31 Oca 2011

Annelik Halleri: Bir Pazar Günü

Cumartesi gecesi Eya geç yatsın.
Anne ve baba "belki bu defa pazar sabah uyur mu ki" diye ümitlensin.
Ümitler boşa çıksın.
Patrondan patron kızımız sabah 6:45 itibariyle ayakta.
Çakal anne "yanına uzansam uyur mu?" teorisini test etsin.
Eya, çok net bi şekilde "burası eyanın odası, içerisi annebaba odası, anne annebabaodasına git, yat" buyursun.

Bu durumu çok mantıklı bulan anne (çocuğunu on yaşında sanarak gerçekten yatağa geri dönsün ve uyusun)
Bir süre sonra çocuğun aslında 2 yaşında olduğunu hatırlayarak (sıçrayarak) uyansın ve gidip odanın kapısından baksın.
Eya hala yatakta ama uyumuyor olsun. İyi diyerek geri gitsin.
Eya yataktan kalksın.

Eya kahvaltı yapsın, anne baba kahvaltıya gidicez diye bişi yemesin.
Anne 1. çamaşırı koysun.
Kahvaltıya teyzeyle gidilsin, çok eğlenilsin.
Gelinsin, uyunsun.
Uyanılsın, oynansın. Önce tahta bloklarla oynansın. Anne bu tahta bloklardan ne şahane ipad oyunu olur diye düşünsün. Sonra hevesle ipade yeni oyunlar indirmeye koyulsun. Eya gelip görsün ipadi elinden alsın. Anne kendine gıcık olsun. Dikkati dağıtıp ipadi kaldırsın.

Baba ve Eya kurbağa olsunlar. Onlar zıplarken anne "ya aslında hayvanları küçümsememeli, hayvan sesleri üzerine oyun olsun" diye düşüncelere dalsın, gitsin.
Eya tekrar tahtalarla oynarken "açaba tangramla ilgili oyun var mı" diye anne gene düşünsün. Bu arada sık sık "aklıma şahane bi fikir daha geldi" diyerek babayı taciz etsin, otomatik baba da "tamam fikir havuzuna yazalım sonra oylarız" diye geri çevirsin. heves kursak.

1.nolu çamaşırlar imece şeklinde asılsın (daha almadık kurutma makinası alıcaz gidebilirsek bi beyaz eşyacıya)
2. çamaşır dönemi başlasın.
2. çamaşırların nerdeyse sırf gömlek olduğunu gören anne, bu defa bunları ütülerim ben çok lazım oluyor diye gaza gelsin ama daha makineden çıkmadan gerçekleri kabullensin. Ne zaman? (Giymeden hemen önce. Ütüde çevik yöntemler... )
Evden ütüleri alıp getirme hizmeti sunacak girişimci akla gelsin. "Nolur acele etsin diye düşünülsün, aslında halıları da alsınlar" derken baba gene ne düşünüyosun desin. Detaya girene kadar eya acıksın.

Babası yemeğini ısıtsın ve yemesine yardım etsin.
Anne içerdeki odaları toplasın ve bir süredir bir köşeye yığılmış çamaşır deryasına bir düzen getirsin. Böylece kafasının içini toparlasın.
Hızını alamasın. hazır babayla ela çok eğlenirken mutfak dolaplarına da sıçrasın. Tam 15 uzun dakika boyunca bazı düzenlemeler yapsın, iyi hamaratım bugün diye gaza gelsin. Sonra gitsin Ela'yla oynasın.

Hamurları ve parmak boyasını gözü kesmesin, başka güne bıraksın.

İmece 2. çamaşırlar asılsın. 3.cüler atılsın.
Eya uyku öncesi kitaplarını itinayla seçsin. İnsafsız 3ten az seçmiyor da. İki için sıkı pazarlık yapılsın. İki kitapla konu kapansın, bir de masal anlatılsın. (Kitaptaki bazı satırları atlıyorum.itiraf.com)
Ela uyusun.

Ortalık toplansın. 3cüler asılsın.
Bulaşıklar toplansın.
Babanın canı tost istesin. Bakkala gitsin, tost malzemesi alsın. Baba tostu yaparken aslında "tostçu mu açsaydık" densin.

Tostlar yensin.

Mesai başlasın.

27 Oca 2011

Çocuklarınızın Sevdiği iPhone / iPad oyunları neler?

İşler bir yandan ilerlerken ilerisi için projeler düşünmeye devam ediyoruz. Kitap işi böyle güzel oldu. Ama asıl işimiz oyun. Diyorum ki 3+ çocuklar için şöyle neşeli, işe yarar, eğlenceli ne gibi uygulamalar olabilir? Fikir verirseniz çok sevinim.

İlla ipad/iphone olması şart değil. Pc oyunu olur, psp olur. Bir fikriniz vardır, ipadde olsa iyi olurdu diyorsunuzdur o olur... Biz bi kendi çocuğumuzu biliyoruz. Bakalım çocuklar ne tercih ediyor. Elimizin altında çocukların seveceği uygulamalar listesi olsa güzel olur...

