29 Haz 2010

Haberler...

Cumartesi günü Ela'nın ateşi çıktı. Sadece ateş. Ne öksürük, ne döküntü, ne diş, ne yakınma. Ateş çıkınca anneye yapışıyor kuzu. Calpol veriyoruz, düşüyor oyuna başlıyor. Böyle bir durum. Geceleri uyumakta zorlandı. Biz de kontrol edip durduk zaten. İlk kez ateşimiz 38.5un üzerine çıktı. Yorucu, hem minik, hem bizim için. Yavrular hasta olmasın.

Yazamadım bir türlü. Hem çok yoğunum, hem yorgunum gibi bir durum. Bezsiz bebek maceramızı anlatmayı çok istiyorum mesela çünkü geçen hafta itibariyle bezden tamamen kurtulmuş bulunuyoruz.

Annemler gelecek, yazlığa gideceğiz.

20 Haz 2010

Hayatımdaki Babalar...

Önce babam vardı, sonra ben. Elele tutuşup maç izlemeye giderdik. Çaydanlığın altının kaynamasının üstteki harekete neden olduğunu ondan öğrendim. Hiç bir zaman beni "kız gibi" yetiştirme telaşına düşmemiş, her zaman desteklemiş, bana hep inanmış, hep güvenmiş, hep beğenmiş bir zamanların idealist genç mühendisi,  şimdilerin karizmatik, hala idealist ve ruhu genç dedesi. Bir edebiyat (ve edebiyatçı:)sever, bir okur, bir düşünür. Her zaman kızlarının yanında. Çok gurur duyuyorum onun kızı olduğum için. Çok şanslı hissediyorum kendimi. İyi ki varsın babacım, iyi ki babamsın. Ela çok şanslı böyle bir dedesi olduğu için.

Sonra kızımın babası geldi. Ben daha tanıştığımızda, o daha çıtır öğrenciyken biliyordum iyi bir baba olacağını. Henüz benim o çocukların annesi olacağımı bilmiyordum sadece. Ne zaman evlendik, Ela ne zaman geldi... Doğduğu günden beri emzirmek haricinde her işin içinde on parmağıyla, iki eli ve ayağıyla. Emzirirken de canım sıkılmasın diye yanımda, sohbetimde. Mırıl mırıl bizim konuşmalarımızı dinleyerek emdi yavrum. Başka türlüsü olamazmış zaten. Of demez, yoruldum demez. Gel anneyi uyutalım der kızıma, başbaşa dolaşırlar. Hani uyurken bile kulağım hem Ela da ya, rahat uyuyayım diye. Çok incedir, çok düşüncelidir. Kızının yiyip yemediğini benden daha iyi bilir:) Yeterince balık yemediğini düşünürse huzursuzlanır. Kitaplarını özenle seçer. Onları beraber gördükçe aşkım kabarır. Çok mutlu olurum. Kızımın da benim gibi şanslı olduğunu bilirim.

Kayınpederim var bir de. Nasıl bir baba olduğunu gözlemleyemedim, yoktum o zamanlar ben. Ama çok iyi bir dede olduğunu biliyorum. Babama benziyor çok. Aynı analitik zeka, aynı idealist ruh. Kızım o kadar şanslı ki dededen yana. Hayatındaki erkekler yaş kaç olursa olsun geleceğe inanan aydınlık insanlar. Önemli olan da bu değil mi. Bizler geçip gittiğimizde hayat kalacak, çocuklarımız ve torunlarımız ve oralarda bıraktığımız izlerimiz.

Kendi dedelerimi çok sevdim ben. Çok zaman geçirdim. Balıkçı dedemi geçtiğimiz yıllarda kaybettik. Ela için aldığı hediyeyi veremeden gitti canım dedem. Düşünmüş ya, varlığını biliyordu ya diyoruz. Diğer dedem, Şerif dedem, canım dedem. Çok duyarlı, incecik bir ruh. Her an aklımda, kalbimde. Ela'yı görmeye geldi, oynadılar, görüştüler. Tekrar bekliyoruz gelmesini, bu yaz inşallah tekrar oynayacağız, tekrar sohbetler edeceğiz. Konuşmaya doyamazsın, bir tanedir dedecim. Kucağında direksiyon salladığım dedem:)

İşte böyle. Çok kişisel bir yazı oldu.

Böyle günler tehlikeli bir yandan. Babasını kaybetmişler var, yanında olamayanlar var. Yine de onlar bizim parçamız ve içimizdeler, kalbimizin en saklı yerindeler. Ben babamım, babam ben bazen.

iyi geceler.

babalar günün kutlu olsun babacım...

18 Haz 2010

Annem, Babam

Birazdan arkadaşımla buluşmak için çıkacağım, çok az zamanım var. Annelik böyle bir şey işte, "az zamanda çok işler yapma" sanatı. Ülkeyi de anneler yönetse, ne ateşimiz çıkar, ne beslenmemiz gdolanır. (Gerçi ilk fikir ayrılığında kelleler gidebilir de:) Belli olmaz.

Şunu söyleyip gitmeye karar verdim. Dünyada benim için en değerli iki insan annem ve babam. Onları çok seviyorum. Okudukça daha çok, öğrendikçe daha çok, kendi çocuğumu sevdikçe daha çok, onları torunla beraber görünce daha çok. Anne olunca anlanan şeylerden biri buymuş.

Bizim eğitimimiz için araştırdıkları okullar, her daim okul aile birliğinde etkin roller, her toplantıda işin içinde olmalar. Dün Montessori anaokulu toplantısındaydık eşimle birlikte. Çıkışta bir an işte bu bizimkilere göre bir iş tam diye düşündüm. Eğitimci oldukları için biraz da. Bakalım biz onların yaptıklarını yapabilecek miyiz...

Duygusalım bugünlerde biraz.

http://ruyalargercekoldu.blogspot.com/2010/06/tenis-sampiyonasi-zonguldakta.html

17 Haz 2010

GDO Bilimsel Komite kararları…

Defne Koryürek'ten gelen mektubu paylaşıyorum...          

  GDO Bilimsel Komite kararları…

"GDO’lu ürünler Türkiye’ye giriyor. Bu ürünler gıda ve yem sektöründe yaygın olarak kullanılıyor. Tüketici bilinçli veya bilinçsiz bu ürünleri tüketiyor." diyen ve ülkemizin belki de tek tarım yazarı olan Ali Ekber Yıldırım'ın bu yazısını dikkatinize yolluyorum:

GDO Bilimsel Komite kararları…
Kayıt : 17 Haziran 2010
Yazan : Ali Ekber Yıldırım
Kategori : Gıda

