırtındaki tshirte, telefonuna, saatine ve komiktir gözlüğüne göre sınıflandıranlar...

Kızım özgür olsun istiyorum. Benim, senin, onun dediklerine göre hareket etmesin... ama... İnsan lisedeyken, yani hayatla ilgili belirleyici kararları hayat hakkında bişi bilmezken alırken... nasıl özgür olabilirsin? Çok erken ele almalı bu cesaret işini. Sanki olay, ne yaratıcılıkta, ne zekada bitiyor. Cesaret edemiyorsan, o güveni yüreğinde hissedemiyorsan adım atamazsın. Dehan varsa zekan erir gider, işe girip kazandığın paraların aslında istemediğin şeylere akması gibi...

Annenin babanın yapabileceği en önemli yatırım karakteri güçlendirmek mi yoksa?. Hayatın renklerini göstermek. Önce kendi hayatında, sonra çevresinde. Ama göstermek yetmez. O gücü hissedebilmeli çocuk, tutkunun gücünü. Seçim yapmanın bilincini. Ana yoldan gitmek istemeyene yeşil ışık yakacak donanım gerekli ama önce insanın kendisinde açılmalı kapılar. Sezen Aksu'nın babası, şu kalan derslerini verseydin diyormuş ya yakın zamana kadar.

11 Mar 2010

Tembel Blogcu Ödülü

Kafamda o kadar çok yazacak şey var, o kadar az zamanım var ki... Ayrıca beynim ya sağ, ya sol yarım küre çalışıyor. Sözelsem sayısal, sayısalsam sözel yapamıyorum. Bir gün o, bir gün bu. Sağdan sola, soldan sağa salla bayrağı düşman üstüne.

Annemle babam yazlıktan eve dönerken yolda annemin ısrarlarıyla dümen kırıp sürpriz bir şekilde dün gece bize geldiler. Babam arabayı bıraktı, otobüsle gitti gece 1de. Ona el sallarken Ela'nın cebimde kalan eldivenlerini salladım. Gece uykumda nasıl olduysa Ela'yı koynuma alıp uyutmuşum ki bu diş çıkardığı bir gün haricinde ilk kez gece boyu oluyor. Üstelik annem, ben ve Ela misler gibi uyumuşuz. Uyandığında pışş demişim uyumuş. Ben de. İşin ilginci hafızamda ne zaman gittim, aldım kızımı yatağa geldim kayıp. Hatırlamıyorum. Günlerin yorgunluğu birikmiş, üzerimden akmış. Bugün deliler gibi çalıştım ve çok dinlendim.

Aklımı başıma toplasam yazacak çok şey birikti. Mimler kapıda mızıldanır. Saat olmuş bir.

Öyle bir gün.

9 Mar 2010

Çiftliğinde Ali Baba'nın...

Yorgunum. Dün gece Ela bir nedenle uyandı ve uzunca bir süre uyumadı. Su istedi, içti. Sonrasında dalıyor, hop uyanıyor. Burnu tıkalı gibi geldi. Serum fizyolojik mücadelesine girdik. Bir damla anca damlatmışımdır. Nasıl ağladı, nasıl... Sonrasında gülücükler, oyunlar. Su içtiğim kupadaki ineklere mölemeler. Ali babanın şarkısında köpekleri var diyince "av avvv" diye katılmalar... Sonra uyudu. Bu defa ben uyumakta zorlandım. Saat olmuş üç. Her an uyanabilir gibi geldiğinden insan dalamıyor. Dalıp uyanmak zor çünkü.

Dün bakıcı abla izinliydi öğleden sonra. Kızımla başbaşa geçirdik. Hafta sonları yorucu geçiyor, üstüne bir de dün pestilim çıktı. Babasıyla konuştuk, skype yaptık. Bir yandan o açık, bir yandan kız kucağımdan kaçıp gider, bir yandan yorgunluk, üstüne çamaşır makinası trip attı, komşu geldi, apartman yönetiminden şikayet etti filan derken şiştim. Ela akşam uyuduğunda parmağımı kıpırdatacak halim kalmamıştı. Ne işimi yaptım, ne Ela ile güzel ilgilendim diye kendi kendimi yedim.

Bugünlerde en favori kelimemiz "havavv". İki hafta önce köpek gördüğünde "avavvv" dediğinden beri, sürekli söyletmek istiyoruz. Resimlere bakarken, yolda gördüğünde ve ali babanın şarkısında avavvvv. Böyle dönüp bakıyor, ince sesiyle "av havv avv". Mahçup gülümsüyor. Deli oluyorum. O kadar tatlı ki yavrum, maşallah. Deli oldum ben bu avavv işine. Onun dışında bana sarılım "annemmm" demesi var ki anlatılmaz.

Kelimelerimizde ciddi artış var. Onun dışında uzun cümle benzeri şeyler kuruyor. Uzun uzun konuşuyor, tek sorun benim anlayamamam. Sanki yabancı bir dilde konuşuyor. Uzun uzun. Bazen söyleniyor. Ela'yı giydirirken parmakları çıkınca aa parmaklar sayalım birkiüçdörtbeş yapıyorduk. Geçen çıkmış parmakları, sayar gibi hareketler yapıp biküçdöbe seslerine benzer sesler çıkardı. Saydı mı, sesi mi taklit bilmiyorum.

Dün kadınlar günüydü. Evde kızımla geçirdim. Evden çalışmanın sakinliğine çok alıştım, yalnız bir sorunumuz var. Bakıcı abla pazartesi sendromu diyor buna. Hafta sonu tentene, oyunla geçirdikten sonra kızım pazartesileri benden ayrılmak istemiyor. Evde olduğum için hevesle koşup geliyor. O halini görüp de almamak çok zor. Ama çalışmam lazım. Çalışamadığım her an çok huzursuz oluyorum. Bu defa akşamları çalışıyorum. Geçen hafta iyi gitti. Dün öyle yorgundum ki onu da yapamadım. Bugün yeni bir başlangıç olsun.

