27 Nis 2011

Oyun Hamuruna Dair...

Ben küçükken annem "tuz seramiği" hazırlardı bana oynamam için. Un, tuz, su. Çeşitli bloglarda daha güzel ve renkli tarifleri de mevcut. O hamurla ben uzun uzun oynardım. Tencereler, sandalyeler, kızlar yapardım. En sevdiğim şeylerden biriydi.

Gözüken o ki, hala en sevdiğim şeylerden biri. İyi haber Ela da çok seviyor. Oynamaya tam ne zaman başladık hatırlamıyorum. Ama iki yaşından önceydi ona eminim. Doğum gününde, hem teyzesinden hem de kirazdan muhteşem iki oyuncak geldi. İçlerinde hamurlar ve binlerce şekiller. Biz daha önce evdeki kullanmadığımız ve muhtemelen anneanne yapmazsa da kullanmayacağımız kurabiye şekillendirici şeylerle oynuyorduk ara ara. Oyuncaklardan neler çıkmadı ki. Oklava, kesme, kalıp basma ve favorimiz, hamur kesmeye yarayan, kıyma makinası hayal edin, ona benzer şekilde şerit şerit hamur çıkaran bir aparat. Sonrasında geçen "Nurturia Migros İndiriminden Yararlanma Toplu Histerisinde" kendimi kaybedip bir miktar hamur daha aldım.

Neler yapıyoruz kısaca anlatayım.

Pasta yapabiliyoruz. Beyaz hamur en güzeli. Diyelim mavi hamurdan pasta yaptık. Minik minik beyazlardan koparıp üzerine yapıştırıyoruız. Beyaz kremalı pasta oluyor. Sonra işimiz bitince, karıştırıyoruz ve beyazlı mavili muhteşem bir görüntü oluyor. Henüz tam erimemiş oluyorlar. Biraz daha karıştırınca açık mavi hamurumuz oluyor.

Bütün renklerden azar azar koyuyoruz ve çeşitli kombinasyonlarda karıştırıyoruz. O tam karışmadan önceki halleri çok güzel oluyor. O hallerini saklayıp, sonra tekrar karıştırabiliyoruz.

Şekil kesme, değişik motifler güzel oluyor.

Bezelye yapıyoruz. Yeşil hamurdan küçük küçük koparıp yuvarlayarak bezelye(artık hayal gücünüze kalmış) yapıyoruz ve hamurdan tenceremize koyuyoruz. O minik eller o minik hamurları nasıl da yuvarlıyor, deliriyorum.

Öykü canlandırma. Ali ve Veli diye babamın zamanında uydurduğu benim de çok sevdiğim bir masalımız var. Bu Ali ve Veli bir sahil kasabasında yaşıyorlar ve balık tutarak geçiniyorlar. Arada kayığa binip denize açılıyorlar. İşte o kayıkları hamurdan yapıp, legodan çıkan adamları bindiriyoruz. Fırtınalarla, dalgalarla boğuşuyorlar. Bir noktada bir ejderha/canavarın ayağına basıyorlar yanlışlıkla. O canavarı hamurdan yapıyoruz. Canavar bunları kovalıyor, Ela adamları kaçırıyor. Sonra canavar yazık yine yiyemedim diye ağlayınca gelip canavarı teselli ediyor kızım.

Adamlara ve minişlere, masa, tabure, tencere, tabak, çatal yapıyoruz.

Bazen hamuru bir zemine koyuyoruz ve elimizin ayağımızın izini çıkarıyoruz. Favorilerden.

Yüzük, bilezik yapıp takıyoruz.

İlk anda aklıma gelenler bunlar. Geldikçe eklerim. Sizz neler yapıyorsunuz?

25 Nis 2011

Bir Kadın Girişimci Öyküsü: Sanal Bebek Mağazası

Hülya'yı bu blog sayesinde tanıdım. Ben daha tanıdığımda sanal bebek mağazası kurulmamıştı. Tuna'nın peşinde koşuyor, yaşadıklarını anlatıyordu. İlk blog arkadaşlarımdan biridir kendisi. Hatta bir dönem hızlıca bakabilmek için kızımın yaşıtları diye bir listem vardı. Oradaki en büyük bebekti Tuna.