Genetiği değiştirilmiş ürünlerin ithalatı ile ilgili yeni gelişmeler var. İthal edilen ürünlerin risk değerlendirmesini yapan Bilimsel Komite’nin kararları Tarım ve Köyişleri Bakanlığı’nın internet sayfasında yayınlanıyor.
Bu güne kadar iki karar yayınlandı.
İlk kararda gıda ve yem ürünlerinin GDO(Genetiği Değiştirilmiş Organizma)’lu olarak değerlendirilmesi ve etiketlenmesi için eşik değerin yüzde 0.9 olması kabul edildi. Belirlenen yüzde 0.9 eşik değerinin altında GDO içeren ürünlerin etiketlenmesine gerek olmadığı kararlaştırıldı.
Aynı kararda MON40-3-2, A20704-12,MON89788-1 soya çeşitlerinin yem ve gıda olarak kullanılmasının herhangi bir risk oluşturmadığı kabul edildi.
İkinci karar ise, 9 çeşit mısır için yapılan risk değerlendirme sonuçlarını kapsıyor. Buna göre, Bt11, DAS1507, MON810, NK603, NK603 x MON810 mısır çeşitlerinin, “yem ve gıda (taze, konserve, un, irmik ve mamulleri gibi doğrudan tüketim dışında) olarak kullanıldığında herhangi bir risk oluşturmayacak.
MON863 ,MON863 x MON810, MON863 x NK603 mısır çeşitlerinin ise sadece yem olarak kullanılmasının uygun olacağı kabul ediliyor.
GA21 mısır çeşidinin ise, yem ve gıda olarak kullanıldığında herhangi bir risk oluşturmayacağı belirtiliyor.
Her iki karar, bilinen bazı gerçekleri su yüzüne çıkardı.
Hatırlarsanız, 26 Ekim 2009’da Resmi Gazete’de, “Gıda ve Yem Amaçlı Genetik Yapısı Değiştirilmiş Organizmalar ve Ürünlerinin İthalatı, İşlenmesi, İhracatı, Kontrol ve Denetimine Dair Yönetmelik” yayınlandığında,Türkiye’nin kapılarını GDO’ lu ürünlere sonuna kadar açtığını yazmıştık.
Tarım ve Köyişleri Bakanı Mehdi Eker, Bakanlık bürokratları ve onların bilgileri doğrultusunda açıklama yapan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ise, bu yönetmelikle GDO’ lu ürün ithalatının yasaklandığını iddia etmişti.
Ne yazık ki zaman bizi haklı çıkardı. Bilimsel Komite kararlarından da anlaşıldığı gibi Türkiye, GDO’lu ürün ithalatına kapılarını sonuna kadar açmıştır.
İthal edilen GDO’ lu ürünlerin risk analizi konusunda ciddi endişeler var.
Bakanlığın internet sayfasında yayınlanan Bilimsel Komite kararları halkın, tüketicinin anlayacağı netlikte değil.
Bazı mısır çeşitleri için, “ taze, konserve, un, irmik ve mamulleri gibi doğrudan tüketim dışında yem ve gıda olarak kullanıldığında risk taşımadığı ifadesi var. Bunun anlamı şu; bu mısır çeşitleri taze, konserve, un, irmik ve mamulleri olarak doğrudan tüketilmesi riskli. Ne gibi riski var?
Tüketici, adı verilen bu mısır çeşitlerinin konserve, un, irmik ve mamullerinde kullanılmadığını nasıl anlayacak?
Alınan kararlardan anlaşılıyor ki, risk analizi yapılan tüm ürün çeşitleri ithal edilebilir, tüketilebilir nitelikte. Tamamen riskli olan ve ithal edilmesi sakıncalı görülen ürün çeşidi var mıdır? Varsa bu ürünlerle ilgili nasıl bir işlem yapıldı?
Bugüne kadar yayınlanan iki kararın da temel dayanağı 26 Ekim’de çıkarılan yönetmelik. Oysa, Danıştay 10. ve 13. Daireleri Müşterek Heyeti bu yönetmeliğin iki maddesi için yürütmenin durdurulması kararını verdi. Bu maddelerden birisi ithalata ilişkin 11.madde. Diğeri ise yürürlük maddesi. Danıştay yürütmeyi durdurma gerekçesinde GDO ile ilgili düzenlemenin yönetmelikle değil yasa ile yapılması gerektiğine karar vermişti. Bu karardan sonra Biyogüvenlik Yasası kabul edildi. Yasanın öngördüğü yeni yönetmelik çıkarılmadığı için kararlar eski yönetmeliğe, Danıştay’ın yürütmesini durdurduğu yönetmeliğe göre alınıyor.
Özetle, Bilimsel Komite kararlarından da anlaşılacağı üzere GDO’lu ürünler Türkiye’ye giriyor. Bu ürünler gıda ve yem sektöründe yaygın olarak kullanılıyor. Tüketici bilinçli veya bilinçsiz bu ürünleri tüketiyor.

http://www.tarimdunyasi.net/?p=1386

Taze Annelere...

Sanırım hamilelik kursuna yeni bir boyut eklemeliler. Hamilelik bitince olacaklara dair bir şeyler anlatmalılar. İstediğiniz kadar dediğim dedik, çaldığım düdük olun, istediğiniz kadar kimseleri takmam diyin... Anne olunca bu biraz değişiyor. Hem hormonların etkisiyle insan daha duygusal oluyor, hem yorgunluğun etkisiyle, uykusuzluğun etkisiyle zayıf düşüyor... Bu güne kadar tatmadığın ya da bu derece tatmadığın bir sorumluluğun etkisi seni sarsıyor.  Bir canlıdan, bir yavrudan sen sorumlusun. Onun yemesi, içmesi, büyümesi, gelişimi, hatta (abartırsak) zekası, boyu posu senden sorulur oluyor. Bütün bunları öncelikle dert eden biziz.

Çocuğumuz iyi beslensin, iyi büyüsün, akıılı olsun, iyi olsun, sağlıklı olsun, huzurlu olsun, ağlamasın, huysuz olmasın, canı yanmasın. Temel dertlerimiz bunlar oluyor, çok da normal, çok da güzel. Öte yandan inanılmaz bir "hassas nokta" sahibi oluyor insan. Bu konuda hep bir endişe, bir kaygı, akılda bir soru. Dışardan bakınca bu kadının dört tane klonu var dediğin, her içi hoppadanak halleden mükemmel annenin bile acaba yeterli miyim, çocuklarım iyi mi, kıvırabildim mi endişesi oluyor ve sanırım işin raconu biraz böyle. Bundan paronayak anne olmayı kastetmiyorum tabi ki. Elinin altında senin sorumluluğunda derdini anlatamayan bir minik. Kafada binbir soru olmasından doğal bir şey yok. 

Zamanla büyüdükçe, sen onu tanır oldukça, o derdini anlayıp anlatabilir oldukça bu kaygı biraz daha azalıyor. Kendine güven geliyor. Örneğin kızım ilk su istediğini anlatmaya başladığı zaman dünyalar benim olmuştu, çünkü yeterince içiyor mu, içmiyor mu insanın kafasına takılıyordu. Şimdi istemeden de içiriyorum ama neticede biliyorum ki susayınca söyleyecek, içim daha rahat. 

Annenin doğal bir huzursuzluğu oluyor. Her şey en iyi halindeyken bile. Sanırım bu gerekli de bir şey. Küçükken bir şeyleri atlamamak lazım. Acıktığını atlamamak, emzirmeyi unutmamak ya da mama almayı. Bence iyi anneliğin içinde bir miktar kendine güvensizlik, bir miktar kaygı var. Yanlış anlaşılmasın. Azıcıcık. Bir yanın acemi hep. İyi ki de öyle. Böylece yeniliklere açık, işaretleri okumaya hazır oluyorsun.

