23 Kas 2010

mutluluk...

kasim ayında denize girmek, kumlarda yürümek, günesin yakması, gece mehtabı, tadilatta olan bistroda bira kimseler yokken, anlık da olsa basbasa kalBilme, Deniz'de yavrunun mutlu çığlıkları, teker teker taşınan taslar, tahtadan salıncaklar , ahşap parklar, Bayram, buyukleri iyi gormek, saglık, yeşil, portakal, arkadaslar... sabah uykusu

13 Kas 2010

Ay'a yolculuk...

Eya ayaa dittii..

(Bu arada benden duymuş olmayın ama bi ucu sanatta, bir ucu teknolojide, acayip, bomba gibi bişi geliyor, çok heyecanlı çokkkk... )

11 Kas 2010

Kız anası, Oğlan anası...

Dün bir ara kızımla yan yana otururken içimden "ne güzel" dedim, "aslan gibi kızım var". Öyle yan yana oturmak pek bir hoşuma gitti. Sonra aklıma şu düşünce geldi. Oğlum olsaydı ve kendi kendime "aslan gibi oğlum var" deseydim, bunu yüksek sesle söylemekte zorlanırdım. Halbuki kız olsun, erkek olsun, onlar bizim bizim bi tanecik çocuklarımız. Toplumda "oğluyla övünen oğlan anası", "oğlunun erkekliğinin arkasına sığınıp güçlenen ana" imajları oldukça yaygın ya, bu aslında hiç de övünmeyen halim selim anneleri de etkiliyor sanki. Kız annesi olarak kızımızın yaptıklarını anlatmakta daha mı özgürüz acaba diye düşündüm.

Bu aralar cinsiyet meselesini konuşuyorduk ya aklıma geldi. Geçenlerde kayınvalidem, "kız evlat öz evlat" dedi. Öyle derlermiş. Üzücü bir söz.

Eskiler de "kız yükü, tuz yükü" dermiş. Ne çok cinsiyetçi ata sözümüz var, ne çok. İkisi de bir tarafı yalnızlaştırıyor...

Denge, ince bir ipin üzerinde yürüme sanatı, bize gereken...

10 Kas 2010

Antalya'da bir gün...

Rüya gibi bir gün geçirdik.

Salı günü yakalarımıza sanal karanfiller takarak Komaş'ın önüne gittik. Hande ve Can bizi bekliyorlardı. Arabaya atlayıp Can'ın oyun grubuna misafir oyuncu olarak dahil olduk. Can bizi arkadaşlarıyla tanıştırdı. Ela ilk anda ortamı kolaçan etti, elimden tutarak beni gezdirdi. Sonra baktım ortada oynuyor. Şarkılara katılım gösteremesek de hareketleri yaptık, dans ettik. İngilizce olmasına rağmen çok renkli ve hareketli geçti. Ben de Ela kadar eğlendim. Teşekkürler Can:)

Sonra Can bizi okuluna götürdü. Ela Can'ın sınıfına girdi. Toplarla dolu havuza kaydı. Çocuklarla hayal odasına gitti. Can Ela'ya bahçedeki tavukları, horozları, kuşları gösterdi. Ela hızlı bir şekilde kaynaştı. Biz de dışarı çıktık. Kızım birden çok büyük gözüktü gözüme. Daha önce hiç böyle bir ortama bırakmadığım için açıkcası ne tepki vereceğini bilemiyordum. Hayal odasında oynamışlar, sonra yemeğe inmişler, yemek yemek istememiş kızım. Bizi aradılar, hemen kreşe geldik. O sırada biraz ağlamış, stres olmuştu. Kızdım kendime biraz. İnsan bazen tam ayarı tutturamıyor. Azımsamayayım derken, gözümde büyütmek, büyütmeyeyim derken...

Aldık kızı Hande'lere gittik. Can'ın oyuncaklarıyla oynadık. Arabaları sıraya sokup, benzinciden benzin aldık. Bir tamir seti vardı ki hastası olduk. (Bayıldım!) Sonraa Yeşilanne ve Kerem Ege geldi. O nasıl bir tatlılıktır. Bu arada hem Yeşilanne, hem de Hande'yle tanışır tanışmaz yıllardır tanıyormuş hissine kapıldık. Zaten yazılardan insan bazen gerçek hayattan daha yakın oluyor. İlk bakışta aşk gibi ilk bakışta hoşlanma denen bir şey de var.

