31 May 2010

Günlerin Getirdiği.



O Wii benim olmalı....

Duyduk duymadık demeyin. Bir yarışma başlamış. Detaylar için...  Nurturia Yarışma

Yeni mi çeksek, eskilerden mi seçsek... İnsana hem yavru, hem baba çoook güzel görününce seçmesi ne zor.
Oylama ile belirlenecekmiş en güzel baba çocuk fotoğrafı. Facebook'takiler de oy verebilecekmiş.

Çok şahane bir babalar günü hediyesi olabilir:) (Hem wii'yi biz de oynarız fena mı olur?)

Bütün fotoğraflar birbirinden güzel ve anlam yüklü olacaktır eminim. Hepsi şimdiden birinci.
Merakla izliyorum.

Haydi haydi iş başına!

28 May 2010

Sen sus gözlerin konuşsun...


Yazacağım çok şey var ama çok da işim var... Bu defalık uzaktakiler için bir resim gelsin. Antalya'ya gittik geldik. Babane(babi), dede ve Ela çoook eğlendiler. Avavlar, pisileri kuşlar, balonlar... Ela'ınn dil gelişimi tavan yaptı. "Atta gittik" gibi iki kelimeli cümleler çoğaldı. Aydede, deydin(zeytin), dedis(deniz), didek(çiçek), cile(çilek), babi(babanne), ba(balık), meyma(meyva), murnu(burnum) gibi aklıma gelen gelmeyen bir sürü kelime eklendi.
Uçaktan denize baktı. Denizi görünce, dedesinin bak deniz demesine şaşkınlıkla Anne? dedi...
Muza bindi.
Avavlara et, pisilere balık, balıklara ekmek attı.
Annesi kesintisiz çalışma imkanı bulduğu için sevindi.
Koştu, oynadı, havuza girdi, bikinili gezdi:)
Vıyklayan terlikleriyle kedileri korkuttu.
DnRda burası bizim mekan ohoo kitaplar hissiyle ve büyük bir ciddiyetle gezindi, kitapları indirip, karıştırdı.
Annesinin koynunda uyudu, o nedenle dönüşte yatağa itirazı var. Dün gece de koynuşda yattı. Bakalım nasıl normale dönücez.
Dedesi dedemmm dedirtmek için uğraştı, bizim kız ısrarla dedennn dedi. Ama geldiğinde babasına babammm, bakıcı ablasına da ablamm diyerek gönülleri fethetti. (annemmm diye çok önceden demişti zaten tavşanım)
Bakalım. Sıra annanedede de. Onları da çok özledik...

20 May 2010

Günlerden Bugün...

Sabah 6:00 uyanış.

Güler yüzlü kızım aydınlık. Kahvaltıda peynirli krep. Beraberce götürdük. Sonra çok eğlendik, çok oynadık. Favorimiz oyuncak bebek arabası bugünlere damgasını vurdu. Sürekli evdeki hayvanları gezdiriyoruz. Oyuncak bebek, ayıcık, miki, fil hepsi geziyorlar bol bol. Beraber çamaşırları yıkadık, astık. Tuvalet  mecaramız tam gaz. Vücudumuzdaki organların çoğunu biliyoruz. Kulak, baş, saç, burun (Elacada: murmum) göbek, meme, ayak, bacak, göz, kirpik, el, kol... Bi kendindekini, bi bendekini, bi kitaptakini gösteriyor akıllı bıdık.(Bunu anlatmasam iyi ama anlatmasam olmaz. Kakalara baybay diyoruz, el sallıyoruz tamam da öpücük yollamak nesi?)

Sonra, baba uyanıyor, nöbet devri. Onlar baba kız kıkırdamaya başlıyorlar. Onların oyunları daha vahşi ve aktif. Her seferinde daha olmadık bi yerden tırmanmaca. Koltuklara çıkma filan sıradan da kolçaklı taraftan çıkmaca da sıradan da o uçmalar ne oluyor? Koşmacalar, yakalamacalar. Gittim uyudum da aklım çıkmadı. Sonrasında bizimki düşmüş hafifçe ama sese uyandım tabi. Gene yattım filan derken olmadı kalktım.