Kötü yanı şu. Açık bir yaran varmış gibi oluyor. Sen kendin acaba derken bir kaç kişi daha acaba derse o acaba büyüyüp karşına geçip oturmaya başlıyor. Halbuki sen acaba dediğinde büyüklerin "yok kızım bir sorun, bak gül gibi çocuğun var" demesi gerekirken, bazen kadınlar ordusu durumu büyütüyor. "Acaba iyi beslenemiyor mu" sorusunun yanıtı, eğer doktor sorun yok diyorsa, sorun yoktur. Alıyordur o alacağını. Ama insanlar nedendir bilinmez o hassas noktayı kaşımaktan, annenin kendine güven duymasını engellemekten, huzur bulmasını engellemekten kendilerini alamazlar. Senin buna üzülebileceğini düşünemezler. Kaşır da kaşırlar. 

Normal hayatın içinde biri bana gelip "bak kariyerin çok kötüye gidiyor, ne yapacaksın", "bak kilo almışsın ne olacak bunun sonu" filan dese kibar bir yanıt vermekte zorlanırım:) En kibarı "size ne, kendi işinize bakınız" olur. Aklına takmazsın, aman bilmeden konuşuyor işte der geçersin. Annelik olunca, özellikle ilk zamanlarda baş gündem madden bu oluyor. Aynı şekilde cevap vermek lazım ama veremiyorsun işte. Sen de şüpheleniyorsun. Özellikle bizim toplumsal modelimizde anne "aşırı derecede kaygılı, mutlu olmayan, çocuğun peşinde koşturan, elinde bir kaşık yediren, bi yandan da ağzını silen, üstüne dökmeden yeme şampiyonu" bir varlık. İdeal çocuk tombik yanak. 

5. Ay civarı kızımın kilosu öyle aman aman bir kilo değildi. Aman süt yetmiyor endişesiyle ve  doktorun demesiyle aldığım kaloriyi (gereksiz yere) arttırdığım ve altı güzel kilo ile hayatıma devam ettiğim dönem. Çok endişelenmiştim. Oysa doğum kilosu yüksek olan bazı bebekler tam da bu civarda daha normal kilolara dönerlermiş. Boy uzadığı sürece dert etmek gereksizmiş, boyu uzayan ama kilosu artmayan bebekler "hareketli" bebeklermiş ve gerçekten benim kızım yerinde durmayan cıva gibi bir şeydi. Gel de bana anlat bunu. Anlıyordum ama bir yanım "yetersizsin" diyordu. Çocuk açlıktan ağlamadığı halde. Annemin bak kızım aç çocuk ağlar, yırtınır bu çocuk mutlu! demesine rağmen. İnsan çok kendinden olmuyor.

Üstüne bir de sosyal bir hayattan ev kediliğine geçişi ekle. Kendi bedenin bedenin değil, ev senin evin ama hiç bu kadar uzun oturmamışsın içinde. Eşin şaşkın bir yandan, tanıdığı özgüveni yüksek kadın gitmiş, endişe memuresi gelmiş. Annelik çok muhteşem bir duygu ama hediyesiyle geliyor, geçmeyen kaygı hali. Bir yanım mutluluk, bir yanım soru işareti. 

Normal hayatımda eleştiri kaldırabilen, bir insanın lafıyla alt üst olmayan ben konu kızıma geldiğinde gerçekten sinirlenebilirim. Anneliğe dair, bu kadar kıran kırana tartışma olmasının nedeni de bu zaten. Ferber mi, Tracy mi, doğal annelik mi, beraber uyumak  mı, yatağında mı en iyisi hangisiiii konusunda bu kadar tartışma bundan var. En önemli konumuz, en hassas 
yerimiz. 

Ne yapılabilir... Destek almak lazım. Hayata pozitif bakan, bir telaşla hemen vahvahlanmayan insanlardan destek almalı. Ruha uçacak alan yaratmalı. Anneler dinlendirilmeli, dinlenmeli. Can kulağıyla dinlemeli, gerçek kaygısını anlamalı. Öte yandan zaman her şeyin ilacı. İstesek de istemesek de büyüyorlar zaten.

Not: Bitme Noktası...na ithafen.

iyi geceler.

16 Haz 2010

Anne ve Bebişi Sağolsun...

Bugünlerde yazı yazacak halim vaktim yok ancak Sibel Arna denen şahsiyetin büyük düşünür edasıyla yazdığı "içsel fısıldamalar"a bir şey yazmak lazımdı. Önce k.i.s.d yazdı.  Şaka mısın alla sen?

Biz ailecek kıl olduk. Bakıcı ablamız (ben gazete almam, o alır ve her gün okur) okudu ve gerçekten rahatsız oldu. Yazının içeriği, pervasızlığı yetmezmiş gibi arkasından gelen "adding insult to injury" zaten işini hakkıyla yapan yok, ot yok, bok yok... yazıları. Gazete okumamakta bir bildiğim var. Sözlük okurum daha iyi.

Ama daha da iyisii blogcular. Anne ve Bebişi'nin yazısını okuyun. Buyurun buradan okuyun, şu yaz günü içiniz serinlesin.

Dadı Ne Ayol?

14 Haz 2010

Çocuk Yetiştirirken: Yaptığın değil Olduğun...

Kendi izini süren delinin izini sürerken rastladım bu yazıya. Yansıttıklarımız, tuttuklarımız

O yazı ve düşündürdükleri. Etkiler tepkileri, tepkiler tepkileri doğururken, develer tellal, pireler berber iken, ben babamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken... (Derken derken bu tekerlemedeki bilgeliği hiç düşündünüz mü? Babanın beşiğini sallama olasılığını? )

Şunu demek isterim. Bana öyle geliyor ki en önemli nokta senin senlikten çıkabilme yeteneğinde bitiyor anne babaysan. Sen "sadece ben" demeyi bırakmalısın. Ama bu yaptıkların anlamında değil. Annenin babanın yaptıkları hala seninle ilgili. SANA yapılanlar, SENİN yapacakların. Yani "ben" dünyasında yaşamaktasın. İyi anne babalar "ben" dünyasının dışına çıkar, "sen"e girerler. Yani çocuğun hayatı ve duyguları. Bencillik kendini feda etme dürtüsünün tersi değildir. Bencillik kendi hayatını DA düşünmek değildir. Asıl bencillik senin dışındaki bir bireyin dünyasını ve ihtiyaçlarını görmezden gelerek kendi durumuna ve duygularına gömülmektir. Bir başkasını kendi duygularının izin verdiği kadar anlamaktır bencillik. Görüntüde hiiiç bencil, tersine çok verici gözükebilirsiniz, oysa kendi istediğinizi verirsiniz, karşınızdakinin ihtiyacı olanı değil!

O nedenle, çocuğu çok aramak mı, az aramak mı? Çok dokunmak mı, uzak durmak mı? Karışmak mı, bağımsız kalmak mı? Bütün bu soruların yanıtı ilişkide gizli. Eğer çocuğunuzu DUYABİLİR, dinleyebilirseniz... Eğer...

