30 Nis 2010

Alıcınızın Ayarıyla Oynayabilirsiniz.

TVnin etkileri konusunda araştırma yapan bilimadamları küsmüşler. "Yanlış yaptık ablam, bilemedik, bi daha yapmayacaz söz. Profösörlüğe de bilime de lanet olsun." diye açıklama yaptılar. "İstediğiniz gibi izleyin, çocuklara da izletin. Halimiz ibret olsun. Biz akıllı olduk okuduk da noldu, bundan sonra başka bi adam olucaz" dediler.

Açıklamaları için:



http://www.youtube.com/watch?v=jfGKJW20f3A

29 Nis 2010

Blog Ödülleri İçin Son Çağrı

Olur da siz de aynı benim gibi işleri son güne bırakan insanlardansanız diye söylüyorum. (Sonra vay biz duymadık, vay efendim bizim haberimiz yoktu demeyin:)




Şaka bir yana gerçekten kaç oy aldığımızı öğrenemiyecek miyiz acaba? Seçilme seçilmeme bir yana kimler, kaç kişi hiç üşenmeden kayıt oldu ve oy verdi çok merak ediyorum ben mesela. Oy başka, kişiler başka. OIP geçenlerde sessiz izleyicilere merhaba dedi ya. Ben de çok merak ediyorum, kimler var orada, ne düşünüyorlar, beğeniyorlar mı? 

Öyle işte sevgili arkadaşlar. Ailenizin blogcusu:)

27 Nis 2010

Anneanneler, Babaanneler, Dedeler ve Bebekler... Fikir Ayrılıkları

Önceki yazılar:

Anneanneler, Babaanneler, Dedeler ve Bebekler... Duygular I
Anneanneler, Babaanneler, Dedeler ve Bebekler... Duygular II

Bütün aile sakin bir limanda. Küçükler büyükleri sayıyor, büyükler küçükleri öpüyor. Duygular konusunda bir güven ortamı oluştu ne güzel.

Yine de bu bütün konularda hem fikir olacağınız anlamına gelmez. Birinci tespit ne diyordu?

Söz konusu çocuk yetiştirmekse her konuda aynı fikirde olan iki insan bulmak mümkün değildir.

Size eğitimi, yaşı, bilgisi, yakın olan bir arkadaşınızla bile yüzdeyüz anlaşamazken bir önceki kuşakla yüzde yüz anlaşmayı beklemek fazla iyi niyetli bir düşünce olur. Çocuk yetiştirmede trendler öyle hızlı değişiyor ki.

Bence burada bir ayrım var. Eğer bebeğe anneanne ya da babaanne bakıyorsa tutarlılık daha fazla önem kazanıyor. Bizim gibi anneanne ve babaanne uzaklardaysa biraz daha esneklik düşünülebiliyor. Bizim durumda bakıcımız ile aynı fikirde olmamız önem kazanıyor.

Fikir ayrılığı olduğunda ne yapıyoruz. Düşünelim. Örneğin bizde hem bizimkiler, hem eşimin ailesi oto koltuğu konusunda takıntılı olduğumu düşünüyorlardı. Bu bizim toplumun genel fikri üstelik. "Zavallı çocuk o koltukta acı çekiyor, üstelik geri geri gidiyor, midesi bulanıyordur" hisleri ile dopdoluyuz. Ama sonra
http://www.kitubi.com/2009/12/16/TrafikKazalarındanEnÇokÇocuklarEtkileniyor.aspx adresindeki resmi gösteriyorsun. Mühendis olan babam bir bakışta konuyu anlıyor. Neticede oto koltuğu meselesini çocuğum olana kadar ben de bilmiyordum, Kitubi olmasa belki bu kadar üzerinde durmayacaktım. Bilmemek ayıp değil, anlatmamak ayıp. Birinci çare, yine duygulara kapılmadan neden gerekli olduğunu anlatmak. Eğer karşıdaki insan bunu anlıyor ama yine de gereksiz buluyorsa, kural budur diyip ısrarcı olmak çözüm olabilir. Birileri size takıntılı desin, siz de "evet ne var" diyin en fazla.

Başka bir örnek. Ela 10 aylıkken anneannesi artık bir lazımlık alalım dedi. Ben de içimden "daha neler bu yaşta aa" gibi şeyler söyledim önce. Sonra annem alalım, siz 12 aylıkken bu iş bitmişti diyince şüpheye düştüm. Sonra bezsiz bebekçilerle tanıştım, utandım, özür diledim. Gittik oturak ve adaptörü aldık. Ela da rahat rahat çişini, kakasını yapmaya başladı. O beni ikna etti. (Bakıcı ablamız bu konuda çok çekimserdi. Bezsiz bebek kitabını okuyunca ikna oldu ve şimdi baş savunucumuz)

Ama tabi burada hem eşimin ailesinin, hem benim ailemin, okumaya, bilgiye çok önem vermesi, bilimi önemsemesi, araştırmaya inanması gibi faktörler var. Eğitimli oldukları için körlemesine inatlaşma, cahil ısrarcılığı, batıl inançlar gibi şeyler yok. En fazla farklı ekollerin söyledikleri üzerine tartışma yaşıyoruz. Sonrasında bir taraf diğerini ikna ediyor.

Eğer eminseniz ısrar edin. İlk başta itiraz duymak çok normal. "Ne var canım tvde biraz izlese ne olur" diye başlayabilir. Anlatın. Tekrar anlatın. Bunun sizin için önemli bir kural olduğunu gösterin. Kendi koyduğunuz kurala kendiniz uyun.

İçinize atmayın. İletişimi sağlamaya, söylemeye devam edin. Duygu dilini kullanmayın. "Beni üzüyorsun, neden böyle yapıyorsun" demeden. "Bu yaptığımız çok yanlışmış çünkü..." dilini tercih edin.

Eğer konu sizin için gerçekten önemliyse aman SUSMAYIN!

Olmuyorsa şu yöntemler denebilir.

Yüzleşme

Sakin bir ortamda, tercihen bebek uyumuşken, karnınız tokken, çay içerken sakin ve eleştirisiz bir dil kullanarak istediğiniz olmadığında ne düşündüğünüzü, endişelerinizi aktarın. Bu konunun sizin için neden önemli olduğunu anlatın, karşınızdakini dinleyin. Ortak bir yol bulmaya çalışın. Güvenin tam olduğu, konuşacak zamanın olduğu durumlarda işe yarayabilir.

Karşılıklı taviz

Eğer anlaşılamıyorsa ve süre sınırlıysa iki tarafında dediği biraz olacak, biraz olmayacak şeklinde bir yaklaşım izlemek. Örneğin anneanne çişe tutmak istiyor, siz kesin karşısınız, sadece sabahları bir kez tutması konusunda anlaşıyorsunuz.

Yumuşama

Eğer inada bindiyse konu biraz yumuşayana kadar bekleme. Sorunu çözmeye değil, duygular hafifleyene kadar ertelemeye yarar.

Zorlama

Ben annesiyim, benim dediğim olacak yaklaşımı. Özellikle çocuğun sağlığı söz konusuysa, örneğin hijyenle ilgili bir sorun varsa, tavizsiz sert yaklaşım etkili olabilir. Neticede söz hakkı sizde!

Daha büyük hedefe odaklanma

Mühim olan nedir? Çocuğun sağlığı mutluluğu. Eğer tartışılan konu çok da önemli değilse, fazlaca inada bindirmemekte yarar var. "Kesin kuralları" hem çocuk, hem de çevre için minimumda tutma hem uygulaması kolay, hem daha az stressiz bir yöntem. Her şeyi kontrol edemeyiz. Bizim kesin kurallardan örnekler:

TV, DVD kesinlikle yok. Biz yokken çok zor durumda kalınırsa kısa süreliğine açılabilir.
Uyku 8:30u geçmemeli (olağan üstü durumlarda esneyebilir)
Her çeşit araba yolculuğunda oto koltuğu ve emniyet kemeri zorunlu.
Normal günlerde yemek masada yenir. (ziyaretler sırasında esniyor bu kural)
Bağırmak, ses yükseltmek yok
Televizyon, bilgisayar vb elektrikli aletlere fazlaca yaklaşmak yok.
Çikolata yok. Tuz, şeker çok az miktarda, tercihen hiç. (ziyaretlerde esniyor)
Aklıma ilk anda bunlar geldi.

Anneanneler, Babaanneler, Dedeler ve Bebekler... Duygular II

Yazının başı şurada: Anneanneler, Babaanneler, Bebekler ve Duygular

Duygular üzerine bir kaç ek söz...

Birinci bölümde anlattıklarım, ailedeki herkesin iyiniyetli ve naif olduğu düşünülerek yazılmıştır. Halbuki bu her zaman böyle olmayabilir. Kıskançlıklar, hasetler, laf sokmalar, huzursuz etmeye çalışmalar, diğer kardeşi kayırmalar vs gibi çok olumsuz ve zarar verici çatışmalara girmek mümkündür. İstenen bir durum değil ama hayatta böyle şeyler oluyor.

Duygular, birbirimiz hakkındaki fikirlerimiz, ön yargılarımız çok önemli. İnatlaşmalarda, iddalarda gizli iktidar kavgası, "benim dediğim olacak" halleri filan yaşanabilir. Tamamının nasıl çözüleceğini bilmiyorum. Neticede bir kısmı karakter özelliği. Eğer çözemiyorsanız görüşmeyi sınırlamayı düşünün. Karşı taraf sizi bir duyguya sürüklemeye çalışıyor olabilir. Kapılmayabilirseniz kazanırsınız. Topu kendi sahanızda değil, hep karşındakinin sahasında tutmaya çalışın. "Kızım sen bu bebeği besleyemeyeceksin sanırım, feşmekanın çocuğu x kilo oldu, seninki hala x - 3... " diyen bir akraba ile uğraşmak çok zor olsa gerek.