Büyük tatil kahvaltısı hazırlanmış. Yedik içtik. O arada Ela uyudu. Daha rahat ettik. Lost günüydü, çektim izlerken Ela uyandı. Kendime bir kıyak yaparak tamamladım, yarım yarım filan derken bitirdim. Sonra oyunlara devam. Kapı çaldı, bir demet papatya... taaaa amerikalardan kim yollar? Ayşe. İnanamadım. Kalakaldım böyle çiçekler elimde. Böyle güzel şaşırmalar bitmesin. Bir demet çiçek beni gelecek güzel günlere ikna ediyor. Çok sevindim çok...

Sonra nereye gitsek, nereye gitsek, yine Polonezköy'e gittik neredeyse tüm alternatifleri sıraladıktan sonra. Büyük aile olarak gittik, bebek arabasını da götürdük... Orada Ela sürmeye devam etti. Hamağa uzanıp sallandık, güldük. Ama günün olayı, masanın deliklerinden düşen salatalığa en az bir on dakika baybayyy demesiydi Ela'nın. Yenisi geldi ama eskisine baybay demeyi unutmadı. baybayyy. Çok güldük. Havhav vardı, yanına gittik. At gördük. Dönüş yolu boyunca Addd... diyip dıgıdık yaptı. Aaaaç diyoruz. Att diyoruz. Abi diyoruz. Çoğulu abibi olabilir. Bugün babasının bir şeyi düşürmesi üzerine "babadüşürdünya"ya denk gelecek bi ses geldi. Bugünlerde ya bizim yaratıcılığımız arttı duyduğumuz şeyleri benzetir olduk, ya da gerçekten çok fazla cümle, kelime çıkıyor.

O salatalığı unutmak istemiyorum. Unutmak istemediğim ne çok şey var. Hafıza hep son olana odaklanıyor. Her şey öyle hızla değişiyor ki... Daha ilk adımları derken bugünlerde pıtı pıtı koşturuyor her yere. Enişte bey geldi abdden ne çok kıyafet almış. Hepsi de birbirinden güzel, feci sevindik. Kokoş olmayalım da naapalım.

Akşama sürpriz pasta... İyi şımardım iyi:)

Anne de gitti alışverişe. Hediyeler de var. Evit biraz toparladım dolap olayını. Umut var.

Yarın Antalya yolcusuyuz. Kızımla ilk yalnız uçak yolculuğu. Bakalım. Umarım iyi geçer. Yarın da babası gelecek... Babaanne dede bekleyişte. Geçen seneki gibi su kuşu olacak  mı bakalım?

Hayat döngülerden oluşuyor. En küçük çemberde çamaşır ve bulaşık var. Sürekli yıka, as, kurut, topla, kirlensin yıka... Ortalık topla... Bulaşık top-la... Kafanı topla.. Yazıyı topla. İşleri topla.

Biraz dağıldım. Neşeli ama yorgun. Bir şeyler eksik. Bir şey yapmalı. Daha fazla enerji, daha az uyku, daha fazla düşünecek zaman.

Belki antalya'da biraz fırsatım olur... mu.

Farkettim ki son 16 aydır en çok emzirirken düşünüyorum. İnsanın düşünecek çok vakti oluyor. Hele ki bir keyif emicisi sahibiyseniz. Meditasyon gibi de.

Hah unutmadan. Bugün çamaşırları atarken yumuşatıcı tam da Osho'nun Ego adlı kitabına döküldü. Çok manidar buldum.

İyi geceler...

17 May 2010

Yazmaya Yazmaya Ne Hale Geldik...

Yazmadıkça birikti. Suçluluk hislerim tavan yaptı. Seni çok ihmal ettim blog kardeş. Nurturia'da anı defteri çıktı, mertlik bozuldu. Hep oraya yazıyorum, Ela'nın dediklerini, yaptıklarını.