Dinlenek sözcüklerin kulaktan girip beyne gitmesi değildir. Dinlemek söylenmeyenlerin dahi gönülde yankılanmasıdır. Dünyanın en zor işidir. Öğrenmek gerekir. Ben iyi dinlerim diyenlerin tekrar düşünmesi gerekir. Asla bitmeyecek bir öğrenme sürecidir dinlemek. İki insan aynı şekilde dinlenmez, aynı suda iki kere yıkanılmaz.

Onun ihtiyacı nedir? O neyi söylemektedir ama aslında neyi istemektedir? Kendi duygusal dalgalanımlarımız, kırgınlıklarımız, hassaslıklarımızı bir yana bırakıp karşımızdaki insana çocuğumuz olsun, olmasın bakabildik mi? Soru budur. "Annemler beni aramazdı ben de seni ondan aradım çok, ilgimi göstermek istedim" olmaz. Geçersiz. Sen hala kendi dünyanda yaşıyorsun bunu söyleyerek. Sen hala kendi çocukluğunun yarasını kendi çocuğunu KULLANARAK telafi etmeye çalışıyorsun. Büyümenin yolu bu değil... Yanlışlık burada.

Bir şeyler YAPARAK, onu yapıp, bunu yapmayarak, o eylem, bu eylem değil, içsel yolculukta nerede olduğun? Kendi duygularının ve zaaflarının ne kadar farkında olduğun? Bilinç denilen şey entellektüel gelişmişlik seviyen değildir. Çok alelade ama kendiyle barışık bir ev kadını, bir üniversite hocasından, montessori aliminden, bütün eğitim felsefelerini yemiş yutmuş doktorasını vermiş birinden daha iyi anne olabilir. Hiç ummadığın bir adam öylesine anlamıştır ki kızının iç dünyasını, leb demeden bilmektedir, ne diyor, nedir isteği, leblebi midir?

Yani yaptıklarımız bir yana ama olduğumuz şey önemli. Kendi yolumuzu yürürken öğrendiklerimiz. Yaşadıklarımızı etkiler, tepkiler, ergenlik dönemi buhranları dışında bir bakışla inceleyebilir, çıplak halimize bir ampülün ışında bakabilirsek. Belki o zaman. Kendi benimizden çıkıp dünyanın kokularını içimze çekebilirsek. Yavrumuz dediğimiz insanın bizden ayrı bir varlık, kişilik olduğunu, bizim hayatımızın artı ve eksilerinin bir uzantısı olamayacak kadar büyük bir potansiyel barındırdığını anlayabilirsel. Çocukları KENDİMİZDEN koruyabilirsek. Kendimizden ve büyük, komik, şişinen egolarımızdan.

O nedenle yaptıkların evet, güzel, çalışıyorsun, emek harcıyorsun. organiğinden yemek, her gün  sebze, temiz hava, bol gıda, resim dersleri, en iyi anaokul, en iyi öğretmenler, aktivitenin hasi, evet, çok güzel yapıyorsun, ben de yapmak istiyorum inan elimden geleni, ama biliyorum ki BEN adam olup BENDEN çıkmadıkça hepsi vesaire vesaire vesaire...

12 Haz 2010

17.5 ay doktor kontrolü...

Bugün sabah güzelce uyandım. Annem bir mutlu, bir mutlu. Ben yediden sonra uyanınca bu kadın böyle neşe saçıyor gerçekten. Sonra kahvaltı... Annem İpek hanım'ın çiftliğinden sipariş vermiş. Tereyağ, pekmez ve reçeli nasıl yedim. Sonra peynirli omlet. Mis mis. Gerçi bişiyleri dondurup durmaktan yorulmuş biraz ama neyine yoruluyor anlamadım şahsen. Bezelyeleri ben ayıkladım bi kere:) Sonra annemle çıktık dolaştık, bakkala gittik, kuşlara gittik. Bakkal bende, bezelye ayıklamak bende, barbunya ayıklamak bende. Arada yerleri siliyorum, çamaşırları atıyorum makineye. On parmaamda on marifet :)

Sonra annem gezmeye gidicez ama doktor filan diyor. Gezme kısmına takılınca gerisini pek önemsemedim. Babayı öperek uyandırdım. Giyindik ailecek, gittik gezmeye. Başı gerçekten gezme gibiydi. Bisikletlere bindim, kaydıraktan kaydım. Bir takım boncukları acayip tellerden geçirdim sandalyeye oturup. Bir oda dolusu insan bana baktı. Olsun seviyorum sahne ışıklarını:P Sonra yine o teyzeyi gördüm. Epeydir görmemiştim, Kalbimi dinlemesine, sırtımı ellemesine huylansam da sesimi çıkarmadım. Doktor komutlara uyuyor mu dedi anneme, akabinde tartılırken annemin elini bacaklarına koy istersen demesini duyar duymaz derhal bacaklara koyup uslu uslu tartıldım. Doktor da iyice büyüdüğümü teyid etti. Zaten boy, 83cm, kilo 11.7 ile güzel gidiyormuşuz. Baş çevrem de 49cmymiş. Annem söylediğim kelimeleri anlattı, yok onu yapıyor, yok bunu yapıyor, ohoo onu kaçıncı aydan beri yapıyor filan. Bu anneler insanı utandırıyor azizim. Doktor görsel zeka kuvvetli diyince şişindi biraz zaten. Maşallah diyin de bari nazar değmesin şu kadın yüzünden.

Her şey iyidi, güzeldi, doktor pek memnundu halimizden derken nerden geldi o iğne anlamadım. Canım yandı ağladım tabi. Elinizi vicdanınıza koyun. Efendi gibi muayene olmuşsunuz, güzel güzel eve gideceksiniz. Aşıyı olduk tamam. Peki babamın kan tahlili hatırlatmasına ne demeli. Ne güzel doktor teyze unutmuştu. Üf ya bazen hakkaten bu bizimkiler... neyse söylenmiyim. Seviyolar beni.

Kan tahliline gittik. Parmağımdan kan aldılar. Canım yandı, ağladım da ağladım. Sonra oradaki amca parmağıma tavşan yaptı. Hiç benzemedi bi kere. Sardı işte. Ne tavşanı? Yolda dönerken acısı geçsin diye öptüm parmağımı. Sonra annemle babam benden görüp defalarca öptüler parmağımı. Sonra da geçti zaten:)

Ayıptır söylemesi annem taze barbunya pişirmiş. Bi güzel yedim. Lezzetliydi çok. Sonra öğleden sonra kriton kuri parkına gittik. Bi annemle gezdim, bi babamla. Portakal suyu içtim, babamın tostuna sulandım. Kayısıları, muzları götürdüm. Buna rağmen teklif edilen çubuk krakerleri de açmışım gibi mideye indirdim. Heheh iyice sosyal yapıcam anneyi. Daha sen duuur.

GEzdik, avavlar gördük, pisiler gördük. Eve geldik, yemek filan derken uzandım yatağa. Annemle babamla sohbet, bi de yorulmuşum biraz, gözlerim ağırlaştı. Bunları rüyamda yazıyorum zaten ne sandınız?