Bence böyle durumlarda duyguları anlamayı filan bir yana bırakın. Müzakereleri sonlandırın. Ama nükleer silahlarla saldırmayın. Konvansiyonel kalın bir süre. Gülümseyerek "Böyle hissetmenize çok üzüldüm,  benim çocuğum çok sağlıklı maşallah!" diyiverin.

Herkesi memnun etmeye çalışmayın

Eğer ipleri bir bırakırsanız sonu gelmez. Çevredeki her birey, her blogcu, her doktor, her kitap, her akraba başka bir şey söylüyor olabilir. Birini seçin ve kalanına, "mersi görüşürüz" diyin bir süre. Kendinize geldiğinizde detaylıca araştırırsınız. Kafanızın dikine gitmekten korkmayın çünkü siz ANNEsiniz. Yani 1. DERECEDE YETKİLİ kişisiniz. Çocuğunuzun başına bişey gelse, ama bana y kişisi çilek ver bişi olmaz dedi diyemezsiniz.

Birinci sorumluluk bebek, ilk yardımcı içgüdüler.

Destek bulun

Bir numaralı destek eşinizdir. Duygularınızı anlatın. Duygularınızda haklı olmayabileceğinizi, buna rağmen böyle hissettiğinizi ve x,y,z konularında tam destek istediğinizi belirtin. Topluluk içinde birinin "Anne haklı" demesinin olumlu etkisine güvenin. (Kızkardeşler gibisi yoktur bi de!)

Tartışmaya Girmeyin

Zaman kaybıdır. Eğer sorun duygularsa, fikirler anlaşamaz. O nedenle birisi eskiden böyle bişey mi vardı diye başlayacak olursa "hahayttt geçmişeee maziii" türevi bir yanıtla etkisizleştirin. "O zamanlar öyleymiş tabi, vah vah" yapın:)

Gözünüzü Hedeften Ayırmayın

İlk amaç bebeğin sağlığı ve mutluluğudur. Bu da annenin sağlığı ve mutluluğuna bağlıdır. Önemli olan yavrudur. Buna odaklanmak, çevredeki çatışmalardan sıyrılıp kafayı dinç tutmaya yarayacaktır.

Bilgilenin, Silahlanın

Kesin bilgilerle konuşun. Siz kendinizden emin konuştukça karşınızdaki iddasında ısrarlı davranamayacaktır.

Vahvahlayın

Eğer bir birisi size "çocuk çok zayıf" derse kendinizi yerden yere atıp ayy çok zayıfff naapcaam bennn diye yırtınıp onun sizi teselli etmesini sağlayın. (Bu biraz kozmopolitan tavsiyesi gibi oldu. Yapabilen var mı bunu bilmiyorum ama yapılsa çok eğlenceli sonuçlara yol açabilir. )

TAKILMAYIN

Bu en önemlisi. Akrabalardan biri arıza yapıyor ve değişme şansı yok mu. Kabullenin. Onu siz değiştiremezsiniz. Felek değiştirememiş size mi kalmış. Adalet açısından düşünmeyin, pratik açıdan düşünün. Evet bu yaptıkları ve söyledikleri adil değil. Eee nolmuş? Oluyor böyle şeyler. Biz işimize bakalım. Eğer varlığı ciddi bir zarar kaynağıysa küsün görüşmeyin. İlişkiyi sınırlayın. En azından bir süre. Yok eğer iyi yanları da varsa, iyi yanlarını alıp, kötülere aldırmayacağınız bir hale gelin, duvar örün.

Bizim izin vermediğimiz hiç kimse bizi üzemez!
Takılmayın.

Bu da böyle bir delidir diyin geçin. Size mi kaldı kronik aile sorunlarını çözmek... Allah çevresindekilere sabır versin:)

Okuyun

Eğer çok çaresiz kalırsanız, zor aile bireyleriyle mücadele etmek için yardımcı olabilecek çok sayıda internet adresi ve kitabı var. Kesin çözüm olmasa da etkili. Deneyin...

Anneanneler, Babaanneler, Dedeler ve Bebekler... Duygular

Geçenlerde Çalışan Annenin Hayatı: Bakıcılı Yaşam hakkında yazmıştım. O yazıya gelen yorumlardan biri bir soru sormuş. Aile büyükleriyle çatışma yaşamıyor musunuz, olay nasıl çözülüyor diye. O ara çok sıkıştığım için birbirinden güzel yorumlara yanıt veremedim. Şimdi en azından bu soruyu kendimce yanıtlayayım istedim.

İlk tespitle başlayalım önce.

Söz konusu çocuk yetiştirmekse her konuda aynı fikirde olan iki insan bulmak mümkün değildir.


İkinci tespit:

Duygular ve düşünceler birbirinden farklıdır. Duyguyu doğru yanıtladığınızda düşünce buharlaşabilir.


Önce Duygular...


Hamile kalır kalmaz bu gerçekle yüzleşirsiniz. Ailedeki ve çevredeki herkesin kendi düşünceleri vardır. Bir süre kayınvalide ve peder sezeryanın daha sağlıklı olduğu konusunda beni ikna etmeye çalışmışlardı mesela. Neden? Çünkü onların zamanında genelde doğal doğum yapılırdı ve birbirinden tehlikeli anılar anlatılıp dururdu.  Henüz teknoloji yetersiz olduğu için sezeryanla sağlıklı doğabilecek çocuklar kaybedilirdi. Bir başka arkabanın kızı sezeryanlı doğumunu çoktaan planlamıştı bile hiç bir sağlık problemi olmamasına rağmen. İnsanın kendi tecrübeleri, çevreden duyduykları bu tarz kararları etkiliyor. Bu konuyu konuşunca doktorumla konuştuğumu, konuyu araştırdığımı vajinal doğumun hem bebek, hem anne için daha sağlıklı olduğunu onlara anlattım. Bir daha bu konu açılmadı. Yine de sonuçta sezeryanle doğurunca derin bir nefes aldıklarını biliyorum:)

Doğumdan sonra ise asıl karmaşa başlıyor. Karar verecek o kadar çok şey var ki... Ne sıklıkta emzirmeli, uyku konusu nasıl olmalı, ne vermeli, anne sütü mü, mama mı, nedir. Üstüne bir de lohusa bunalımları ekleyin. Tam karmaşa. Sevdiğim bir arkadaşımın sözü: Siz lohusayken evdeki herkes lohusa olur. Ortalık uçuşan duygulardan geçilmez. Bence hayattaki en zor dönem. Allah lohusalara ve çevresindekilere sabır versin.

Ortamda bu kadar duygu olunca çatışmalar olması kaçınılmaz. Bir kere bebek daha çok küçük. En ufak bir ağlama, kakadaki bir değişiklik, az kilo alma gibi şeyler büyük paniklere yol açabiliyor. Anneanneler ve babaanneler korkuyor. Çok doğal çünkü o minik yavru bir mucize, tamamen bize muhtaç. Onlardan tecrübeli söz sahibi insanlar olmaları ve hiçbir şeye karışmamaları "aynı anda" bekleniyor. Yani "vaziyete hakimim" ve "ee naapçam şimdi" soruları aynı anda soruluyor. Ortamdaki duygu patlamasını hesaba katın. Bilinçaltı defterler açılıyor. Babaanneler ve anneanneler kendi çocuk sahibi oldukları zamanki travmaları daha dünmüşcesine hatırlamaya başlıyorlar. Kendi anneleri ve kendi kayınvalideleriyle olan ilişkileri... Çocuğun geçmeyen ishali ya da ateşi, sütün kesilmesi, kilo almayan bebek.... O dönemki korkular canlanıyor. Ela'nın yeşil kaka yaptığı bir dönem, doktorun normaldir demesine rağmen, kayınvalidemin sabaha kadar endişeler içinde uykusuz kaldığını, kıvranıp durduğunu biliyorum. Çocuk hasta sanarak... Kilo alıyor mu diye endişelendiği için bize tartı almıştır yine aynı şekilde. Annemin Ela'nın çok ağlayıp azıcık kasıldığı bir anda çok paniklediğini nefes alamıyor sandığını biliyorum. Hiç kimse için kolay bir dönem değil.

Geçenlerde "Çocuğumuzu büyütürken kendimizi büyütmek" kitabından bahsetmiştim ya. Orada bir methoddan bahsediyor. Çocuğunla bir çatışma yaşadığında tepki vermeden önce bir duracakmışsın. DUR ve kendini incele. Ne hissediyorsun? Karşındaki insan senin nerene dokundu? Kendi hislerini tanımla. Bunu bulduktan sonra tepkisel bir şekilde davranma ve ilgini tamamen karşıdakine ver. O ne hissediyor, ne yaşıyor. Gerçekte  ne demek istiyor? Örneğin "çocuk yeterince beslenmiyor olabilir mi" sorusu "sen ne biçim gelinsin bi çocuğu emzirmeyi beceremedin" demek istemiyor olabilir. Kendi duygumuzu olaysan soyutlarsak karşındakinin sorusundaki duyguya değil mesaja yanıt verme ihtimalimiz olabilir. Eğer karşımızdakinin sorusunu ve duygusunu anlayıp, onu onaylayabilirsek ya da ona göre yanıt verebilirsek meselenin kendi kendine çözülme ihtimali var.

Kayınvalidem o şekilde panikleyip, yeşil kaka yüzünden uykusuz kalınca ben ne yaptım. Önce alınır gibi oldum, sonra kendime geldim. Farkettim ki gerçekten korkmuş ve aslında gizli gizli dertlenmiş. Onun duygusuna kapılmadım, bence o kadar panik olacak bir şey yoktu çünkü. Doktoru onun yanında aradım, söylediklerini aktardım. Rahatlattım. Aramızda güven oluştu.

Duygular daha önemli. Anneanne kendi tecrübesine yeterince değer verilmediğini, kızının yeni yöntemleriyle kendisini sürekli eleştirdğini düşünebilir. Kayınvalide ne yapacağını şaşırmış, kendini yabancı bir evde, eli ayağına dolaşmış, "ne söylese yanlış" bir his içinde bulmuş olabilir. Geline başka tepkileri olabilir. Dedeler oğullarla ve damatlarla rekabete girmiş olabilir. (Sana geldi, bana gelmedi, gördün mü?)