Neler oldu.... Daha Karadeniz'de yaşadıklarımızı bile anlatamadım. Önce deniz kıyısı, sonra kent ormanı, sonra çayır çimene yayılışlarımızı. Yeşin tonu, anneanne kokusu, dedeyle elele gezmeler, babayla top kovalamacalar. Dede ve babanın "blogcular bunu da çekin" dediği birbirinden güzel görüntüler. Görev bilinci yüksek anneannenin dere tepe aşıp o görüntüleri çekmesi.

Geldik, bi oturamadık sanki.

Geçen haftanın önemli olaylarından biri nutruria buluşmasıydı. Kirazsevdası'nın gece gelemeyeceği belli olunca önce kaçak buluşma yaptık bizim evde. Sinem ve Emir, İlkay ve Doruk geldiler. Ela çok sevindi tabi. Beraber para gidecektik ama Ela bir uyudu, pir uyudu. Uyanamayınca yalan oldu park işi. Meğer sadece anne ve ilkay sürpriz park buluşması ayarlamışlar. Hemen organize olduk, Can ve Sadece anne de geldiler. Cıvıl cıvıl olduk, çok güzel olduk. Sonrasında park sefasını geç olarak yaptık, içimiz dışımız kum. Koşturarak ev, sonrasında kızımı bakıcı ablamıza ve babasına teslim ederek kaçak anne olmaca. Akşam dışarı çıkma huyumuz yok, akşam dışarı mı çıkılır canım:) Ama çıktık ve birbirinden güzel annelerle tanıştık. Çok feci eğlendik.

Ertesi gün bakıcı ablamız hastalandığı için Ela ile başbaşa başladık güne. Allah'tan ciddi bir şey değildi, yorulmuş, sıkılmış, bağışıklık zayıflamış muhtemelen. İlkay ve Doruk'u aradık, noooolursunuz gelin yaptık. Sağolsunlar "yeter bıktık sizden" demediler geldiler:) Çook sevindik. Bi gün önce doyamamıştık açıkcası Ela uyuyunca. Bu defa Ela ve Doruk (maşallah!) kumlarda pek güzel oynadılar. Kum olayına bayılıyorum. Çocukların nakliye konusundaki ciddiyetine de. Hemen kümeleniyorlar bir köşeye, kürekler, kamyonlar, tırpanlar ortak. Daha büyük çocuklarda benimmmm hissi var ama bizimkilerde daha yok. Büyük çocuklarla oynarken biraz itişme oluyor ama idare ediyoruz şimdilik. Fakat çok sıcak... Bizim kız park delisi de oldu. Havalar böyle gidersen ne yapacağız bilmiyorum.

Cuma günü karşıda toplantım vardı, döndüm pazara gittim derken, bu haftayı doğru dürüst mesai yapmadan geçirmiş oldum. Geceleri çalıştım gerçi ama telafi edemedim henüz. Bu hafta sıkı tutmalı diyicem ama yolculuk var. Antalya bekle bizi. Babaanne ve dede havuzu almışlar, terlik almışlar. Bikini için bizi bekliyorlar. Bakalım su kuşu Ela formunu koruyor mu deniz sevgisi konusunda? Göreceğiz.

Bu haftasonu güzel geçti... Dün sevgili ve kardeş fazla mesaideydi. Bunun için sevgili erkenden kalkmış, Ela'yla oynamışlar, bakkala gitmişler, kahvaltı yapmışlar, eğlenmişler. Beni uyutmuşlar ki enerjik olayım. (İyi ki şu anneler günü yazısını yazmışım oley. Anneleri uyutun!)  Sonra kalktım. Babayı işe yolladık, kızımla yollara düştük. Yürüdük yürüdük, parka gittik. Kimsecikler yok. Dolaştık dolaştık. Yolları öğrenmiş minik, mesela başka bir yoldan geldik yine de parkın ne tarafta olduğunu anlayıp ağladı, beni çok şaşırttı. Sonra gündüz uykusuna yatınca bana bir şaşkınlık çöktü. Hangi işi yapsam? İşlerden iş beğen. Mutfağı düzenleme niyetim vardı ne zamandır, daldım. Bezelye ayıklamıştım, haşladım, enginarları dondurdum, yemek yaptım. Sonra Damla ile Prima'nın baby showuna gidelim demiştik. Önce Ela uyudu, geç uyandı. Sonra Ilgaz derken gittik ama geç gittik. Gittik döndük. Bu bile Ela'yı çok eğlendirdi. Koşturdu, balon aldı. Trombolin vardı orta yerde. İlk başta nedir anlamadı ama bir çocuk zıplayınca çıkıp o da zıpladı ve beni yine şaşırttı. Kızım çok büyüdü, zihnim onun gelişim hızına yetişemiyor...