Bir de yaklaşımı merak ediyorum. Çocukların bilg. oyunu oynaması hakkında ne düşünüyorsunuz? İlla oynayacaklarsa eğitici olsun diyor musunuz? Tv izleyceğine oynasın daha iyi diyor musunuz? Merak merak merak...

Siz oyun oynuyor musunuz? En sevdiğiniz oyun? Sormamın nedeni de şu. Bence kadınlar ve erkekler oyunlarda farklı şeyler arıyor. Kadınların oyayacağı oyun böyle daha hayata dönük, daha renkli olmalı gibi geliyor bana? Ama bilmiyorum belki aramızda ciddi ciddi oynayan bir kitle de vardır? Siz kimlerdensiniz? Solitare olsun oynamayanlar, sizin görüşlerinizi de bekliyorum açıkcası.

Çok sordum di mi, valla çok merak ediyorum.

Bu arada şöylece tekrar hatırlatayım:


26 Oca 2011

Bir Kar Masalı iPhone'da!!!!

Duyduk duymadık demeyinnnn...



İşte burda!

Bir kar masalı....

Sizi bekliyor...





Şu anda, kitap uygulamalarında bir numara olduğumuzu öğrendim. Teşekkürler dostlar:)

25 Oca 2011

İçimizdeki Patron

Ancak kendimize izin verdiğimiz oranda özgür olabiliriz...

Çalışmak/çalışmamak pek çok annenin sık sık düştüğü ikilem. Çalışan dertli, çalışmayan dertli. İşin bir de başka bir yönünden kısaca bahsetmek istiyorum.( İçimdeki patron amma uzun öğle arası verdin demeden hemen önce...)

Bir seneyi aşkın süredir evden çalışıyorum. Daha önce evden çalıştığım dönemler olmuştu. Bu seferkinin farkı bir patronun olmaması. Ya da ben öyle sanmıştım. Meğer patronların en kötüsü başımda beklermiş de haberim yokmuş. İçimde yaşıyor, yediriyorum, içiriyorum. Gerçi haksızlık etmeyelim. Çocuk hasta olunca izin veriyor sağ olsun. Süt iznine filan da karışmadı. Emziren kadına sabah 5de kalk Bursa'ya git gibi abuk sabuk isteklerde de bulunmuyor.  Onun derdi çolukla çocukla işle güçle değil. Benimle uğraşıyor.

Sabahları hemen mesainin başına geçiyorum. Bilgisayarı açıyorum. Öyle alışveriş sitelerine girmiyorum. Zaman hırsızı onlar. Gazete de okumuyorum. Kahvaltımı ekran karşısında hızlıca yapıyorum. Öğle arası vermiyorum genelde. Ekran başında onu da yiyorum. Ara ara Eya yanıma kaçıp gelince onu alıp öpüp kokluyorum. Bazen içerden gelen sesini dinliyorum kaçak kaçak. Bazen beni görüp de dikkati dağılmasın diye tuvalete gitme işini erteliyorum. Gölge gibi geziniyorum evin içinde. Bazen kahkahalarını duyuyorum ve gidip karışmak istiyorum oyuna. Çoğu zaman akşamı bekliyorum.

Mesai 6da bitiyor. Trafik olmadığı için, 6da evdeyim. 6-6:15 arası. Saat 4:30 gibi kendimi sorgulamaya başlıyorum. Bugün ne kadar iş ürettim, verimli miydim? Eksik iş kaldı mı? Suçlu hissediyorum. Yetiştirmek için son bir gayret gösteriyorum. Çok enteresandır ki saat 5 ila 6 arasının her dakikası çok kıymetli. O arada verimlilik tavan yapıyor.

Eskiden aynı zamanda bir işte çalışıp dönem dönem evden çalıştığım olmuştu. Genelde çok yoğun zamanlardı ve geceleri de çalışmak için yaptığım bir şeydi bu. Çok çalışırdım. Kendimi kaybederdim çalışırken. Şimdi öyle değilim. Öyle olmamaya çalışıyorum. 6dan sonra tamamen Ela'ya adanıyorum. O uyuyana kadar. Uyuyunca tekrar ekran başındayım. Dizi filan izleyeceksek bu 12den sonraya artık beynimizin iş üretemez hale geldiği noktaya kalıyor. O da uykusuzluk demek. Üstüne gece Eya uyanırsa ertesi gün zombi şarkısı kafamda çalıyor.

Oysa... oysa üretkenlik durmadan çalışmak değildir. Üretmek için nefes almak gerekir. Arada dışarı çıkmak, bir kahve içmek. Beni denetleyen kim? Gitsem öğlenleri bir saat kitap okusam bana kim karışır? Tatil ettim ulen desem arkadaşlarımla buluşsam? Yaysam bütün gün. Hastalık iznim bile yok okuyucular. Vermiyorum kendime. Hasta da olsam geçiyorum ekran başına. Her dakika verimli değilim. Bazen dağılıveriyorum. O zaman işte çok suçlu hissediyorum kendimi. Hem de nasıl. Patron dışarda olsa, dağıldığım an hemen açık havaya çıkar bir kahve içerdim. Bir arkadaşla geyik yapardım. Öğle tatilinde avmye giderdim ya da başka bir mecraya... Diyeceğim o ki, içteki patron, dıştakinden daha sıkı, senin zayıf noktalarına daha hakim. Arada sus bakiyim demek gerek ona.