11 Haz 2010

Anlamak Sevgilim.

Hours filminden bahsetmeyeceğim. Eskiden kıymetini bilmezmişim zamanın, bol keseden harcarmışım. Aslında zaman buldu mu öyle harcamalı. Sonrasını düşünmeden. Biriktirilemiyor. Bir gün de gitsen tatile aynı, bir ay da. Bazen.

Zihinsel bir yorgunluk yaşadığım. Zihnim çocuklar ve annelerle ilgili binlerce şeyle dolu. Artık boşaltsam bu bilgileri olmaz mı. Çocuk bakılıyor işte. Yemek tamam, bezsiz bebek hallerimiz iyi, koşturuyoruz her yere. Ela'nın scootera bindiğini söylemiş miydim? Dengede durduğunu? Önce tutarken sonra biraz biraz bıraktığımı. Birinin blogunda okusam hadi canım derim. Gözümle görmesem inanmam.Sonra...  yan yan yürüyor, geri yürüyor. Bisikletine binip ileri geri gidiyor, nasreddin hoca gibi ters biniyor.  Çok hareketli. Atta ve parkların gülü. Önümüüzde enerjik bir haftasonu var. Yarın doktor kontrolü var. Yanaklar filan dolu dolu. Yemeği kendisi yiyor. Bu ara iştah patlaması yaşıyoruz, sürekli yediği şeye şaşırıyorum.

Bİ dakka yine araya Ela girdi. Ben kendimden bahsedecektim. Anne olalı beri çok fazla şeye mola verdim. Bebek/anne/gelişim kitapları, araştırmalar. Nurturia anne blogları derken içim dışım anne-bebek oldu. Artık meme de bittiğine göre ben yavaştan eski kişiliğime göçeceğim. Bununla eskisi artık bir potada mı erir, fizyon mu olur bilemiyeceğim. Ama uzlaşılacak... Ne haberlerle bağım var, ne gazete okuyorum belli başlı köşe yazarları ve genel bilgiler haricinde. Gündemi sözlük kadar takip ediyorum. Yeter.

Tekrar kitaplarıma dönüyorum. Yazmalara dönüyorum.

Annelerin ninnilerinden
Spikerin okuduğu habere kadar
Yürekte, kitapta, sokakta
Yenebilmek yalanı


Anlamak sevgilim
O ne müthiş bahtiyarlik
Anlamak gideni ve gelmekte olanı


Nazım hikmet

9 Haz 2010

Günler Kayıtsız Geçmesin...

Ne güzel blog var diye düşünüyordum. Ara ara nurturia'da sorular oluyor, şu dönem nasıldı, ilk tatil nasıldı gibi, bloga gelip ne yapmışız o dönem diye bakıyorum. Çok yetersiz. Hiç doğru dürüst anlatmamışım. Ya konudan konuya atlamışım, ya es geçmişim. Şimdi de öyle, daha bile az yazıyorum.

Kısaca anlatalım. Meme dönemi bitti. Gündüz uykusu iyi, gece uyuması iyi. Fakat iki gecedir 12-2 civarı uyanıyor ve uyumakta zorlanıyor. 1. gece yatağına koydum ayıcıkla uyudu. Dün gece ne yaptıysak uyumadığı gibi ailecek ilgilendik. Beni itiyor, teyzesine gidiyor. Sanki havhav dişinin ucunu gördüm ama sonra açmadı ağzını. Salya, elini ağzına götürme, mızlama da yok. Bilmiyorum. Dün çok zorlandı(k) gerçekten. Sabah sağ elim tamamen uyuşmuş, boynum, sırtım ve belim tutulmuş uyandım. Ela da gece kuduran o değilmiş gibi 6:30da uyandı. Sevgili kalktı sağ olsun. Doktor randevum yarın. Aslında yogaya başlasam ne güzel olur.

Gün içinde çok tatlı, neşeli. Öğle uykusundan bir kalkışı var, mis. Yerim o yanakları, kolları.

Bugünlerde en çok istediğim şey sevgili ile başbaşa bir akşam geçirmek. Dışarı çıkmak, belki sinemaya gitmek...

7 Haz 2010

"Bence"cilik...

Çocuk yetiştirmek konusunda en şaşırdığım şey insanlarda "bence" ile başlayan cümlelerin ne kadar fazla olduğunu farketmek oldu. Başka konularda da böyleydi belki ama bugüne kadar, bu kadar farketmemişim.

Örneğin sezeryan oldunuz. Evet, çoğu zaman doktorlar gereksiz sezeryana yönlendiriyorlar biliyoruz. Ama sizinki ciddi medikal gereklilik. Ters gelen var, bin tane durum var.  Bunu söylüyorsun, daha doğru dürüst dinlemeden birisi diyor ki: "Bence öyle diil. Ya ben inanmıyorum yaa." Sanki cinlerden perilerden bahsediyoruz. Abi nasıl inanmıyorsun. Sanki bu bir inanç sorunu. Bilmeden etmeden, doktoru görmeden ne cüretle bu kadar kendinden emin bence diyebiliyorsun? İnanılmaz!

Sonra mesela bir uzman çıkmış bir konu anlatıyor. İşte dokunmak önemlidir, şöyledir böyledir. Birisi ayağa kalkıp şöyle diyebiliyor: "Bence önemli olan hede hödö" Sen kimsin arkadaşım? Yani karşıdaki uzmana katılmazsın, alternatif başka bir uzmanın dediği vardır. Ya da o konuda araştırma yapan bir insansındır. Sen BİR TANE bebeğe bakmış bir annesin sonuçta. Nasıl bence? Karşıdaki insan beğen beğenme ama 40 yıldır bu işin içinde. Kusura bakma ama eşit olamazsın. Şöyle diyebilirsin "yalnız sanki sizin dediğinize aksi yaklaşımlar var mesela böyle de olabilir mi? Ya da dersin ki ama benim tecrübemde sizin dediğinize ters bişiyler gördüm gibi" "Ben inanmıyorum yaa" muhabbeti kusura bakmasınlar ama bana feci komik geliyor.

Sonra bilim bir şey diyor, bir takım insanlar günler ve aylarca araştırma yapıyorlar ve bir sonuca varıyorlar. Sonra sen diyorsun ki bilim bazen yanılabilir, bu durumda da yanılabilir, demek ki bu konuda yanılmıştır. Evet bilimde bazı teoriler çürütülür, bazen yeni kanıtlar konabilir, bazen bazı iddalar bazı çıkar gruplarını desteklemek için atılmış olabilir Evet. Peki koskoca bilimi tu kaka yapmak için yeterli midir bu? Hem bilimin hangi kısmını alıp, hangisini almamaya neye göre karar veriyorsun. Eğer bir ölçün varsa iyi. Yoksa işine geldiği gibi olmasın sakın? Kolayına geldiği için olmasın?

Neyse işte, bence BMC.

6 Haz 2010

Bir Gün Daha Yaşandı ve Bitti

Hava kapalıydı biz de evde kapalı kaldık bugün. Ela gibi bir enerjik tavşana göre olmayan hareketler. Babanın çalışması lazımdı, bütün bir gün nasıl bir aktiviye yapsam, ne oynasam, ne etsemle geçti diyebilirim. Bir yandan meme bırakmanın stresi. Şu anda çalışmam lazım ama üzerimden tank geçmiş gibi hissediyorum.