Akşam dolapları yerleştirme işine girişmiştim ona devam ettim. Fark ettim ki giyecek hiç bir şeyim yok. Alışverişe çıkıla!

Pazar, sabah krep yaptım. Güzel kahvaltı, ardından sokaklarda dolandık sonra da Kozzy'ye gittik. Çok yakında açılan alışveriş merkezi. Biz alışverişe gitmeyince, alışveriş bize geldi bi nevi. Ela ilk kez gezmek üzere bir alışveriş merkezine gitti. (Sanırım daha önce bir kez kısa süreliğine girip çıkmıştı.) Çok ilgisini çekti. Elele gezdik. Oyuncakçıya girip oyuncaklarla oynadık. Ataricideki atlara, otobüslere baktık. Eve geldik.  Öğlenden sonra bi de babayla gittiler. Akşam da balık almaya üçümüz gittik. Migrostaki kamyon şeklindeki sepetlere oturdu Ela bayıldı. Elinde direksiyon. Aldık balıkları filan ama akşam çok kalabalıktı afakanlar bastı biraz beni.

Geldik yemeğimizi yedik, cuk cuk, sohbet, uyku...

Ben de kalan işleri yaptım. Büyük işler başarmış gibiyim ama aslında  sürekli dağılan şeyleri toplama, sürekli kirlenen bulaşıkları yıkama, hayatın gereksiz döngüsü, ev işlerinin rutin çemberi, bir sürü emek, ortada toplasan başlangıç noktasından geç ama yirmi lira alma durumu. Yoruldum. Geleyim bir yazı yazayım dedim.

Nurturia'da da paylaştığım bir anımızı buraya yazayım:


"teyzesine geçen buluşmayı anlatırken...
Anne: emir
ela: emiiy
anne: doruk
ela: doook
anne: can
ela: dan
ela: iştebizüç....
biz: ????? Çıkardığı sesler ona denk gelince teyzeyle küçük çapta bi şok. tesadüf ama muhabbete devam etti minik..."

Uzun uzun söyleniyor, kendince laf sayıyor. Aaaba, araba, meaba(merhaba) diyor.

Bugün mama sandalyesinden kalkmak istedi
teyzesi: Ela'cım baba ellerini yıkamaya gitti, gelince seni alacak.
Ela: baba? (hadi canımm tonlamasıyla)

Kapıları açıyor. Her yere tırmanabiliyor, şempaze modu onaylandı, ama hala yataktan atlamayı denemedi. Bizim yatağa filan da çok rahat tırmanıyor, iniyor.

Kaydırağa kendi çıkacakmış! Hem yardım istiyor, hem yardım edince sinirleniyor. Kaydırak merdivenleri niye delikli?

Kaka/Kitap/Yemek bittiğinde ellerini yana açıp "bitt" diyor.

Bir süredir kakası gelince elimizden tutup tuvalete götürüyor. Bezli zamanlarımız çok azaldı. Tamamen geçmek için fırsat bekliyoruz. Pazardan bir sürü atlet/kilot aldık. Çok heyecanlı...

Babasıyla gizli gizli su aktarmaca oynamışlar ben uyurken. Aktivite insanları işte. Bi baktım halıda bi ıslaklık. Sandığım şey diilmiş:) Oyunmuş...

Allah büyün çocuklara sağlık, mutluluk ve huzur versin.

iyi geceler...

14 May 2010

Memeden Ayrılma(ma)

"Ekmek elden, süt memeden"  diye bir kitabım vardı küçükken. Nerden nereye...