Geçen eğitimden çıktığımda, trafik olmasını beklediğim bir yerde trafik olmayınca acayip hayal kırıklığına uğradım. Bu arada bahsettim mi bilmiyorum ama her yere arabayla gider oldum. Araba kullanmaya bayılır oldum. İnsanlar trafikten şikayet ediyorlar. Oysa... Ben kendimle başbaşa kalıyorum o an. Yalnızım. Yalnızlığın ne kadar güzel, özlenesi bir şey olduğunu damarlarımda hissediyorum. Seçilmiş yalnızlık. Trafikte bir şarkı çalıyor. Bağırarak söylüyorum. Deli bu kadın. Evet, hiç acelem yok sevgili İstanbul'lular. Bütün yollar sizin olsun. Peki... evine uzak yoldan git... Biraz dolaş da git diyorsunu di mi. Olmaz, çocuğum bekler. İçimdeki anne/patrona onun hesabını veremem. Bir an önce eve gitmem gerek... O nedenle trafik, sen beni anlarsın. Bir ev daha tutmalı, gizli bir ev.... Düşünme evi. Düşünme pijamalarımızı giyip sadece düşüneceğimiz.


Nerden nereye geldim.

Diyeceğim o ki özgürlük aslında işte çalışmak, evde çocuk bakmak, part time,full timeda değil. İçimizde. Daha az mesaili ama daha az ücretli işler var. Düşününce seçenek var. Arayınca bulunuyor. Ama sorun dışarda değil. Sorun o kişi, bu kişi değil. Kendimizi özgür bırakmayı öğrenmemiz lazım. Özgür anne adının hakkını veremedim. Bu yazı kulağıma küpe olsun.

sevgiler, patron çaarıyo gitmem gerek...

24 Oca 2011

bugün

Bütün bir gün kıvrandım. Geldim, gittim. Uğur Mumcu katledileli 18 yıl olmuş gibi bir cümleyi kuramadım.  Ela sorsa ne derim bilemedim. 18 yıl nasıl geçmiş. Ben 16 yaşındaydım. Biraz karamsar çokça umutluydum. Başka bir dünyada yaşıyordum. Şimdilerde hatırladığımda şaşırdığım...

Fark şurdaydı aslında. Uğur Mumcu yazmaya başladığında aklına eseni yazan, duygulara hitap eden biri değildi. Düşüncelerini, bilgilerini yazıyordu. Araştırmacı-gazeteciydi. Oturduğu yerden bir görüşe hizmet edecek şekilde ahkam kesmiyordu. Karamsar, tepeden bakan bir tarzı yoktu. O günlerde anımsadığım, biraz espri, biraz kara mizah, çokça bilgi... Söyleşileri vardı televizyonda. İzlemiştim.

Onu kaybettiğimiz gün babamı ilk kez ağlarken gördüm. Çok dokunmuştu bana. Sadece çok sevdiği birini kaybetmek değildi, aileden birinin göçüp gitmesi değildi. O bomba içimizde bir yerde patlamıştı. Evin içine düşmüştü. İnanamamıştık. O gün umutlarımızın kırıldığı gündü. O gün ve başka günlerde iyi güzel günlere inancımız sarsılmıştı. Sonrası kötüleşti...

Olaylar karşısında iki çeşit tepki var. Birincisi duygusal. Ne kadar yazık, vah vah hallerimiz. Facebookta like eden hallerimiz. Tepkisiz, etkisiz, kendi içinde.  Ordan hiç bir şey çıkmıyor ne yazık ki.

22 Oca 2011

Bir Cumartesi...

iPhone uygulaması yolda, gözümüz yollarda...

Anne eğitim veriyor, proje yönetimi şöyledir, böyledir diye anlatıcak bütün gün.
Aklı evde... Eya gelmeme izin verdi, çünkü anane, abla ve baba çok eğlenicekler bütün gün. Yarın tiyatroya da gidecekler.

Bazen bir anda dünya daha hızlı dönmeye başlar, sen yetişemezsin, başın döner. Bugünler öyle.

Pasta konusunda olumlu/olumsuz yorum yapan bütün arkadaşlara çok teşekkür ederim. Okurken gerçekten eğlendim:) (Utanarak söylüyorum ki pastanın büyük bölümünü kayınvalide yaptı. Kendisi bana çok inanır sağolsun. "Yaparsın sen" diyerek, bu lokumu verdi, o gül değil de işte ortanca mı çiçek mi, ortaya çıktı. Ben etmeyin, ellemeyin demiş idim. Annemin pastasının resmini de koyacaktım da çok bariz iyi görüntü olarak, bi süre sonra koyarım. Siz hep bırak annen yapsın diyeceksiniz, hissediyorum. Bu arada iki pastanın tadı da çok güzeldi, Ela da, biz de afiyetle yedik.)

İşin doğrusu... Bir insan bir işi, severek ve eğlenerek yapıyorsa o iş ilk başlarda acemi olsa, kötü olsa da uğraştıkça güzel sonuçlar doğuracaktır. İlk elin günahı olmaz. Sevdim ben bu işi. Sonuçları burdan paylaşırım, nerdennn nereye deriz hep birlikte...