Sarıçizmeli mimlemiş. Ela'nın kitaplarının resimleri çekilecek, konulacak... Evin köşesi mimini yapamadım hala. Aktaramadığım fotolarım var. Yapacağım da ne zaman.

Annelik hakkında düşünüyorum. Şu blogcular arası atışmalar, kırılmalar başlamadan önce birbirimizi yargılamak hakkında yazacaktım. Başlayınca şimdi yanlış anlaşılır diye askıya aldım. Onu yazmak istiyorum. Annelikte duygular biraz uçta mı yaşanıyor sanki. Daha az yargılayıcı olmaya çalışıyorum kendi adıma.

Bu ara Ela'nın odasını tekrar düzenlesek mi diye heveslendim. Montesorri odalarına bakıyorum internetten. Bir dolap almamız lazım. Kıyafetleri varolan dolaplara sığmamaya başladı. Dün küçülenleri eledik Ela ile. Sığmamak değil de, yeni bir organizasyona ihtiyacımız var sanki. Boyuna göre bir dolap alsak diye düşünüyorum. Kendi giyinir hem diyorum sonra bu bana çok uzak, çok ulaşılmaz geliyor. Oysa kendi hırkasını çıkarabiliyor istemediğinde. Bluzleri giyerken elleri kendi sokuyor. Çıkarırken kollayı havaya kaldırıyor. O kadar uzak değil kendi kendine yapabileceği günler. Kafamın bir yanı hadi canım diyor. Bak işte kendi yemeğini yiyor elleriyle. Daha dün o da uzak değil miydi... Böyle düşününce kendime çok kızıyorum. Zihnimle engel koyuyormuşum gibi. Yerdeki kıyafetlerini alıp alıp kirli sepetine attığı bir video var, aktarabilsem onu koyacağım, çok matrak. Düzenli ve tertipli bir kızım olacak gibi bir his var içimde. Yandık:)

Kafamı toplasam yazsam. Bir uyansam, uyansam, uyansammmm uykumdaaaaaaaaaaaaaaaaaan.

7 Mar 2010

Hafta Sonunuz Nasıldı?


Stres yaratan bir yanı vardır bu sorunun. İşe gidersin, hafta sonu naaptın? "Kayağa gittim", "Fransa'da akşam yemeği yiyip geldim", "yüz metre rekoru kırdım", "Ağrı dağına çıktım, Everest haftaya kısmetse" gibi yanıtlayasın gelir. "Hiiçç yattım öyle evde" dersin bazen. Ela doğalı beri sahiplenmediğim bu yanıtın aslında nasıl da bir özleme dönüştüğünü düşünüyordum tam. Toplanacak ortalık, temizlenecek oda, yıkanacak çamaşır, toplanacak mutfak var. Önceki haftasonlarına göre görece iyi geçmesine rağmen nedense enkaz gibi hissediyorum.

Şu anki halimin nedenleri belli. Diş çıkarıyoruz, uykular eh işte. Diş çıkarıyoruz, iştah eh işte. Gece uyuduğum saatler arası uzun zamandan sonra ilk kez derin uyumuşum. 2-5 arası ama derin. O da bana uyumadığım uykuları hatırlattığından daha bir uyku heveslisi olmuşum. Üstüne uyanınca aninden üşümek gibi garip bir hal gelmiş başıma, kansız mıyım yoksa? Üşümeyen kişiydim ben noldu. Üstüne bizim kız bugün yolda yürürken düştü ve dudağı patlattı. Çok rahat ve sakin davrandım diye kendimi tebrik etsem de halime bakınca aslında bu durumu kanlanan montu soğuk suya bastırdığım gibi içerlerde bir yerlere bastırdığımı, fena halde stres olduğumu anlıyorum. Zaten ben galiba rahat anne filan değilim. Olduğumu sanıyorum sadece ama ı ıh. Dahası olmak istiyorum. Aslında ben arkamda özgüranne mi ay o ne geniştir, ne rahattır, ne gamsızdır, ne tembeldir, böyle hiiç kasmaz ama yapıverir, hep dört ayak üstüne düşer, Ela zaten melek bebek filan desinler istiyorum. Ne yazık ki bu doğru değil.

Çay yapsam keşke. Ama üşeniyorum tek başıma şimdi. Hava da buz. Sondan başlayalım. Bugün öğlen güneşi gördük hemen hop dışarı. Hava çok ama çok soğuk olmadıkça çıkıyoruz zaten. Ben çıkamazsam bakıcı abla çıkıyor. Bu hafta güya evden çalışmakla beraber 4 öğlen dışardaymışım. Ela ile hiç çıkmadım. Onun hevesi de vardı. Dün hava ciddi soğuk olunca bugüne kaldı. Teyzesi ben Ela çıktık, parka gittik. Salıncaklarda sallandık. Kaydırağa beraber çıktık ve kaydık... (Ela kaydı ben merdivenden geri indim) Pek güzeldi. Sonra biraz daha dolaştık yürüdük. Sonra Ela yürümek istedi. İndirdik. Yolda yürümeye başladık üç hanım. Ela kamyonunu istedi, çıkardık. Ela teyzesinin elinde, öbür elinde kamyonun ipi, biz önde kamyon arkada yürüyoruz. Yürüdük, geri dönerken ne olduysa (El tutmak istemiyo bizimki. ) eli bıraktı, kamyona mı takıldı, göremedim. Pat yerde. Kanıyor, gördüğüm kan. Aldım bakıyorum, açmak istemiyor ağzını. En sonunda otuttum yandaki bir duvar üstüne ağzını açtım. Dişlere bişey oldu sandım ama dişler sağlam. Dudak patlamış. Üst dudak yara. Çocuk tabi düşe kalka yürüyecek filan diyorum, kardeşim perişan oldu. Baktık, doktora gitmeye gerek yok. Eve gittik. O arada sustu ama çok kanadı. O kanları görmek insanı üzüyor. Eve geldik temizlendik filan. Kötü değil. O uyurken kardeşimle geçmişimizdeki acılı düşüşleri gözden geçirdik.