O arada Can geldi kreşten. Ekibi tamamlayınca doğruca Lara Balık'a gittik. Muhteşem bir öğleden sonra, Antalya'ya kış gelmiyor mu nedir. Deniz engin. Hava güzel. Rakı soğuk. Mezeler muhteşem. Amaa asıl mesele oyun ablası. Ela, Can ve Kerem Ege parka daldılar. Ve biz anneler olarak gerçekten rahat ettik. Bugüne kadar gittiğim hiç bir lokantada bu kadar rahat etmedim. Hava serinleyince içerideki  oyun odasına geçtiler. Akşama kadar oturduk.

Uzun uzun konuştuk. Nurturia ve bloglar sağolsun. İnsan uzak mesafelerde yakın dostlar buluyor...

8 Kas 2010

Deniz Kokusu Getireceğim Antalya'dan

İki şarkı var sevdiğim. Giderken: "solda güneş yükseliyorduu güneye giderken..." Dönerken, "deniz kokusu getiriyorum..."

Bilin bakalım neresi? Bugün kızım, annem ve ben (film adı gibi oldu) uçağa atlayıp ver elini Antalya yapıyoruz. Gezmeli, tozmalı. Deniz koklamalı. Lara'da balık yemeli ve sevgili arkadaşlarla buluşmalı. Kızı kumsala salmalı... Hava da güzel gibi. Hep güneşli, 24-26 derecelerde. Bavulu hazırlamadım. Ela'nın güzel elbiselerini koydum, tshirtlerini ve hatta mayosunu. Antalya merkezde olacağız, bayramda Alanya'ya geçeceğiz. Orada anneannemin mevlüdü olacak.

Sonra dönüş. O kadar çok işim var ki bir yandan. Olsun. Ofis kafanın içinde. Gidebilmek güzel. Fırsat varken, yaşıyorken henüz. Bonus

Dağıtmadan şarkının sözlerini yazayım. Belki dilimden düşer.

deniz kokusu getiriyorum
nem sinmiş tuzlu bedenime
sabah ayazından, gözlerim kıpkırmızı
bir şarkı tutturmuşum rastgele
durduramıyorum
deniz kokusu getiriyorum
karlı dağların ötesi
özgürlük
dibi deniz
işte akdeniz
uçarı bir hafiflik
uçuşuyor başımda
inanamıyorum
yarım gün uzakta, ankara (/istanbul)
sokaklarında uslu kentliyi oynamak için
yine gazeteleri okumak
yine gece bıkkınlığı
yine sabah telaşlarına alışmak için
deniz kokusu getiriyorum
güneş kavurmuş tenimi
bir sevişme sonrası gibi
neden umursamaz ve yalınım
hiç bilemiyorum

bülent ortaçgil

7 Kas 2010

Çocuklarda Cinsiyet Farkları, Doğuştan mı, Sonradan mı?

Çocuklarda cinsiyet farklılığı üzerine yapılan bazı deneyleri okumuştum ama üzerinden zaman geçti. Genelde benim okuduğum kaynaklar, sadece cinsiyet değil, karakter özelliği gibi algıladığımız bazı şeylerin de aslında yetiştirme tarzıyla ilgili olduğunu söylüyordu. İlk çocuk olmak, ilk erkek olmak, kardeş sayısı, evin küçüğü olmak... Mesela ilk doğanlar, daha muhafazakar ve daha lider kişilikli olurken, en küçükler devrimci ve radikal olurlarmış. İlk doğanlar ailenin derdini tasasını yüklenirken, sonuncular daha ferah, daha rahat olurlarmış. Evde bir kız, bir erkek çocuk varsa bu durum her bireyi etkiliyor filan.

