5 May 2010

Anneler, Markalar, Bloglar... Prima Premium Care

Dün çok ilginç bir etkinliğe katıldım. Evden çalışmaktan iyice sanallaşmış sosyal hayatıma renk geldi, insan arasına karışmış oldum bu vesileyle... Beni davet etme inceliğini gösteren arkadaşımıza buradan teşekkür ederim.

Doğum fotoğrafçısı Şengül Pallı'nın dokunma temalı "Prima ile Yumuşacık Bir Dokunuş Dünyaları Anlatır" sergisi vardı. Ayrıca konuklar arasında benim çok merak ettiğim, daha hamileyken kitaplarını okuduğum Sabiha Paktuna Keskin vardı. Ayşe Arman hem fotoğraflarda vardı, hem Sabiha Paktuna Keskin'le hem de Şengül Pallı'yla canlı röportaj yaptı. Blogcu ünlülerden Baba Olmak yazarı Özgür'le ve Çocukla Çocuk'tan Özlem'le tanışmış oldum. Nurturia'nın kurucusu, girişimdaşım ve aynı zamanda Kitubi'nin yazarı arkadaşım Damla ile zaten beraber gittik. Etkinlikte sürpriz bir karşılaşma daha oldu, buradan tekrar selam edelim:)

Yorumlarıma gelince...

Sergi çok etkileyiciydi... Ne zaman doğum fotoğrafı görsem elimde olmadan gözlerim doluyor (ve tekrar doğurasım geliyor). Bir mucizeye tanıklık etme hali ya baktıkça sıradanlaşmayan bir resim. Anneyle bebeğin o bakışı, o huzur. Nirvana böyle bir şey olmalı. Şengül Pallı'nın aynı zamanda hemşire olduğunu, ebe olduğunu bilmiyordum. Hikayesinden çok etkilendim. İnsanın "gönlünden geçen şeyi iş edinmek için bir yol bulması" adına umut verici bir öykü. Fotoğraflardaki bebeklerden biri annesinin kucağında geziniyordu. Alıp öpüp koklayasımız geldi ama tuttuk kendimizi:)

Ayşe Arman'a gelince... Günün yıldızıydı. Bir gün bir lansman yapacak olsam, çağırmaya gücüm yetecek olsa herhalde kendisini çağırırım. Beden dili, samimiyeti, rahatlığı konukları rahat ettirişi filan derken çok sempatik. Çok doğal buldum onu. Kanım kaynadı. Uzun zamandır gazete okumadığım için, normalde Hürriyet okuru olmadığım için tam neler yazıyor bilmiyorum. Gidip bakacağım. Çok güzel sorular sordu. Sabiha Paktuna'yı bir kaç kez duraklattı, düşündürttü.  Sabiha Hanım'ı daha önce bir kaç kez televizyonda izlemiştim. Canlı olarak görmek farklıydı. Anlatması zor... Bir kere televizyondakinden çok daha sempatik buldum kendisini. Anlattıkları daha bütünlüklü ve tutarlıydı, acaba televizyonda yayınlarken reklamdı, kesmeydi derken bölünüyor mu diye düşündüm. Bu şekilde anlatınca kafamda resmin bütünü daha iyi oturdu.

Söylediği şeylerin çoğu zaten başka mecralarda da söylediği şeyler. Çocuk üç yıl anneye bağlı... Anne çalışmalı çünkü annenin de üretkenliğe ihtiyacı var... İlk üç yıl, "yediren, içiren, uyutan ve yıkayan" kişi önemli... Anne baba ve çocuğun üç yıl aynı odada kalması gerektiğini düşünüyor.Çocuk gözünü açınca anneyi görmeliymiş. Ama aynı yatakta değil, aynı odada olması yeterliymiş.  Dokunmanın önemini vurguladı, sarılmanın, sevgiyle dokunmanın... Bu şekilde aktarmak ne kadar doğru bilmiyorum çünkü insan ancak kendi önemsediği kısımları duyuyor, onu aktarıyor. Sonra fıkradaki fil gibi bir şey ortaya çıkıyor. İyisi mi, fırsatınız olursa kendisini dinlemeye gidin.

