30 Ara 2011

Cesaret


Yola çıkmak cesaret ister, yolda yürümek cesaret ister. Ayağa kalkmak başlı başına bir iştir. Önce oturmak gelir, sonra sürünmek biraz. İlk denemeler tutunarak durmak... Sonra elin koltuktan bırakıldığı an gelir, ilk adım. Sonra ikinci adım. Önce kısa mesafeler. Sonra az daha uzun. Yalpalayarak, bolca düşerek, gülerek kalkarak...

Ela'nın yürümeye başladığı zamanları hatırlıyorum. Arada hop diye düşüyordu. O düşmelerinde bir kere bile ağlamadı. Çok daha küçük şeylere ağladığı olmuştur ama yürüme sırası düştüğünde ağlamadı. Biz de yardıma koşmadık. Bir videomuz var hatta. Ela yürüyor, düşüyor, kalkıyor, koşuyor biz kardeşimle yerimizden hahaha gülmüşüz. Acıklı değil. Motivasyon çok yüksek.

Hayatta adım atmak cesaret istiyor. O el o koltuktan çekilecek işte. O el koltuktayken olmuyor. Kanatlarını denemek için uçmak gerekiyor.

Bazen... Bazen büyük değişiklikler yapıyor insan. Yıkıyor eskiyi. Tekrar adım atıyor, ama ilk zorlukta, ilk dönemeçte eski olduğu kişi olmaya geri dönüyor. Sürekli yapılan diyetler gibi, verilip alınan kilolar gibi.

Değişiklik olacaksa temelden olması şarttır. Özünde radikaldir. Kişiyi değiştirmeyen aşk, aşk değildir. Hayatı  alt üst etmeyen, bilinci sarsmayan şey aşk değildir. Ne romantik anlamda, ne hayatını adayacağın yol anlamında.

En derinde ve en öncelikli cesaret var. Sonra anlam üretmek. Kişiden bağımsız değil yapılan iş. Şirket dediğimiz kurucular aslında. O kimlikle o ruhla varoluyorsun. Kazanç değil amaç. Anlam üretmek. Para kazanmanın çok yolu var. Anlam üretmek... O başka bir şey işte.

Pek çok kadının ve erkeğin çocuk sahibi olduktan sonra hayatlarını değiştirmesi, çocuklarının gözlerinde ve hareketlerinde gördükleri inanç, motivasyon ve pes etmeme bilincidir. Memeye saldırır gibi hayata tutunma gayretidir.

İyi yıllar.

Bu sene hedefimiz: daha sade bir hayat.

26 Ara 2011

Tostoraman Pastası



Yapar mıyım, yapamaz mıyım derken bu yıl Ela'nın doğum günü için deneme pastasını tamamlamış bulunuyorum. Benim gibi acemiler eğer buna heves ederlerse nasıl olmuş, ne olmuş kısaca anlatayım dedim.

Ela'nın birinci yıl pastasını pastacı rapunzel yapmıştı. Deniz kızı pastası Ela da bir deniz kızı zaten. Çok da beğenmiştik. 



İkinci yıl pastası, ev yapımı olsun dedik. Kayınvalideyle yaptık. Süslemeleri doğal olsun diye lokumla yaptık, fena olmadı.


Bu sene hem şekilli renkli olsun hem de ben yapayım diye heves ettim. Ama tabi şeker hamuru nedir, nerden alınır, nasıl açılır bilmiyorum. Nurturia sağ olsun yardımıma yetişti, oradaki anneler malzemeler şurda, yapımı şöyle diye anlatarak bana inanılmaz destek oldular. Bu bağlamda Ayşin ve Fatoş'a özel teşekkürler ederim.

Şeker hamurunu hazır aldım. 1 kg beyaz. 1 kg kırmızı, yeşil, sarı, mavi, pembe. aldık. Bir merdane, bir de ütü aldım. 

Pudra şekeriyle açılıyormuş. Neyse ki evde vardı.

Kenarların ve altının buz mavisi olmasını istiyordum. Beyaz ve maviyi karıştırdım. Doğru yol  bu mudur bilmiyorum ama epeyce yoğurmam gerekti. Oyun hamuruna göre daha sert. Yine de oyun hamuru tecrübemin işe yaradığını düşünüyorum.


Sonra üstüne yaydım. Kek yüzeyi hafif kabarıktı, bıçakla tepesini uçurdum. Bu kenarları kesme işi zor, onun için bir aparat var. Evde pizza kesici var aynı işi görür dedim ama sonra bulamadım.


Mavi gökyüzü...

Yeşil çimenler geldi... Ve ağaçların ikisi. Düz kesmek zormuş bu arada. Kahverengi hamur elde etmek için beyaz hamura kahverengi gıda boyası ekledim. Çok cıvık oldu. Nurturiaya sordum, kakao ekle dediler. Evde yoktu, ben de biraz kahve ekledim. Gerçeğinde kakao alacağım tabi.

Sonra dikenler geldi, gözleri değiştirdim ve ağaçlara dal ekledim.

Sonuç...

Meraklıları şu siteye girebilir : Gruffalo namı diğer tostoraman...

Denemek isteyenler için eklemek isterim ki uğraştığım saatler boyunca başka hiç bir şey düşünmedim. Kafam tamamen boşalmış. Dinlenmek için yapılabilir. Şimdi gerçek doğum günü pastası var önümde. Hazırım.

Sevgiler...

22 Ara 2011

Çözülen Bir Yün Yumağı Akıp Giden Günlerimiz...

Zara ve annesi bizdeydi. Anlatacak ne çok şey var... Öncelikle bir kadının kadın arkadaşlarının değeri hiç bir şeyle ölçülmez. Ankara ayazında battaniye altında, İngiltere'nin Dickens'lı havalarında, İstanbul'da çocuklar oynarken... böyle bu. Ankara'da neler konuşurduk, şimdi neler konuşuyoruz. Eskiye göre çocuklardan daha az konuşuyoruz. Gülüyoruz. Zaman geçsin, çocuklar büyüsün, hayat bizi farklı kıtalara, şehirlere ve hayatlara göndersin. Biz kalalım geride, yaşayalım, anlatalım, gülelim. Kendimizle dalga geçelim ve kıymet bilelim. O kadar önemli olmadığımızı, süremizin sınırlı olduğunu unutmadan.

Bir araştırma yapılmış sevgili okurlar. Görülmüş ki, evli bir erkeğin evli olmayan bir erkeğe göre yaşam beklentisi daha uzun. Kadınlarda böyle bir ayrım yok. Ama güçlü bir kadın desteği olan kadınlar daha uzun yaşıyor. Yani hayatı uzatan (kadın ya da erkek) hayatımızdaki kadınların varlığı.Bakınız: Female Friendship

Bir gece, bir sabah derken durmadan, nefes almadan konuşurken... Çok iyi geldi. 

İşin Ela kısmına gelirsek... Zara gelecek dediğimde Ela "fil de gelecek mi anne" dedi önce. Heyecanla beklemeye başladı. Sürekli, ne zaman gelecekler diyor. Bir yandan beraber bir şeyler hazırladık. Onlar gelene kadar yemedi. Geldiklerinde çok sevindi tabi. Zara Türkçe biraz anlıyor, Ela İngilizce hiç anlamıyor. Kendi hallerine bıraktık. Yavaş yavaş kendi aralarında bir dil bulmaya başladılar. Arkadaşımın, "anneler konuşur çocuklar oynar" kuralını uygulamaya çalıştık. Öğlen uykusunu atlamak kötü bir fikirmiş. Akşam oldukça yoruldu, yoruldukça sinirlendi Ela ve krizler başladı. Zara'ya olan ilgimden rahatsız oldu. Bir noktada herşeye ağlamaya başladı. Elinden düşen oyuncağa, ben gerir verirken bak uçarak geliyor dememe... (O oyuncak uçarak gelmeyecekti!!! Zara bunu yapmayacaktı!... ) Zara yavrum, aklı başında, uyumlu.  Ne akla hikmet, dünya yeterince ısınmıyormuş gibi kaloriferlerin atağa geçmesi işe yaramadı. Ev sıcak, sıcağı hiiiç sevmem. Huysuz çocuk derken... Barefoot bookstan "if you are happy and you know it..." çaldık, biraz dans ettik ve azıcık da olsa rahatladık. Uyuduklarında derin bir ohh çektim ve arkadaşımla sohbet etmeye devam ettik.