İyi hafta sonları...

20 Oca 2011

Arkadaşa Bakıp Çıkıcam...


Bundan yıllar önce bir proje yönetimi dersinde, eğitmen arkadaş bize insan tiplerinden bahsederken ilginç örnekler kullanmıştı. İnsan tipleri
  • insan odaklı / sosyal  - tavuskuşu
  • iş odaklı / sosyal - panter
  • insan odaklı / asosyal - yunus
  • iş odaklı / asosyal - baykuş
olarak genelleştirilmişti. Tabi iş açısından bakıyoruz. Bu insanlar bir araya gelip iş üretecek ya...

Mesela Tavuskuşları, klasik herkesle iyi geçinen, hoş sohbet ama iş yapmaya gelince bulamadığın tipler. Genelde satışçılar. Çok laf, az iş. Çevrelerinde olursan hep birileyile tanışırsın ve eğlenirsin. (İş gezisine onlarla gitmek gerekir mesela, nerde ne yenir, ne yapılır... on numara.) Hepimizin vardır iş yerinde öyle bi tanıdığı. Mesela onların odasına girsen, yamaç paraşütü yaparkenki fotoğraflarını bulurmuşsun. Hep kendiyle ilgili uçlarda bir aktivite ya da  resim olurmuş.

Panterlere gelince... Onlar da "Ayşe hanım o raporu pazartesi masamda görüciiimmm" tipleriymiş. "Napiyim hastaysan, iş iş işş..." Bu insanlar sonuç odaklı olduklarından masalarında eşlerinin değil, çocuklarının resmi olurmuş. Sonuç ya...

Yunuslar, çok sosyal olmayıp, genelle iyi geçinmek isteyen, her çalışanın, "Fatma mı melek gibi kızdır" dedikleri uyumlu insanlar. İş yerindeki yunus oranı, huzur oranını da belirler bir yerde...

Baykuşlar, ekrana kendini kilitleyip çalışıp, çevredekilerle alakadar olmayan kişiler. İş üretirler ama anlatmazlarmış. Bazen kendi kendilerine dalıp giderlermiş.

Şimdi sabah sabah nerden aklına geldi diyeceksiniz. Friendfeed'de geçen gene bir sohbette, "çocuk sahibi olunca çocuklarının resmini facebook'a koyanlar" diye bir konu geçmişti. Bunun üzerine biz de "nurturia: çocuk resmini profiline koymanın tuhaf kaçmadığı yer" sloganını bulmuştuk.

Bugün dikkat ettim kendi resmime. Evet, kızımın resmini koymuşum. Arkasında ben gururlu anne olarak...

"Seni gidi sonuç odaklı insan seniiii" dedim, panterözgür. İyi bir şey değil bence. Kızım daha süreç odaklı olsun isterim. Sonuçlar nedir ki, süreçler olmasa....

(Bu arada hangisi idealdir derseniz... Hepsinden biraz olunacakmış. Orta nokta bulunacakmış...)

Yukarıda Eya'nın doğum günü pastası için ellerimle yaptığım gül bulunuyor. Pastacılar bunu mu yaptın yapa yapa diyebilir, haklıdır da. Bi söyleyin, umut görüyosanız bundan böyle uğraşıcam pasta işiyle. Görmüyorsanız kibarca, biz seni böyle de seviyoruz diyin, gülüp gitmeyin tamam mı....

En güzel "sonucun" resimlerinden koyup öyle gideyim...




Peki siz hangisisiniz? Profilinizde kimin resmi var?

17 Oca 2011

Bir Kar Masalı : Oldu da Nasıl oldu...


Bir Kar Masalı Perşembe gecesi Appstoredaki yerini aldı.

Cumartesi akşam üstü iPad Ücretsiz Uygulamalarda birinci sıradaki yerini aldı.Hala birinci sırada.

(Ara ara kendimi dürtüp rüyada mıyım diye kontrol ettiğim oluyor:)


Nasıl oluyor da oluyor anlatayım merak edenler için...

Bundan uzuun zaman önce, develer tellar, pireler berber iken, Esra bir masal yazmak istiyor, Oyip çizer mi acaba diye düşünüyor. O zamanlarda ben de harıl harıl uygulama geliştirmekle meşgulüm. Oyunun çıkışına az kalmış, iPhone çıkacak olan Tim The Timber, Pictus, Tap Tap Soccer oyunlarıyla uğraşıyoruz. Esas konumuzsa "Gideros". Geliştirdiğimiz oyun geliştirme yazılımı. İşin teknik kısmında kaybolmadan oyuna odaklanmak için, eğlenip coşmak için kendimize ve bizim gibi yazılımcılara geliştirdiğimiz araç.

Garip geliyor bunları burada yazmak... Bundan bir yıl önce işten istifa ederken bu projeyle uğraşacağım için mutluydum. Ama işin bu yanından hiç bahsetmedim. "Evden çalışan anne", girişimci kadın hallerimi konuştuk ama konu hiç işe gelmedi. Belki kimse merak etmez gibi geldi, belki bilen zaten biliyor gibi geldi... Ama işte yollar kesişti.