Benim fikrimce önce duyguları çözmek lazım. Bu ilişkiler yumağında aklı başına en erken gelen kişi, (anne, baba, dede, anneanne, babaanne, teyze amca) artık her kimse derhal kafayı çıkarsın, derin nefes alsın ve en yakınındakini çekip kurtarsın. Şu onaylamaları yapmak bence olayı çözer.


  • Sen iyi bir annesin, çocuğuna çok güzel bakıyorsun. Maşallah bak ne güzel yemesi yerinde, neşesi yerinde. Araştırıyorsun, öğreniyorsuni torunumuza harika bakıyorsun, dört dörtlüksün.
  • Sen iyi bir anneannesin, hem tecrübenle kızının yanındasın, hem ona destek oluyorsun, hem bebeğe bakıyorsun, iyi ki varsın.
  • Sen iyi bir babaannesin, gelininin yanındasın, ona destek oluyorsun. Eski kayınvalideler gibi değilsin, her işe koşuyorsun. İyi ki varsın. 
  • Sizin tecrübeniz ve yaşanmışlıklarınız bize yol gösterecek ve bizim için çok önemli. Ama aynı zamanda yeni yöntemler ve kitaplar var, doktorların söylediği yeni şeyler var ve ben onları uygulamak istiyorum. Amacım sizi kırmak değil. Tecrübeye değer veriyorum ama bunları kendimce uygulamak istiyorum.
  • Benim için önemli olan şu, şu ve şu, ne olur bu, bu ve bu konusunda çok yorulmayın... 
  • Sen iyi bir babasın, kızıma ve torunuma çok güzel bakıyorsun.
  • Sen iyi bir dedesin, uzaklardan kalkıp geliyor, hepimize destek oluyorsun.
  • (Sen iyi bir bebeksin, aferim sana tavşan)

Aile içindeki taraflar bu tarz onaylamaları aldıktan sonra eleştirilmediklerini anlayıp, kendilerini güvende hissedeceklerdir. Çocuğun annesinin ve babasının yerini hiç kimsenin alması mümkün değildir. Öte yandan anneanne-torun, dede-torun, babaanne-torun, dede-torun ilişkileri bambaşkadır. Onların arasına kızlar ve oğullar giremez. Çocuğunuz size anlatmayacağı fıkrayı dedesine anlatabilir.

Duygular güvene oturduktan sonra düşünceler daha kolay.

Çok fazla konuda aynı fikirde olmadığımız oldu. Fikirleri çözmek, duyguları çözmekten daha kolay.

"Anneanneler, Babaanneler, Dedeler ve Bebekler...  Duygular II" bir sonraki yazı. Devam edecek... 

Merhamet, Vicdan, Ahlak.

Dünden beri bu kaçıncı yazım yarım kaldı...

Ben hastayım, doktora gittim, sinüsler coşmuş. Bi dolu ilaç verdi. Uyudum, uyudum. Halsizdim. Sonra ilaçlar iyi geldi. Gece kardeşim geldi, halsiz, hasta. Onu acile götürdüm, iyi ki gündüz uyumuşum, ayakta durabildim. O da iyi şimdi uyuyor. Ben uyuyamıyorum.

Memleketten otobüsle döndük, bu defa daha zor oldu. Kuş yolda uyumadı, annesi hastaydı, sabırsızdı sinirliydi. Babasının koltuğu uzaktaydı ama hep geldi. Yolda çok şık gözüken Düzce mola yerinde bebek bakım odasının kapısı kilitliydi. (Ama mescit gayet işlevseldi.) Otobüsten inerken Ela kucağımda uyumuştu ve bir kişi bile bana yol vermedi. Kucağımda çocukla bekledim merdivenlerin başında. Aralarında kadın da var yol vermeyenlerin.

Siirt'le ilgili haberleri okudunuz mu... Bütün gün sevgiliye anlatmamak için kendimi tuttum. Ela uyuduktan sonra konuşabildik. Baş ağrısı, insan olmanın yükü... "Merhamet" kelimesi uğramamış sanki o çocuklara. Bu kadar soğukkanlıca bu olayları yapabilmek için ne gördüler büyüklerinden acaba? Ne filmler, ne internet, ne o, ne bu değil bu şiddetin sorumlusu. "Şiddetin sıradanlaşması". Büyüklerin yaşadığı hayat. Mal olarak algılanan kadınlar, mal olarak algılanan çocuklar. Zayıf gördün mü,ez, öldür... Blogu filan kapat, ağzını kapat, kaç git buralardannn diye hissettim ilk okuduğumda. Beynim anlamak istemedi. Kolay bir yanıtı yok. "Ahlak" bilgisinden sınıfta kaldık. "Din Kültürü"nü ritüellere indirgemişliğin, Allah'ı, peygamberi tatile göndermişlerin diyarında. Görüntüyü kurtarıp içini boşaltanların diyarında. Çocukları istismar edenler ne kadar yakından çıkıyor?  Düşün, düşün. Yok işin içinden çıkmanın yolu.

Büyükleri ne yapıyor? 100 büyük adam. 100 erkek. İki kız kardeş. Ne düşündüler? Düşündüler mi? İki yıl boyunca tecavüz ne demek? Çürüme öyle bir sarmış ki... Kokular o kadar baskın ki. Örtemeyeceksiniz.    İşin içinde kim olursa olsun.

İçimden yazmak gelmiyor.

Kelimeler utanıyor ama o adamlar utanmıyor. O adamların yüzü kızarmıyor.

Ahlak bir kelime, vicdan bir soyutlama. Merhamet? Sanki hiç değmeden geçmiş... O kızlar evine aldığın bir cam biblodan değersiz. Önce hayvanlar, sonra kadınlar ve çocuklar değersiz. İsimsiz. Yok.

Delirmek içten değil. Durmaksızın kusma isteği. Keşke yanlış olsa, uydurma olsa, gerçek olmasa keşke.

Her boku bilen adam yazmış. 2 Yüz

Uyuyamıyorum. Öyle oturuyorum. Kimsesizlerimizi koruyamadık.

işler atom reaktörleri işler 
yapma aylar doğar güneş doğarken 
ve güneş doğarken çöp kamyonları 
ölüleri toplar kaldırımlardan 
işsiz ölüleri aç ölüleri 

işler atom reaktörleri işler 
yapma aylar geçer güneş doğarken 
ve güneş doğarken köylü aile 
erkek kadın eşek ve karasaban 
saban koşulu eşekle kadın 
toprağı sürerler toprak bir avuç 

işler atom reaktörleri işler 
yapma aylar geçer güneş doğarken 
ve güneş doğarken ölür bir çocuk 
ölür bir japon çocuğu hiroşima'da 
on iki yaşında ve numaralı 
ve ne boğmacadan ne menenjitten 
ölür bin dokuzyüz elli sekiz de 
ölür bir japon çocuğu hiroşima'da 
dokuzyüz kırkbeş te doğduğu için 

işler atom reaktörleri işler 
yapma aylar geçer güneş doğarken 
ve güneş doğarken tombul bir adam 
yatağından çıkar dalgın giyinir 
'bugün kimi kime gammazlamalı, 
amirin gözüne nasıl girmeli' 

işler atom reaktörleri işler 
yapma aylar geçer güneş doğarken 
ve güneş doğarken zenci şoförü 
ağaca asarlar yol kıyısında 
gazyağına bulayarak yakarlar 
sonra kimi kahve içmeye gider 
kimi saç tıraşı olur berberde 
kimi dükkanını açar erkenden 
kimi genç kızını öper alnından 

işler atom reaktörleri işler 
yapma aylar geçer güneş doğarken 
ve güneş doğarken mahpus kadını 
kolları masaya bağlı sırtüstü 
çıplak memeleri al kan içinde 
sorguya çekilir bir bodrumda 
sorguya çekenler cigara içer 
biri yirmisinde altmışlık biri 
gömlekleri terli kollar sıvalı 
ve kum torbaları elektrodlar 

işler atom reaktörleri işler 
yapma aylar geçer güneş doğarken 
ve güneşdoğarken gülyaprağına 
uçak alanından sessiz pilotlar 
'h' bombası yükler tepkililere 
ve güneş doğarken güneş doğarken 
otomatik silahlarla biçilir üniversitelilerle işçiler 
akasya ağaçları bulvarın 
pencereler balkondaki saksılar 
ve güneş doğarken devlet adamı 
konağına döner bir ziyafetten 
ve güneş doğarken kuşlar ötüşür 
ve güneş doğarken güneş doğarken 
genç bir ana bebesini emzirir 

işler atom reaktörleri işler 
yapma aylar geçer güneş doğarken 
ve güneş doğarken ben bir geceyi 
bir uzun geceyi gene uykusuz 
ağrılar içinde geçirmişimdir 
düşünmüşümdür hasretliği ölümü 
seni memleketi düşünmüşümdür 
seni memleketi dünyamızı. 

işler atom reaktörleri işler 
yapma aylar geçer güneş doğarken 
ve güneş doğarken hiç umut yokmu 
umut umut umut...
umut insanda.

nazım hikmet .

24 Nis 2010

23 Nisan Kutlu Olsun - Memleketteyiz...

Of neler yazacaktim, ne manzaralar koyacaktim ey blogcugum. Ama affet cok uykum geldi, yorgunum. Daglara, ormanlara gittik. Minik hobiti sirtimizda tasidik. O kosturdu, biz kosturduk. Az gittik, uz gittik, dere tepe duz gittik, bir de baktik ne gorelim? Bir arpa boyu yol gidememisiz. Yer degistirmemiz olmus sifir. Is guc enerji formulune gore hic bi is yapmamisiz, e peki neden yorgunuz?