Sabah daha ılımlı geçti. Uykularını almış, karınları tok minikler daha uyumlu oynadılar. 

Ertesi akşam bize Ekin ve annesi geldi. Yine başta hafif bir itişme, çekişme sonrası oynamaya başladılar. O kadar ki giderken, Ekin "anne gitmeyelim", Ela "anne gitmesinler" dedi. Tam uykuya dalmadan önce "anne biz de onlara gider miyiz" dedi.

Cuma günü tekrar gelecek Zara'lar heyecanla bekliyoruz. 

not: Fotoğrafta soldaki annem ve ben. Resimdeki teyzeler hayatımızda. İyi ki varlar...

not2: Deli Anne OIP'le beni yazmış. Hem de ne güzel yazmış. Okuyun, alternatif anne'de


“Anneyken içimizde birikenlerle kendimizi bitirmek yerine, oluşan bu birikinti potansiyelini hareket enerjisine dönüştürmek gerektiğine dair, anneliğin birikintisini şikayetle öldürmek yerine faydaya çevirmeye dair umut verdi bana ve muhtemeldir ki bir çok anneye.”


Eğer bunu yapabildiysek ne mutlu bana. Durmadan şikayet etmek, eyleme geçmemek, olumluyu desteklememek uzun vadede yorucu, yıpratıcı. Durayım bu yeni bir yazı olmadan... 

18 Ara 2011

Üç, yazıyla üç...

Ela'nın üç olmasına az kaldı... Aralık'tayız. Kış geldi, kar gelmedi daha.


Gündüzleri çalışıyor, akşamları oynuyoruz. Hayatımızda çizgi filmler var artık. Favori çizgi film, buz devri. Evde mamut ailesi besliyoruz. Bir erkek mamutumuz var. Lego fil ve yavrusu, oyuncu yokluğundan mamut oldular. Sürekli oyun halindeyiz, sahnedeyiz. Ben anne tostoraman, Ela yavrus tostoraman, babası koca kötü fare. Ben kurtarılacak kişi, Ela canavar, babası kurtarıcı. Babası kurtulacak kişi, Ela kurtarıcı, ben canavar. Ben kız mamut, Ela keseli sıçan.


Yolda giderken... Anne sen babamla benim tünele girince uyumamızı iste, ama biz uyumayalım ve ışıklara bakalım, uyumak istemeyelim hadi. Hadi, iste ama...

Yemek yerken... Anne şimdi, bu köfte benim karnıma gitmek istemesin ama ben onu gitmeye ikna edeyim, karnımın içinde park var, oynasın orda.

Hadi şimdi ben anneyim, sen Ela. Elaaa, benim öğrencilerim çağırıyor, öğretmenim nerdesiin diye bağırıyorlar. Gitmem gerek, hadi görüşürüz akşama. (Gider, koltuğun arkasında)
-Öğrencilerim, beni çağırdınız, ben de geldim
-yoo biz çağırmadık
- çağırdınız çağırdınız ben de geldim. haydi size bir masal okuyacağım kitaptan.
- bir varmış bir yokmuş....
-yavruum geldiim, hadi oynayalım.

Oyunlardan bazıları:
Papaz Kaçtı: Eşleştirme kartları alınır. Bir tanesi saklanır. Kartlar oyunculara eşit olarak dağıtılır. Her oyuncu kartları açar, eş olanları ayırır. Kalanlar arasından her oyuncu diğerinden bir kart çeker. En favori oyunlarımızdan.

Eğer koltuktan koltuğa köprü kurmak suretiyle geçmeyi saymazsak...

Eşek oynadık geçenlerde... Kişi başına dört tane aynı karttan ekleyip, kişilere dağıtıyoruz. Gözler kapalı, birbirimizden çekiyoruz. Dördü de aynı olunca farkeden kişi eşeeek diye bağırıp ortaya elini koyuyor. EEe eli en üstte kalan.... söyleyemiyeceğimmm.

Buz devrini biz de oturup izliyoruz ancak birincisi fena değilken üçüncüsü gerçekten kötü. Bu bir çizgi film ama alt metninde manipulatif bir dişi sincap var. Sinir bozucu.

Yazacak çok konu var... Ama üç yaş gerçekten dönüm noktası. İlgi alanım annelikte değil. Aklım fikrim, girişimde, gece gündüz. Belki onunla ilgili blog açmalı. Bilmiyorum...

17 Ara 2011

Alternatif Anne'ye Konuk olduk...

Çok sevgili Remziye bizimle bir röportaj yaptı, henüz okumadıysanız :


Filin Banyo'suna gösterilen yoğun ilgi için çok teşekkür ederiz.


5 Ara 2011

Filin Banyosuyla Geçen Haftasonu...

Filin Banyosu gezmelere doymadı!

Önce Kadınlar Kulübüne uğradı bu hafta : Çocuklar İçin  Yepyeni Bir İnteraktif Masal: Filin Banyosu Kadınlar Kulübünün yeri bende ayrıdır. "Senin başına gelen şey, inan bir tek sana olmuyor" böyle bir his verir bana. En çok hamileyken okudum, bütün forumlarını. Gitmişken bir de ne öğrendik: Meğer bir sosyal sorumluluk projeleri varmış: 

Çok seviniyorum böyle güzel haberler aldıkça!

Sonra çok sevgili Gülcan Kaplan bizimle ilgili bir haber yayınladı, haberler.com'da. Dün pek çok haber sitesinde çıktı. Çok mutlu olduk...


Vee sona sakladım. Televizyona çıktık, hem de TRT. Filin Banyosu TRT-6daydı. (Ben ne yazık ki Polonezköy'de in cin top oynayan bir yerdeydim, göremedim, çok merak ettim) Teşekkürler Derya:)

Bizden haberler böyle sevgili dostlar. Peki en son klibimizi gördünüz mü? Bakın bakalım başrol oyuncularından tanıdık birileri var mı?




2 Ara 2011

Fillerle Yıkanarak Geçen Hafta: Filin Banyosu

Çok eğlenceli, maceralı bir hafta geçirdik sevgili arkadaşlar. Hep beraber, her an. Zaten tamamında yanımızdaydınız. Yazılar yazdınız, tweetler attınız, nurturia'da paylaştınız. Facebook'ta yayıldık da yayıldık. İnstagram'da hep beraber zıpladık veee günün popülerlerine mavi fili soktuk! Bir haftada ne maceralar yaşadık ne maceralar!!! Saatlerimizi ayarladık. Ve ben anlatamıyorum. Dostlarımızdan dinleyin...

Bu masal bizi çoktan aştı, artık kendi iradesi, kendi kararları var. Evi terketti ve dünyayı gezmeye çıktı...

PratikAnne: Filin Banyosu Akıllı telefonlar ve iPad için interaktif çocuk kitabı
Kitubi: Filin Banyosu Elaphant's Bath çıktı.

Ve tabii annemin yazısı…
Dilek: Filin Banyosu

Vee meşhur instagram’da zıplayanların macerası:
Dilimden Yazıya Düşenler : Filin Banyosuna Karşı Kızın Banyosu

Eğer unuttuklarım varsa, çok özür diliyorum. Bana linkleri gönderirseniz hemen eklerim.

Çok teşekkürler, bizimle olduğunuz için. Destekleriniz için!!!!








18 Kas 2011

Filler nasıl banyo yapar? Filin Banyosu: Elephant's Bath!

Çok güzel sunmamış mı:)

Facebook sayfamızı ziyaret ettiniz mi:  http://www.facebook.com/ElephantsBath
Sonra vay ben duymadım, vay benim haberim yoktu olmasın...

14 Kas 2011

Filin Banyosu : Elephant's Bath...


Yepyeni bir interaktif kitap uygulamasıyla daha karşınızdayız dostlar. Filin Banyosu / Elephant's Bath. İki ismi var, çünkü iki dilde birden çıkıyor. Hem İngilizce, hem Türkçe. Hangisini isterseniz... Dokunma dostu bir uygulama. Tabletlerin üstü minik parmak izleriyle dolsun. Toplar zıplasın, oyuncaklar havaya atılsın, yapraklar dağıtılsın... Bol hareketli, bol bereketli şirin mi şirin bir Fil ve arkadaşı Zara.