Ne diyordum.... Esra'yı Nurturia'dan tanıyorum. Aynı okuldan mezunmuşuz. Oyip, blog arkadaşım. Duruşunu, bakışını örnek aldığım, karikatürlerine bayıldığım(ız) bir insan. Ninni'yi yaptılar önce Evren'le. Esra'ya masal yazma, çizme işine girme niyetlerini duyduğum anda tamamen içimden gelen sese (ve aslan parçası Gideros'a) güvenerek, "app mı bebişim, benim için bir günlük mesele ben size yaparımmm" diye atladım. Daha nette nasıl yayınlasak derlerken.

Önce metin geldi, yazıldı, çizildi, düzeldi. Oyip aldı onları ete kemiğe bürüdü.  Ne kadar kolay söyledim di mi... Böyle bir cümlede anlatılan şeyler bazen hiçç de öyle kısa olmuyor oysa. Çizim işi çok zor. Bu işteki en zor kısım bence çizimdi. Teker teker elle çiz, aktar, renklendir, değiştir, baştan al. Deli işi. Gündüz işe git, gece gel, çocuklar uyusun, el ayak çekilsin, sen çiz de çiz... Valla düşündükçe gerçekten Oyip'in işini hayal edemiyorum. Bu vesilele eli kalem tutan, çizgi çizen tüm sanatçı dostlarımıza özellikle de animasyon yapanlara selam edelim, ellerine sağlık diyelim. Harcanan mesai ciddi bir şey, fedakarlık, uykusuzluk...

Sonra seslendirme geldi, sağolsun, Özge Çatıkkaş, Esra'nın ricasını kırmadı. Masala canlılık geldi, nefes geldi.

Uygulama geliştirme kısmı ise, aslında çok kolay oldu ama zaman aldı. Kodun tamamı bir gecede yazıldı. Nurturia şahidim. Gece 11 civarı başladım, sabah 5 gibi bittiydi. Benimle sabahlayanlara da söylemedim, sürpriz ya...

Yazıyı az sağa al, olmadı sola al, iPad, iPhone ve eKitapın çözünülürlüklerinin farklı olması nedeniyle her biri için ayrı yerleştirme.yapmam nedeniyle tahmin ettiğimden daha çok uğraştım. Gündüz mesaim işime ait, 6'dan kız uyuyana kadar Eya'ya ait. Gecelerin kadınıyım. Bu telaşede bir de doğum günü yaptık diye anlatsam anneler beni anlar mı? Annem yılbaşından beri bizimle (iyi ki!), bu sayede 1 Ocak'ta iş başında olabildik. .  Biraz masal, oyun, gideros, hastalıklar, doğum günü, koşturmaca derken biraz zorlanmış olabilirim.

Ama ne zaman insan bir zorluğu yüzünün akıyla aşsa, gerçekten güçlenmiş ve cesaretlenmiş buluyor kendini. Oyip'den alıntı yapayım, evet dava adamıyım. Bir iş bitene kadar ruhum huzur bulmuyor, iyi ki de bulmuyor...

Ekitap, bir yılbaşı hediyesiydi okurlara... Önce çocuklara, sonra annelere, babalara, blogculara... Bu hediye o kadar iyi karşılandı ki daha biz ne oluyor diyene kadar bir anda bütün blogları sardı. İnanılmaz bir şeydi. Yandaki takip ettiklerim kısmında arka arkaya birbirinden güzel yazılar, teşekkür edenler. Deli gibi oluyor insan.  Bir Kar Masalı Facebook Fan Sayfasına girerseniz bütün yazıları bulabilirsiniz.

App 13 gecesi çıktı. Yorumlar yağmaya başladı. İndirenler oldu. Cuma günü ilk 25teydik. Cumartesi 9, 7 derken 5...

Sonra IPhone Türkiye'de bir yazı çıktı... 

Akşam ailecek kutlama yemeğindeydik. Eve geldik, baktık... Tekrar baktık. Ücretsiz iPad uygulamalarında birinci sıradayız. Friendfeed, twitter, facebook ve nurturia arasında dönüyorum. O yazılar, paylaşanlar, yorumlar. Sen, ben, o... değil. Çok ötesinde, farklı bir sevgiyle, ilgiyle kuşatıldığımızı hissettim. Yazanlar, bu işin parçası olduklarını hissettikleri için. Hepimiz adına....

Çok teşekkür ederim.

Hepinize...

Önemli Not:  iPhone, iPod touch halinin bu hafta içinde çıkacağını tahmin ediyoruz. Şu anda onay sürecinde. Nınınıııı!

13 Oca 2011

Bir Kar Masalı iPad'de!!!!

Duydukkkk duymadııkkk demeyiiiiiinnnn!




not: Çok yakında iPhone ve iPod touch'da... Geliyooor...

"Yeni Oyuncaklar" İster misiniz?


Duyduk duymadık demeyin:)


"Yeni oyuncaklar" diye bir sanal mağaza açılmış. Diğer sanal mağazalara göre farklılıkları var. "Oyuncak danışmanı"  diye bir kavramları var. Diyelim yeğeninize ya da bir arkadaşınızın çocuğuna doğum günü hediyesi alacaksınız.  Çocuk 4 yaşında ve erkek. "Ne sever bu, ne sever" diye kafayı çizmeden önce arıyosunuz oyuncak danışmanını,  "online olarak" soruyorsunuz "ne alayım" diye. O da size sizden gelen ipuçlarına göre önerilerde bulunuyor. Çok aklıma yattı.