Resimleri aktardim, videolari yukledim. Cayi da doldurdum. Gel gorki, gercekten yorulmusum.

Dun aksam deniz kiyisindaydik. Bugun ormanda havhavlari sevdik, yukseklere tirmandik. Dedemiz yurudukce yurudu, kendisi delikanli, bizler fos ciktik. Cati Kebapta kebap yedik, burnuma kokulari gelir olmustu.

Ela ile oynadigimiz bir oyun vardi, burnumu sIkInca sesimi inceltiyor, birakinca duzeltiyordum. Bugun kendi burnunu tutmus, ince sesiyle miril miril bisiler diyor afacan. Cok gulduk.

Sonra benim blok flutumu bulmus. Dun gostermeye calismistim bak boyle caliniyo diye ilgilenmemisti. Bugun babasina caldi. Ha bi de, anneannesine gururla bak Ela sulukla kendi sutunu kendi iciyo diye gosterdim. Anneanne ohoo o normal bardakla coktan iciyo dedi, kulplu bardagi verdi eline, icti bizimki. Mor oldum. Bugun kasikla yedi aksam yemegini, bir sehriye bu kadar mi yapisir. Banyoya soktuk, zor soktuk.

Burnumu silmemi taklit ediyor, oksurmemi taklit ediyor. Insan anasiyla boyle dalga gecer mi, ayip. Once teyzesi hapsirinca dalga geciyodu, nerelere geldik boyle.

Cok guzel bir gundu, cok yorulduk ama degdi. Yasasin anneanne dede ve memleketimin guzel daglari, ormanlari ve beni yalanci cikarmayarak yanimiza gelen efendi avavlari...

21 Nis 2010

Çalışan Annenin Hayatı: Bakıcılı Yaşam

Hiç bir şey dışardan gözüktüğü gibi değildir. 

Çalışmayan anne: Oh ne güzel evdesin, iyice dinlenirsin.
Çalışan anne: Oh nasılsa bakıcı/anane/babaanne var, git işe eğlen gel.
Evden çalışan anne, oh hem evdesin, hem bakıcı var, ballı börek maşallah:) (bbbi de anneyim diyosun küçük, bir de anneyim diye geziyosun pis kokoş.)

Hepsinin artıları ve eksileri olmakla beraber hiç birinde yan gelip yatamıyorsun, size garanti ederim. Bazı kararlar bazı kişilere daha uygun, herkesin kendi seçimi var. Ama sanki şöyle bir durum var. Hani yirmi gün tatile gittiğinde her gün denize gitmezsin de iki günlüğüne gittiğinde sudan çıkmazsın? Onun gibi, evde olan anne çocuğumla zaman geçiriyor muyum sorusunu daha az sorar. Daha çok, "alın şu çocuğu on dakika yalnız kalmak istiyorum, bir kahvemi sıcak içmek istiyorum" gibi dertleri vardır. Çalışan anne kendini zaman azlığı konusunda zorlar. 

Can'ın Güncesi blogunda sadece anne sormuş bu soruları. Ben de kendimce yanıtlamak istedim.

Aynı sorgulamaları bir dönem çok fazla yaptıktan sonra, kendimle ilgili bazı ipuçlarını yakaladım.

İyi anne kimdir? 

Bana göre, mutlu, huzurlu, yaratıcı, neşeli ve esprili bir büyüğün annesi iyi bir annedir. Ama bu da çocuk otuzuna gelmeden anlaşılmaz. Mesela OIP'in annesi muhteşem bir kadın olsa gerek:) O nedenle biz ancak kendi kafamızdaki iyi anneyi sorgulayabiliriz. Benim annem hep çalıştığı için çalışmayan anne iyidir gibi bir cümle bizim evin kapısından girmedi. O nedenle Ela doğup da kapıdan çıkasım gelmeyene kadar böyle bir konuyu düşünmüş değildim. Mesela iyi yemek yapmak şart mıdır? Değildir bence çünkü çocuk nasılsa senin yaptığın yemeği beğeniyor en çok. Evin kek kokması şart mıdır? Koksa iyi olur ama kokmasa da olur neticede anneanneye gidince yiyebilir. Tuvaleti ne zaman bıraktığı önemli midir? Bırakması önemlidir, o da bir yaşa gelince olacaktır illa ki. Dağıtıyor muyum konuyu.... Bilmiyorum ben iyi anne kimdir.bilmiyorum. Kendi koşullarımı biliyorum. Bana göre sakin anne iyidir. Çocuğa fırsat tanıyan anne iyidir. Ama belki de çocuğa hiçbir fırsat tanımayan anne de iyidir, çünkü çocuk bu duruma kıl olup her şeye atlayan bir tip olabilir. Olmaya da bilir. Ne bileyim ben, ne diyordum ki? Hangi yıldayız?

Bakıcılı hayattan bahsedecektim. Allah nazardan saklasın, bakıcı ablamızdan memnunuz. Ela onu, o Ela'yı seviyor ki bizim için en önemlisi buydu. Ailemizin parçası. Gün içinde uyanıyoruz, Ela ablasıyla beraber kahvaltı yapıyor, sonra oyun oynuyorlar, öğle yemeğini yiyorlar. Sonra uyku vakti geliyor. Öğleden sonra oyun vakti ve atıştırma, sonrasında ablamız gidiyor, anne zamanı başlıyor. Evde olduğum için bütün bu olaylar gözümün önünde oluyor. O gün ne yedi, ne yemedi, kaç kere kaka yaptı, neşesi nasıl hepsi gözümün önünde. İşe gidip gelirken de içim rahatttı. 

Nitelikli Zaman...

Nitelikli zaman filan diyoruz ya nedir o nitelik. Mesela eşinizle nitelikli zaman geçirmek nedir. Beraber film izlemek çok eğlenceli olmakla beraber nitelikli zaman değildir çünkü benim ihtiyacım olan şey, iki ruhun birbirini anlaması diyebileceğim bir şey. Zihinsel ve gönülsel köprü kurmak. Anlamak, anlaşılmak. Bu da bazen beş dakika sohbetle olur, bazen bir bakışla, bazen on sayfa mektupla. Bu bağda bir zayıflamayı hemen hissedersiniz. İki çift laf edemedik dersiniz ya hani budur işte o. Bence evdeki çocukla da benzer bir şey var. Arada görünmez bir bağ, bir iplik. Bazen tüm günü beraber geçirirsin ama kafan doludur, otomatik pilotta oynamışsın, parkta sallamışsındır. Bazen o çok yorgunken, bütün gün dedesiyle parkta oynamışken, emme arasında sana bir bakıverir, bir gülüverir, sen onu bir öpersin... Tekrar eskisi gibi olur. Sıcacık olur. İnsanın chidir, enerjidir gibi şeylere inanası geliyor. Sanki birbirimize görünmez kablolarla bağlıyız. O zayıflıyor, güçleniyor. Kimi arkadaşınla yılda bir kere konuşsan bile gönlünde biliyorsun ne kadar yakın olduğunu,kimini her gün arıyorsun ama gönlün o kadar dolmuyor, olmuyor. 

Gönül eşit sevmiyor.

Bakıcı ablamızla Ela arasında benzer bir bağ olduğunu görüyorum. Kalan şeyler var, yapılan iş güç, yemek, şudur budur. Bazen kafamız dolu olur, bazen halsiz olur, olur bunlar insani şeyler. Ama öz başka. Annelik biyolojik değil. Teyzesinde annelik var, anneannesinde var, babaannesinde var, dedelerinde var, bakıcı ablasında var. Anne bir tane, o benim. Ama annelik kanalları çok ve o kanallardan ne kadar sevgi akarsa kızıma ben çok mutlu oluyorum. Bu illa akraba olmak zorunda değil. Komşu olabilir, komşunun annesi olabilir, parktaki teyze, dostunuz, arkadaşınız olabilir. O özenli sevgi, o gözeten bakış. Anladınız işte. Biyolojik  değil bu. Bazı insanların içinden gelen ılık ılık bir şey. Bir duygu. Duygusal besin. Biz duygusu özütü belki.

O nedenle eğer o bağı hissedebiliyorsam, eğer kız mutluysa, ben mutluysam, ev huzurluysa, bakıcı abla neşeliyse, hasta değilsek, aç değilsek... Kendimi iyi hissediyorum. Kendimizi planlara programlara bağlamıyoruz ama oyun oynuyoruz. Bazen yakalamacılık oynuyoruz, bazen mercimekleri tastan tasa aktarıyoruz. Adı ister aktivite, ister faliyet, ister oyun olsun. Belki her şeyi yanlış yapıyoruz. Olsun. Beraber yapıyoruz, karşılıklı eğleniyoruz. Ela'nın yüzünün dikkatinden, ciddileşmesinden anlıyorum ben bu doğru bir şey. İnsanın içinde öyle bir his oluyor. Çeşitlendirmeye inanıyorum bir de. Benim tarzım başka, babasının başka, teyzesinin başka. Hepsi iyi, birimizin yapmadığını öbürü yapıyordur. Anneanne ile yaptığı şeyler başka, babaanne ile kumaşlarla oynadılar. Çocuğa sadece annenin bakması bence yanlış.

Çalışmayan annenin evde oturup çocukla ilgilenmesi ne kadar zor aslında. Çok yorucu. Bir büyük insan ve bir bebek. Bir kişi isterse Einstein olsun bir kişidir. Bir kişi isterse dünyanın en yetenekli sanatçısı olsun. Bilmiyorum ama benim bakış açıma göre çeşitlilik iyi çocuklar açısından. Teyzeler, amcalar, arkadaşlar, farklı ekoller, değişik yaklaşımlar, biraz harmanlamalı. Anne nefes almalı. Çocuğu bir kaç saat emanet edip kendine gelmeli. Yardıma evet. Gönülden evet demeli. Her işimi kendim yaparım diye harap etmemeli kendini... Bir kişi için zor bir yük bütün bir gün çocukla oturmak. Yapmayan bilmez, anlamaz. 