Zara'yı tanıyorsunuz aslında. Blogun en başından beri, benim bir arkadaşımın kızı on iki aylıkken kendi kendine yemek yiyordu, arkadaşımın kızı şu zamanda bunu yapıyordu, hikayelerimdeki "bir arkadaşımın kızı". Kitabımızın yazarı Alasdair Turner. Filin banyosu Zara'nın masalı. Bunu yazmak benim için çok zor çünkü Alasdair artık aramızda yok. Masalı uygulamaya çevireceğimizi konuştuğumuzda hastaydı. Uygulama Zara'ya babasından bir hediye olarak yapıldı. Ve tüm diğer çocuklara Zara ve babasının hediyesi oldu.


Oip'le pek çok proje üzerine konuşuyorduk o zamanlar. Başka planlarımız vardı. Ama bir anda aklıma Alasdair'in masalı düşünce aradım hemen, "böyle böyle" diye anlattım. Oip, süperkahraman kıyafetini giyip kalemleri kağıtları toplayıp çizmeye başladı. Siz bilmezsiniz, gerçekten normal hayatında bir Clark Kent kendisi. İki çocuğuyla, işiyle, eviyle sorumluluklarıyla iki eli, iki ayağı dolu bir kadın. Gece olunca kalemlerin, boyaların efendisi. Öyle güzel bir masal çizdi ki bayıldık... Ela'nın "annee anne fili aç fili" diye peşimde dolanmasına yol açan bir programlama dönemi boyunca resimleri, animasyonları, fiziksel etkileşimleri ve efektleri programladım ben. Melih Şendil, Türkçe'sini seslendirmeye gönüllü oldu. Oliver Collyer İngilizce'sini seslendirdi. O kadar da güzel oldu ki...


Türkçe'ye el birliğiyle çevirdik. Önce ben çevirdim, çeviriyi annem okudu, sonra Oip düzeltti, Senem'e gönderdik, sonra tekrar baktık, bir çevirmen arkadaşımız (ekşisözlükten Robin) üzerinden geçti, bir editör arkadaşımız baktı... İnce ince işler, pek çok emek, pek çok güzel insan.
 
Bu kitabın önemli sponsorlarından ikisi de annem ve babam oldu. Bayram haftası boyunca eşimle beraber bir odaya kapanıp son düzeltmeleri yapıp, paketleyip göndermemize izin verdiler. Bizi yedirdiler, içirdiler, akşamları çay getirdiler. Ela ile oynadılar, gezdiler.  Sayelerinde işin en zor kısmı olan "bitirmek" eylemini güzelce yaptık ve gönderdik. Umarım siz de bizim kadar seversiniz bu tatlı fili ve hikayesini...

1 Kas 2011

Hoşgeldin Kasım

Ela büyüyor. Eskisi gibi not alamıyorum olanları, bitenleri. Uzun uzun sohbetlerimizi aktarmanın yolu da yok sanki.

Geçen hafta doktora gittik. Gece kustu, ilk kez serum takıldı eline. Çok halsizdi. Serum etkisini gösterdikçe kendine geldi. Serumu izlemeye başladı, oradan damlayan sıvı, eline gelmesi. İlgiyle izledi. Bir kaç gün sonra babasını götürdük doktora. Serum takılırken görmek için elinden geleni yaptı. Dikkatli kuzu.

Hafta sonu gezdik. Önce müzik deneme dersine katılıp dans ettik, sonra beyaz fırına gidip biraz kötü şeyler yedik. (Ela'ya tavuk göğsü ısmarladık ama oradaki abiler sürekli bir şeyler ikram ettiler ve doydu:) Akşam Bağdat Caddesindeki Cumhuriyet Kutlamalarındaydık. Çok güzel bir kalabalık vardı, bayraklarla dolu. Ela çok eğlendi, eve dönmek istemedi. Kürsüye çıkıp bayrak salladı.

Ertesi gün Doğa'lara gittik kahvaltıya. Sonra Florya'daki akvaryuma gittik. Gerçekten güzeldi.

Ekim ayı kötü haberlerin ayı oldu. Ne olur Kasım'da güzel şeyler duyalım...

28 Eki 2011

Van'ın Düşündürdükleri...

Bugünlerde hep deprem rüyasını görüyoruz değil mi? Geceleri panik içinde uyanıp çocuğumuzun odasına koşuyoruz belki. Ya da daha bir sarılıyoruz sevdiklerimize. En azından eşyalara bakıp hangisi üstüme düşer acaba diye düşünüyoruz. Binaya bakıyoruz, dayanır mı diye...

Birileri ise depremin gerçeğini yaşıyor. Sürekli sallanıyor. Soğukta, kar altında, çadırsızlıkta. Yardımlar oluşturuldu, yollandı, yollanıyor. Kalbi ısıtan ve soğutan hikayeler arka arkaya geliyor. Hangi duyduğumuz doğru, hangisi yanlış... Hangi twitti retweet etmeli, etmemeli.

Deprem paraları yola harcanmış. Duble yollarımız olmuş. Ufak bir detay var yalnız. Yol paraları ne oldu? Bizden alınan vergilerin bir kısmı yol için değil miydi?

Hakkımı helal etmiyorum.

Ayrıca o binaları yapanlara... O binaları denetleyenlere... Salla salla hallederiz diyenlere... Rüşvet alanlara ve verenlere... Bir kereden bir şey olmazcılara... Pişkinlere... Ahlaksızlara... Sessiz sedasız paraların iç edilmesinden hiç rahatsızlık duymayan sözüm ona insanlara...

Ve bize tabi. Her olay gibi kabullenerek yaşamaya devam etmemize, kendi küçük dünyalarımıza kapanmamıza, asla sokağa çıkmamamıza, tüm tepkimizin küfürden ibaret oluşuna....

Çok üzgünüm. Gerçekten. Başımız sağ olsun.

Ve felaketler dışında da birleşebilsek mesela arada?

16 Eki 2011

Zaman, Girişimcilik, Annelik, Hayallerim, Aşkım ve Sen...

Ne yazacağımı bilmeden oturdum. Bitmek bilmez bir yoğunlukmuş girişimcilik. Oradan oraya sürüklenmek, bir sürü konu hakkında bilgi sahibi olmakmış. Koşturmaca, araştırma, düşünme. Bu araya hayatı sığdırmak gerekiyor, hayat akıp gidiyor. Günlerimizin saatlerimizin kıymetini bilmek gerekiyor. Özlemek, sarılmak, aramak, öpmek. Fırsat varken sonuna kadar. İnsan kimi son görüşü olduğunu bilmeden yaşıyor. Son sarılmayı. Son öpücüğü. En son cümleyi.

Geçen haftalarda, nasılsa mekandan bağımsızız gidelim Antalya'da çalışalım dedik. Sırtımızda laptoplar yanımızda Ela. Önce Alanya'ya gittik, dedemi, teyzemi ve annemi gördük. Salonu derhal ofise dönüştürdük. Ela anneannesi, büyük dedesi ve teyzesiyle oyunlar oynadı. Denize gitme fırsatımız oldu. Biraz da Alanyum'da çalıştık derken, biz iş, Ela keyif peşinde geçti zaman. Sonra Kemer'e gittik. Anneanneyi de kandırıp Kemer'e gittik. Orada anneanne, babi(babaanne) ve dede Ela'yla oynarken biz çalışmaya devam ettik. Çok yağmur yağdı. Yine de havuza girdik Norveç'lilerle beraber. Ela açısından çok keyifli geçti. Ben de kendi adıma uğraşmakta olduğum projenin son fazına girmiş oldum. Az kaldı.

Bloga hiç zaman ayıramıyorum. Kızıma ne kadar ayırabiliyorum endişeliyim. Kendime hiç ayırmıyorum. Bu böyle gitmez biliyorum. Hem yazık, hem zaman geçiyor, hem verimli değil ama işte... Bir girişim evde ikinci bir bebeğin varlığı gibi. Gece yarısı ağlıyor. O ağlamıyor, ben uyanıyorum ve bir email görüyorum. Yapılacak işler çok... Yetişecek ne çok şey var. Elbette güzel haber ama girişimcilik bence anneliğe çok yakın. Bir süre, onu beslemek, büyütmek gerekiyor. Yürümeyi öğrenene kadar. Sonra... Sonrasını daha bilmiyorum ama zamanla anneden bağımsızlaşacaktır herhalde. Şu anda her şeyi bize bakıyor.