Bir de şöyle bir yaklaşımları var. İş ortaklığına açıklarmış. Bu şu demek, oyuncak firmaları kendi oyuncaklarını bu adres üzerinden pazarlayabiliyor. Daha iyisi, "YeniOyuncaklar.com" hobi uğraşlarına da açık.Bireysel girişimlere de aynı değerde önem veriyor. Yani atölyesinde ahşap arabalar üreten bir kişi ürettiklerini YeniOyuncaklar.com üzerinden tüm Türkiye’ye satarak çapını genişletebiliyor. Girişimci annelere ve babalara özellikle duyurulur! (Özellikle bu kısmına girişimci bir anne olarak bayıldığımı söylemeden geçmek istemedim.)

Filtreleme kolaylığı sayesinde, yaş, marka, fiyat, tema derken arama yapmak kolay.  Başka ülkelerde görüp de içimizi titreten oyuncaklarla ilgili haberlerin yer aldığı "haberler" bölümü de var.

Şimdi gelelim bebeleri ilgilendiren kısma. Şöyle bir şey önerdiler. Bir çekiliş yapıyoruz. Ödüller şunlar

İki kişiye: Tipp Kick Classic Futbol oyunu 

5 kişiye indirim kuponu : (YeniOyuncaklar.com’dan yapacağınız 50 TL’lik alışverişinize 20 TL İNDİRİM KUPONU ! (YeniOyuncaklar.com’dan yapacağınız 50 TL ve üzeri alışverişlerde alışveriş sepetinize 20 TL indirim kuponu ekleniyor.)


Çekilişe katılmak için yapmanız gerekenler, benim haberim olması için bu yazıya bir yorum:)

Yeni oyuncaklar'ın haberi olması için şu listeye emailinizle üyelik. Yeni oyuncaklar haber bülteni

Çekiliş 30 Ocak'ta olucak... O zamana kadar vakit var yani.


Böyle bişeyi ilk kez yapıyorum, hadi hayırlısı:)


Futbol oyunu güzel bi şeye benziyor, çocuklar büyüyene kadar biz de oynayabiliriz:)

sevgiler...

11 Oca 2011

Babalar Daha mı Pimpirikli?

Bizim evde değil!

Bizim evde anneler tüm aileye yetecek kadar pimpirik sahibi olabilirler:) Babam annemden daha rahattır. O nedenle çocukken tehlikeli bişi yapılacaksa babayla gitmeyi tercih ederdim. Mesela "abla" parkına... Kardeşim 60m daldığında babama önceden söyler de, anneme sudan çıkınca söyler... gibi gibi... (ben ortaokulda parasailing yapıp ikisine de akşama söylemiştim gerçi)

Bizim küçük ailede de durum aynı. Ela açık bir şekilde parktı, bahçeydi gibi yerlerde babasını tercih ediyor. Cesur yürek bir anne olmama rağmen yine de babası gibi olamıyorum. Öyle kaydırağa çıkarken elini tutayım filan tarzı değilim. Katıldığımız gruplarda hiç elleşmem yakından izlerim, çok rahat anneyim bana göre. Ama bana göre! Babasına göre pimpirikli anneyim. Onlar atlaya zıplaya dursunlar. Taklalar atıp koştursunlar. Ben meğer tıngır mıngır sallıyormuşum Eya'yı, halbukiiii babası (ve dedeleri)  uçuruyormuşşş. Sonra da eve gelip "az kalsın tam tur atacaktı hahaha" diye benle dalga geçiyorlar pisler.

Geçen katıldığımız (atlayıp zıplayalım enerji atalım temalı) oyun grubunda dikkatimi çekti. İlk kez baba sayısı anne sayısından fazlaydı. Ama benim yadırgadığım şekilde "annelerden daha anne" hallerdeydiler. Eya'nın aylardır kendi başına çıkıp kaydığı her yanı minderli sözüm ona kaydıraktan  (parktaki paslı ve delikli kaydırak değil ha, steril ahşap 30 derecenin altında bir eğime sahip bebek kaydırağı:) babalarının ellerini tuta tuta kayıyor yavrucaklar. Çocuklar Eya'dan büyük gayet de güçlü kuvvetli gözüken tiplerdi. Anne olsa hadi neyse diyicem ama babalar beni şaşırttı.

Ne diyorsunuz? Babalar artık daha mı pimpirikli? Eskiden de böyle miydi? Cesur yürekler nerde?

7 Oca 2011

Lohusalık Üzerine Sobe

Nietzsche'nin bir sözü vardı. Zerdüşt'te mi geçiyordu hatırlamıyorum. Az önce baktım bulamadım. Özetle der ki, sabah uyanıp da kitap okuyanın aklına şaşayım. Sabahları düşünmek ve yazmak içindir... Pek tutabildiğimiz bir öğüt değil. Sabahları okuduğumuz şeyler... Önemsiz epostalar, gazeteler, köşe yazıları..."Bize (ve tanıdığımız herkese:P) özel" alışveriş siteleri, haklarımız için olmasa da alışveriş amacıyla oluşturabildiğimiz gruplar... Bir de bloglar tabi. En çok blogları seviyorum sabahları okuyacaksam. Ama artık uyanır uyanmaz, okumayıp yazmaya ve düşünmeye çalışacağım. Bu da benim yeni yıl kararlarımdan olsun...