Sonrasında sevimli yavrum uyandı. Oyunlar oynadık. Taklitçi bi zihniyetim ben. Kimden ne duysam hemen uyguluyorum. Geçen ilkay sabunlu su balonlarından bahsetmişti. Cuma günü pazarda görünce almıştım. Onunla oynadık bol bol. Baloncukları yakalamaya çalışıyor Ela. Sonra pazardan bi de şu manyetikli tahtadan aldım. Biraz çizdi etti, fena değil. Bir sürü kutu buldum evde, onları içiçe koymaca oynadık. Kutulardan biri (ikea ampul kutusu) ile sevgilinin saat kutusunu bileştirip içine bir rampa yapıp, topu koy, öbür yandan düşsün benzeri bi düzenek kurduk. Öyle oynadık. Yavrusu ve Evren'den aldığımız ilhamla çamaşır sepeti sürüklemesine oyuncak ayıyı, aslanı, mikiyi, kurbağayı, ve dev köpeği dahil ettik. Dolmuş yaptık evin içinde.

Dün pişirdiğim yemekleri mırın kırın yedi. Yalnız akşam bizim salataya dadandı. Bir kaç şeyi çok istiyor bugünlerde. Zeytin, salata ve kaşar peyniri. Her zaman çok sevdiği yoğurdu ise benimle yemiyor, anlamadım neden.

Parkta bir olay oldu bugün. Bir çocuk balonla oynarken Ela şöyle bir baktı. Annesi de kardeşle paylaşalım diyerek alıp Ela'ya verdi. Bu defa veren çocuk ağlamaya başladı ve kendimi çok kötü hissettim. Annesi ama paylaşman lazım filan derken çocuk ağlamayı sürdürdü. Neticede o da küçük, henüz paylaşmayı öğrenme zamanında değil kanımca. Ben "verin isterseniz balonu" dedim. Bu defa Ela mızlandı ama dikkatini çeken çok şey olduğu için unuttu. Anneler böyle işlere karışmamalı. Bir de çocukları büyükler için geçerli kavramlarla değerlendirmemek lazım. Belirli bir yaşa kadar, hepsi bencil, hepsi benmerkezcil. Doğal olan bu. Önce "benim" duygusunu sindirecek ki "senin" gelsin.

Sonra... Burnu tıkanıyor arada. Zorla serum fizyolojik koydum burnuna. Sonrasında bir çalım giderek Tim Seldın'ın "Harika çocuk nasıl yetiştirilir" kitabını okumaya başladı. Çok gülesim geldi. O kitabı çok seviyor, resimler filan çok güzel. Öğrenip bana anlatacak bilmiş. Bugünlerde kitapları okuyup cümleye benzeyen sesler çıkarıyor. Parmağıyla gösteriyor ve bir şey söylüyor. Sanki konuştu konuşacak gibi. Videoya çektik bazı yerlerini. Bir kaç güne koyarım belki.

Bir sürü komik şey oldu, aha bunu bloga yazmalıyım dediğim ama hepsini unuttum. Aklıma gelirse gelir eklerim artık...

Bugün oturağa çiş yaptıktan sonra, illa adaptörü istedi biraz da normal tuvalete oturdu Ela. Bi de şu don şeklindeki bezlere bayıldık. Alıştırma kilotu denedik ama sanırım biraz erkenmiş. O giyilebilir olanlar çok pratik ve sevimli. Tavsiye.








5 Mar 2010

Organik Tavuk

Öğle yemeğine optimuma uğramıştım. Ya geldiyse diye migrosa girdim. Evet!!!
Hemen kaptım geldim bi tane...

Tavuğumu kaçırmışlar, suyuna da pilavv pişirmişler... Oh!


Özet Geçmeye Devam...

Yıkılmadım Ayaktayım...

Dün gece olaysız geçti. Fakat önceki gece...

Sanırım Ela ile geçirdiğimiz en uykusuz geceydi. Daha önce bir kere daha böyle olmuştu. İlk azılar çıkmadan önceydi. Nasıl desem... Ağlıyor, alıyorum, ağlıyor. Tam sakinleşiyor, uyuyor. Yatırıyorum. Uyuyor. Beş dakika sonra tekrar başlıyor. Tekrar alıyorum. Tekrar sakinleşiyor. Bu arada uzun sürüyor bu döngüler. Çaresizlik nasıl bir şey insan anlıyor böyle zamanlar da. Su verdim, karnını ovdum, emzirdim, ayağımda salladım, kucağımda salladım, saçını okşadım. Sıkıntısı var belli. Azılar çıktığı için, dişe ihtimal vermedim başta. Akıllanmıyorum bir türlü. Emin olmadan ilaç vermem. Ama çocuğun derdi var. Acı çekiyor. Kafasının yanını tutuyor. Sabah 4 civarı calpol verdim. 4:30 gibi diş jeli sürdüm. Sabah 6:15de uyudu. 7:30da kalktı hatun.