Dün OIp'lere gitmiştik. Bize çok ama çok özel bir şey hediye etti. Merak ettiniz mi.?




Bir Dolap Kitap Bir Kar Masalı'nı konuşmuş: Bir Kar Masalı Açık Radyo'da

Bir Kar Masalı Dünya Ağacı Yayınlarından çıktı. Aldınız mı?

Yola çıkmak, bir yerden başlamak...

8 Eki 2011

...

Hatırlıyorum, henüz hamile bile değildi Ö. ve ben İngiltere'deki evlerine gitmiştim. Yarı Türkçe yarı İngilizce sohbetlerimizin baş konuğuydu Alasdair. Uzun gecenin sonunda bana Türk kahvesi falı bakacak kadar. Dev gibi bir adam, boylu poslu. Daha Zara hayatımızda değildi o zaman. Ela'ın adı bile geçmiyordu. Sıcak sımsıcak bir insan. Kocaman bir kalbi. Sıcacık. Aşıklar.

Sonra daha 40 günlük olmamış bebekle geldiler. Adalara gittik, rüzgar. Kızını tutuşu, sevişi gözümün önünde. Ani fren yapan şoföre öfkesine şaşırmıştım o sakin adamın. Akşam kızkardeşinin düğününde eşimle sohbet ederlerken bana, maşallah sizinki de iyi sökmüş Türkçe'yi demişlerdi. O kadar koyu sohbet halindelerdi boğaza karşı.

Çok sevdiğimiz arkadaşlarımızın sevgilileri eşleri girer hayatımıza, arkadaşları. Bazıları o kadar içerden hissedilir ki, insan ilk kimi tanıdığını unutacakmış gibi olur. Anlatması çok zor. Çok boş. O adam yok şimdi. Daha iyi bir yerde, hastalığın olmadığı.  Düşünmekle işin içinden çıkılır gibi değil. Yazmakla için soğumuyor bir türlü. Bir anne bebek bloguna yakışır bir yazı değil belki.

Hayatın ne kadar kısa olduğunu unutuyoruz. Önemli olan tek şeyin yanımızdan geçerken bir kez sarılmak olduğunu. O eli havadayken yakalamak gerekiyor çünkü anlar geçiyor. Yarın yok.

Güle güle arkadaşım. Nurlar içinde yat.

20 Eyl 2011

Nurturia sobe!

Nurturia ile çocuğunu daha kolay büyüt
  • Diğer anne ve çocuklarla sosyalleşmeyi, 
  • anlaşılmayı, derdimi paylaşmayı,
  • çocuğumla ilgili iyi/kötü her habere benimle sevinip benimle üzülen anneler/babalar olmasını, 
  • kendi kendime kuruntu yapıp acaba dert mi diye içlendiğim konularda bir başka annenin çıkıp "haaa o mu geçen sene bizimki de yapıyodu" demesini,
  • normal koşullarda asla haberim olmayacak tiyatro/etkinlikleri duymayı, bi de üstüne benim gibi tembel bünyeler ne yapsam diyene kadar toplu bilet alınmasını, bir tane de sana ayrılmasını...  
  • normal koşullarda tanışamayacağım çok farklı şehirlerde/ülkelerde/bakış açılarında annelerledost olabilmeyi,
  • çocuk yetiştirirken (ve belki hayatın geri kalanında da) kendi tecrübemizle örtüşmeyen çok farklı "doğru"lar ve yöntemler olabileceğini öğrenmeyi
   ÇOK SEVİYORUM.

  • Çocukların hasta olduğunu duymayı,
  • üzücü haberleri almayı,
  • çok nadiren de olsa anne olmanın zalim olmayı engellemediğini hatırlamayı
 HİÇ SEVMİYORUM.

OLMASAYDI,
    pek çok güzel insanla tanışmamış olacaktım. Çocuğumun anılarını yazmaya üşenecektim ve unutacaktım.


 Ne ararsan
 VAR.
  
Yeterli zaman 
 YOK.

*KEŞKE, iphonedan fotoğraf ekleme özelliği olsa, instagramla ortak çalışsa mesela...

Sobelediklerim:

Fadiş, Tiryaki, Sirar, Kuzeytananne

12 Eyl 2011

Çocuktan Önce / Çocuktan Sonra...

Anne olmadan önce, hamile kalmadan önce konu hakkında fikrimiz olmadan önce... Hatırlıyor musunuz o halinizi?

Dün düşündüm. Ne çok fikrim varmış ve hepsi  ne kadar uyduruk, ne kadar otomatikmiş meğer. Böyle olması da çok normal. Çevremizdeki annelere, filmlere, okuduklarımıza yan gözle bakarak oluşturulmuş bilmiş bir masal adeta. Çevresinde çok çocuk olanları dışında tutuyorum. Onların muhtemelen daha gerçekçi fikirleri vardı. Benim pek yoktu. Dolayısıyla fikirlerimiz biraz gördüğümüz herşeyin bir nevi ortalaması, medyanın pompalaması, sitcomlardaki filmlerdeki yorumlar, çocukluğumuzdan hatırladığımız resimler ve toplumumuzun konuya bakış açısıyla sınırlı.

Bu işlerin tamamen dışındayken...


1- Normal doğum deliliktir. Hangi aklı başında kadın bu devirde(!) bu acıyı gönüllü çeker ki? TVlerde doğururken ölen kadın sayısını istatistiksel olarak hesaplasa biri keşke. Sonra konu hakkında fikir sahibi olmaya başlayınca insan böyle düşünmüyor tabi. Hele "episiotomy" konusunu ilk duyduğum gün düştüğüm dehşeti hatırlıyorum da. Bunu yaptıracağıma doğurmam daha iyi demiştim. (Yüzümün ifadesini hatırlıyor musun B?) Gerçi şu an ülkemizde bunun abartıldığı ve gereksizce yapıldığı söyleniyor. Hoş bir konu değil, o ayrı. Ama normal doğum konusundaki fikirlerimiz değişti. Sonuç gene sezaryen oldu ama, biz elimizden geleni yaptık ana kız.

2- Çocuklar ayakta sallanarak uyur: Bu çok kültürel bir şey. Ela'yı bir kez bile ayağımızda sallamadığımız halde oyuncak bebeğini ayağında sallayarak uyutuyor. Çok derinlerde. İsteyen öyle uyutur, isteyen uyutmaz. Ama bebek sahibi olmadan bebeklerin yatağında uyuyabileceğini filan hiç düşünmemiştim. Bebek sahibi olmak, sallamaya hazır olmak anlamına geliyordu. (Bir dönem kardeşimin battaniye arasında sallandığını hatırlıyorum. Ne zordu o iş... Çocuk sahibi olmak bunu göze almayı gerektiriyordu)

3-Çocuklar yemek yiyemez. Sen peşinden koşup sürekli yedirmeye çalışacaksın, sonra da yemediği için şikayet edeceksin. Bunu "tren geliyor", sonra bi de "garajın kapısını aç da arabalar içeri girsin" hatırladınız mı? Sanıyorsun ki oyunsuz yemek yenemez. Hele hele çocuğun kendi kendine yemesi? İmkansız. Çok sevdiğim arkadaşım Özlem'in kızı Zara ile buluşmuştuk bir vakitler. 12 aylıktı o zaman. İngiltere'den gelmişlerdi. Biz kahvaltı ederken, onun da önüne mini zeytinler, peynirler, ekmekler koymuştu arkadaşım. Zara da kendi kendine yedi hepsini(maşallah). Benim için devrimsel bir andı. Demek bu modelleri de var diye bir öğretinin parça parça olduğu andı.


4- Çocuklar ne zaman doyduklarını, ne zaman acıktıklarını bilmez. O nedenle de biz, sen doymadın, şunu  da ye diye sürekli ısrar eder, yemeyince de doymadı diye üzülürüz.(Doymuyorsa fotosentezle mi uzuyor o boy?)