Bir sobe vardı, ertelemeden yazayım: DeryAze  sobelemiş.


1- Lohusalık denen hadise sizce tam olarak nedir?
2- Lohusalık içinde hormon dengesizliğini de barındıran bir şeyse neden 40 gün sürer gibi bir algı var toplumda sizce? Regl olamadığın, emzirme ile birlikte hormonların dağınık kaldığı süre boyunca sürmesi makul değil mi?
3- Sizin lohusalığınız (Hormonal dengesizlikler ve depresif olma halini kastediyorum hep lohusa derken) ne kadar sürdü?
4- Nasıl geçti, hep aynı şiddette miydi? Normale yavaş yavaş mı, birden mi döndünüz? Herp depresif, sinirli olacak şekilde mi etkiledi sizi, manik, aşırı enerjik anlarınız da oldu mu?
5- O dönem yanınızda, sizi gerçekten anlayan, destek olan eş, dost, arkadaşınız var mıydı? Yalnız mı geçirdiniz?
6- Eşinizle nasıl geçirdiniz bu süreci?

1- Lohusalık, insanın içinde taşıdığı yavrusu, dışarı çıkınca annede oluşan ruhsal dalgalanmalardır. Bir kısmı bedene, bir kısmı ruha aittir. Başlıca nedeni hormonlardır. Bebek sahibi olmuş annenin  yumuşamış kalbinin hassaslaşmış olmasıdır biraz. Yenidoğan çevresinde olmak, herkesi azıcık da olsa lohusa yapar.

2- Lohusalığın 18 ay sürdüğünü okumuştum. 40 gün kritik, gerisi görece daha sakin sanırım.

3- Ben tam anlamıyla depresif olmadım. Ara ara içeri gidip ühüü kimse beni anlamıyor diye ağlamışlığımı saymazsak. Ama nasıl diyim, ben hamile kalmadan önce öyle duygularına kapılmayan, aklı başında bi insandım. Aşırı hassas olmadığım gibi olanı da anlayamazdım, saçma gelirdi. Lohusalıkta anlar gibi oldum (Allah yardımcıları olsun:) O hassaslık uzun sürdü. Ana yüreği dayanmaz derler ya o herhalde. Sadece kendi çocuğun değil. Her çocuk senin çocuğun. Ölen her yavruda ağladım. Haber izleyemez oldum, okumayı bıraktım. Film izlemeden önce bana bakın sonu acıklıysa izlemem diye pazarlık ettim. Halbuki eskiden acıklı, hüzünlü, sert farketmez, severek izlerdim. O hassas hal fenaydı. Şimdi geçti mesela. Oh yine ben oldum:)

4- Aynı şiddette değildi. Zamanla azaldı. Depresif tam değildim, manik de olmadım. Ama yenidoğana bakmak, hele tek başına bakmaya kalkmak maniye benzer bir enerji gerektiriyor. Dönem dönem moral bozukluklarımız oldu. Diyelim anane gelmiş, bir iki hafta kalmış, artık eve dönüyor. O döndükten sonraki ilk gün aman Allah'ım... Ne zor geçerdi. Bi kere beden uyumaya alışmış, şımarmış, nazını çeken var, yediğin önünde yemediğin arkada, sana çok mantıklı gelen saçma sapan knuşmalarını dinlemiş, kızla oynamış, eğlenmişler... O gidince ertesi gün Eya huysuz olurdu. Ben uykusuz sersem olurdum. O gün zor geçerdi. Biz buna ananegittidepresyonu adını takmıştık. Sabahtan uyanır uyanmaz, bugün zor geçecek, o nedenle
  • çok kasmiyim, mesela Ela uyuynca ortalık toplamak yerine yatayım, 
  • neşeli müzik açayım, 
  • Ela'yla konuşurken kendimiz zorlayarak gülümseyeyim  (zorla gülümsemeyi deneyin, o kaslar beyini etkiliyor ve gülüyorsam iyiyyimdir mesajları gidiyor. Bir nevi kendini kandırma ama zararsız)
  • sevdiğim bir arkadaşımı arayayım
  • bugün neden böyle vb nedenler aramayayım. 
  • yarının güzel geçeceğine inanayım...
derdim. Gerçekten de ertesi gün güzel geçerdi. O gün de baştan nasılsa zor geçecek dediğimden aksiliklere üzülmek yerine, olan iyi şeylere sevinmeyi tercih ettiğim gün olurdu. Tavsiye ederim.