Köpek dişlerinden biri geliyor. Sol üst. Ela'yı uyuturken gözlerim kapandı. Bir kez uyumuşum bile. Korkuyor insan. Bir ara 5 gibi uyudu diye yatırdım. Kendim de yattım. Dakikasına uyumuşum. Uykuda sesler duyuyorum. Uyanıyorum ses yok. Dalıyorum ses var. Dinliyorum, evet ses var. Ağladı da duymadım mı, duydum da kalkamadım mı panik. Her yatmadan, kalkmadan önce saate baktığım için bakıyorum sadece beş dakika geçmiş. İnsan bilinci ne acayip. Bana sorsan o beş dakika bazen bir an, bazen üç saat. Böyle zamanlarda yalnız olmak kötü. Çok nadir oluyor, neticede 14 ayda 2. gecemiz böyle. Ama olduğunda insan perişan. Ey dişler, o kadar annem burdaydı, o zaman neden gelmediniz.

Sonra ablamız geldi, Ela'yı teslim edip, kendime izin verdim. Biraz uyudum yarım yamalak ama çok dinlenmişim. Öğleden sonra Doruk'lar geldi. Ela ile yakışıklım çok güzel oynadılar. Ela nasıl sevindi, gülücükler filan. Çok mutlu oldu çok. Ben de çok sevindim ve eğlendim. Güzel bir gün oldu. Bol bol yapmak lazım böyle. Büyüdü minikler. Bu arada bütün gece uykusuzluğun üstüne Ela kaç saat uyudu? Bir saat. Peki yorgun muydu, yooo cin cin!

Öyle olunca akşam 8 olmadan hor... Dün gece sadece 2 kere 12de ve 5te kalktı. Kolay uyudu. Ben de hayatımın uykusunu uyudum. Rüyalar gördüm. Gerçi saat 2de ve 4te uyanıp kalktım Ela'ya baktım ama artık o benim kendi uyku sorunum. Bir de böyle bi derdimiz var. Ela'nın rutini, annenin rutini. Ela kitap bebek, anne huysuz bebek. Ela'nın düzeni düzeliyor, anne nanay:)

Şu anda 12 diş var. Bir tane daha geliyor. 13. 4 köpek dişi olunca 16 tamamlanıyor. Böyle dersimize erken çalışıp sonra rahat edeceğiz diye umuyorum. Diş listesine baktım da bizim dişler erken gelmiş sanki.

Bugün sakiniz. Ela yeşil soğan ve salatalık kemiriyor. Azılar gelince çiğneme kapasitesi daha da arttı.

Dün akşam kendimi işe güce verdim, robot gibi çalıştım. Sabah 7de kalkıp devam ettim. Biraz molayı hak ettim, geldim bunları yazdım. Birazdan dışarı çıkıp öğle yemeği yiyeceğim, sonra da pazara gidip gelip çalışmaya devam edeceğim.

İyi hafta sonları...




3 Mar 2010

Özet Geçiyorum

Ela:

Sabah erken kalkıp oynadık, akşam oynadık. Zihnim yeni oyun, yeni oyun bul bull bulll diye deliriyor. Nurturia arkadaşlarımız sağ olsun önerileri aldık, deniyoruz yavaş yavaş. Öğlen toplantım vardı. Dışarı çıkmışken optimuma gittim ordan. Sonra Migros'a uğradım. Organik tavuk bulamıyorum, ey organik tavuk gelirsen masaya vur lütfen. Normal tavuklardan çok soğudum. Kendim yiyorum da Ela'ya yediresim gelmiyor. Ama akşam fırında tavuk yaptım sebzeli. Hapur hupur yedik karşılıklı. Neden daha önce yapmadım acaba diye kafayı vurdum duvarlara. Acayip pratik, lezzetli ve sağlıklı. Ayrıca parmak boyası aldım. Evde portakal sıkıyoruz, onu belki pipetle içer diye pipet aldım. Fazla bişi almadım. Sadece Ela için alışveriş yaparken çok mutlu oluyorum. Böyle içim titriyor. Tabi acele acele ve panik halinde yapmıyorsam.

Geçenlerde nerde okudum, çocuğunuza bir şey verin, sonra bir şey daha verin, ikisi elindeyken bir şey daha verin gibi bir oyundan bahsetmiş. Ben de bugün bowling labutlarından birini uzattım, aldı. Öbürünü uzattım, onu da aldı. Sonra üçüncüyü uzattım. Sağ elindekini atıp bunu aldı. Düşeni alıp geri uzattım. Sağ eldekini alıp bunu uzattı. Bi süre bunu yaptıkça ikimizi de gülme tuttu. İlk o güldü, ben daha çok güldüm öyle maymunlaştık. Sonra üçünü birden tutmak için uğraştı. Olmayınca bacaklarıyla da sarılarak tutmaya çalıştı. Neticede bana birinci labutu verdi. Aldım. İkinciyi verdi, öbür elime aldım. Üçüncüyü verdi. O da benimle oynadı uyanık asker. Öyle olsun bakalım. Kutuları kutu içine koyduk. Hediye paketleri yaptık, açtık.

Ben:

Dün Ortaköy'e gittim, bugün de dışardaydım. Havalar güzelleşti. Güneş moral veriyor. Hareket etmek iyi geliyor, nerde hareket, orda bereket... Evde çalışmak giderek zor hale geliyor. Ben evdeyim bunu bildiği için sürekli olduğum yere geliyor kızım.

Biz:

Yorgun ama mutluyuz. Vardı başka söyleyeceklerim hepsini unuttum. Lost ne bölümdü ama. Üf... Kara duman gecikir, belki hiç gelmez...

2 Mar 2010

Nasıl, İyi Nurturio mu? Nurturia Gerçekten...

Daha önce de bahsetmiştim, yeniden ve daha doğru düzgün bahsedicem. Nurturia'yı biliyorsunuz. Yan tarafta linki var, sonra yazı aralarında bahsettim o kadar. Daha gidip bakmayan kaldı mı? Olsun ben ilk kez gelenler için yazıyorum. (Siz bu satırları okurken ben nurturia'da aklıma geleni soruyor, gördüğüm soruya atlıyor olacağım.)