Sabah erken kalktık. Kahvaltı yaptık. Sonra Ela ile ortaya hasırdan oturma minderini getirdik, üzerine masa örtüsü serip onu masa yaptık. Tabakları dizdik, tencerede çilek, elma ve domates kaynattık. Sonra avava ve mikiye yedirdik. Sonra ortalığı topladık ve yazbozlara dadandık. Ela artık ahşaptan yapbozları eksiksiz ve kolayca tamamlayabiliyor. Daha önce bir iki koyuyordu ama insan ezberledi herhalde, denk geldi, tesadüf filan diyor. Yok, hayır. Tamamını gayet pro bir şekilde yerlerine yeşleştirdi. Pek etkilendim. Vay dedim, gururlandım. Alt tarafı ahşap yapboz ama bana nedense böyle imkansızmış gibi geliyordu. Şu küpler, silindirleri doğru yerden atmaya başladığında da böyle hissetmiştim. Gelişimin aşamaları birer birer geçiyor. Bizse sadece izleyip şahit olabiliyoruz.

Sonra onlaır da topladık ve yeni gelen Lego noperlerimizle oynadık.Esra Özlem sağolsun, hem böyle bir oyuncağın varlığını hatırlattı, hem de alabileceğimiz linki verdi. Biz de keyifle oynuyoruz. Tekerlekli parçalara bayıldık. Tek sorun biz mi Ela'yı eğlendiriyoruz, o mu bizi muamma. Sevgili körüklü otobüs yaptı geçen ondan da etkilendim. Bugünlerde sürekli şaşırıp, gururlanarak geziniyorum. Hadi hayırlısı:)

O da bittikten sonra, onları da toplayıp (bir oyuncakla oyna, işin biteni topla öğretisini daha ciddiye alarak uygulamaya çalışıyoruz. Bugün iyi de gittiydik ama neden şimdi gene ortada oyuncaklar var? Daha fazla çaba göstermeliyiz. Yoksa her akşam o yapbozları ben topluyorum. ÜStelik üstüste koyup geçemiyorum, yerlerine yerleştiriyorum deli gibi. Benim  IQ coştu da coştu.)  Teraziyle oynamaya başladık. Nedense bu benim favori oyuncağım. Yani içimde bir bakkal varmış meğersem, ömür boyu peynir tartmak istermişm sanki. Ela da seviyor Allah'tan.

Sonra öğlen uyudu, yine meme diye ağladı ama geçti. İçim parça parça oluyor. O uyurken işime devam ettim biraz, yorulmuşum uzandım, üç sayfa kitap okudum derken Ela uyandı. Nasıl neşeli, nasıl enerjik... Ah bu havaların gözü kör olsun. Bu defa eski dost mercimekleri çıkardım. Sayelerinde kaşık çatal kullanıyoruz. Bu defa sadece kaşık değil, küçük kaşık, tahta kaşık, kepçe, büyük kepçe filan da koydum. Kaptan kaba aktarıyoruz. Denemeyen varsa tavsiye ederim. Oyalanma süresi en az bir saat. Büyük bölümünde kendi kendine takıldı ben de yanında kitap açtım ama kapattırdı sağolsun. Olsun, en azından sakin bir şekilde oyalandık. Sonrasında işi gene maskaralığa vurduk, oyuncak bardaklarla ve fincanlara aktarmaya başladık. Baba arkasına dönüp bize baktığında mercimeği kamyona yükleyip başka bir yere aktarmakla meşguldük. Bir kutu mercimekle ne kadar eğlenilebilirse o kadar eğlendikten sonra mercimeklere baybay dedik. O hevesle ben şimdi oyun hamuru da yaparım diye gaza geldiysem de yemedi, kıvamı tutmadı. Zaten acele acele yapıyordum vazgeçtim.

Sonra biraz da nohutlarla oynadık. Çıkardıkları ses harika. Biraz kitaplara baktık. Yemek yedik. Bu arada  iki gündür bezsiz geziyoruz ya, bezsiz bebek hallerine başladığımızdan beri en kötü günümüzü geçirdik. Üç kere kaçırma vakası oldu. Hiç dert değil ama gerçekten bugün bir kostüm değişme günü oldu. Sonra banyo yaptık.

Genelde banyo yapıp üstüne meme emdiğimiz için çok ama çok riskli bir hareketti. O nedenle normalde yapmadığımız bir saatte, daha erken bir saatte yaptık. Buna rağmen meme diye tutturdu.  Çocuk alışmış yani, ne desem yalan. İstiyor, meme bitti desem, desem... Bir şekilde giydirdik, oynadık filan unuttu. Ama bir de bana sor.

Şimdi uyuyor mışıl mışıl. Akşam yemeğini çok iştahlı yedi. Hem tavuk, hem bezelye vardı, götürdü ikisini de yetmeyecek diye endişelendim. Son dönem iştahı iyi ama yediği miktar azaldı gibi geliyordu, bugün farklıydı. Ela güzel besleniyor ama sanırım ben kötü besleniyorum bugünlerde. Mesela bir apartmanda her gün bi kişi yemek yapsa ve yemek yapma sırası on günde bir filan gelse...

Yapılması gereken ütüler yığılmış durumda. Üstelik ütülenmese de olurları ayırdığım halde. Yarın tahlil sonuçlarım çıkacak. Röntgenler iyi gibi. (Uzmanım ya bi bakışta anlarım:P) Umarım vitamin eksikliği filan gibi bir şeydir de takviyeyle çözeriz. Yoksa bu ellerin uyuşması ve tutulma halleri hal değil.

Yarın yeni bir hafta başlıyor, bu ay önemli. 30 Haziran geçsin, belki bir tatil, belki yazlık... Bilemiyorum nasıl olacak.

Yazacağım çok konu var. Masallar ve annenin zihinsel erezyonunu yazacağım ama ne zaman kimbilir.

Bu arada nurturia'da baba-çocuk fotoğraf yarışmasına katıldık. Oy vermek isteyenler aşağıdaki bağlantıya tıklayabilirler:

http://www.nurturia.com.tr/competition/photo/f3db922a-effd-4867-97bc-9d8b007d6465

Memelere Veda

Kuzunun annesi ve Ela'yla bizim Ela arasında gerçekten bir bağlantı olmalı. Bu güne kadar o kadar çok şey denk geldi ki... Meğer onlar da bizim gibi meme bırakma aşamasındalarmış. Bu kadar olur.

Dördüncü günü emmeden geçirdik. Sandığımdan, korktuğumdan çok daha sancısız geçiyor. Bugün meme diye bir kez ağladı. Toplamda itiraz bu kadar. İlk günler ara ara elleri birleştirip meme diye soruyordu, geçiştiriyordum. Bugün sormadı. Ama daha sıkı fıkıyız. Daha kucaktayız, sanki anneye daha düşkünüz. Dün bakıcı abla varken gerçekten kaçıp kaçıp yanıma geldi, gitmek istemedi, huysuzlandı. Aksi gibi gerçekten de çok yoğun bir dönemdeyim. Her an çalışmam lazım. Şu anda bu yazıyı yazmayıp çalışıyor olmam lazım. Duygusal bir süreç. Bir daha emzirmeyecek miyim yani diye düşününce insan üzülüyor. Çok sevdim ben emzirmeyi. Uzun emici olmasına rağmen yorulmadım, sıkılmadım. Çok da mutluydum.