Denge nedir... Bir gün yorgunsam ve o bahsettiğim "bağı" besleme konusunda eksik kalmışsam, ertesi gün daha fazla kendimi vererek ilgileniyorum. Bir gün geç geldiysem, ertesi gün yapmamaya çalışıyorum. Bir çeşit banka hesabı gibi. Bunun "Etkili İnsanların Yedi Huyu" kitabında okumuştum. Her gün çocuğunla yakın ilişki kurabiliyorsan, güven bağların sağlamsa kırk yılın başı verdiğin sözü tutmadığında bir şey olmaz diyor. Eğer o bağda sorun varsa, en ufak bir falson büyük tepkiyle karşılaşır oysa diyor kitap. 

Kişisel...

Yapamıyorum belki ama şunu önemsiyorum bizim hayatmızda. Gerginlik olmasın. Evin atmosferinde telaşe, karmaşa, acele, huzursuzluk ve stres olmasın. Bunlar olduğunda iyi bir anne olamıyorum. Kafam dağınıkken iyi bir anne olamıyorum. O nedenle benim iç huzurum çok önemli. Ufak şeyleri büyütmemeye, dertlenmemeye çalışıyorum. O zaman daha kolay oluyor hayat. Her zaman yapamıyorum tabi de. İşte elinden geldiğince. Beş dakika geçireceksem o beş dakikam tamamen kızımla dolsun istiyorum. Başka  bir zaman da bir saat kutu dizmece oynayabiliriz ama. Hasta olduğumdan toparlayamadım tam demek istediklerimi.

Bence çocuk mutluysa, anne mutluysa, baba mutluysa, çocukla olduğumuz zamanda kendimiz olabiliyorsak, aramız sıcaksa, neşeliysek, temas edebiliyorsak iyiyiz demektir... 



İlk Otobüs Yolculuğu...

Ana kız, sorunsuzca geldik. Ela'ya ortam o kadar ilginç geldi ki, çok uykusu olmasına rağmen ancak yolculuğun son 1.5 saatini uykuda geçirdi. (buna da şükür) Yol boyu yağan yağmura, şimşeklere baktık. Ağaçlara, bulutlara baktık. Her geçen şeyin adını söyledik, kitaplar okuduk. İyiydi. Anakucağını emniyet kemeriyle bağladım, onun içinde seyahat etti Ela. Pek de rahattı bana sorarsanız. Ancak muavin ve şöför ayrı ayrı gelip, düz bağlasanız çocuk da rahat eder, böyle rahat uyumuyor dediler. Hep öyle gidiyor merak etmeyin diyorum tıs. Böyle daha güvenli diyorum. İnsanlara ters gitmek, çok ters geliyor. Alışmadıklarından olsa gerek...

Genel olarak iyiydik. Bir kaç mızırdanmayı saymazsak ağlamadı Ela. Ona kendim için getirdiğimin dört katı fazla kitap getirmişim. Sevinçle karşılandık, ta uzaktan dede diyerek işaret etti. Gelir gelmez anneanne kucağına atladı, inmedi. Yağmur yağdıkça damlaların yan yan akışını izledik camdan. Ona bayıldı... Her şeyin adını söyledik. Bak Ela bisikletli çocuk, bak bulut, bak damla, bak fabrika, bak... derken bilmiyorum yanımızdaki yöremizdekiler ne düşündüler...

Geldiği gibi bütün odaları gezdi ve heryeri kurcalamaya başladı. Küçük kaşif... Bir önceki gelişimizde daha yürüyemiyordu. Şimdi merdivenleri tırmanıyor ama inerken aklım çıkıyor. İki katlı evin çilesi. Merdiven! Sürekli gözümüz üstünde.

Şimdilik haberler böyle. Hala halsizim, iyileşemedim. Biraz uzanacağım şimdi Ela uyumuşken. Sevgiler...

20 Nis 2010

Nisan Sıkıntısı...

Balkanlardan yurda giren iç sıkıntısı bugün İstanbul'da etkisini gösterdi. Durduk yerde canı sıkılan, içi kararan çalışanlar verimli olamadıklarını belirttiler. Uzmanlar gönülleri etkileyen bu karamsar havanın bir kaç gün daha süreceğini Perşembe akşamından itibaren yerini (dertli gönüllere giren, işte benim Zeki Müren)  sanat güneşine bırakacağını bildirdiler. Cuma günü özellikle güzel geçecek, Cumartesi kayda değer bir gün olacakmış. Özellikle cumartesi günü kent sakinlerinin, "neyi dert ettik acaba, halbuki hayat ne güzel diyecekleri" öngörülmektedir. Yerel halay çekme isteğinde dikkat çekici bir artış tahmin edilmektedir. Cuma günü kortej heveslilerini sevindiren gelişmeler olacağı yetkilerin gözünden kaçmamış.

19 Nis 2010

Uykudan Önce...

Tam yatmaya gidiyordum ki gene bir şeyler dürttü kendimi burda buldum. İnsan tuhaf bir varlık, en tuhafı da sürekli alışmak ve bir önceki durum herneyse hemen unutmak. Hastayken sağlığı, iyiyken hastalığı unutmak. Mesela sevgili Çin'deyken hafta sonları zordu. Şimdi burada. Gece o kalktı, üstüne sabah da o kalktı. Ben de uyudum. Mesela o zaman azılar geliyordu ve her gece ayaktaydım. Artık kesintisiz uyuyoruz uzun zamandır (babası geldiğinden beri). Dün bir ara uyandı, ben de uyanmıştım, benim sesime mi bilmem.

Sabah uykumu aldığım için, biraz da ilaçların etkisiyle güzel bir gün geçirdik. Halsizim hala toparlanamadım. Ela çok neşeli. Oyuncak gitarını çaldık biraz. Aldığı gibi omzuna asıyor sonra da doo doo dooo diyerek şarkı söylüyor. Adam gibi bir gitar filan bulmalı. Sezen ablamızın 17 günlükken getirdiği gitar bu. Görünce dayanamamış, doğuştan rockcıyız. Sonra bana verdi, bende beceri olmadığından dudaklarımla smoke on the water yaparak tıngırdattım. Baktım kız bişeyi işaret ediyor. Göremedim. Aldı verdi penayı elime. Daha önce oynadılar mı acaba, belki de oynadılar ablayla benim haberim yok. Nerden bilecek penayı.

Çok değişti. Yüz ifadelerinden anlıyorum. İki kelimeli cümleler arttı ama ötesi var. İçerde, gözlerin gerisinde bir şeyler oluyor. Arka sinapslerde neler oluyor? Bağlantılar, bağlantılar. El becerileri çok arttı. Keramer mercimek oyununda mıdır bilmem, iki eli neredeyse eşit kullanıyor. Sağ el, sol el 2-3 yaşına kadar kesin belli olmazmış. Bazı çocuklar 5-6 yaşına kadar iki eli de eşit kullanır, sonra karar verirmiş. El tercihi büyük ölçüde genetikmiş. Sağ elimle yazmama rağmen, sol elimle yaptığım pek çok iş vardır benim. İki el becerisinden çok, iki el beceriksizliği gibi bir durumum var. Sağ elle yazarım ama yazım kargacık burgacıktır. Sol elle ütü yaparım ama yapmasam keşke gibi gibi. Bakalım Ela nasıl olacak. Kaşığı iki eliyle de çok rahat tutuyor. (Maşallah)

Bazı anlar var... Yazıya gelmiyor. Bunu yazayım mutlaka diyorum olmuyor. Bugün bir gülüşü vardı, uzaktan ellerimi gıdıklar gibi yapıyorum gülüyor. Evde kovalamaca oynarken bir anda koşup kollarıma atılıyor filan. Halsizken, yorgunken bile... Bir an hiç beklemediğim bir anda öptü beni. Beni öpmez oysa. Toplasan kaç kere öptü bilmiyorum. Bir anda muck yanağımda. Deli oldum.

Yıldönümlerini hep unuturum. Tarihlerle aram kötü. Birden Nisan olduğunu farkettim. Son iki yıldır her şey ne kadar farklı. İki yıl önce bu zamanlar hamileydim, ilk günleri. 29 Nisan'da başlamışım blogu yazmaya, henüz emin değilken. Son iki yıldır gündemimizin baş köşesinde oturuyor minik.

Salı günü yollara düşüyoruz. Havalar güzel olsun, ağaç, orman, çimen, park. Deniz kokusu. Belki kumsala bile gider kumlarla oynarız.

İlk başta kimselere söylemeyeceğim diye başlamıştım yazmaya. Şimdi o kadar çok blogdan tanıdığım arkadaşım var ki. Blog ödülleri filan derken okuyucu sayısı da arttı. Eskiden işte ben okuyorum, sevgili, annem, babam, kardeşim, bengi, ayşe, kiraz, yeliz, filiz diye sayabilirken şimdi bir günde büyük sayılar görüyorum analyticste. Heyecan verici. Her biri bir insan. Her biri bir tanıdık. Geriye dönüp bir baştan okusam neler demişim diye düşünüyorum bazen. Sonra bırakıyorum. Daha vakti değil demek ki.

Gecenin canlılığı. Sabahlamak ne güzel şeydir. Bir kitaba dalıp güneşi görmek, bir işe dalıp aa güneş mi doğmuş demek, ya da bir oyun başında şaşalamak... Uzun zamandır yapmadım. Enerjimi kızıma ayırıyorum, sabahları ona denk düşebilmek için. Gülebilmek için. İçimden kitaplara gömülüp çıkmamak geliyor. O kadar işim var ki bir yandan. Elime güzel bir roman düştüğünde biraz izin ver şunu da yapıp okuyacağım seni demek istiyorum. Sonra olmuyor.

Memlekete gidince Ela'yı anneanneye emanet edip eski odamda kitaplara dalasım var azıcık. Olur mu dersiniz?