Ela emmeye devam ediyor, güzel etsin. Ama memeye düşkünlük çok arttı. Akşamları resmen şarkı söylüyor, bazen tutturuyor. Bana sanki özgür iradesiyle asla bırakmazmış gibi geliyor. Tiksindirerek bıraktırmak filan çok korkutucu, düşünmüyorum. Ama yani kendi isteğiyle bırakacak mı? İkna olacak mı? Süt bitecek mi?  


Fikirler?


Sonradan not: Şu anda Ela günde bir kez akşamları emiyor. Gün içinde aklına gelirse arada istiyor ama "ama daha zamanı gelmedi ki bak daha abla burada" diyince ikna oluyor. Kullanmam gereken bir ilaç var aslında ve emzirme yüzünden çok fazla erteledim bu işi. Biraz da ondan endişeliyim. Haftaya doktora gideceğim ve ilaç derse ne yaparım diye düşünceler aldı beni....

11 May 2010

Bir sen bilirsin bir de ben...

Sinüsleri yıka, bir antihistaminik yut, yatağa jump.
Anneler günü kutlu olsun.
En güzel hediye Sarı Çizmeliden geldi sağolsun.
Ela öyle güzel araba diyor ki...
Bazı açılardan güzel bir gündü.
Çok yorulmuşum.
Yarın daha da yorulmalı. 
Özgürlük sadece anneler için değil, babalar için de.
Geç gelen baba istemiyoruz.
Dünyada herkese yetecek kadar yiyecek var aslında.
Ömrümüz yollarda mı geçiyor, neden.
Neden Fikrek Kızılok takıldı aklıma gece gece. 
Plansızca güzel bir akşam oldu aslında.
Ela ile böcek çıkarmalarını yapıştırdık uzun uzun. 
Yazmak istediğim ne çok şey, bir araya gelmeyen ne çok kelime.
Yapmam gereken ne çok şey, bulamadığım vidalar.
Canımı sıkan ne çok şey, elimden gelen ne kadar az.

6 May 2010

Kutsal Olmak İstemiyorum.

"Analar çeker yüküüü" diye türkü söyleye söyleye bütün yüklerin ananın sırtına yüklenmesine...

Anneler gününde, "ah benim nazımı kaprisimi çeken anammm" temalı yazılara...

Konunun tamamen ticarileştirilmesine, reklamlara, "hediye istemem ama yüzük mü aa ömrümde de hiç yüzük görmedim bağırayım, düşüp bayılayım" annelerine...

Anneler kutsaldır, önemlidir, kraliçedir hallerini sevmiyorum. Anneler "her şeyin en güzelini" haketmiyor. Ama iyi bir uykuyu hak ediyor! Kutsal olmamayı EŞİT olmayı hak ediyor.

Bir anneye iyilik mi yapmak istiyorsunuz?

Açalya'nın blogunu okuyun. 
Bir anneye yardım edin.

Tanıdığınız yeni bir annenin biraz daha uyumasını sağlayın!
Çocukları parka götürün.
Hayatını kolaylaştırın, paylaşın.

Annelere part time çalışma imkanı sağlayın, evden çalışma imkanı sağlayın.
Kreşleri düzeltin, denetleyin, işyerlerine kreş açma zorunluluğu getiren yasayı uygulayın.
Anneleri strese sokacak,onlara  vicdan azabı çektirecek gereksiz üzüntülerden koruyun.

Anneler evin her şeyi olmasın. Anneler çocuklarının annesi olsun. Çocukların babası da olsun. Eş dost, akraba. İşlerin ucundan tutun. Anneleri kutsal ilan etmeyin, imkansız ideale hapsetmeyin.

Ve lütfen kimse çocuğuna muhallebi içinde ciğer yedirmesin. Marifet diil bana göre.

Kimse saçını süpürge etmesin,  bir tel süpürge gidin alın.

Çiçek filan dermeyin, yollara sermeyin, dallarında dursun.

Daha az duygu, daha çok iş!

Bilim Adamlarından Yeni Açıklama, Özgüranne prodakşın sunar...



http://www.youtube.com/watch?v=6xPSxGLiDfc

Evde taze pişirdim.