Biz blogcu olan anneler, en iyi ürün nedir, nerde bulunur diye araştırıp duruyorduk o zaman. Slinglerin bahsi geçmeye başlamıştı. Hollywood anneleri birbirinden güzel kumaşlara sahip slinglerle poz veriyordu. O dönem Hülya daha dükkanı açmamıştı ne yazık ki. Gitti gidiyordan siyah halkalı slingimi aldım. Kafamdaki hayale uymadı tabi ama idare ederdi.

Oysa şimdiki anneler daha şanslı. Gebelikten başlayarak annelerin arayıp da bulamadığı ürünleri birer birer eklemeye başladı Hülya. Üstelik bu iş büyük tasarımsız olmaz, web sitesiz olmaz, yatırımsız olmaz filan demeden. Blogspotta açtı dükkanını. Siparişler siparişleri kovaladı ve bugün resmen bir e-ticaret sitesine dönüştü. Annelere, çocuklara hitap eden bir birinden güzel hayat kolaylaştıran ürünler. Arkasında bir kadın olduğu için bir o kadar da estetik. Göze, gönüle ve cebe hitap ediyor.

Kendi dilinden anlattığı hikayesini  şu yazıdan okuyabilirsiniz: Bir "The Tükkan" öyküsü

Tabi girişimci olmakta ne var, annesi, kayınvalidesi ve tam gün bakıcısı yanında olmalı diye düşünenleriniz olabilir. İşin en tuhaf yanı, bu girişim yavaş yavaş büyürken, ne bakıcı, ne yardımcı, ne anane, ne babane desteği vardı yanında. Girişimci olanlar bilirler, girişim kendi talepleri olan, sürekli ağlayan kolikli bir bebeğe benzer ilk zamanlarında. Bir değil iki çocuk büyüttü diyebiliriz. Aynı şeyi ben yapamazdım.

Ürünlere gelince... En güzel gezip dolaşmak. Benim favori ürünlerim arasında çocuk taytları, emzirme pançosu, emzirme yastık seti var.

Basında haberleri de çıktı, işte burada: Annelikle Gelen Girişimcilik Öyküsü

Arkadaşımıza başarılar diliyoruz. Çok daha güzel haberlerle duyacağımıza eminiz.

Onlar ermiş muradına, darısı girişimci olmak isteyen herkesin başına...

22 Nis 2011

Bizi Biz Yapan İnsanlar...

Büyümek bitmeyen bir süreç sanki. Gerçi Ursula K Le Guin, büyümesini 31 yaşı civarı tamamladığını söylemiş. Benimki bitti mi henüz emin değilim. Ela doğalı beri baştan başlamışım gibi geliyor. Eskiye dönüp düşününce, önce yakın çevrenin, sonra yol arkadaşlarının, seçimlerinin bugünkü "ben"i inşa ettiğini görüyorsun. Bağlam dışı bir kimlik yok. Bizi tanımlayan şey ilişkilerimiz.

Küçükken en fazla anne ve baba oluyor elbette. Bir de yakınlığa göre anneanne, dede, babaanneler. Ne kadar işin içine girebilirlerse o kadar fazla. Bunda uzaklık, ulaşım imkanı, ulaşım isteği gibi çok faktör var. Örneğin benim anneannem ve dedem bize epey uzaktaydı ama bir şekilde sık görüşürdük. Hafta sonları atlayıp giderdik. O kadar sıcak bir ilgisi ve sevgisi vardı ki, benim için gerçekten anneden sonra gelendi anneannem. Onu çok özlüyorum. Dedem beni gezmeye götürürdü. Ankara'nın bütün park ve bahçelerine gidip, bütün banklarında oturmuşuzdur. Arabası gözümün önünde. O zamanlar oto koltuğu filan da olmadığından, direksiyona oturmuşluğum bile vardır. Tahmin edileceği üzere delirmiştim sevinçten.