Unutuş...
Bu yazıyı yazmamın asıl amacı şudur: Ortaokula geldiğinde Ela gece bir kitap okumak için uykusuz kalırsa ona uyu kızım demeyeceğim.

18 Nis 2010

Ela Hanım Pazarda, Annesinin Çorbası Tasında, Bebekle Otobüs Yolculuğu Nasıl Yapılır?

Ela Hanım Cuma günü bir rekora daha imza atarak pazara toplam 3 seferde dört farklı kişiyle gitti. Önce bakıcı ablasıyla gidip bazı meyve sebzeler aldı, öğlen babaanne ve dedeyle gidip meyve sebze ve kıyafet aldı, akşam babaanne ve anneyle  gidip ıvır zıvır aldı. Gelene geçene el salladı, gülücük attı.

Anne hasta. Yani ben. Fena öksürüyorum, nefes zor alıyorum. Küçük burun, alerjik bünye ve sinüzit üçlüsü sağolsuın sık sık burnum tıkanır, ağzımdan nefes alırım, boğazım kızarır. İki gün sıvı alır, burnu açarım geçer... di. Bu defa geçmedi, paşa paşa doktora gidildi. Antibiyotik alındı. En son ne zaman içmiştim hatırlamıyorum, çok uzun zaman olmuş. Bedenime kırıldım biraz. Ayıp değil mi hastalanmak. Rezalet. Utandım da.

Bir süredir oturaktan tuvalet adaptörüne geçtik. Oturağa oturtmaya kalkarsam parmağıyla adaptörü işaret ediyor.

Babaanne burdaydı, değişik yemekler yedik. Güllurik (fellah köftesi), içli köfte, değişik bir kısır, evde açılmış yufkadan börek. Oklava aldık pazardan o derece. Daha neler neler. Ela pek sevindi.

Pazarda enginar ucuzlamış, bi sürü alıp attım buzluğa. Bezelyeler ayıklandı, haşlandı, torbalara koyulmayı bekler. Hiç halim yok beklese de olmaz. Hımm.

Haftaya memlekete gidiyoruz. İlk kez otobüsle gideceğiz. Önerisi olan var mı? Gündüz yolculuğu yapacağız. Görece tenha bir saatte. Ne almalı yanıma. Otokoltuğunu bağlar gibiyim koltuğa olur mu? Kitap mı almalı, uyur mu? Endişeliyim biraz.

Sonrasında tecrübelerimi yazarım.

Bu arada günebakan kendi iki çocuklu macerasını yazmış, buuyurun okuyun derim. Neden İkinci Çocuk?

16 Nis 2010

Cehenneme İniş İçin Açıklama

"Sizi sıkmak pahasına da olsa korkarım tekrarlamak zorundayım ki- tekrarlamak yeniden vurgulamak- bütün problem sadece buradan ayrılıp Dünya gezegenine varmanız değildir. Eski varlığınıza ait hemen hemen tüm hatıralarınızı unutuacaksınız. Her biriniz kendinize geleceksiniz, belki yalnız, belki de birinin eşliğinde ama görevinizin gerçekte ne olduğu size söylendiğinde sadec bulanık bir hatırlama duygusu ile ilgisi kesilmiş zihni karışmış, hasta, cesareti kırılmış, inançsız bir durumda olacaksınız. Uyanacaksınız ama uyanırken hastalıktan kalkmak ya da zehirli havadan temiz havaya geçmek gibi bir süreç geçirmiş gibi olacaksınız. Uyanmak bu denli acı verici olduğu için bazılarınız uyanmamayı seçebilirsiniz, sizin ve Dünya'nın koşulları öylesine acı verici olacak ki ilaç bağımlıları gib hissedeceksiniz. Farkında olmadan soluk almayı tercih edebilirsiniz. Uyanma sürecine girdiğinizi ve birşeyler yapmak zorunda olduğunuzu anladığınız anda Dünya insanın güvenilmez, hırçın, kinci, kuşkucu özelliklerini kendinizde toplamış olacaksınız. Paniğin korkusu içinde öyle vahşice hareket edeceksiniz ki boğulurken kurtarıcısını boğan bir adama benzeyeceksiniz.

Ve gerçek durumunuzun bilincine varıp, batmış olduğunuz derinliği görmenin sıkıntısından ya da utancından kurtulduktan sonra başkalarını uyandırma görevine başlayacaksınız ve boğulan adamın kurtaıcısını ya da deliliğin salgın olduğu bir şehrin doktoru pozisyonunda olduğunuzu göreceksiniz. Boğulan kişi kurtarılmak ister fakat çabalamaktan da kendini alamaz. Delinin gelip geçici akıllı davranışları olur ama bu akılcı davranışlar arasındaki dönemde doktoru düşmanı gibi görür."

Cehenneme İniş İçin Açıklama - Doris Lessing Sayfa: 108

15 Nis 2010

Kaç Çocuk Yapmalı? Yorumlardan Sonrası...

Kaç Çocuk Yapmalı?

Benim bir kız kardeşim, eşimin abisi var. İki kız, iki erkek durumundayız. Belki de ondan bana hep çocuk olacaksa en az iki tane olmalı gibi gelmiştir. Kardeşim ben sekiz yaşındayken doğdu. O kadar çok istemiştim ki kardeşimin olmasını. Arkadaşlarımın hep kardeşi var, genelde 2-3 kardeşti arkadaşlarım. Pek özenirdim. Oh ne güzel, kimse olmasa bile oyun oynuyorlar, birbirlerini koruyorlar... Sekiz yıl kadar tek çocuk olarak büyüdüm. Anneanne, babane ve dedeler, teyzeler vardı hayatımızda. İlk doğan torunlar ve çocuklara ilgi daha fazla ve farklı oluyor. Her yaptığı çok orjinalmiş gibi geliyor, oysa bütün çocuklar aşağı yukarı aynı şeyleri yapıyor. Bunun bence hem iyi, hem kötü yönleri var. İyi yönü, ilgi sevgi sıcak, güzel. Kötü yanı, buna alışma ve hayatta bunu bekleme halleri. İkinci çocuk (bence) çekirdek ailede daha fazla zaman geçiriyor. Zor. Kendinin o kadar da özel olmadığını kabullenmek zor. (Aynı şeyi doğum  günü kutlamaları için düşünüyorum. Kalabalık, özenli kutlamalar iyi, sevildiğini bilmek güzel, eğlenceli. Ama aynı şekilde büyüdükçe aynı şekilde sürdürememe durumunda sıkıntı yaşanabilir. Kendini fazla özel hissetmek... Düşünmek lazım.) Atılan her adımın, iyi ve kötü yanları var. Tek doğru yok...

İkinci çocuklar ya da küçükler, bence birincilerden daha rahat büyüyor. Anne baba daha stressiz oluyor. İlişkileri daha oturmuş oluyor, ekonomik durum iyiye gitmiş olabiliyor, ne yapacaklarını daha iyi biliyorlar. Şimdi düşünüyorum, bir sürü kitap okudum ya, yok Tracy, yok bezsiz bebek, o yöntem, bu yöntem. Ama aslında sorun ne yapacağımı tam bilememekti. İnsan en iyisini yapmak istiyor. Anne ve Bebişi'nin yorumunda bir şey vardı dikkatimi çeken. Kayınvalidesinin ilkokul mezunu olmakla beraber son derece özgüvenli mutlu çocuklar yetiştirdiğinden söz ediyor. Bence bu söylediği çok önemli. Bir yöntemi izlemek değil annelik. Bebeğin bezi 12 aylıkken bırakması ya da üç yaşında bırakması pratik sorunlar. Asıl mesele mutlu, huzurlu, potansiyelinin farkında, iyi insanlar yetiştirmek. Annenin karakteri, evdeki ortam çok önemli. (Herhangi bir yöntem üzerinde anne ego yapmaya başlamışsa bıraksın yöntemi filan. Daha az anne, daha çok insan olmaya çalışsın... Aynaya daha çok bakmak ve kendinle yüzleşmek etkili sonuçlar verebilir.)

Yorumlar konunun benim sandığımın ötesinde herkesin aklında olduğunu gösterdi. Kendimi yalnız hissetmedim, çok memnun oldum. Enine boyuna tartışılmış oldu hem. Çok ama çok teşekkür ederiz yorumlaırnız için. Kocaman sevgiler...

Çocukla Çocuk, yaş farkı farketmez, iki çocuk zor oluyor ama kalabalık aile güzel demiş. :)

Ayşe arkadaşım en az iki, kısmetse üç:) demiş.

Adsız yorum ilginçti. Sanırım ne olacaklarını düşünmeden çok çocuk doğurmak ve başbakan'ın "üç çocuk" yorumu üzerine yazılmış. Açıkcası ne olacaklar diye düşünmeden çocuk sahibi olmak bizim için mümkün değil.

Yelish, kardeşler önemli demiş. Tespit: Kardeşiyle sıkı ilişki içinde olanlar kardeş fikrine daha sıcak bakıyor? Ne dersiniz?

Sezer, tam kozadan çıkmışken geri mi döneceğiz demiş. Haklı iki sevgili elele gezeydik bi kaç kere:)

Hilal, benim kız da 15 aylık. Aynı durumdayız...

Benden Bizden... İşin ekonomik yönü önemli. Bu konuda önce uzun uzun yazdım, sonra sildim. Hayırlı doğumlar öncelikle.

Senem, ben de saklıyorum kalanları. Karar vermeden dağıtamadım:)

Başak, bir çocuk hiç bir şey diyor annem. Öyle mi gerçekten?

Zssm, kardeşin yerini kimse tutmaz di mi...

Nihan, sizin iş zormuş. Ama ne kadar güzel bir tablo anlattığın.

Tibet'in annesi, ah ah o üç çocuk meselesi komik zaten. :)

İlknur Malcı, yoruldun arkadaşım... haklısın.

Kuzununannesi, o da bir bakış açısı aslında. Kardeşin duymaz, eloğlu duyar hesabı diyorsun di mi. Kardeşler diye yakın olacaklar diye bir garanti yok...