5-Çocuklar hep üşür, üşüdüğünü bilmez ve ilk rüzgarla hasta olur. Hastalıklara neden olan şeyin virüsler ve bakteriler olduğunu mu sanıyorsunuz? Yooo dostum. Hastalıklara rüzgar neden olur. Yelek giydirmemek neden olur. Soğuğun bağışıklığı bir miktar düşürdüğü doğru, ama bizde her zaman, "biraz ateşi var" sözünü "kimbilir nerde üşüttünüz?!"  izler. Virüsler ve bakterilerin hiç bir suçu yoktur. Üşütmek neden olur hastalığa.

Çocukluğum boyunca annem üşümediğim halde beni giydirmeye çalıştı. En net hatırladığım anılarımdan. O nedenle karı koca kızımızı giydirmiyoruz doğduğundan beri. Biz yalın ayaksak, o da yalın ayak. Üşüme alışmayla ilgili. Eğer çok giydirirseniz giyinmeye alışırlar. Giydirmezseniz giyinmemeye.

6-Anne dediğin... Anne dediğin sürekli endişelidir. Anne dediğin muhallebinin içine ciğer koyar (neden Allah'ım?) Anne dediğin her işe gönüllüce atlar, asla şikayet etmez. Hizmet etmek için doğmuştur. Anne dediğin obsesiftir, çocuk bir lokma az yerse o gece uyuyamaz. Anne dediğin manikür yaptırmaz. Anne dediğin uyumaz. Anne dediğin her cefayı çeker... Anne dediğin şikayet etmez. Anne dediğin hep mutludur.



7-Baba dediğin... Çocuğun oluşturulması sırasındaki ufak eforu dışında konuyla pek bağlantısı yoktur. Baba dediğinin midesi çok hassastır. Çocuğun altını değiştiremez, mahvolur. Baba dediğin doğuma da giremez. Kan tutar. Baba dediğin zaten istese de çocuğu besleyemez, beceremez. Baba dediğin annenin yaptığı hiç bir işi yapamaz. Yapsa da yanlış yapar. Yapsa da beğenilmez. Sadece kendi çocuğıunun annesi değil. Kendi annesi, kayınvalidesi, sokaktaki kadın, otoparktaki teyze, parktaki bakıcı... Herkes ama herkes "yapamazzzz kii" bakışlarıyla bakabilir kendisine.


Burada bir parantez açıyorum: ( İtiraf ediyorum ki bu toplumda baba olsam ve şu muameleyi görsem al çocuğunu başına çal der elimi eteğimi çekerim. Çocuk parkındaki diğer annelerin kritik bakışlarının altındaki babaları görüyorum da. Şöyle der gibi bakışlar: "Hımm çocuk elini kuma sürdü, bakalım silecek mi" "Çocuk üşümüş gözüküyor, bakalım giydirmeyi akıl edebilecek mi" "Kucağına doğru alabilecek mi..." "Anneler her şeyi bilir, doğru yapar" adlı ayrıcalıklı konumu terk etmeyi pek istemiyorlar sanki)


Neyseki gerçek hayat böyle değilmiş. Bunların çoğu kurguymuş. Önyargılarınızı silin, eski bildiklerinizi unutun. Çocuklu hayatın keyfini çıkarın.

Var mı sizin de benzer örnekleriniz ?

6 Eyl 2011

Ela'dan Bir Yaz Masalı

Merhaba yeniden, beni beklemiyordunuz değil mi?


Ben Ela. Annem olacak kadın, bi izin vermedi yazmama. Kendi de yazmadı. Ama iyi etmiyor. İyi etmiyorsun anne sana sesleniyorum. Neyse... Kısaca yazı anlatmak istiyorum ki unutulmasın...

Bu yaz ben önce iki düğüne katıldım. Sonrasında anneannemlerin yazlığına gittik. Annemin işi olduğu için İstanbul'a döndü, ben de anneannemlerle on gün kaldım. Aman iyi ki öyle olmuş... Bu sayede yüzmeyi öğrendim. Kendisine söylemeyin ama bu annem bildiğin panik. Normalde iyi de bi karış su görünce endişelere gark oluyor. Anneannem ve dedemle bi yüzdük bi yüzdük. Annem geldi beni öyle denizin ortasında kollukla yüzerken gördü, pek sevindi tabi ama acayip korktu. Anneanneme sorun inanmazsanız. Ben de güzel güzel eğlendim, arkadaşlarımla oynadım, komşulara gittim geldim. Ha babam beslediler beni, azıcık kilo almış olabilirim. Sonra annem de geldi. Yavrusu ve Umut Barış'la tanıştık. Evren'e bayıldım. Evren'le havuzda yüzerken annemi satar gibi oldum diyim siz anlayın. Umut Barış bana bisiklete binmeyi gösterdi ama pek heveslendiğim söylenemez. Seneye artık.

Sonra arada İstanbul'daydık. Bayram nedeniyle Antalya'ya babilerin yazlığına gittik. Kemer, Çamyuva'da çok sakin bir yer. İlk günden havuza cumburlop atladım. Başta güzel güzel atlarken, annemin aman dikkat, yavaş yavaş demeleriyle azalttım ve merdivenden inip çıkmaya başladım. Bu defa da atla kızım demeye başladı. Anne milletine yaranılmaz. Yalnız rica ediciğim, şu kadına biriniz söyleyin. Ben korkmuyorum, kendisi korkuyor. Gitsin bi şekilde bilinçaltı mıdır neyse temizlesin de bi rahat yüzelim. bi su yuttum kalp krizi geçirecekti. Neyse alıştı o da sonra. Hatta çocuk havuzuna kolluksuz girip dalmama ses çıkarmayınca dedim, tamam alıştı galiba. Denize de gittik, biraz dalgalıydı ama güzeldi. Anneme "annecim taşlara basarak yürüyorum çünkü ayağım kum olmasın diye" diyince bi duygulandı bu. Bi de gördüğüm her paraşütü anneme gösterdim. Ortaokuldayken onlardan biriyle uçmuş annem. Ben de yapayım da anlasın nası bi his...

Bayram tam bayram oldu. Babi ve dede bizi karşıladı. Sonra Alanya'ya gittik günü birlik. Büyük dede belinden ameliyat oldu, onu görmeye gittik. Büyük dede, büyük teyze, büyük dayı, büyük yenge ve kuzenlerimizi gördük. Bi de minnak kedi vardı, çok sevdim onu. Büyük teyze beni sevmeye doyamamış, azıcık sevdirdim neyse. Ama sonra Ankara'ya gidecekmişiz. Böyle bir sürü akrabamızla görüşünce çok sevindi annem.Sonra amcamla Filis geldi. Çok sevindim. Özellikle Filisle ne oynadık, ne yüzdük. Amcam koca kötü fare ve canavar oldu. Onunla oynaması çok adrenalin ama duramıyorum oynamadan. Çok komik bi adamsın amca. Suratını yaptığın  şekiller çok komik. Filis de çok oynadı benle, gezdik, arkadaşım o benim. Haa bi de bana kuantum denen bişey çalıştırdı. İlerde teorik fizikçi denen bişi olursam ona teşekkür edecekmişim. Kedili medili bir konuydu sevdim epey.

Sonra asıl sürprize bak. Anneannemle dedem taa Dikili'den kalkıp geldiler. Çok sevindim, çok güzel oldu. Tam şenlik oldu. Onları görünce çok sevindim çok. Yalnız giderlerken üzüntümden ilgisizmişim gibi yaptım. Biraz trip atmış olabilirim. Ne yapayım, beni böyle sevin. Daha bitti mi, hayır... Babamın önce küçük amcası ve eşi Funda geldi. Hem de bana dondurma getirmişler. Yedim de yedim, çok güzeldi. Sonra kuzen Hasan geldi ve çok sevdiğim birini getirdi bana. Sonraki gün diğer amca ve eşi geldiler. Bir şey verdiler, davetiyeymiş Mart'ta İzmir'e gidecekmişiz. Bi sürü düğün elbisem var, ne yaparım diye düşünüyodum iyi oldu. Sonra da dedemin dayısı geldi. Koskoca dayı, onu da çok sevdim.