Bir dönem bitiyor. Bugün Fenerbahçe parkına gittik akşama doğru. Geç saate kadar kaldık. Arabada uyudu dönüşte. Romantikada otururken masaya mum geldi. Bizimki "mum" demeyi öğrendi böylece. Dün sabah mıydı, önceki gün mü. Sabah peynir istiyormuş. Mey- niy mey- niy diyor. Anlamadım. Sonra anladım verdim. Tuttu peyniri, bana göstere göstere meyyniyy diye gösteriyor... peynir, zeytin, ekmek diyoruz. Asıl üçlüyü tamamladık ya gerisi tamam.

Bugün Doğa'larla buluştuk. (Ela'dan bahsederken Ela benim uzaktan kardeşim oluyor vecizesinin sahibi:) Doğa scooterini getirmiş. Bi tane de Ela'ya getirmişler. Ela scooter nası ya? derken. Bindi. Gözümün önünde. Tabi süremiyor tam ama çaba var. Üstünde çok güzel dengede duruyor. Bugün çocuk parkındaki kaydırak merdivenlerine tutunarak çıktı. Trabzanı alçak yapmışlar bu sayede dört beş basamak kendi kendine çıktı.

Özgür bırakma isteği ve koruma isteği aynı oranda güçlü oluyor insanda. Biz özgürlüğü seçmeye çalışıyoruz ama korku filmi izlemek gibi bişey. Bugün kiraz yedi mesela. Ayıklanmışları dururken çekirdeklisini ısrarla yemek istiyor. Isırıyor, çekirdeğine gelince bana veriyor. Biz de böyle atmacalar gibi izlemedeyiz ki çekirdek giderse hemen çıkaralım. Bi noktada sevgiili yeter dayanamayacağım bu strese dedi. Aynı şekilde merdivenleri de çıkıyor. Kaydıraktan da kayıyor. Bir şey dediğimiz yok ama adrenalini başka yerde aramaya gerek yok. Sonra izliyosun, bakıyorsun çocuk rahat. O zaman rahatlayıp gevşiyorsun. İlkler zor.

Bugün de Ela'yla dışarda yemek yedik. Köfte, patates, domates, salatalık, kaşarlı tost. Ayranı bir içti, bir içti. Şaşırttı beni. Pilav vardı, çatalla kibar kibar yiyerek izleyenleri şaşırttı. Denize uzun uzun baktı. Tavuk, kuş, kedi, martı, köpek sevdi... Doğa'nın annesiyle doğada yemek pişirdiler:)

Çok özler oldum kızımı. Şimdi uyuyor, gidip uyandırıp koklamak istiyorum. Bu meme bırakma işi beni daha çok etkiliyor sanırım. Aşırı duygusalım. Dokunsan ağlayacağım sanki.

Bu blogda siyasi içerikli, gündeme dair yazı yazmamaya bunun için ayrı bir blog açmaya karar verdim. Çok dolmuşum çok...

3 Haz 2010

Yazamıyorum.

Yazacak ne çok şey var ama uyanık saatlerimi hep iş başında geçirir oldum. Normal hayat gereksinimleri beni işten uzaklaştırınca sinirleniyorum bi de. Yemesek, uyumasak, hep çalışsak. "İşin hobi olması" böyle bir şey. Yorulmuyorsun çalışırken.

Dün akşam annelerle buluşup sohbet ettik. Çok keyifli bir akşamdı. Seda ile buluşup Montessori okulu hakkında daha fazla konuşma şansımız oldu.

Şunları düşündüm akşam eve dönerken... Zihinsel ve entellektüel beceriler kazanılabiliyor. Yani çocuğun zekiyse, okumaktan, öğrenmekten hoşlanıyorsa, görüneni değil özü arayan bir yapıdaysa okul onu eğitmese de kendi kendini eğitecek yönemi buluyor, öğretmeni buluyor. Kendisine uymayanla yapamıyor zaten. Oysa duygusal eğitim daha farklı ve zor. Sabır, metanet, cesaret, azim, saygı, kendine inanmak, ne istediğini bilmek, sadece ve sadece istediğinin peşinden gitmek, kolaya kaçmamak, hile yapmamak, yan yollara sapmamak... Bunlar önemli. İnsanın kendi hayatının lideri olması. Bunu yaparken ne komşunun, ne ana babasının, ne devlet büyüklerinin, ne bilmemkimamcanın ne dediğini sallamadan  kendi yolunda yürümek. Yani biraz Mustafa Kemal gibi olabilmek. Zor şartlar altında kaldığında düşünmek, üzülmek ama yolu açmaya devam etmek.

Ne yazık ki böyle bir insan değilim belki ama çocuğum böyle olsun istiyorum.

Salak salak konuşan, eksik bilgiyle ahkam kesen, doğru dürüst bilgisi olmadan ukalalık taslayan, bilimsel bilgiye inanmayan, uzmanları adamdan saymayan ya da uzmanları tanrılaştıran insanlardan olmasın. Kendine dönük olmasın. Sadece kendisi acı çekiyor, herşey onunla ilgili, dünyanın merkezine yerleştirdiği egosuyla merkezde oturmasın istiyorum. Şikayet etmesin, eyleme geçsin istiyorum. Elbette istediği ve seçtiği eylemlere.

Kendi adıma da daha sabırlı, daha azimli olmayı isterdim. Daha az konuyla daha yoğun ilgi duyarak uğraşmayı.

Başım ağrıyor. Neyse ki hava serin.

Allah tüm miniklere öncelikle sağlık versin.

----------------------------------------------------------------------


 HAZİRANDA ÖLMEK ZOR    
 
                                       orhan kemal'in güzel anısına 
 
işten çıktım 
sokaktayım 
        elim yüzüm üstümbaşım gazete 
 
sokakta tank paleti 
sokakta düdük sesi 
sokakta tomson 
        sokağa çıkmak yasak 
 
sokaktayım 
gece leylâk 
       ve tomurcuk kokuyor 
yaralı bir şahin olmuş yüreğim 
uy anam anam 
haziranda ölmek zor! 
 
havada tüy 
havada kuş 
havada kuş soluğu kokusu 
hava leylâk 
       ve tomurcuk kokuyor 
ne anlar acılardan/güzel haziran 
ne anlar güzel bahar! 
kopuk bir kol sokakta 
              çırpınıp durur 
 