Teşekkür Yazısı, Okuyucuya Mektup

Blog ödüllerinde o zorlu süreçten geçip bana oy veren, sitesine beni desteklediğini yazan, burada yorum yazan bütün dostlarımıza çok teşekkür ederim. İlk beşe girememişiz, kaç oy aldığımızı bilmiyoruz. O nedenle benim için gizemini koruyor oy verenler. "Olağan şüphelileri" biliyorum, gelip yorum yazanlar, izleyicilerimiz, blogu yakından takip ettilerini bildiklerim. Sessiz izleyicileri google analyticsde görebiliyorum. Özel bir tanıtım yapmadım, annem hala kuzenlerine bari haber verseydin diyor, vermedim. Beni özgüranne olarak tanıyan bilenlerin, blogu takip edenlerin seçimi olsun istedim. O nedenle oy sayısını öğrenmek benim için önemliydi. Artık analyticsten kendimce bir tahmin yapacağım.

Seçilen arkadaşları tebrik ediyorum.

Deneyimlerimizi, bilgilerimizi ve yaşamımızdan kareleri paylaşmaya devam edeceğiz. Gittiği yere kadar...

Sevgilerimle

özgüranne

5 May 2010

Anneler, Markalar, Bloglar... Prima Premium Care

Dün çok ilginç bir etkinliğe katıldım. Evden çalışmaktan iyice sanallaşmış sosyal hayatıma renk geldi, insan arasına karışmış oldum bu vesileyle... Beni davet etme inceliğini gösteren arkadaşımıza buradan teşekkür ederim.

Doğum fotoğrafçısı Şengül Pallı'nın dokunma temalı "Prima ile Yumuşacık Bir Dokunuş Dünyaları Anlatır" sergisi vardı. Ayrıca konuklar arasında benim çok merak ettiğim, daha hamileyken kitaplarını okuduğum Sabiha Paktuna Keskin vardı. Ayşe Arman hem fotoğraflarda vardı, hem Sabiha Paktuna Keskin'le hem de Şengül Pallı'yla canlı röportaj yaptı. Blogcu ünlülerden Baba Olmak yazarı Özgür'le ve Çocukla Çocuk'tan Özlem'le tanışmış oldum. Nurturia'nın kurucusu, girişimdaşım ve aynı zamanda Kitubi'nin yazarı arkadaşım Damla ile zaten beraber gittik. Etkinlikte sürpriz bir karşılaşma daha oldu, buradan tekrar selam edelim:)

Yorumlarıma gelince...

Sergi çok etkileyiciydi... Ne zaman doğum fotoğrafı görsem elimde olmadan gözlerim doluyor (ve tekrar doğurasım geliyor). Bir mucizeye tanıklık etme hali ya baktıkça sıradanlaşmayan bir resim. Anneyle bebeğin o bakışı, o huzur. Nirvana böyle bir şey olmalı. Şengül Pallı'nın aynı zamanda hemşire olduğunu, ebe olduğunu bilmiyordum. Hikayesinden çok etkilendim. İnsanın "gönlünden geçen şeyi iş edinmek için bir yol bulması" adına umut verici bir öykü. Fotoğraflardaki bebeklerden biri annesinin kucağında geziniyordu. Alıp öpüp koklayasımız geldi ama tuttuk kendimizi:)

Ayşe Arman'a gelince... Günün yıldızıydı. Bir gün bir lansman yapacak olsam, çağırmaya gücüm yetecek olsa herhalde kendisini çağırırım. Beden dili, samimiyeti, rahatlığı konukları rahat ettirişi filan derken çok sempatik. Çok doğal buldum onu. Kanım kaynadı. Uzun zamandır gazete okumadığım için, normalde Hürriyet okuru olmadığım için tam neler yazıyor bilmiyorum. Gidip bakacağım. Çok güzel sorular sordu. Sabiha Paktuna'yı bir kaç kez duraklattı, düşündürttü.  Sabiha Hanım'ı daha önce bir kaç kez televizyonda izlemiştim. Canlı olarak görmek farklıydı. Anlatması zor... Bir kere televizyondakinden çok daha sempatik buldum kendisini. Anlattıkları daha bütünlüklü ve tutarlıydı, acaba televizyonda yayınlarken reklamdı, kesmeydi derken bölünüyor mu diye düşündüm. Bu şekilde anlatınca kafamda resmin bütünü daha iyi oturdu.