Sabah uyanıyodum, babi bana kahvaltı hazırlar, yeriz. Annem o arada az daha kestirir. Sonra uyanır hop havuz. Sonra dedem balıktan gelir, 10 gibi, o da hop havuz. Sonra sırayla kahvaltı yaparlar biri benimle havuzda oynarken... Çok güzel uyumuşum tatil boyu, annem öyle diyor. Yalnız dedemle babim sürekli bana yemek pişirdiler. Yemeyince üzüldüler. Filis ve dedemle oyunlar yapıla yapıla yemek yedim. Böyle de bir teknoloji varmış meğer. Çok eğlenceli. Ona alışıp bi süre kendim yemeyeyim dedim. Annem bi enteresan oldu. Annem varken kendim yedim, baktım ilgilenmiyor hemen oyun istedim. Benden gizledikleri varmış bakın çocuklar uyanın. Şımartmayın bunları.

Bi de Azra ve Türkay diye iki kardeş vardı. Onlarla oynadık. Sosyal böcük olma zamanım gelmiş sanırım. Çok eğlenceliydi.

şimdilik bu kadar, sonra gene yazıcam....


eya

27 Ağu 2011

Oynadığımız Oyunlar...

Bir kaç gündür anne baba ikilisi olarak grip olduk. Komik bir durumumuz var. Birimizin ateşi çıktığında diğerininki düşüyor. Birimiz terlediğinde diğeri üşüyor, Sonra yer değiştiriyoruz. Çocuk sahibi olan kişinin vay hastayım yan gelip yatayım deme durumu olmuyor. Ki işler de, dur bekle, iyileş demiyor. Dolayısıyla, bir kaç gün yavruyla çok iyi ilgilenemedik. Biraz lego, biraz kendi takılma, biraz kitap okuma ve biraz da çizgi filmlerle geçiştirdik. İlk kez bu kadar çizgi film izliyor Ela. Happy Feet isimli penguen filmini izledi. Laptoptan izledi, geçti karşısına dans etti, biz de uzanmış olduğumuz koltuklardan bakakaldık. Allah hastalara tez zamanda şifa versin. Bugün en derinden dilediğim dilek bu. Dedem ameliyat olmuş, ne olur hızla iyileşsin, ayağa kalksın. Tekrar gezelim beraber. Arkadaşlarımız iyileşsin, hastalıklar bizi terk etsin.

Oyunlara gelince... İlacın etkisiyle biraz kendime gelir gibi olunca, iki günün suçluluğu eklendi, Bugün her zamankinden farklı oyunlar oynayalım dedik.

1- Masal canlandırma








Bu hemen hemen her gün değişik seviyelerde yaptığımız bir şey. Okuduğumuz bir kitap ya da masal olabilir. Ela illa ki canlandırmak istiyor. Tiyatrocu mu olacak? Bugün hamur ve legoları kullanarak aslen babamın uydurduğu masal olan ıssız adayı canlandırdık. Bir ara masalı anlatırım.

2. Meraklı Minik düzenlemece

Meraklı Minik kartlarını vakit buldukça lamine ediyorum. Ama onlar sonra hep beraber bir kutuya giriyorlar. Lamine etmek bir işe yarıyor mu hiç emin değilim. Gaza gelip aldım, boşa gitmesin diye ara ara bulduğum şeyleri sokuyorum laminasyona. Neyse. Oturduk onları türlerine göre ayırdık, sonra gereksiz olan başka kartları ayırdık ve attık. Düzenlerken eğlendik. Sonrasında Ela düzenlediklerimizi bozdu, ben kızdım, o kızdı. Sonra beraber topladık, barıştık.

3. Meraklı Minik kartlarıyla oynamaca
Eşleştirme oyunu oynuyoruz. Bir de popo bulmaca dediğimiz oyunu.

4. Bowling. Zamanında pazardan aldığım plastik labutları dizip devirdik. Sürekli düzeltmek sıkıcıydı.

5. Ela ve babası tiyatroya gitmişler oyunu. Tiyatroda sahnelenen oyunu şarkı şeklinde söyledi. Figüran olarak katıldık.

6. Akdeniz mavi yolculuk

Bu nasıl çıktı bilmiyorum. Ben sırtım ağrıyor, koltuğa uzanıyorum demiştim ki, Ela geldi anne burası gemi olsun  dedi. Gemi olunca, babası da geldi, koltukla yolculuğa başladık. Önce yunan adalarında durduk. Babasıyla Ela gezmeye gittiler. Sonra İtalya, ispanya derken, hem çok eğlendiğim hem de koltuktan kalkmadan oynadığım bir oyun olduğu için çok memnun oldum.

Yaratıcı bir insan değilim, bazen oyun bulmak çok zor oluyor. Zorlanan başkalarına faydası olur diye yazmak istedim. Siz de yazarsanız çok memnun olurum...



.

15 Ağu 2011

İyi annelik mükemmele uzaklıkla ölçülür

İyi annelik mükemmele uzaklıkla ölçülür. Mükemmel, önümüze konan bir ideadır. Başkaları tarafından şekillendirilir ve mutlaktır. Eğilip, bükülmez. Kristal gibidir, her daim derli toplu ve tutarlıdır. İyi anne kristal olamaz. Olsa olsa kulak memesi kıvamındadır. Onu tutturamayanlar için, oyun hamuru kıvamındadır. Bütün gün şekilden şekile girer. Alınmaz, kırılmaz, eğilip bükülmekle, parça parça olmakla sorunu yoktur. Her şekle girse de akşam olduğunda kutuya girdiğinde eski şeklini, rengini bulmuştur. Her renge girebilir, her renkle karışabilir. İyi anne oyun hamuru gibi bir şeydir.

Cumartesi günü zor bir gün geçirdik. Öğle uykusu uyumak istememe, uykusuzluğun getirdiği huysuzluk ve doğuştan gelen inatçılığın güçlü bileşimi. O kadar sinirlendim, o kadar sinirlendim ki. Kendi kendime şaşırdım. Kendimle sohbet edecek kadar da kendimdeydim üstelik. Nedir dedim, seni bu kadar kızdıran. Her dediğimizin tersini yapması mı, nedir? Sonra şunu fark ettim. O inat ettikçe ben bunu şımarıklığın izleri, bozulan düzenin izleri olarak görüyorum. Sınır koymam gerektiğini düşünüyorum. Yapamadıkça içimdeki "kötü annesin sen" hisleri büyüyor. Teessüf ettim kendime.

İnternette bir şeyler okudukça, eski defterleri açtıkça gerçek yüzüme vurdu. Asıl inatçı siz olmayasınız diyordu yazının biri. Az inatçı, az tutturuk değilim. Üstelik bu kötü bir şey de değil hani. "Hayır diyorsam hayır"dan sağlam felsefe var mı? İnsanın istemediği şeye hayır demesi ve gerçekten neyi istemediğini bilmesi bir çeşit bilgelik değil mi. Güçlü irade. Kısacası adına inat değil de çocuğumun iradesi pek güçlü deyince resim biraz şekil değiştirdi. Hem okudum ki uzun süre odaklanabilen, odağı güçlü kişilerde bu inat şeysi daha fazla olurmuş. Ela'nın babası kadar uzun süre odaklanıp, ne istediğini bilen ve bu konuda çalışan bir kişi daha tanımıyorum. Ona mı benzeyecek, benzesin. O da az inatçı değil zaten... Kısacası, kendimi ikna ettim, durumla barıştım.

Ertesi gün çok daha güzel geçti. Elimden geldiğince seçenekleri ona bıraktım. Yüzde yüz kararlı olmadığım her konuda esnedim. Sabah arkadaşlarla buluştuk, güzel geçti. Öğle uykusu konusunda yolda uyuma/uyumama durumu oldu yine. Eve gelince uyumak istemedi, kitap okuyup yavru aslan taklidi yaparken uyuyakaldı. Bütün gün legolarla inşa işindeydik.

Sonra ben Ela oldum, Ela anne oldu. Animal boogie kitabını bana okumaya başladı. Bi de eliyle gösterip okumuyor mu? "şeyyk şeykk bogi bogi bogi... yavrumm önce resimlere bakalım, bak bakalım burda biri saklanıyor..." Ben de Ela olarak elimden geleni ardıma koymadım. Ağladım, sızladım, pelüş oyuncakları banyoya sokacağım diye ısrar ettim. Ela ısrarla, "ama yavrum onlar ıslanır, kurumaz" diye plastk ördekleri verdi durdu. Pek müşfik, pek tatlıydı. Lokum lokum yiyesim geldi....