Evren'in yazısı vesile oldu. Tekrar bir bakayım dedim, ben o tarafa bakmayalı ne araştırmalar yapılmış, neler çizilmiş. Şu yazıyla karşılaştım:


Kitabı okumadım ama yazıdan bir iki bölümü çevirme isteği duydum. Yapılan bir araştırmada yeni doğmuş bebeklere cinsiyeti belli etmeyecek kıyafetler giydirilmiş. Gözleyenlere (kız bebek olmalarına rağmen) erkek bebekleri gözledikleri söylenmiş. (Aslında erkek olan bebekler için de kız denmiş.) Erkek olduğu sanılan kız bebeklerin daha "sinirli ve stresli" olduğu söylenmiş. Kız sanılan erkek bebekler için de "mutlu ve sosyal" olduğu söylenmiş. Bebeğin kız ya da erkek oluşunu bilişimiz bizim "algımızı" değiştiriyor.

Başka bir araştırmada kız bebekler ve erkek bebekler birebir aynı motor gelişime sahip olmalarına rağmen, kız anneleri onları azımsamış. Daha çok küçüklerken bizim cinsiyet hakkındaki fikirlerimiz aslında çocuklarımızı kısıtlıyor. Kızlar efendi gibi oturur, oğlanlar hareketlidir diye düşünen kişiler kızlar oturmadığında huzursuz olacak, oğlanlar koşturduğunda oğlan işte diyip geçeceklerdir. Bunu böyle söylememize bile gerek yok. Farkında olmadan inanmamız yeterli.

Yazıya bakarsak, "kadın beyni daha holistik canım" gibi yıllardır laf arasında kullandığımız teoriler de toplamda 14 beyin incelenerek yapılmış 1982deki bir makaleye dayanıyormuş. Yapılan 50 başka çalışma ortada fark görememiş. Bir yerde bir yazı okuyoruz ve hop aklımızda kalıyor. Önyargımızı pekiştiriyorsa ya da hoşumuza gidiyorsa anlatmaya devam ediyoruz. Kulağa da ne güzel geliyordu oysa holistik beyin:)

Dört yaşına gelindiğinde artık cinsiyetler arasında farklar gözlenmeye başlıyormuş. Kurulan göz teması, duygusal ifade yeteneği, sözel yetenek... Ama yazarın iddası bunun aslında anne ve babaların çocukla kurdukları temasla ilgili olduğu. "Erkek çocukların duygusal olarak daha uzak ve daha az sözel" olması bir çeşit kendini gerçekleştiren kehanet oluyor diyor yazıda. 

Oyuncak meselesine gelirsek... Genelde şu iddayı duyarsınız diyor: Bebek/kamyon tercihi o kadar erken bir zamanda yapılır ki çoğu insan bunun doğuştan olduğunu sanır. Çocuklar 6-12 ay arası cinste de bebekleri tercih ediyorlarmış.  Bir yaş civarı hangi cinsiyette olduklarını algılayıp o cinsiyetle özdeşleşmeye çalışıyorlarmış. 

Benim okuduğum bir başka kitapta (raising our children, raising ourselves) kız çocukları düştüğü zaman ailelerin ya hep kaldırdığını, ya da hiç kaldırmadığını ama tutarlı davrandığını okumuştum. (biz çok kötü düşmedikçe kaldırmıyoruz, ah vah etmiyoruz, kendi kalkıyor.) Oysa erkek çocuk sahibi aileler, bazen kaldırıp, bazen kaldırmıyormuş yerden. İlginç bir fark. 

Kitabı sipariş edeceğim amazondan. Okudukça daha fazla bilgi vermeye çalışırım. Gerçekten de ilginç bir konu. İyi yahu, benim kızımda tuhaflık yokmuş. Oyuncakçıda taciz edilsek de gönül rahatlığıyla mekanik oyuncaklarla oynayabilir, dedemiz tamir yaparken gidip yardım edebilir, iki çekiç de biz sallayabiliriz. 

iyi pazarlar:)

5 Kas 2010

Öylesine...