Söylediği şeylerin çoğu zaten başka mecralarda da söylediği şeyler. Çocuk üç yıl anneye bağlı... Anne çalışmalı çünkü annenin de üretkenliğe ihtiyacı var... İlk üç yıl, "yediren, içiren, uyutan ve yıkayan" kişi önemli... Anne baba ve çocuğun üç yıl aynı odada kalması gerektiğini düşünüyor.Çocuk gözünü açınca anneyi görmeliymiş. Ama aynı yatakta değil, aynı odada olması yeterliymiş.  Dokunmanın önemini vurguladı, sarılmanın, sevgiyle dokunmanın... Bu şekilde aktarmak ne kadar doğru bilmiyorum çünkü insan ancak kendi önemsediği kısımları duyuyor, onu aktarıyor. Sonra fıkradaki fil gibi bir şey ortaya çıkıyor. İyisi mi, fırsatınız olursa kendisini dinlemeye gidin.

Bu arada, söyleşi sırasında ben de derin düşüncelere daldım. Sabiha Paktuna Keskin bir noktada kendisinin takıntılı olduğundan, mükemmeliyetçi olduğundan bahsederken... Aslında anne oldum olalı bana bir haller oldu, onu farkettim. Garip bir şekilde ideal normal bir insan tanımlamışım kafamda onu yetiştirmeye çalışıyorum. Halbuki biri bana bundan iki yol önce normal dese odunla kovalardım herhalde. Ne normali, normal kim? Normal çok sıkıcı. Tamam deli olmasın ama normal? Kendimi düşündüm sonra, normalden ben bu denli uzakken neden sağlıklı normal bir çocuk yetiştirmek istiyorum? Çünkü onu acıdan korumak istiyorum. Oysa hiç kimse kimseyi acıdan koruyamaz. Acı çekilecek, yaşanacaklar yaşanacak. İçinden geçilerek çıkılacak. Onun hayat tecrübesi az, empatisi az, aşırı hassas, kendisiyle meşgül bir insan olmasını istemiyorum. Demek istediğim şu, Sabiha Paktuna mesela obsesifim diyor ya, iyi ki öyle, çünkü aksi halde kim kalkar gider o kadar okur? Masallardan kurtu çıkarmak istemiyorum. Onu laylaylay steril öykülerle büyütmek istemiyorum. Olmak istediği kişi olana kadar destek olmaktan başka çaremiz var mı? Derin konular. Zayıflıklarımızı ve güçlü yanlarımızı öyle bir dönüştürmeliyiz ki yaratıcı enerjiye dönüşsün, hayata aksın, bizi engellemesin. Daldım gittim.

Söyleşiden sonra benim de sormak istediğim soruyu Damla sordu. Şu nurturia'da da tartıştığımız "3 yaşına kadar TV kadar kitap da olmamalı" söylediği söyleniyordu Sabiha Paktuna Keskin Hanım'ın. Damla sordu, benim anladığım şu: Kitabı açıp da iki boyutlu objeleri gösterip onları öğretmeye çalışmak yanlış. Çok küçükken, bir resim gösterip onu tanıtma amaçlı, öğretme amaçlı kitabı kullanmak doğru değil. "Muzu göstermek istiyorsan eline bir muz ver muzun resmini kitaptan göstereceğine" gibi bir şey anladım ben. İlk üç yaş boyunca öncelik kitaptan çok elleyip görebileceği, üç boyutunı kavrayabileceği, dokunabileceği şeylerde olmalıymış. Gördüğü şekli ezberleme ihtimali varmış. Benim anladığım (işime öyle geldiği için mi?) bir şeyleri ezberletmeye, öğretmeye çalışmadığımız sürece kitaba bakmanın çok büyük bir zararı olmadığı ama gerekli de olmadığı yönünde. Öncelik çocuğun çevreyi dokunarak keşfi.

Kendisini dinlediğime çok memnun oldum. Televizyondakinden ve kitaplarından daha farklı buldum.