Bu arada, söyleşi sırasında ben de derin düşüncelere daldım. Sabiha Paktuna Keskin bir noktada kendisinin takıntılı olduğundan, mükemmeliyetçi olduğundan bahsederken... Aslında anne oldum olalı bana bir haller oldu, onu farkettim. Garip bir şekilde ideal normal bir insan tanımlamışım kafamda onu yetiştirmeye çalışıyorum. Halbuki biri bana bundan iki yol önce normal dese odunla kovalardım herhalde. Ne normali, normal kim? Normal çok sıkıcı. Tamam deli olmasın ama normal? Kendimi düşündüm sonra, normalden ben bu denli uzakken neden sağlıklı normal bir çocuk yetiştirmek istiyorum? Çünkü onu acıdan korumak istiyorum. Oysa hiç kimse kimseyi acıdan koruyamaz. Acı çekilecek, yaşanacaklar yaşanacak. İçinden geçilerek çıkılacak. Onun hayat tecrübesi az, empatisi az, aşırı hassas, kendisiyle meşgül bir insan olmasını istemiyorum. Demek istediğim şu, Sabiha Paktuna mesela obsesifim diyor ya, iyi ki öyle, çünkü aksi halde kim kalkar gider o kadar okur? Masallardan kurtu çıkarmak istemiyorum. Onu laylaylay steril öykülerle büyütmek istemiyorum. Olmak istediği kişi olana kadar destek olmaktan başka çaremiz var mı? Derin konular. Zayıflıklarımızı ve güçlü yanlarımızı öyle bir dönüştürmeliyiz ki yaratıcı enerjiye dönüşsün, hayata aksın, bizi engellemesin. Daldım gittim.

Söyleşiden sonra benim de sormak istediğim soruyu Damla sordu. Şu nurturia'da da tartıştığımız "3 yaşına kadar TV kadar kitap da olmamalı" söylediği söyleniyordu Sabiha Paktuna Keskin Hanım'ın. Damla sordu, benim anladığım şu: Kitabı açıp da iki boyutlu objeleri gösterip onları öğretmeye çalışmak yanlış. Çok küçükken, bir resim gösterip onu tanıtma amaçlı, öğretme amaçlı kitabı kullanmak doğru değil. "Muzu göstermek istiyorsan eline bir muz ver muzun resmini kitaptan göstereceğine" gibi bir şey anladım ben. İlk üç yaş boyunca öncelik kitaptan çok elleyip görebileceği, üç boyutunı kavrayabileceği, dokunabileceği şeylerde olmalıymış. Gördüğü şekli ezberleme ihtimali varmış. Benim anladığım (işime öyle geldiği için mi?) bir şeyleri ezberletmeye, öğretmeye çalışmadığımız sürece kitaba bakmanın çok büyük bir zararı olmadığı ama gerekli de olmadığı yönünde. Öncelik çocuğun çevreyi dokunarak keşfi.

Kendisini dinlediğime çok memnun oldum. Televizyondakinden ve kitaplarından daha farklı buldum.

Söyleşilerden sonra Ayşe Arman'la yüzyüze konuşma fırsatımız oldu. Blogların adreslerini aldı. Biraz sohbet ettik, bu arada ben kendi blogumun adresini unuttum bir an, kendim yazmadığım için normalde.

Tabi benim için blogcularla tanışma kısmı çok güzeldi. Blogcular olarak daha çok bir araya gelsek keşke diye düşündüm.

Hava güzeldi, ılık ılık bahar. Güzel kalsın biraz daha...

Eski yazılardan:
Anneler, Babalar, Bloglar ve Markalar

Ayşe Arman'ın bahsettiğim röportajı

Anneler! Çocuğunuza sevgiyle dokunun... Onu içinize sokun...

12 yorum:

Hülya'nın Tuna'sı dedi ki...

ayşe armanla tanışan herkesin söylediği şey bu. hüriyette çok fazla light yazıyor bazen ama öyle güzel cümlelerle soruyor ki, karşısındaki dökülüveriyor. yakından da çok sıcak ve samimiymiş. bunu senden de duydum artık emin oldum:)

çocuklarımızı ottan boktan koruma konusuna ben de çok kafa yordum. dünya bir gül bahçesi değil. sürekli "yiğidim, paşam, prensesim" pohpohlamaları pek zararlı. Azıcık araz bir tip olmasını kesinlikle tercih ederim şahsen.

k.i.s.d. dedi ki...

Düşünmelere giriş... yazmalardan çıkış... Soldan dönünce ilk sağda kendini bulacaksın! der gibi...

İlknur dedi ki...

Yazdiklarindan en cok kitapla ilgili kismini okuduguma cok sevindim. Acikcasi cok dillendirmesem de bebeklere kitap isi bana hic mantikli gelmiyordu. Nasil televizyon onunde vakit gecirmiyorsa disarida kesfedecegi tonlarca sey varken ve acikcasi bebek buna acken elimize kitap alip hikayeler okumaya, sekiller gostermeye ben cok sicak bakmiyorum. Bebek kitaplari cok ticariymis gibi geliyor. Elbette konsantre suresi bir hikayeyi dinlemeye yetecek kadar uzadiginda ona masallar okumak benim dusuncem ama su an cok erken ve gereksiz geliyor. Genelde aman kitap okumayi sevsin diye bir caba var ama o da biraz yonlendirme ama cokca icten gelme ile alakali sanki.