Öncelikle Nurturia Nedir, Damla'nın kaleminden kopyalayalım:
------------------------------------------------------------------------------------
Nurturia ile çocuğunu daha kolay büyüt

Nurturia Nedir?

"Nurturia ile çocuğunu daha kolay büyüt"

Bebek bekleyen ve küçük çocuklu ailelerin çocuklarının günlük hikayelerini, gelişimlerini sevdikleri ile paylaşabildikleri, aynı zamanda diğer anne-babalar ile tecrübe paylaşarak yardımlaşabildikleri sosyal platform Nurturia.

Nurturia'da Neler Yapabilirsiniz?

  • Kendiniz için bir hesap açabilir, çocuklu arkadaşlarınızı ekleyebilirsiniz, yeni arkadaşlar bulabilirsiniz.
  • Kendi hesabınızın altında çocuklarınız için ayrı birer hesap oluşturabilirsiniz. Çocuklarınızın günlük maceralarını buradan paylaşabilirsiniz.
  • Çocuğunuzun anı defterini güncelleyerek hem anılarını hem paylaşırken, hem de gelecek için kayıt altına alabilirsiniz. İlkleri, dedikleri, yaptıkları, büyümesi...
  • Çocuklarınızın hesaplarını eşinizle birlikte güncelleyebilirsiniz.
  • Çocuk büyütmekle ilgili her türlü sorunuzu sorabilir, soru yanıtlayarak tecrübelerinizi paylaşabilirsiniz.
  • Gruplar kurabilir, varolan gruplara üye olabilirsiniz.

Hamilelikten itibaren

  • Hamileyseniz de üye olarak hamileliliğinizin nasıl geçtiğini, günlük heyecanlarınızı, sıkıntılarınızı paylaşabilirsiniz.
  • Henüz doğmamış çocuğunuz için profil sayfası açıp, anı defterini oluşturmaya başlayabilirsiniz. İlk tekmeleri, cinsiyetinin öğrenilişi, isim seçimi...
  • Tecrübeli anne-babalara hamilelik ve çocuk bakımı ile ilgili sorular sorabilirsiniz. Gruplara üye olabilir ya da kendi grubunu kurabilirsiniz.

Nasıl Üye Olabilirim?

Üyelik ücretsiz. www.nurturia.com.tr adresinden 1 dakikada üye olabilirsiniz. Kayıt olduktan e-posta adresinizi onaylamayı unutmayın.

Nurturia Tanıtım Turu Adresi: http://www.nurturia.com.tr/account/tour

Nurturia Ne demek?

Nurturia, İngilizce'de iyi bakmak, büyütmek anlamındaki "Nurture" kelimesinden geliyor. Yurt dışına açılma planlarından dolayı ingilizce kökenli bir isim seçilmiş.

------------------------------------------------------------------------------------


Bir süredir aktif olarak kullanıyorum. Şu avantajlarına bayılıyorum.

1- Sorduğum soruya yanıt bulabiliyorum. (Üstelik yanında bonus olarak empati de geliyor)

Özellikle insan ilk anne olduğu zamanlarda panik halinde her yere saldırıyor. Evet doktora soruyoruz, annemize babamıza soruyoruz. Ama ortada kalan noktalar oluyor. İnternetin köşesindeki bir bilgi kırıntısı için saatlerimi harcadığımı, bulunca da ne kadar rahatladığımı iyi bilirim. Blogumun köşesindeki "kızımın yaşıtları" diye ayrı bir yer bulunmasının nedeni, acil bir sorum olduğunda yakın yaştaki çocuklara ve annelerine gidip onlarda da benzeri olmuş mu bakmak, yeri geldiğinde sormak gibi bir kaygıydı. Nurturia'dan sonra bu kaygım azaldı, işim kolaylaştı. Çünkü, üyelerin adlarının yanında bir kutucuk var ve içinde bebeklerinin ayı, çocuklarının yaşı, ana karnındakilerin haftası yazıyor. Böylece yanıtlayanla hemen empati kümecikleri oluşturabiliyor, benzer yaşta çocuğu olan annelerle bir araya gelip fikir teatisinde bulunabiliyorsunuz. Tecrübeli anneler araştırdıkları ya da deneyimledikleri şeyi anlatıyorlar, yüreciğimize sular serpiliyor. Bildiğimiz bir şey olursa hemen anlatıyoruz. Artık blog blog dolaşmak şart değil. Doğrudan sorabiliyorsun. Destek alabiliyorsun.

2- Sosyal ortam

Oradakiler de senin gibiler. Yani çocuk sahibi, onu iyi beslemek, büyütmek isteyen tipler. Farklı yanlar çok ama ortak noktalar daha çok. Ana sayfada twitter benzeri bir güncelleme hikayesi var. Bazen sadece orda kim ne yapıyor, noluyor diye girip okuyorum. Arkadaşım oldular, merak ediyorum, herkes nasıl. Sıcacık...

3- Anı Defteri

Bu zaten her anne babanın aklından geçen, yazılımla uğraşan herkesin yaw yapsam acaba dediği ama yapmadığı, artık Gökhan ve Damla yapmış olduğu için geride kalan bizlerin ohh kurtulduk diyip sevineceği bir özellik. Çok basit. Çocuğun bugün okaliptüs mü dedi. Hemeennn gidiyorsun sözlük kısmına ya da ilkler kısmına ekliyorsun. Yürüdü mü, ekle, ilk kez çiş mi dedi, hemen yaz. Sonra o resme bir bakıyorsun uzaktan. Sözcükler, adımlar, hayatımızın unuttuğumuz ama asla unutmamamız gereken muhteşem detayları. Büyüyen bir çocuk, büyüyen bir anne ve baba.