Okuduğumuz her kitabı otomatik olarak canlandırmak istiyor. Dün meraklı minikte kara kulak kedileri vardı. Çizgi hikayede anneleri önden gidiyor, yavrular arkadan geliyor, çok da sade bir hikaye. Onu canlandırdık. Tostoraman'ın yavrusu ya da yavru ahtapotu ya da küçük ayıları canlandırdıklarımızı saymıyorum bile.

Tabi, bu iki gün arasında ilk gün çok uykusuz olduğumu, ikinci günse fedakar birisi tarafından saat 9:30a kadar uyutulduğumu (Ela 7'de kalkıyor) belirtmem gerekir. Uyku en belirleyici faktörlerden biri.

Diyeceğim o ki salabildiğimiz kadar salmalı. En azından ben bundan böyle daha da geniş olmaya çalışacağım. Buraya yazmak kolay, bakalım gerçekte nasıl olacak. Gelişmeleri anlatırım.

sevgiler.

13 Ağu 2011

Somali'de 3 Aç Türk: Hepsi kardeşimiz...

Şaka gibi, karaip korsanları gibi, başka bir yüzyılda yaşıyormuşuz gibi... Ama değil. Çok sevdiğim arkadaşım Banu'nun kardeşi ve diğer iki arkadaşı 11 aydır Somali'li korsanların elinde.

Arkadaşımın dilinden şu adresten okuyabilirsiniz:  Somali'de 3 Türk neden aç?

Kendi kardeşinizi düşünün. Bir gün değil, iki gün değil, bir hafta, bir ay değil... üç aydır haber alamamayı. Eşinizin orda olduğunu düşünün ve o yokken bebeğinizi kucağınıza aldığınızı...

Biz Ne Yapabiliriz?

Dilekçeleri doldurabiliriz. Dilekçeler...
Bloglarda, twitterda ve ekşi sözlükte paylaşabiliriz... Sosyal Medya
Basından tanıdık yazarlar varsa, dikkatlerini çekmeye çalışabiliriz...  Basın

Lütfen duyurmamıza yardım edin. Twitter'da yayın... #somalide3acturk

.

8 Ağu 2011

Çocuklarla Yaşanan Krizleri Çözerken... Duygusal İp Üstünde

Geçenlerde Pratikanne yeni tasarımlı blogunda çok güzel bir yazı yazmış: Çocuklarla Uzlaşma Dersleri. Proje yönetimi eğitimlerinde müzakere taktikleri konusu geldiğinde son dönemlerde hep evdeki olaylardan da örnekler vermeye başladığımı farkettim. Sağlam bir müzakereci kızım. İnatçı, iddacı, geri adım atmaz, aynı talebi yedi yüz bin kere sıkılmadan söyleyebilir...

İki buçuk yaşında çocuğu olup da ağlama krizi, inatlaşma, bağırma çağırma vb yaşamayan azdır tahmin ediyorum. Yaşamayanlar da yaşayacaklar muhtemelen. İlk ergenlik krizi, ilk bağımsızlaşma bireyselleşme. "Bireyselleş evladım da bugün başım ağrıyor, alçak sesle bağırsan"... olmuyor. "Ama anne ben yüksek sesle bağırmak istiyorum, canım istiyor, içimden geliyor" diyor minik birey. Öyle olsun.

Bu gibi durumlarda yapılabilecek önerilerin büyük çoğunluğunu Pratik anne dile getirmiş zaten. Benim söyleyeceğim başka bir konu. O önerileri düşünecek, uygulayabilecek bir halde olmak her zaman mümkün mü? Ya da ne yapsak da anne baba olarak iki buçuk yaşımıza geri dönmesek?

Yanıt veriyorum:  DUYGUSAL DENGE...

Birisi evde durduk yerde bağırırken, ağlarken, yerde tepinirken bundan duygusal olarak etkilenmemek zordur. Bu durum bizim de içimizde bazı düğmelere basar, karşı duyguları uyandırır. Eğer biz de karşımızdaki minik birey gibi bunları kontrol edemez ve kaptırırsak vay halimize. Kendimden bildiğim şeyler şunlar: Açsam, yorgunsam, stres altındaysam bu kontrol durumu çok fena patlıyor. O nedenle, yapmam gereken şey, gerekli zamanlarda dinlenmeye zaman ayırmak, uyumak gibi pratik önlemler. En önemlisi de  stres yaratabilecek ortamları kontrol etmeye çalışmak. Benzer şekilde Ela'nın da uykusunu almış, karnı tok, rahatlamış olmasına dikkat etmek.

Hayatı basitleştirmek, sadeleştirmek gerek. Çok dolambaçlı planlar, aşırı yorgunluk yerine daha sakin, daha düz programlar yapıp mutlaka ayakları uzatmaya vakit yaratmak gerek. Evdeki olumlu, sakin atmosfer yediği yemek kadar (hatta belki daha fazla) önemli. Ağlamaya verdiğimiz tepkiler : ne olur sussun!, aman çocuğum ağlıyor demesinler! çevre ne der! neden ağlıyor ben beceriksizim! beni kastediyor! benimle uğraşıyor! bir an önce susmalı dayanamıyrum! gibi tepkilerin tamamı bizimle ilgili.  Kendi yorgunluğumuz ve stresimiz nedeniyle, sorunu çözmek yerine yara bandı yapıştırıp unutmak istememizin göstergeleri.

Stresimiz, yorgunluğumuz bizim sorunumuz, yavrunun değil. O nedenle dinlenmeli ve rahatlama taktikleri bulmalı. Her insanın farklıdır, kimi kitap okur, kimi yüzmeye gider. Baş başa kalacak anları yaratmak gerek. Enerjinizi çekecek kişi ve aktivitelerden uzak durmayı, bunları yönetmeyi bilmeli...

Öğretileri yıkmak gerek.

4 Ağu 2011

Flaş Flaş... Büyük Buluşma... Az Sonra...




Bu kısa tatilin en güzel yanlarından biri de Sarı Çizmeli'nin yakışıklı oğlu Umut Ege ile tanışmamız oldu. Önce biraz utangaçlardı ama alıştılar. Umut Ege sabırla Ela'ya bisiklete binmeyi göstermeye çalıştı ama çok ilerleme gösteremedik henüz. Bir kaç seneye yazlıkçı çetesi olup bizi tanımayacaklar gibi geliyor. Akşamları "dondurmacının önünde" buluşmaları çok iyiydi. Çok memnun olduk....

Bir diğer büyük buluşma, Ela YAvrusu buluşması da çok güzeldi ama... Bir tane bile foto çekmez mi insan? Çekmemişiz....

Güzel anılarla döndük eve.

2 Ağu 2011

Gelip Geçen Zamanlar...

O kadar uzun zaman oldu ki yazmayalı...

Kardeşim evlendi. İki koca düğünle, güzellikle ve çok eğlenerek. Umarım bütün hayatları da dansla, müzikle, neşeyle ve dostlarla geçer.

Ela düğünlerin yıldızıydı. İlkinde gelinlik benzeri elbisesiyle kendini gelin sandı, ikincisinde mavi elbisesiyle dans pistinden inmedi. Dedeleri ve amcası, yengesi ve teyzesinin arkadaşları sağ olsun. Düğünde biz de eğlendik, Ela kendi takıldı, bizler dans edebildik.

Sonra yazlığa geçtik. İstanbul-Uşak, Uşak-Dikili. İlk kez arabayla uzun yol yapıyorum. Değişik bir hismiş, bunu ayrıca yazmam gerek. Yolda olmak, yolun çağrısını duymak farklıymış. Dün Sabancı'ya giderken dönüşü kaçıracak kadar kaptırmıştım. Düşünceler öylesine su üstüne çıkıyor ki, o çağrıya uymak çok kolay, çok kolay. 

Ela yazlıkta anneanne ve dedeyle ve büyük dedeyle 10 gün kaldı. Kolluklarla yüzmeyi öğrendi. Bıraktım gittim, bi geldim yüzüyor. İnanılmazdı. Açıkcası ilk anda bakmaya korktum, itiraf ediyorum. Sonra rahatladım.

Yavrusu ile tanıştık. Evren yazılarından daha da sıcak, daha yakın. Havuzlarında yüzdük, Ela ilk kez havuza girmiş oldu. Yavrusuya doyamadık.