5- O dönem (bence)  çok anlaşılacak bir konu yok. İnsan kendisini tam anlamıyor ki başkasına anlatsın. Destek şart. Eşimden, annemden, babamdan, kayınvalidemden, kayınpederden çok destek gördüm. Kardeşimin desteği çok iyiydi. Eşim deli bu demeden bütün zırlamalarımı dinledi. Çok da iyi geldi. Kardeşimle ikisi gerçekten beni çok neşelendirdiler. Annem bütün evi sırtlandı taşıdı, elimi sıcak suya da soğuk suya da sokmadım 40 gün. Sonra kayınvalidem geldi. O dönemde mesela beni gerebilecek bir aile oluşumunu ustalıkla engelledi, moralim bozulmasın diye. O açıdan çok şanslı olduğumu düşünüyorum.

Ancak zaman içerisinde işler karışmaya başladı. Lohusalıktan mı bilmiyorum. Bebek olunca insan çocuğuyla beraber kendi kimliğini de baştan inşaya başlıyormuş. Farkındalığı yüksek insanlar çocukla birlikte bir kez daha büyüme fırsatını yakalıyormuş. Eski defterler çok açılıyor. Kendi çocukluğun, büyüklüğün, tekrar masaya yatıyor. Eski şeylere çok sinirlenir oluyorsun. Kapattım sandıkların açılıyor. İşte o noktada depresyon hırkasına bir göz kırpar gibi oluyorsun. Sonra ne gircem depresyona kendim uğraşcam, sinir krizi geçireyim onlar benle uğraşsın(şaka) moduna geçebiliyorsun. O durumda belki biraz psikolog/arkadaş desteği lazım. Açılan defterlerin buruşmuş kenarlarını ütülemek, yeniden düşünmek ve en önemlisi anne olmuşluğun getirdiği bilinçle, kendi çocukluğuna, kendi ilişkilerine de annelik ederek yeniden doğmak. Çok yazdım. Bu kısım cidden zor.

6. Eşimle güzel geçirdim. Hep destek, hep destek. Dinler, saçımı okşar, yeri gelince noliyy kadın der. En önemlisi ara ara gerilsek de bunun geçici olduğunu bilir ve hatırlatır. Bu önemli sanırım. Lohusalık geçici bir durumdur. Sabırla geçer. Gerçi ben tam lohusa sayılmadım ama tecrübelerim böyle.

sevgiler.

İlknur'u sobeliyorum.

6 Oca 2011

Bilimsel Sobe Ne Oldu?

Bilimsel Sobe'yi hatırlarsınız. Acaba nasıl oldu diye merak ederken, geçenlerde Pratik anne  "Bilimsel Sobe" yazısına yorum olarak sorunca haydi dedim ben de bu işin arkasındaki biliminsanına bir sorayım, "ne oldu, nasıl oldu" diye. Gelen yanıtı paylaşıyorum:

"Merhaba Deniz Hanım,


Araştırma gerek anket soruları gerekse mimlere verilen yanıtları düşününce beni çok mutlu etti. Mim yanıtları bana gönderilenler ve benim takip ettiklerimle birlikte 30 civarında gerçekleşti.
Ve verilen yanıtlar.. hepsi  üzerinde düşünülmüş, içten ve detaylı yanıtlardı.

İçinde bulunduğumuz günlerde tam da bu konu üzerinde çalışıyorum, çünkü Şubat ayının ortasında merkezi Kanada'da York Üniversitesi'nde bulunan ve Annelik üzerine ulusalararası araştırma ve yayın konusunda hatırısayılır bir öneme sahip "Motherhood Initiative" tarafından Portekiz'de düzenlenen "Mothering and Motherhood in the 21st Century: Research and Activism" başlıklı konferansta bir bildiri sunacağım. Bildirinin başlığı "Mommyblogs and Motherhood in Turkey". Sonrasında bu bildiriden yola çıkarak uluslararası bir yayın yapmayı planlıyorum. Makale ortaya çıktığında bu araştırmanın gerçekleşmesini sağlayan bütün blog yazarlarına göndermeyi istiyorum.

Kişisel not: Blog yazarı değilim ama bu araştırma sayesinde daha iyi bir blog okuru olduğumu söyleyebilirim sanırım. Üstelik okuduğum bloglara yenileri eklendi. Bu arada, şahsen teşekkür edemedim ama sizin aracılığınızla Evren Hanım'a (Yavru Su) ve OİP'e teşekkür edeyim. Oğlumun en sevdiği şarkılar listesinde yazıp, çalıp, resimledikleri Ninni birinci sırayı aldı. Ayrıca "Bir Kar Masalı" dolayısıyla sizi de tebrik ederim.


Size ve sizin aracılığınızla blog camiasına Sevgiler,


Pınar "

Bize de gururlanmak düştü:)

5 Oca 2011

Sanal dostluk / gerçek sevgi...

Çok az zamanım var. Bir kaç cümle yazıp gideceğim. Nasıl bir iş bu? Yüzünü görmediğin insanların çocuklarıyla dertlenmek? Onları özlemek. Yazmadıklarında merak etmek. Yılbaşında gidip eğlendiklerinde kendin gitmişsin gibi olmak... Bazen yorum yazmamak ve onların hiç haberinin olmaması senin hislerinden. Yine de sevmek... Bir yazarı uzaktan sevmek gibi mi acaba?

Hiç yüzünü görmediğin insanı belki de gördüklerinden daha iyi tanımak, anlamak. Oh, o yazdı, yaşasın benim yazmama gerek kalmadı demek... Özlemek...