4- Foto şipşak.

Kızımın fotolarını da koyuyorum. Ordaki arkadaşlar görüyor, maşallah diyorlar. Aslında benim bloga foto koymamın başlıca amacı uzaktaki anne ve babamın, teyzemin, dedemin, kuzenlerimin tek tıkla hem yazılarımıza hem fotolarımıza ulaşması. Facebook filan uymuyor. Fotoğraflar ayrıca flickrda duruyor ama o kadar kolay değil bakması. Pek çok insan bloga çocuğunun fotosunu koymak istemiyor. Kimbilir, belki bir gün ben de kaldırırım fotoları. Nurturia'da fotoları koyabilir ve ailem dışındakiler görmesin diyebilirsiniz. Diğer ortamlardan kolay.

5- Gruplar

Aynı ilgi alanına sahip insanlar buluşup tematik konuşuyoruz. İkinci El'de ilanlarımızdan bahsediyoruz. Uyku sorunlarında yöntemleri tartışıyoruz. Montessari eğitiminde çok zihin açıcı tartışmalar oldu, duyurular oldu çok faydalandım. Bazen seminerler oluyor, haberimiz oluyor böylece. Sonra 2008 Aralık anneleri grubumuz var ki kendi aramızda paylaşıp duruyoruz haberlerimizi. Normal hayatımızda, işimizde gücümüzde, bekar arkadaş çevremizde dile getiremediklerimizi paylaşıyoruz arkadaşlarımızla. Arkadaş derken, girene kadar bloglardan tanıdığım üç beş kişiyi saymazsam kimseyi tanımıyordum. Gide gele kaynaştık.

Böyle yani. En azından bir girip bakın.

Neden ısrarla gelin diyoruz, gelin diyene hediye mi dağıtıyorlar derseniz... Evet dağıtıyorlar. Anne ve babaların en çok ihtiyacı olan şeyi, bilgiyi ve paylaşımı dağıtıyorlar. Siz de gelin. Sizin bildiğiniz bizim bilmediğimiz şeyler vardır. Ne kadar kalabalık, o kadar iyi.

Sevgiler, bekliyoruz. Ben özgüranne olarak bulunuyorum nurturiada.

1 Mar 2010

Çocuklarımızı yetiştirmek, Kendimizi Yetiştirmek

"Raising Our Children, Raising Ourselves: Transforming parent-child relationships from reaction and struggle to freedom, power and joy"*

"Çocuklarımızı yetiştirmek, Kendimiz Yetiştirmek: Ebeveyn çocuk ilişkisini mücadele ve tepkiden, özgürlük, güç ve sevince dönüşürmek..."

Yaralıyız ve çoğu zaman farkında değiliz. Kendimiz dediğimiz kişi kim? Acıyan yerlerimizi bantlamışız yok saymışız. Görmezden geliyoruz. Küçükken gülmüşler bize mesela. Diyelim ki ilk kez gözlük taktığınızda dalga geçmişler. "Dört gözzz" demiş anneniz babanız ya da dedeniz iyi niyetle. Espri olsun diye. Acıtmak için değil. Gülmüşler size. Siz de gülmüşsünüz çünkü öbür türlüsünün acayip kaçacağını anlamışsınız. İçiniz acımış, utanmışsınız belki. Ama gülüyorsunuz hoşunuza gitmese de. Norm bu. Beklenen bu. Onaylanmayan duygularını bastırma evrenine hoş geldin minik. Ne kadar da neşeli bir aile bu. Sonra bu dalga geçilen dörtgöz, büyüyüp kendi çocuğu olduğunda ve gözlük taktığında ne yapıyor. Eğer bu konuyu bastırmışsak, kendi duygularımızla yüzleşmemişsek tam olarak şunu yapıyormuşuz gülerek: "dörtt göööz"

Buna benzer küçük küçük yaralar. Kendi duygularımız. Bir minik olayda aniden ortaya çıkan duygular, kızgınlık, öfke belki nefret. Kendi duygularımız görmezden gelinmişse çocuğumuzu yetiştirirken biz de onun duygularını görmezden gelmeye çalışırmışız. Anlatması zor ve burada yazdığım kadar basit değil. Kitabı okumanız lazım. Herkesin derdi başka, herkesin yarası ayrı. Kimse mükemmel değil. Bu yaşımıza kadar öğrendiklerimizin sonucuyuz. Duygularımız var. Bazen esip görlüyoruz, bazen üzgün oluyoruz. Sorun bunları hissetmek değil. Sorun bunların kontrolsüzce ortalıkta dolaşmasına izin vermek.

İngilizcede "it is not about you" derler. Yani "konu sen değilsin". Çocuklar söz konusu olduğunda anne ve babalara bunu her gün bir kaç kere söylemek gerek. Konu sen değilsin, konu çocuk. Senin duygun değil, çocuğun duygusu. Kendi duyguna sahip çık. İletişimi engelleyen kendi duyguların olabilir.