Yeliz, karar verdiniz mi kesin?

Defnenin annesi, sorma işin bir başka yönü o. Okul konusu çok kafamı karıştırıyor benim de.

Anne İşte, hayırlısı olsun. Devlet bize karışana kadar okulları düzeltsin. Dün Ela'nın babasıyla konuşurken ya ikiz olursa dedim, çok korktu:)

Kremali'nin annesi, mail bekliyorum senden:) Adalet evet zor bir konu olabilir ama nedense o konuyu göze alabiliyorum. Kardeşlik eşitlik değil, kardeşlik ya. Ona güveniyorum biraz belki...

Dağlar kızı, "hamile kalırsam hoplaya zıplaya doğururum" evet, ben de:)

Yasemin, hayatta hiç bir şeyin garantisi yok. Neler etkili acaba kardeşlerin ilişkilerinin iyi olmasında. Merak ediyorum doğrusu. Anlıyorum söylediğini, belki ilk çocuk anaokuluna başlayınca daha çok vakit kalır, ne dersin?

Fadiş, amin..  Kuzenlerinin olması büyük şans. Biz kuzen için beklemedeyiz, hayırlısı:) (Beklemede derken daha ortada bişi yok...)

Gücübe, naaptın sipariş vermişsin:))

Günebakan, senin tecrübelerin çok önemli.  Bence bir yazı yaz, çok seviyorum yazdıklarını okumayı...

Vuslat, kardeşimle aramda sekiz yaş var, çok tavsiye ederim:) Ama hazır olmak çok önemli...

Blogcuanne, takipteyiz, güzel anne:)

Alkan, genleri saçalım diyosun sanırım? Ya hanım da saçmak isterse? sevgiler:)

Missred's diary, "evliliği kötü gittiği halde çocuk yapmak" bana çok ters geliyor...

Ozge, evet bir de o var. Benim de çok güzel geçti. Tekrar yaşamak isterim o duyguyu...

Anne ve Bebişi, hayatta hiç bir şeyin garantisi yok. Bu yazıyı yazarken aklıma gelen üç arkadaşım vardı, üç kardeş. Küçükken oynardır beraber. Anne çalışmıyor, tek maaş. İlk çocuk kızdı, onu düz liseye gönderdiler. İkinci oğlan kolejde okudu. Üçüncü çocuk da devlet okuluna gitti diye hatırlıyorum. Tuhaf bir durumdu. Onlar tek çocuk yapsaymış keşke.

Ela büyüyünce nasıl bir okula göndereceğim bilemiyorum. Annemler, babamlar okurken sanki uçurum bu kadar büyük değildi gibi geliyor. Ben de, kardeşim de burs kazandık hep. Devlet okullarında okuduk. Çok acayip şeyler yaşadığımız da oldu ama genel olarak iyi bir eğitim aldığımızı düşünüyorum. Bu hala mümkün mü şüphelerim var. Bir sonraki yazım bununla ilgili olacak. Şartlar zorlanır elbette. Çocuk istiyor bir yanım hem de çok ama... ama.. Öyle işte.

A.y, doğum yapar yapmaz ben de daha pozitiftim hatırlıyorum. Kardeşimle aramda sekiz yaş var benim de. Hükümete gelince bir araba dolusu lafım var kendilerine de şimdi yeri değil. :)

İlknur, Evde verebildiğimiz ilgi de bazen imkanla ilgili olabiliyor. Altı ay ücretsiz izin kullanabildim mesela, imkan olmasa ve ikincide kullanamazsam... Bilmiyorum. Demek istediğini anlıyorum tabi. Bakalım ne yapacağız. Öyle şeyler dileme yahu, bence başka bir şeyi dile getirmek istemiş...

Işık Örsel İmir, bir seferde çözmüşsünüz ne güzel:))))

Missred's diary, bir sonraki yazı bu konuda olsun. Orda da kafam çok karışık...

Nuray Ege, kolay doğumlar şimdiden.


Çok teşekkürler arkadaşlar...

14 Nis 2010

Kaç Çocuk Yapmalı?

İnsan ilk çocuktan sonra önce bir kendine gelmek istiyor. Sonra çevrede ikinciler gözükmeye başlıyor. Yaş bir yandan ilerliyor, birinci bir yandan büyüyor derken...

Arada yaş farkı olması iyi, ama anne baba açısından tam alışmışken başa dönmek olmaz mı? Asıl zorluk iki çocuktan sonra diyorlar. Peki tek çocuk nasıl olur?

Kardeş sevgisi önemli.

Öte yandan kaynaklar bölüşülüyor, tek çocuğa daha fazla imkan sunma imkanı var.

Yoksa bunların hepsi boş, bol bol çocuk olmalı mı?

Ne yapmalı?

13 Nis 2010

Çocukları Yetiştirirken Kendimizi Unutmak...

Bugünlerde yazamadım fazla. Hayat hızlı ve kalabalık aktı. Ela'nın babaanne ve dedesi burada. Bir süre bizde kaldılar, sonra karşıya Ela'nın amcasının evine geçtiler. Bir ordalar, bir burda. İstanbul'un iki ucu...

23 Nisan'da memlekete gidiyoruz. Vahşi karadeniz yeşili, kömür karası. Taşta biten ot. " burası gibi değil gideceğim memleket / denizi ayrı deniz, / havası ayrı hava.. bir başka yolculuk dalından düşmek yere / yaşadığından uzun" O kadar özlemişim ki... Yeşil çimenlere yayılalım. Termoslara çay doldurup içelim istiyorum. Telaşeden uzak.

Ailenin anlamı değişti çocuk sahibi olduktan sonra.

Ela'nın amcası askere gitti, onu uğurladık. Hafta sonu karşıdaydık. Geçen perşembe Ela bakıcı ablayla evde kaldı Taksim'e gittik. Alışılmadık hareketler... Eski günlerdeki gibi...

Babaanne dede burada. Arada geliyorlar, Ela pazara, parka gidiyor. Balık alıyorlar. Dedeyi sigara içerken görüp, ters bakmış sonra da "dede öhöö" demiş. Sigara  = öhö.

Dün gece emerken, babasıyla konuşuyorduk Ela'nın. Dün babaanne, dede, Ela parka gittiler. Parktakiler Ela gelmiş demiş, sonra da bakıcı ablamızı sormuşlar. Sevgiliye onu anlatıyordum. Ela'nın gözler kapalıyken bir anda açıldı, önce döndü el salladı, sonra da "dedee attaa ablaa" dedi.

İçimde bazen bir tartışma aşkı doğuyor, sonra üşeniyorum bugünlerde.

Canım sıkılıyor. Anne olmak egoyu törpüler sanıyoruz ya yanlış bu sanırım. Tersine öğrendikçe ve bildikçe sanki ego daha da coşuyor gibi geliyor bazı annelerde. Çocuğuna "doğru şeyleri" öğretmeye odaklanmaktan kendin "doğru" olmayı unutuyorsun. Ona verdiğin öğütleri tutamıyorsun.  Bu beni çok korkutuyor çünkü başkasında olanı görüyorum. O kendisini görmüyor ama. Kimbilir, bende benim göremediğim ne arızalar var ve bunları yaşatmak istemiyorum.

Gözüken o ki orta sınıf ailelerde, çocuğu hayatının merkezine koymuş ailelerde çok büyük bir tehlike var. "Narsistik aile" halleri. Biz biliriz, en önce biz başlattık, en uzağa biz gittik, en çabuk da biz döndük aileleri. Biz çok güzeliz ailecek aileleri. Çocuğunun güzelliğini öve öve bitirememe halleri. (Kimin çocuğu çirkin ki?) Titreyip kendine gelmek lazım.

Şunu anladım. Çocuk yetiştirirken "mükemmel olmamak mükemmele daha yakın düşüyor". "Attığım her adımı doğru attım" daha az sağlıklı arada bir tökezlemekten.

Ela büyüyünce bizlerle gurur duysun isterim ama "mükemmel bir çocukluk geçirdim, annem de babam da mükemmelerdi, en muhteşem çocukluk benimkiydi" filan derse çok tırsarım sanırım. Aşırı hijyenin alerjik yapması gibi çocuğa aşırı özenme de onu narsist mi yapıyor yoksa? Kendini aşırı önemli hissetmesine mi yol açıyor? Annenin narsisizmi çocuğa mı bulaşıyor?

Akıllı olsun, güzel olsun, bahtı açık olsun. Önce insan olsun. Biraz esprili olsun. Hafife alsın, gülsün geçsin. Hayatta ne her yer çiçek böcek, ne dünya kapkaranlık... Yazılan her yazı onu kastetmiyor, dünya onun etrafında dönmüyor, bazı haller çok komik.

Hala alıntılayamadım "narsistic family" kitabından.

Dün gece Ela ve babası küçük fincanlarla bardaklara pirinç boşaltıyorlardı. Bir süre yaptıktan sonra yer gök pirinç oldu ama nasıl güldük... Çok komikti. Dağıldıkça dağıldı... Sonra topladık. Kalan pirinçleri el süpürgesiyle süpürdük, kıtır kıtır sesler geldi uğur böceği süpürgemizden.

Gece iki kere kalktık. Bir sıkıntı vardı herhalde, yorulmuşum. Sabaha doğru da uyandık, sonra geri uyuyunca o kadar sevindim ki dünyalar benim oldu. Sanırım sabahın beşinde bir milyon dolar mı yoksa yarım saat uyku mu deseler, uykuyu seçerim. Sonra ne olduysa o bir saatte bir dinlenmişim, bir dinlenmişim. Sabahtan güzel çalıştım. Uyanınca Ela o kadar neşeliydi ki bana da bulaştı. Gülerek geziyorum.

Günler geçiyor...

Kim kimi büyütüyor acaba?

12 Nis 2010

Blog Ödülleri ve Bloglar Üzerine Bir Kaç Söz... Ne düşünüyorsunuz?




Başlarken...