Ne istediğini bilen. İstemez olursa değiştiren.
Tutarlı olacağım diye kendini zorlamayan.
Başkalarının değil, kendi gönlünün peşinden giden. Başkalarının ne diyeceğini, ne düşüneceğini o kadar önemsemeyen.
Kontrol sahibi. En ufak bir hırgürde hemen alevlenip dağı taşı yakmayan.
Etki ve tepki arasına zaman koyan. Etki olduğunda, tepki vermeden önce bir derin nefes alan.
Gaza gelmeyen. Anlık tepki vermeyen. Reaksiyoner olmayan.
Alıngan, duygusal, kırılgan... olmayan.
Rahat, sakin, huzurlu, mutlu....
Sonuçlara değil süreçlere bakan.
Hayatın her anının kutsal ve geçici olduğunu bilen. Kıymet bilen.
Hoyrat olmayan, haksızlık yapmayan. Adaleti önemseyen, ama her yönüyle.
Kendini dünyanın merkezi sanmayan. Kendini dünyaya hediye sanmayan.
Ama kendi kıymetini bilen. Kendinin farkında.
Ortaokulda, ilkokulda kız çeteleri oluşturup dünyaya o pencereden bakmayan.
Grup psikolojisi dinamiklerinin farkına varıp sürüyle bir olmayan. Gruba uyum... hallerinin getirdiği irrasyonel duygulara kapılmayan, kapılsa da farkedip kendini sorgulayan.
Gerekirse, tek ses bile olsa inandığını söyleyen. Gerekirse ters düşen, zıt düşen.
Yanında bir kız olmadan tuvalete gidebilen.
Her konu kendiyle ilgili... sanmayan. Her söze ben diye başlamayan, her sözü ben de diye kesmeyen...
Başarı odaklı olmayan, aferinlerin peşinde koşmayan....
Kendi elindekini başkasına vermeyen, başkasının elindekini almayan.

2 Kas 2010

Oyun Grupları, Bir Mim ve ortaya karışık düşünceler...

Ela küçükken oyun grubu ihtiyacı çok hissetmedik açıkcası. Blogcu arkadaşlarımızla bir araya gelip, ara ara beraber oynamalarını izledik. Bol bol parka gittik. Yazlıkta diğer çocuklarla kaynaştık. Ama düzenli bir şekilde bir araya gelme şansımız olmadı.

Kışın gelmesiyle beraber parka gitme imkanımız kısıtlandı. Çok hareketli bir kızım var. Evde sehpaların üzerinde gezeceğine enerjisini atabileceği bir yer olsun istedim ve Gymboree'ye yazıldık. Bir süredir gidiyoruz. İyi yanları var: Diğer çocuklarla bir arada oluyor. Koşturuyor, zıplıyor, tırmanıyor. Değişik aletlere biniyor. Bana göre fazla aktivite ve koşturmaca var ama kızım sevdi. O da meğer koşturmak istermiş. Bana göre eğitici, öğretici faydasından çok bedensel olarak hareket etme, hoplama, zıplama kısımları önemli. Ama şarkılar neden ingilizce? Up and down derken Ela'ya altyazı geçmek komik geliyor. Şimdilik gidiyoruz bakalım. Ancak fiyatı az değil. Devam eder miyiz bilmiyorum.

Perşembe günü bir yeni oyun grubu dememiz olacak. Onun için fena halde heyecanlıyım. Bakalım neler olacak, göreceğiz. 

Bir yandan anaokulu arayışı sürüyor. Daha erken ama bir yerden başlayalım diye düşündük. Dün yüksek sesle düşünürken, ne yaptığını bilen fakat ukala mı, yoksa ukala olmayan ama ne yaptığınt ı da tam bilmeyen mi dedim. Doğru yanıt ne yaptığını çok iyi bilen ama ukala da olmayan. Ve tabi en önemli faktörlerden biri eve yakın olan... En güzeli daha küçük bir şehre taşınıp kız meslek lisesi anaokuluna göndermek ama... ama... bakalım.

Sadece Anne'nin sobesini yanıtlamadık. 10000 ytl ekstradan gelse ne yaparız.Sanırım şimdilik dokunmadan bir kenara koyarım. Şu an erken henüz ama ilerisi için almak istediği bir eğitim ya da enstrüman olursa harcamak için kullanırım. (piyano istedi mesela ne bileyim:)

Haftaya Antalya'ya gidiyoruz. Anane ben Eya. Anneanemin mevludü olacak. Oradaki anneleri görme şansım olacak mı, heyecanlıyım. Tatil havası sarıyor hemen. Gerçi gene çalışıcam ben ama olsun.Kalabalık Ela mutlu. Gene gidemedik Dubai'ye:)

Parça parça yazıyorum. Üç cümle orada, üç cümle burada.Yüzüklerin efendisinde neden Gandalf beyaz olunca saçına düzz fön çekilmiş?