Çocuğu dinlemek, onunla iletişim kurabilmek istiyorsan yoldan çekilmen gerek önce. SALVE diye bir yöntemden bahsediyor kitap. Şöyle adımları var. S: Kendini çocuğun davranışından ve duygusundan ayır. En zoru budur. Kendinle konuşmaya başla. İçinden geçenleri sessizce söyle. Belki "bencilsin sen" diye bağırmak istiyorsun çocuğa. Peki bu işe yarar mı. Bir faydası olur mu. Karşıdakini incitmek ve senin öfkeni tatmin etmek dışında neye yarar. Hiçse tekrar düşün. Zihnini süzgeçten geçir tekrar. "Asla öğrenemeyecek", "böyle yapmamalıydı" gibi cümlelerin üzerinden geç. Gerçekten öyle düşünüyor musun? Sonra bu düşüncelerin ışığında bir an durmasaydın ne diyecektin, nasıl davranacaktın düşün. Sonra bu düşüncelerin etkisinde olmasan ve bu olay olsaydı ne yapardın onu düşün. O düşüncelerden kendini bağımsızlaştır, kendine yeniden bak. "Böyle yapmamalıydı" "ben böyle yapmamalıyım"a dönüşsün. Seni yolundan çıkaran duygularının farkına vardığın anda, kendi gerginliğini bıraktığın anda çocuğuna tekrar bak.
A: Şimdi yapmak gereken şu. Tamamen kendi içinde geçirdiğin anlardan sonra dikkatini tamamen çocuğa ver. İç sesini durdur ve ona bak.
L: Dinle! Sonra tekrar dinle, biraz daha dinle. Sadece sözcüklere değil, beden diline de bak. Gözlerinin içine bak. Kendini ifade etmesine yarayacak soruları sor.
V: Duygularını onayla.
E: Çocuğunun yolundan çekilerek ve ona güvenerek mutsuzluğunun gitmesine izin ver. Ona güven, onun için bir şeyleri düzeltmeye çalışma. Öyle yaralanmış durma. Çocuklar kendilerini yetkin, güvenilmiş ve ana babasal duygulardan bağımsız hissettiklerinde kendi çarelerini üretirler. Eğer duygusunu ifade edebilirse tekrar özgürlüğünü ve odağını kazanacaktır. O duyguya takılıp kalmadan yoluna devam etsin...

En zor adım birinci adım. O anın etkisinde hareket etmemek. Çocuk yanlışlıkla reçel kavanozunu devirmişken bunu kasten yaptığını düşünüp bağırmak ne kolaydır. Sonraki pişmanlık, üzüntü? Bir an durup aslında seni harekete geçirenin kendi gerginliğin, kendi duygun, kendi geçmişin olduğunu görebilseydin... önleyebilirdin. Sakin kalabilirdin.

Diyor ki, çocuklar kendilerini sık sık çaresiz hissederler. Büyükler için tasarlanmış bir dünyada yaşarlar. Konuşmakta zorlanırlar, elleri her yere uzanmaz. Bizlerin onlar için el ayak olması gerekir. Amacımız onların kendilerininde kontrol edebileceği bir ortam sağlamaktır. Onları arabaya atar işlerimizi halletmeye gideriz, sıkılırlar. İtiraz edince, "uslu dur" deriz. Sözümüzü kesmelerine sinirleniriz ama bol bol sözlerini keseriz. Kendimiz duygularımıza kaptırıp ani davranışlarda bulunuruz. Bu da çocuğun kendini daha çaresiz hissetmesiyle sonuçlanır.

En çok yapılan yanlışlardan biri çocukla oynarken onun oyununun rolünü çalmamızmış. Onun başlattığı oyunda biz oyuncu olmalıyız. Oyunun ana kahramanı değil. Eğer oyunun yönünü değiştirmeye ya da kendi istediğimiz şekle sokmaya kalkarsak onun gücünü elinden almış oluyormuşuz. Böylece çocuk kendini daha güçsüz hissediyor ve sinirleniyor.

Diyor ki kitap:
"If you have a need to control your child, most likely you have experienced too much helplessness in your own life. In playing these games you may experience healing for yourself as well. The need to control is out of your control yet the choice to control as the weakness that it is, you will be able to feel powerful when you don't surrender to its grip. It takes emotional strength to flow with your child and not to yield to your impulses. In relating to children, your power comes from letting go and not from hanging on to your reactions."

Eğer çocuğunuzu kontrol etme ihtiyacı duyuyorsanız, çok büyük ihtimalle kendi hayatınızda kendinizi aciz hissettiniz. Bu oyunları oynarken (çocuğun başlattığı) kendiniz de iyileşebilirsiniz. Kontrol etme ihtiyacı kontrolünüz dışında olabilir, ancak kontrol etmeye çalışmayı zayıflık olarak görmeyi tercih ederseniz, kendinizi buna bırakmadığınızda güçlü hissedeceksiniz. Çocukla beraber akmak ve anlık güdülere kendini kaptırmamak duygusal güç ister. Çocuklarla olduğunuzda gücünüz, tepkilerinize tutunmakten çok, salıvermekten geçer.
(çevirmen olmadığım için biraz acemice oldu. daha iyi çevirisi olan varsa memnuniyetle buraya kopyalarım.)

Özgüven geliştirmek için...
  • Sadece o istediğinde yardım edin. O istemeden yardım etmeye kalkmak onda "demek ki kendim yapamıyorum" hissi yaratır
  • Hata yapması için izin verin. Kendi başına yapamayacağı bir şey olduğunu bilseniz bile (zararsız olması koşuluyla) ona deneme özgürlüğünü tanıyın.
  • Seçimlerini destekleyin. Sonuç beklemeden.
  • Onun yaptıklarını düzeltmeyin, eleştirmeyin. Zaman tanıyın. Yeri sildiğinde, siz de üstünden bir kere daha silmeyin. Bekleyin, zamanla iyileşir zaten.
  • Övmeyin. Övmek çocukta "alkış için bir şeyler yapma" isteği doğurur. Sürekli onaya ihtiyaç duyar. Mutluluğunu paylaşın.
  • Kendi ajandanızı dayatmak yerine onu olduğu gibi kabul edin. Sürekli beklenti yaratmayın.
  • Çocuğunuzu başkasıyla karşılaştırmayın.
Many of us enjoy and even encourage our children's laughter, creativity, and other pleasing ways of self expression. However, when a child gives vent to pain, anger, jealousy, loneliness, disappointment, or grief, we are apt to stop the healthy flow of feelings, thereby hindering his development and interfering with his emotional well being. The tendency to look for ways to fix situation can distract us away from noticing the child's need to unleash his feelings. Many small events like a scraped knee, a cancelled visit, an insult, or a disappointment don't require solutions even if the child reacts with tears or rage. Although we must avoid dramatizing and adding more to the child's response, we can calmly listen, validate, and let him be. He can then experience himself as capable of handling emotions.