Bu bloga başlarken eşim dışında kimsenin haberi yoktu. Hamile miyim, ondan bile emin değildim. Yeni evlenmiştik, çok çalışıyorduk. Çevremizde bebekli arkadaşımız yok denecek kadar azdı. Çok mutluyduk, çok istiyorduk ama bir yandan da şaşkındık. Bu kadar çabuk hamile kalacağımı beklemiyorduk, biraz mahçuptuk. Acaba bir süre kimseye söylemesek mi diye düşünmüştük.

Wordpressle başlamıştım. ozguranne.com'u almıştık. Uzunca bir süre, kendim yazdım, ben, eşim, annem, kardeşim, babam okuduk. Onlar yorum yazdı ancak. Sonra bir süre sonra blogspota geçme kararı aldım.

Sonra bir şeyler oldu. Kendimi daha hamile hissetmeye başladım. Diğer anne bloglarında daha çok zaman geçiriyordum şimdi. Deneyimlileri okuyordum, öğreniyordum. Doğumları okuyup duruyordum. Sonra arkadaşlarım oldu. Bir grup anne hamileliğimin sonunu beraber yaşadık. Sonra Ela geldi.

Ela geldi ve biz aile olduk. Hayatımızı sonsuza kadar değiştirdi, hem çekirdek, hem de geniş ailemizi. Aklımızda, fikrimizde o. Gündüzümüz o. Sadece kendi ailemiz değil. Bir sürü arkadaşımız oldu. İzmir, Şırnak, Chicago, Londra, Boston, Dubai, Katar, Kanada derken... Her ülkedeki farklı uygulamaları okuduk. Ela'nın doğumundan sonra başka hamileler ve başka bebekleri okurken o günleri tekrar yaşadım. Okuduğum her doğum hikayesinde ağladım. Her doğum mucize. Her bebek hayat.

Günler geçerken konularımız, kahvaltıda ne yesin, hangi aşıyı oldu, bugün ne yeni kelime öğrendi, bezsiz bebek serüvenimiz ne alemde... Eski hayatımız nerdeydi, biz kimdik? Bir anda inanılmaz bir sosyal çevrem oldu. Diğer annelerden çok şey öğrendim, okuyup öğrendiklerimi elimden geldiğince ve dilim döndüğünce paylaşmaya çalıştım. Bir "yeşil kaka" var ki efsane oldu. Oysa ben Ela doğmadan önce çocuğunun kakasını anlatan annelerden olmayacağım demiştim. Dediğimi yedim afiyetle. Kaka mühimmiş.

Neden yazıyorum bunları... Blog ödülleri diye bir yarışma var biliyorsunuz. Aday oldum şakayla karışık. Ödülünde değilim aslında, ama önemsediğim bir şey var.

Bloglar... 

Bir insan neden geçer ekran karşısına yazar da yazar? İşi bu değilken, vakti bol değilken, uykusundan yemeğinden çalıp yazar...

Kimin okuyacağını bilmeden.
Bir gün sonra yazının eskiyeceğini bilerek.
Köşe yazarı da değilsin, kimse sana para ödemeyecek. Belki dönüp bakmayacak bile. Okumadan geçecek.

Blogları çok önemsiyorum. Onu yazan insanı hayal ediyorum. Kahvesini, sigarasın almadan yazamayanlar var. Çocuklar uyumadan yazamayanlar. Çocuk uyur uyumaz, hızlıca, bir yandan bir lokmayı ağzına atarken, ya da çamaşırları makineye atıp oyuncakları toplarken yazanlar. Emirgan'a gidip, bunu paylaşmalıyım diyip fotoğrafını akşamına hemen bilgisayara atıverenler. OIPimizin çizdiği hallerimiz... Sadece anne blogları da değil. Gezi ve iş bloglarını seviyorum. Özellikle az bildiğim konularda çok şey öğreniyorum. (Annemin blog yazma ritüeli var. Dizüstüyü alır, gözlüğünü takar, çayını doldurur, ciddileşir...)

Eğer blog ödülleri, bilmediğimiz, az duyduğumuz blogları daha çok ön plana çıkarabiliyorsa, ne güzel. İnsan ancak kendi dikkatini verdiği konular üzerindeki blogları biliyor. Onun dışında kimbilir ne güzel yazılar akıyor kalemlerden ama haberimiz yok. Umarım gerçekten içeriği zengin, bu işi ciddiye alan samimi bloglar ödül alır.

O nedenle bence blog ödüllerine bir tıklayın derim. Oradaki bloglara bakın. Gerçekten sevdiğiniz birileri varsa oy verin. Markaların sponsor olmasını destekliyorum. (Ah ah markalar blogcuları daha çok dinlese...  )

Bence temel motivasyon okunmak ve yorumlar. İşe yaradığını hissetmek.
En büyük ödül.

Bilmiyorum siz ne dersiniz?


sevgiler...

7 Nis 2010

Vurdun, Kanıma Girdin, İtirazım var

Emperyal Oteli
ben hiç böylesini görmemiştim
vurdun kanıma girdin itirazım var
sımsıcak bir merhaba diyecektim
başımı usulca dizine koyacaktım
dört gün dört gece susacaktım
yağmur sönecekti yanacaktı
sameland seferden dönecekti
duvardaki saat duracaktı
kalbim kendiliğinden duracaktı
ben hiç böylesini görmemiştim
...
Atilla İlhan



Ne zamandır yazamadım. Kayınvalide, peder buradaydı. Haftasonu Ela'nın amcası, yengesi de geldiler. Kalabalık bir haftasonu, büyük aile maceraları. Ela mutlu, mesut tabi. Yeter ki kalabalık olsun. Bugünlerde bizim kuzenlere de gitmeli bir. Şu bahar günlerini kaçırmadan büyük kahvaltılar yapmalı açık havada. Sevdikleri görmeli. Belki memlekete gitmeli. Dün annemin doğumgünüydü, yine ayrı gayrı. Babamla yemek yemişler, sevindik. Uzaktan uzaktan. Annesi, babası, kayınvalide, peder aynı şehirde yaşayanlara çok özeniyorum. Eskiden olsa istemezdim belki. Şimdi farklı. Ela öyle mutlu oluyor ki, anlatamam. Bildiklerini gösteriyor. Bi der her insanın tarzı farklı. Annemle başka oynuyor, iki çılgın başbaşa! Teyzesiyle başka, diş fırçalıyor, odasındaki aynaya bakıyor. Koklaşıyorlar sabahları.  Babamla başka, sırtında, karnında. Onun atıp tutmasına gıkını çıkarmıyor Ela. Kayınpederler başka bir şey yapıyor, almış kucağına kuşları kovalamışlar. Kayınvalidenin getirdiği kumaşları kokluyor.  Amcanın telefonunun peşinde. Bakıcı ablamızla zaten kankalar. Pek samimi, pek şekerler. Allah bozmasın. Analı, babalı, dedeli, nineli, kahkalarlala mutlulukla büyüsün...

Ela bir sosyal böcek. İnsan seviyor.

Sosyallik, koşuşturmaca, misafir derken, bir yanda işler. Şimdi öğle tatili verdim, oysa sabahtan umduğum gibi çalışamadım. Öğleden sonra coşacağım. Ela fareyi yemezsse OIPteki gibi:) İki gündür o karikatüre gülüyoruz, nasıl sevindik nasıl. OIP daha çok çizecekmiş...

Bu vesileyle...

Hayatta en çok böyle şeyler duyduğumda seviniyorum. Çizmek isteyen çizmeye karar verdiğinde, yola çıktığında. Girişimci insan bir adım attığında... Yazılımcı insan o satıra bir köşeli parantez daha koyduğunda. Yazar kişi zihninin derinliklerinden, kalbinin içinden o güzel sevilesi kelimeleri bir cümleye daha döktüğünde. Yeniden doğmuş gibi oluyorum. Evin içinde kalkıp şarkı söyleyesim, dans edesim geliyor. Kendi zincirlerini kırmak. Yola çıkmak... Artık zamanı demek. O anı hissetmek. O fikirlerin, çizilerin, yazıların çekmece köşelerinde unutulmayacağını bilmek...

Ben de işime döneyim hadi.

5 Nis 2010

Ela Park Günleri...

Bahar Geldi Yaşasıınnn

  • Babanemler geldi.
  • Dedeme dede dedim, mest oldu mest.
  • Parklara gittik, kuşları seyrettik, köpeklere avladık.
  • Çok eğleniyorum çok kalabalık ne güzel.
  • Önceki gün de amcam geldi.
  • Hepsi beni seviyor, ben de eğleniyorum çok.
  • Şimdi annem bunları yazarken, ben nerdeyim? Parkta...

1 Nis 2010

1 Nisan...

  • Bahar geldi bile.
  • Daha çok çalışmam lazım.
  • Ela 7'den sonra uyanıyor. Bizim için çok büyük yenilik. Alışamadık hala. Sevgili işe geç kalıyor. Ben sabahları şaşkın oluyorum.
  • İçimden şaka yapmak gelmiyor.
  • Ela abi diyor ama neden, nasıl, kime anlamadık:) Kimmiş o abi, çık ortaya.
  • Bugün belki bir arkadaşımız gelicek ziyarete. Heyo.
  • Hafta sonu babaanneler gelicek.
  • Milano ihtimali var iki günlük, kararsız kaldım. 
  • Akşam levrekleri götürdü bizim fıstık. Yaşasın balık.
  • Bundan 40 yıl önce hayatımızda TV yoktu.
  • Türk ailesinin hedefi hep ortalamayı tutturmak mıdır?
  • "Biz yaptık da nooldu" diyenlere gıcık oluyorum. "Biz bebekken tuz yedik de nooldu?" Bilmem. Ne oldu sahiden? Yüzde yüz sağlıklı ve fit misiniz? 
  • "İçinden gelen ses"in doğru söylediği ne malum. Ya içindeki ses "ye o kocaman pastayı" diyorsa...?