1 Kas 2010

İyi ki Doğdun Nurturia...

Nurturia hayatımıza gireli bir yıl olmuş. Anlatması kolay değil.

Çocuk sahibi olmak insanı ait olduğu topluluklardan bir anda koparıp ıssız bir bölgeye atıyor sanki. Hamilelikte işaretlerini veriyor ama asıl doğum sonrası vuruyor. Siz o siz değilsiniz. Ne gece çıkayım, bi dolaşayım açılırım kalmış... Ne üç satır kitap okuyayım, düşüneyim. Özellikle ilk zamanlarda ara ara aklınıza ilginç düşünceler (bebek harici herhangi bir konu) geliyorsa muhtemelen yardım alıyorsunuz demektir.(anne/bakıcı/yardımcı:) Eğer yardımsız düşünebiliyorsanız sizi tebrik ediyorum. İlk zamanlar süt, kaka, uyku üçgenine ara ara eklenen bir de aşılar konusu vardı. Sarılık, hastane, süt, pompa, yetti mi, kilo aldı mı, kaka neden yeşil... derken. Gündelik sohbet çeyiz sandığının köşesine sinmiş. Memleket meselesi yeşil kakadan önemli değil... gibi geliyor. Sokaktan itfaye geçse kimin evi yanıyor demeden önce aman bebeğim uyanmasın diyen biraz bizmerkezcil bir dönem geçiriyor insan. Lohusa depresyonu filan da varsa tadından yenmez.

Bir anda "dışarıda akan hayata pencereden bakan" tadında hissedebiliyor insan kendini. İşe dönülüyor. Arkadaşlarla görüşülüyor fakat... İnsanın aklında olan diline vuruyor. Sosyal ortamlarda "çocuğumun kakasını anlatmamalıyım, anlatmamalıyım, sürekli ondan bahsetmemeliyim, haydi şimdi anlattığı şeyle ilgili bişey sor" derken buluyor insan kendini. Damdan düşenin halini damdan düşen anlıyor tek bir farkla. Çocuğu büyümüş olanlar o dönemleri unutmuş:) Çocuğu olmayan anlamıyor.

Daha beteri de var. Belki de annelerle görüşüyorsunuz ama onların hepsinin çocuğu mışıl mışıl uyuyor. Ninni bile söylemiyorlar yani uyusun diye. Evi de arşınlamıyorlar. Süt desen şırıl şırıl. Çocuklar zeka küpü. Tamam bizde bi sorun var herhalde demeden önce...

Nur hanım teyzeye bir sormak lazım. Nur Turia. Kendisi 7000+ nöron kümesinin sinerji oluşturmak için bir araya gelip senin çocuğunun derdine kafa yordukları mekanın sahibi teyze. Arada çay kahve yapar, yemek tarifi verir. Bir büyüğümüz, dert ortağımız. Şimdiki çocuklar harika mı girin bakın, anlatır.

Bir sosyoloji okumadığıma yanarım. Kaç tez çıkardı ordan şimdi kaç tez. İlla her insan kendine benzeyeni buluyor. Çeşitli şekillerde yaşamak mümkün. Güncelleme delisi olmak var. Başına her geleni yazan var. Onu okumayı seven var. Her soruya yanıt veren var. Hiç bir soruya yanıt vermeyen var.  Anı defterini sonuna kadar yazan var. Üşenip yazmayan da var. Delisi var, akıllısı var, genel müdürü var, bakıcısı var. Çeşitli meslek gruplarından, illerden, ülkelerden kadınlar ve erkekler. Babalar da var. (İyi ki...)

Ortak nokta, çocuklarına duydukları sevgi... Ona şüphe yok işte.

Nurturia daha da büyüsün isterim.
Kimseler bu olanaktan mahrum kalmasın isterim.

Okumadıysanız okuyun: anne salaklıkları...