Söyleşilerden sonra Ayşe Arman'la yüzyüze konuşma fırsatımız oldu. Blogların adreslerini aldı. Biraz sohbet ettik, bu arada ben kendi blogumun adresini unuttum bir an, kendim yazmadığım için normalde.

Tabi benim için blogcularla tanışma kısmı çok güzeldi. Blogcular olarak daha çok bir araya gelsek keşke diye düşündüm.

Hava güzeldi, ılık ılık bahar. Güzel kalsın biraz daha...

Eski yazılardan:
Anneler, Babalar, Bloglar ve Markalar

Ayşe Arman'ın bahsettiğim röportajı

Anneler! Çocuğunuza sevgiyle dokunun... Onu içinize sokun...

Nehir İçin...

Nehir sağlıklı ve mutlu...
Bu cümle annesinin blogda en çok yazdığı cümle. Okumayı en sevdiğim cümle.

Biz ne yapabiliriz sorusunu soralım? Pratik anne, Açalya ve İbekingKuzunun annesi sordular...
Nehir'e destek olmak için ne yapabilirim?

Keşke orada olup elinden tutabilsek. Burdan elimizi uzatalım biz...

4 May 2010

Dayan rüsva etme beni

.....................

Öyle yıkma kendini,
Öyle mahzun, öyle garip...
Nerede olursan ol,
İçerde, dışarda, derste, sırada,
Yürü üstüne - üstüne,
Tükür yüzüne celladın,
Fırsatçının, fesatçının, hayının...
Dayan kitap ile
Dayan iş ile.
Tırnak ile, diş ile,
Umut ile, sevda ile, düş ile
Dayan rüsva etme beni.

Gör, nasıl yeniden yaratılırım,
Namuslu, genç ellerinle.
Kızlarım,
Oğullarım var gelecekte,
Herbiri vazgeçilmez cihan parçası.
Kaç bin yıllık hasretimin koncası,
Gözlerinden,
Gözlerinden öperim,
Bir umudum sende,
Anlıyor musun ?

Ahmed Arif - Anadolu'dan...

3 May 2010

Doğa'yla Başbaşa...

Doğa'dan daha önce bahsetmiştim. Pek sevdiğimiz arkadaşlarımızın daha da sevdiğimiz kızları. Kızımın bi tanecik ablası. 

Onlar elele tutuşup çimenlerde gezdiler mi? Doğa "Ela benim kardeşim, o daha minicik, konuşamıyor daha" diye kocaman oğlanlara haddini bildirdi mi, bi güzel ağız dalaşında perişan etti mi? Hamakta yanyana yatıp sallandılar mı? Onlar sohbet ederken biz bakakaldık mı? 

Sonrasında Ela hanım Asu teyzesinin koynunda uzun uzun etrafı izledi mi, onu favori insanı ilan etti mi? Sonra annesinin koynuna gelince hamakta beraber o miiis gibi anne kız kokusunu içlerine çeke çeke  dünyanın en güzel uykusunu uyudular mı, ağaçların ve bol yaprakların ve masmavi gökyüzünün altında maviş battaniyeleri paylaştılar mı? Anne ayağıyla azıcık sallayıp hamağı tekrar düşlere daldı mı? O düşlerden çıktı mı?

Sonra noluyor burda bakışlarıyla uyanan minik, hemen Doğa'yı aradı mı? Sonra çocuk parkında oynadılar mı? Kaydıraklardan kayıldı mı? Tahteravallilere binildi mi? 

Eve gelince, uykudan önce Ela bıcır bıcır konuşup, kendi dilinde günün olaylarını anlattı mı? Bugün bir kez daha papatya dedi mi...  Sonra sonra bitmeyen hastalıklar nedeniyle onunla ilgilenemediği için çok üzülen, kızına hasret anneye bir kez sarıldı mı, öptü mü, anne dedi mi, annesini mutluluktan ağlattı mı? En sevdiği şeye ara verip, babanın koynusuna gidip bir kez de ona sarıldı mı? 

Bizler acaba hala rüyada mıyız? Yoksa çoktan uyandık mı?