çalışmışım onbeş saat 
tükenmişim onbeş saat 
acıkmışım yorulmuşum uykusamışım 
anama sövmüş patron 
       ter döktüğüm gazetede 
sıkmışım dişlerimi 
ıslıkla söylemişim umutlarımı 
             susarak söylemişim 
sıcak bir ev özlemişim 
sıcak bir yemek 
ve sıcacık bir yatakta 
             unutturan öpücükler 
çıkmışım bir kavgadan 
                    vurmuşum sokaklara 
 
sokakta tank paleti 
sokakta düdük sesi 
sarı sarı yapraklarla birlikte sanki 
             dallarda insan iskeletleri 
 
asacaklar aydemir'i 
asacaklar gürcan'ı 
       belki başkalarını 
pis bir ota değmiş gibi sızlıyor genzim 
dökülüyor etlerim 
               sarı yapraklar gibi

asmak neyi kurtarır
       sarı sarı yaprakları kuru dallara?
yolunmuş yaprakları
kırılmış dallarıyla
               ne anlatır bir ağaç
hani rüzgâr
hani kuş
        hani nerde rüzgârlı kuş sesleri?
asılmak sorun değil
        asılmamak da değil
kimin kimi astığı
kimin kimi neden niçin astığı
               budur işte asıl sorun!

sevdim gelin morunu
sevdim şiir morunu
moru sevdim tomurcukta
moru sevdim memede
             ve öptüğüm dudakta
ama sevmedim, hayır
iğrendim insanoğlunun
        yağlı ipte sallanan morluğundan!
neden böyle acılıyım
neden böyle ağrılı
neden niçin bu sokaklar böyle boş
niçin neden bu evler böyle dolu?
sokaklarla solur evler
sokaklarla atar nabzı
                               kentlerin
sokaksız kent
kentsiz ülke
kahkahanın yanıbaşı gözyaşı

işten çıktım
elim yüzüm üstümbaşım gazete
karanlıkta akan bir su
        gibi vurdum kendimi caddelere
hava leylâk
              ve tomurcuk kokusu
havada köryoluna
havada suçsuz günahsız
                    gitme korkusu
ah desem
       eriyecek demirleri bu korkuluğun
oh desem
       tutuşacak soluğum
asmak neyi kurtarır
       öldürmek neyi
yaşatmaktır önemlisi
               güzel yaşatmak
abeceden geçirmek kıracın çekirgesini
       ekmeksiz yuvasız hekimsiz bırakmamak

ah yavrum
ah güzelim
canım benim / sevdiceğim
                     bitanem
kısa sürdü bu yolculuk
       n'eylersin ki sonu yok!
gece leylâk
              ve tomurcuk kokuyor
uy anam anam
haziranda ölmek zor!
nerdeyim ben
nerdeyim ben
       nerdeyim?
kimsiniz siz
kimsiniz siz
        kimsiniz?
ne söyler bu radyolar
gazeteler ne yazar
kim ölmüş uzaklarda
            göçen kim dünyamızdan?

asmak neyi kurtarır
       öldürmek neyi?
yolunmuş yaprakları
       ve kırılmış dallarıyla bir ağaç
              söyler hangi güzelliği?
kökü burda
        yüreğimde
yaprakları uzaklarda bir çınar
ıslık çala çala göçtü bir çınar
       göçtü memet diye diye
              şafak vakti bir çınar
           silkeledi kuşlarını
                         güneşlerini:
«oğlum sana sesleniyorum işitiyor musun, memet,
                                                                      memet!»
gece leylâk
       ve tomurcuk kokuyor
üstümbaşım elim yüzüm gazete
vurmuşum sokaklara
vurmuşum karanlığa
       uy anam anam
       haziranda ölmek zor!

bu acılar
bu ağrılar
              bu yürek
neyi kimden esirgiyor bu buz gibi sokaklar
bu ağaçlar niçin böyle yapraksız
bu geceler niçin böyle insansız
bu insanlar niçin böyle yarınsız
bu niçinler niçin böyle yanıtsız?
kim bu korku
        kim bu umut
ne adına
              kim için?

«uyarına gelirse
       tepemde bir de çınar»
             demişti on yıl önce
demek ki on yıl sonra
demek ki sabah sabah
demek ki «manda gönü»
demek ki «şile bezi»
demek ki «yeşil biber»
bir de memet'in yüzü
bir de güzel istanbul
bir de «saman sarısı»
bir de özlem kırmızısı
demek ki göçtü usta
kaldı yürek sızısı
              geride kalanlara

nerdeyim ben
        nerdeyim?
kimsiniz siz
        kimsiniz?

yıllar var ki ter içinde
       taşıdım ben bu yükü
bıraktım acının alkışlarına
                      3 haziran '63'ü
bir kırmızı gül dalı 
                    şimdi uzakta
bir kırmızı gül dalı
                    iğilmiş üzerine
yatıyor oralarda
bir eski gömütlükte
       yatıyor usta
bir kırmızı gül dalı
              iğilmiş üzerine
okşar yanan alnını
bir kırmızı gül dalı 
                      nâzım ustanın

gece leylâk
       ve tomurcuk kokuyor
bir basın işçisiyim
elim yüzüm üstümbaşım gazete
geçsem de gölgesinden tankların tomsonların
              şuramda bir çalıkuşu ötüyor
uy anam anam
haziranda ölmek zor!
 
Hasan Hüseyin 
                                                              

2 Haz 2010

Montessori Ana Okulu...

Daha önce toplantı duyurusunu yapmıştım ama tekrar yazmak istedim. İlginç şeyler oluyor. Bazı insanlar(veliler) bir araya geliyor ve "nolcak bu eğitim sisteminin hali?" diye şikayet etmek yerine bir araya gelip birlikte ne yapabiliriz diye düşünüyorlar. Veli insiyatifiyle bir araya geliyorlar.

Gelişmeleri izlemek için : Montessori Okulu

Seda bir yazı yazmış: Bir anaokulundan ne beklersiniz?

Çok etkileyici ve düşündürücü bir yazı. Şunu düşündüm okuyunca. Bugün biz büyükler olarak ne kadar az işbirliği yapabiliyoruz. Çalıştığımız işyerleri genelde tatsız rekabetin, negatif yarışın etkisi. "O kazanmasın, gerekirse ben de kazanmayayım" anlayışı hakim gibi geliyor bana. Acaba bunda eğitim sistemimizin payı nedir? Rakip olmak yerine birbirini geliştiren ortaklar olsak hepimiz fayda sağlasak... Daha iyimser, daha iyi niyetli olsak. Dünyaya güvenle baksak... "Acaba şöyle olur mu" diyene "zaten olsa yapılırdı şimdiye kadar" demesek...  Neticede googledan önce de arama motoru vardı. Altavista'yı kimler hatırlıyor.

Aslında önemli olan google filan da değil yanlış anlaşılmasın.

Ama hayatın her alanında işbirliği yapsak, yanana olsak. Yarışmamak, yarışsak bile adil olarak, hakkını vererek, kendimizi daha iyiye taşımak adına yarışsak...

Merak duygumuz zedelenmese. Küçüklerin kafası yapamazsınlarla dolmasa... Böyle içimizden gelen coşkuları bastırmak zorunda kalmasak... Minik ruhlarımız hasar görmese...

Sürekli değerlendirilmesek.... Matematiğin müziğini herkes kendince dinlese. Beraber öğrensek...

Öyle işte. Daha sonra gene yazıcam. Aşırı yoğunum. Ne yazı yazabiliyorum, ne okuyabiliyorum doğru dürüst.