Ayni evde ayni anne-baba tarafindan 4 sene arayla yetistirilmis kardesime kitap okutucagina hendek atlat daha iyi aksine ben de elimdeki butun parayi kitaba yatirayim, okuyayim hayallere dalayim bir tipim. Ki kitap okuma aliskanligimi ilkokuldayken kazandim ondan once birak birinin kitap okumasini resim gostermesini bize uygun kitap yoktu piyasada taa 30 sene oncesi.

Ozgur dedi ki...

Hülya, yanim sanırım başarısı burada yatıyor. Ayşe Arman'la arkadaş olabilirmişim, Nişantaşında bir yerde buluşup bizim kız da böyle yaptı diye anlatabilirmişim gibi hissettim. Benimle röportaj yapsa neler anlatıcam kimbilir:)

Çocuklar konusuna gelince... Hayata hazırlamanın yolu sokağa salmak sanırım. Korumayı bırakmak. Farklı çevrelerden arkadaşlar. Fazla korunaklı yetişen insanlar gerçek hayatta zorlanıyorlar ya da aile korumasından koca korumasına geçiyorlar gibi geliyor...

Bu konuda saatlerce konuşabilirim bu günlerde:)

kisd, ben mi? sen mi?

İlknur, ya açıkcası ben de o kısımda bir duruyorum. Ela o kadar seviyor ki, koşuyor getiriyor, resimlere bakıyoruz, albümlere bakıyoruz. Hani okumak gibi diilde bak burda bu var, şu var, ördekler vakliyor, kuşlar ötüyor... gibi gibiydik. Biraz daha araştırmak lazım belki... Bilemedim.

Hülya'nın Tuna'sı dedi ki...

ilknur'a tamamen katılmaktayım. şöyle ki;
müjde ar'ın oğlum dediği yeğeni Söz var, bilirsiniz belki, ablasının oğlu. aysel gürel (r.i.p) malum deli meli ama kitap namına ne varsa yalayıp yutmuş bir evliya idi rahmetli. bu deli ana ve 2 deli kızının elinden kitap düşmezmiş ama torun Söz ömr-ü hayatında tek kitap okumamış. demem o ki çocuklara kitap sevgisini, uzay sevgisini, ilim-bilim aşkını aşılamak için çok erken zamanlar şimdi. tam tersi bıkkınlık bile yaratabilir.
savımı derhal örnek içinde kullanıyorum. tuna zamanında o kadar çok sokmaca, doldurmaca, boşaltmaca, geçirmece ... yaptı ki şimdi tek yaptığı deli deli oraya buraya koşmak, atlamak.. geçen gün ipe boncuk dizme oyuncakları aldım. kutuyu itinayla açıp küpleri yere saçıp ruh hastası gibi kahkahalar atıyor. al sana bıkmış çocuk :)

anneyazar dedi ki...
Bu yorum yazar tarafından silindi.
anneyazar dedi ki...

Ne güzel olmuş, iyi ki de gitmişsin, çok da güzel anlatmışsın doğrusu. Ben Ayşe Arman'ın röportaj tarzını ve gezi yazılarını seviyor olsamda hafta içi yazılarını takip edebilmiş biri değilim. Hafta sonu için evet ama hafta içi için bana uygun değil gibi mi geliyor nedir? :)) Her ne olursa olsun kendisiyle ilgili şunu kabul etmek gerekir ki Türkiye'ye yeni bir yazı tarzı kazandırmıştır ve Türkiye onu taklit etme çabasında bir dolu kadına sahiptir:)
Blogumdan da anlaşılacağı üzere ben Paktuna'nın fikirlerini değerli bulan onun araştırmacı kimliğine saygı duyan biriyim. Senin kaleminden onu okumak ayrı bir keyif oldu lakin kitap konusunda benim de kafam karıştı. Aynen benim kızımda kitaplarla Ela gibi çok ilgili ve onları çok seviyor. Ancak sanırım bu konularda esas dikkat edilmesi gereken örneğin çiftlik kitabı okunmuşsa gerçek çiftliğe de götürmeyi asla ihmal etmemek olabilir.

saricizmeli dedi ki...

ben yıllardır okurum Ayşe Arman'ı. Okumasını eğlenceli bulmakla beraber, Özkök ve kendisindeki dehayı kavrayamamış bir şahsiyetim.

bugünki yazısında bahsediyordu, bu pazar röportajı varmış.