Çoğumuz çocuklarımızın kahkahalardan, yaratıcılıklarından ve diğer hoş kendini ifade şekillerinden hoşlanırız, hatta cesaretlendiririz. Fakat, çocuk ne zaman ki acı, öfke, kıskançlık, yalnızlık, hayalkırıklığı, üzüntü hissetse, hemen onun bu sağlıklı duygu akışını durdurmak için müdehale etmek isteriz ve onun duygusal iyiliğine karışmış oluruz, gelişimini engelleriz. Durumları düzeltmek için yollar ararken çocuğumuzun kendi duygularını gösterme çabasını farketmeyiz. Sıyrılmış bir diz, iptal olmuş gezi, hakaret ya da hayal kırıklığı, çocuk ağlasa ve köpürse bile çözüm istemez. Dramatize etmesini önlemeli, çocuğun tepkisine fazlasını eklememeli ama sakince dinlemeli, onaylamalı ve olduğu gibi olmasına izin vermeliyiz. Böylece kendisinin duygularıyla başa çıkabileğini hissedebilir.
(Çeviri için yukarda dediğim gibi. Keşke ünide alsaymışım çeviri dersini)

Yani özetle... Merkezde olmayı bırakın. Kendi duygularınızı fark edin. Sürekli bir şeyleri düzelticem, çocuğumu acıdan koruyacağım diye kendinizi kasana kadar iki durup çocuk ne anlatıyor dinleyin. Anlatmak istemiyorsa zorlamayın, ama istiyorsa el verin. Doğru soruları sorun. Kendi hayat hikayenizden başlatmayın.(sormadıkça) Onun duygularını görmezden gelmedin. Düşünce, "acımadı ki" demeyin. Onu kontrol etmeye çalışmayın.

Acı, kıskançlık, üzüntü, depresif duygular, nefret... insanca şeyler bunlar. İnsan olmanın parçası. Bunları yok saymak, bedenimizin bir kısmını görmezden gelmemiz gibi bir şeydir. Ne zaman ki bir yerimizi görmezden geliriz, bir arıza çıkar. Beter oluruz.

Önemli olan sakin olabilmek. Ama duyguları bastıran sakinlik değil. Farkına varan, gören sakinlik. Kendini durdurup gözleyebilen sakinlik. Eğer bunu yapabilirsek, o "dur" anında durup kendimizi kendi duygularımıza bırakmak yerine karşımızdakina bakabilirsek, dinleyebilirsek... O zaman kendi yaralarımızı, otomatik tepkilerimizi de görüp iyileşeceğiz. Eski yaralar yavaş yavaş kapanacak. Bir daha benzer bir şey olduğunda içimizden aynı otomatik ses yükselecek belki, ama ona teslim olup eylemde bulunmayacağız. Duygularımızı seçemeyebiliriz, ama eylemlerimizi seçebiliriz.

Başkalarını daha net görüyoruz ama kendimiz kör noktada kalıyoruz. Böyle olmak zorunda değil...

Kitap bir tarz affedici bir anlayışı da getiriyor. Mesela benim akrabalarımdan birisi, kızım için hoşuma gitmeyecek bir yorum yaptı, sonra da "kızıyor musun böyle diyince" dedi gülerek. Ben kızmadım, çünkü yaşlı olduğu için çok da aldırdığım yoktu, ona karşı hassas değildim, kalkanım vardı belki. Ama soru ilginç. "Kızıyor musun?" Çünkü o sorunun sorulma amacı kızman zaten. Bunu yapmasının sebepleri ise yetiştiği çevrede gizli. Kendi yaralarında. Kendi geçmişinde. Konunun ne benimle ilgisi var, ne de kızımla. Can sıkıcı. Keşke şöyle garip diyaloglar olmadan iletişim kurabilsek.

Karşı tarafın yerine kendimizi koyabilsek, emin değilsek yorum yapmasak. Bize söylendiğinde hoşumuza gitmeyeni söylemesek. Emin değilsek espri yapmasak, dalga geçmesek, imalarda bulunmasak. Ne var canım şaka yapıyordum diyerek sosyal sadizmi körüklemesek. Efendi olsak... Kendimizi iyileştirsek...

O "sütün yetiyor mu" mafyası vardı ya hani, işte onlara da sorulmuş zamanında böyle.

Bazen bana öyle geliyor ki iki kişi ne kadar nadir, sadece o anda ve sadece birbirleriyle konuşuyor. Geçmişleri, kendi duygularının gölgesinde algıladıkları olmadan.

Otantik anlar yaşamanız ve yaşatmanız dileğimle. İyi geceler.

* Sonradan eklenen not: Kitabın tam adı:

Raising Our Children, Raising Ourselves
Yazar: Naomi Aldort.

Bu kitap benim başka bir blogdan öğrendip de aldığım bir kitap. Yalnız nerede okuduğumu bir türlü hatırlayamadım. Çikolatalı pasta, anne ve bebişi, cemuyurken'den yasemin olabilir. Onların kitap önerilerinden hep çok faydalandım çünkü. Hafıza zayıflığım nedeniyle özür diler, bana bu kitabı tanıtan blogcu arkadaşımıza teşekkürleri bir borç bilirim.