Döndük, geldik şimdi. İşler birikiyor. Yoğun bir dönem bizi bekliyor.

Son 3-4 yıla bakınca demek ki böyle olmalıymış demek kolay olan. Oysa bilemiyorsun, çok dönemeç var.

Şimdi yeni bir dönem başlıyor. Umarım hayırlı, güzel bir dönem olur. Girişimciliğin gerçek testi başlıyor.

Üzerinde çalıştığımız yeni masal pek renkli, pek neşeli.

Yaşayalım görelim.

Her yeni günle sorgulamak ve baştan başlamak için bir fırsat düşüyor insanın önüne. Tutup tutmamak size kalmış...

sevgiler.

20 Tem 2011

Çalışma Hayatı ve Çocuklu Haller.

Bu aralar değişik firmaları, farklı şirket kültürlerini görme şansım oldu. Farklı endüstrilerden pek çok kadın ve erkekle karşılaşıyoruz. Bazı gözlemlerim var. Mesela genelde karşımdaki kadın anne mi değil mi kestirebiliyorum. Anneyse çok büyük ihtimalle öğle yemeği sırasında evi/annesini/kayınvalidesini/bakıcısını arıyor. Ya da kocası arayıp bir şey danışıyor. Neredeyse kural gibi bir şey. Erkeklerse ilk fırsatta çocuklarından bahsediyorlar illa ki. Ama ilk bakışta bu adam bir babadır, değildir gibi bir algım yok. Onu tahmin edemiyorum ve evi ararken de görmedim. (Belki dikkatimi çekmedi)

Mesela iş konuştuğunuz çok ciddi bir kadın, gayet sempatik, espirili, güzel giyimli. Öğlen uzaktan görüyorsunuz onu elinde telefon ve yüz ifadesi... İşte onu anlatmak mümkün değil. Belli ki telefonda ağlayan çocuğunu teskin etmeye çalışıyor. O empati, o ayna sinirler yüzünü germiş, kaşlar çatılmış, ağladı ağlayacak bir ifade. Bambaşka. O dönüşümü görmek, onun o annelik yüz ifadesine şahit olmak bambaşka.

Sonra sohbet başlıyor, kaç yaşında, kim bakıyor. Sonra konu doğum ve iş konuşuluyor. O kadar sıradanlaşmış bir şey ki... Doğum izninden sonra kadın işe dönüyor ve... aa masası yok. Dosyaları kaldırılmış. Dönebilen şanslılar için "keşke dönmeselerdi hisleri" yürürlükteyse mobing tavan yapıyor. Artık kendi istekleriyle gitsinler diye yapılmayan kalmıyor.


Ama tabi bu mobingi yapma emrini almış zavallı kullara da hayat sonradan pek gülmüyor. İlginçtir anneleri bezdiren kişilerin o kurumdaki varlığı da uzun ömürlü olmuyor. Annelerin ahı tutuyor belki.

Dört ay doğum izninin iki ayı bebekle beraber geçiyor, sonra eğer bebeğinle kalmak istiyorsan ücretsiz izin alıyorsun. Ama kurumlar buna sıcak bakmıyor. Zor, sektörden işten bağımsız anne olmak, çocuk büyütmek, bir yandan da iş hayatını sürdürmek kolay değil...

Ne öyküler var. Her yüzün arkasında bir başka hikaye. Konuşana kadar bilmiyorsunuz...
Bütün çözümler bireysel...

4 Tem 2011

Kötülüğün Saldırısı...

İnsanın "anne", "baba" kimliğindeyken asla düşünmek istemediği, varlığını kabullenmek istemediği bir konu: kötülük. Küçük kıskançlıklar, arkadan vurmalar, iğneleyici sözler, özünde haset, çıkar, hazmetmemişlik, cahillik olan tavırlar, linçler, katliamlar, savaşlar.  Bir bebekten bir katil yaratan koşullar.

Hamile olduğumu öğrendikten bir süre sonra haberleri izlemeyi kestim. Bana ve bebeğime zarar verebilecek olayları duymamaya, bilmemeye çalıştım. Depresif filmlerden, gerçekçi belgesellerden kaçtım. Komedi filmleri, aile filmleri izler oldum. Benim bu halimi görüp de nerdeen nereye diyen, hayretle bakan arkadaşlarım oldu. Haksız da sayılmazlar. Doğmamış Çocuğa Mektup tadında karamsar anıları canlandırmak istemedim. Zen müzikleri dinledim, yogaya verdim kendimi.


İnsan kaçamıyor. Ya da sonsuza kadar kaçamıyor diyelim. Elimi eteğimi çekerim, kendime bulaştırmam, uzak dururum, çocuğumu korurum... Ne yazık ki bu olmuyor. Kötülük seni yakalıyor. Faşizmin her türü, önce büyük boyu gazetelerden, insanı inciten, ruhunu örseleyen bir haksızlığa uğrama hissiyle geliyor. Zalimle mazlumu aynı anda kucaklama, mazluma bir darbe daha vurma, incinmeye aşağılanmayı ekleme. Gündelik hayatta, bir fısıltı, bir kahkaha ile taşınan kötülükler. Büyük faşizmi sözde kınayıp, küçüklerine tepki göstermeyenler, susanlar, korkanlar. İlkeliliği aptallığa indirgeyen zihniyet. Ve hem suçlu, hem güçlü olmanın standartlaşması.

Bunları bilerek çocuk büyütmek kolay değil. Büyük bir enerji, "iyi günlere duyulan inanç" istiyor anne baba olmak. Kötülük olsa da iyiliğin galip geleceğine inanmak istiyor.
 
Bu iş zor, çok zor yonca
Çünkü gülmeyi unutunca
Taş yüreklerde kilitli duygular
Kapılar açılmayınca

Bu iş zor, çok zor yonca
Çünkü bizler istemeyince
En çok bağıran en doğru sayılır
İnsanlar işitmeyince

Bu iş zor, çok zor yonca
Çünkü sevmeyi bilmeyince
Bahar gelir, farkedilmez olur
İnsanlar görmeyince

Bu iş zor, çok zor yonca
Çünkü bizler duymayınca
Birinin eli herkesin cebinde
İnsanlar umursamayınca
(bülent ortaçgil)

27 Haz 2011

Bir Kar Masalı Röportajımız Star Gazetesinde...

Hafta sonu çok dinamik bir ekibe proje yönetimi anlattığım için yoğun geçti, gelip de bloga haber verecek fırsatım olmadı bir türlü...

Bir Kar Masalı'nı biliyorsunuz dostlar. OIP ve Esra ile beraber yapmış olduğumuz bir çalışma. Geçenlerde Ceyda Düvenci sağolsun twitleyince tekrar gündeme gelmiş oldu. Giyindik, buluştuk gazeteci arkadaşla, sonra da anlattık anlattık. Eve yakın yerde buluştuğumuz için Ela'yı da götürme şansım oldu. Diğer arkadaşlar işter  geldiklerinden çocukları getiremediler ama keşke Çağan ve Ada da orada olabilseydi. Haberin çıkmasına çok sevindim, görülmüş, önemsenmiş olmak ne güzel. Benim için bir büyük sevinç de kızımla beraber fotoğrafımızı görmek oldu.

Haberin tam metni şurada: Biri resimlemiş, biri yazmış, diğeri de programlamış. (Bir blogcu bir blogcuya gel beraber bir kitap yapalım demiş.)

Tabi bir halk kahramanı olan OIP de uçarak geldi ve kameralara poz vardi. Süper kahramanların hali başka tabi. Onun Clark Kent halini bilmek çok ayrıcalıklı bir his veriyor bana...


İşte bu da benim kuzum, pek güzel poz vermemiş mi?













Röportaja gelirken OIP Bir Kar Masalını renkli olarak bastırıp getirmiş beş tane(Bir tanesi bizde, Ela açıp okuyor) . Gerçekten insanın elinde görmesi çok başkaymış. Umarım bir an önce basılı halini de görürüz.

Bir Kar Masalı'nın e-kitap hali için tıklayınız: Bir Kar Masalı

Bu güzel röportajı yapan Star Gazetesine, Aslı Hanım'a ve sabırla fotoğraflarımızı çeken arkadaşa çok teşekkür ederiz.