Cocukla Cocuk dedi ki...

Öncelikle bu vesile ile tanıştığımıza çok sevindim. etkinlik dolu dolu keyifliydi, çok detaylı güzel anlatmışsın sende. Ayşe Arman bir numaraydı :) katılıyorum. Sabiha hn. konuşurken benzer düşüncelere dalmışız. Kitap konusunda anlattıklarında çok da haksız değil aslında, biraz uzun bir konu, yaşayarak öğrenmesi en iyisi çocuğun. ayrıca ilknur'un yorumundan hareket ederek iki çocuğumun yaklaşımları farklı kitaba karşı, birazcık daha büyüsün diye bekliyor gözlemliyorum, sonra yazarım uzun uzun.
Sevgiler,

Başak Çelik dedi ki...

Özgüranne,

Gerçekten güzel özetlemişsin, eline sağlık! Böyle zamanlarda İstanbul'da yaşamadığıma daha da çok üzülüyorum!

Ayşe Arman'ı severim ben, deli kadınların çoğunu sevdiğim gibi. Önceden çok negatiftim, okudukça sevdim. öyle hayranı falan değilim, ama seviyorum kadını; bir doğallık, bir samimiyet var yazılarında. Light vs fark etmez, daha derin konular için daha başka köşe yazarlarını okuyorum :)

Sabiha Paktuna'yı da, dediğin gibi, canlı canlı izlemek lazım sanırım. Kitap konusunda söyledikleri mantıklı ama bana hala çok keskin ve sert bir yaklaşımı varmış gibi geliyor. Belki de o bahsettiğin "obsesivite" yüzündendir.

Kitaplarla ilgili olarak da... Çınar seviyor kitapları, ama yığmıyorum ben de önüne. Genelde ondan talep geliyor; bizden geldiği zamanlarda da geri çevirmiyor. Bir şeyleri "öğretmek" adına kitap okumuyorum ona uzun zamandır, bir hikaye paylaşmak adına okuyorum. Son zamanlarda, büyüdü ya kerata bir de, kitabın bir sonraki sayfasını hareketlerle, bazen de tek tük sözcüklerle anlatmaya bile başladı bana. Hatta "hani Dalmaçyalı kitabın vardı ya, köpek yavruları doğuyordu, sonra adamlar onları kaçırıyordu ama anneyle babaları onları kurtarıp eve getiriyordu; onu getirir misin?" dediğimde koşa koşa kitabını buluyor, bulduğu anda sevinçle yüzüme bakıyor; ve ben ondaki bu gelişmeye hayran oluyorum (herkes çocuğuna hayrandır ya, ben de!). Hayatımız kitap değil, herşeyi kitaplardan da öğrenmiyoruz, ama seviyoruz kitapları. Hem de çok!

Herşeyi aşırısı zarar diye düşünüyorum. Kitabın da öyledir belki. Çocuklara bıraksak, zaten herşeyi ihtiyaçları kadar yaptıkları için sorun olmayacak sanırım da, neyse bu "yorum" kısmını aşacak, derin mevzu benim için :)

Yeniden özetle, eline sağlık! Takipçiniz :) Başak

Ozgur dedi ki...

Hülya, bilmiyorum yani kitabı ben ilim irfan sevgisi aşılamak olarak da görmüyorum aslında. Kitap da başka bir oyuncak gibi. Albümlere de bakıyoruz biz. Kafam o konuda henüz netleşmedi. Jüri dışarda:)

yeliz dedi ki...

ayşe armanı severim, bazen blog yazar gibi yazar, keyifli:) pek çok blogger ın kendisini ayşe arman zannetmişliği vardır:)
kitap konusu bana biraz daha düşünülmesi gerek gibi geldi. TV den farksız tanımlaması çok acımasız olmuş bence. TV nin karşısına hangi çocuğu koyarsan koy hipnotize olmuş gibi durur karşısında ve sever. ama kitaba karşı ilgisi olan çocuk kitapla haşır neşir olur. 2 boyutlu meselesi anlaşılır veya kitaplardan öğretmek doğru olmayabilir. ama kitabı oyuncağına tercih ediyorsa oyuncak gibi algılıyorsa bence sorun olmamalı. arca bir kitabın başında yarım saatten fazla takılabiliyor kendi kendine. bir oyuncak gibi. şimdiye kadar bunun yanlış olabileceğini hiç düşünmedim hatta mutlu oldum.