Sonra teyzelerim geliyor. İki teyzem var, ikisini de çok severim. Bu yazının yazılmasına vesile olan teyzem küçük teyzem. Bir süre bizimle kalmıştı staj yaparken. Sanıyorum iki yıl kadar. O zaman benim için o kadar değerli ki. Az önce saç kurutma makinası görmemle depresşti birden anılar. Çocukluğuma gittim. Saçımın taranmasından ve kurutulmasından ne kadar nefret ettiğim aklıma geldi. (Kızımın saçları çitişmeye başladı bugünlerde) Teyzem her banyodan sonra beni oturtur kuaförcülük oynardı. O kuaförmüş, ben saçımı yaptırmaya gelmişim. Sohbet ediyoruz uzun uzun. Sonlarında anlıyoruz ki meğer biz yıllar önce birbirini kaybetmiş teyze ve yeğenmişiz... Her defasında sıkılmadan aynı heyecanla oynardık. Hadi ben çocuğum tekrarları severim. Teyzem, nasıl da eğlenirdi. Annem ve babam kadar o günlerde teyzem çok yer etmiş hafızamda. Onun tuttuğu takımı tutuyordum mesela. En çok ona benzemek istiyordum. Saçımı onun gibi yapmak istiyordum. Onun sevdiği şarkıları ezberliyordum. Büyürken teyzem hep bir ablam gibi oldu. Üniversitede okurken mutlaka yanına gider, saçma sapan dertlerimle kafasını şişirirdim. Diğer teyzemi de çok severim. Onunla sohbet etmesi çok zevklidir, insan hiç sıkılmaz. Şimdi gidip gelememek çok fena gerçekten. Ela biraz daha büyüsün, daha fazla gitmek istiyorum.

Onun dışında bayram günleri babaannemde toplaşışımız aklımda. Kuzenler gelene kadar sabırsızlıkla beklersin. Büyük kuzenle oynarsın. Boy boy kuzen, akraba çocukları. Bayram o demekti o zamanlar. Büyükler yemek hazırlardı, kurbansa eti kavrulurdu herhalde ama biz mutfağa pek girmezdik.

Ananeler,dedeler, babaanneler, teyzeler, amcalar, dayılar, çocukları... Bir çocuk büyürken büyük zenginlik. İnsanı hayata bağlayan bağları sıkı sıkı örüyor. Güzel anılar zor zamanlarda dayanak noktası. İnsanın çok içinde bir yerlerde bir iyimserlik düğümü atılmış, çözülmüyor. (iyi ki)

Büyümek zor bir süreç demiş Ursula teyze. Zor gerçekten. Yolda kendi yakın çevrenden başka çok fazla yol arkadaşın oluyor. Eğer konfor alanından çıkabilirsen, hayatın içine, bilmediğin tanımadığın yerlerine bulaşabilirsen, eğer içindeki karanlıkla yüzleşebileceğin deneyimler yaşayabilirsen... büyüyorsun. Yoksa çok korunaklı ortamında, bildik, tanıdık, konforlu ilişkiler yumağında, kendini sürekli merkezde tutmaya alışmış, o ilişkilerin tanımladığı insan olarak hayatına devam ediyorsun.



Hayatınıza iz bırakmış kişiler kimler?

20 Nis 2011

O Soruyu Sor... Sor dedim. Size de oluyor mu?

Dün doktora götürdük kuzuyu. Boğaz şişmiş, kırmızı. Gitti, doktorla konuştu. Şuram ağrıyor diye gösterdi boğazını. Öksürüyorum dedi. Her soruya yanıt verdi. Gitti doktor onun karnına, boğazına bakarken elinden gelen gayreti gösterdi. Sonra da reçeteyi beklemeden, hadi baybay diyerek kapıya yöneldi. Buraya kadar iyi hoş. Kızımla ilgili kısım süper.

Şimdi anneyle ilgili kısma gelelim. Ela küçükken, ben çok pimpirikli ve cahilken sorularımı hazırlar, kağıda yazar öyle giderdim doktora. O da naapsın, sabırla yanıtlardı. Bazen ikna olurdum, bazen olmazdım. Şimdilerde ne eskisi gibi pimpirikliyim, ne endişeliyim. Öyle soracak bir soru da yok esasen. Ama işte yerleşmiş o. Doktor muayenesi biter bitmez içimden bir ses, o soruyu sooor, soruuyu soor diye bana baskı yapıyor. Bazen gerçekten abuk subuk sorular da çıkıyor. Yani yazar burada doktorlara sesleniyor, çocuğu kaç yaşında olursa olsun annelerin sorularına kızmayın, onlar bilinçaltının derinliklerinden kaçıp geliyorlar. Dün anaokuluna gitsin mi diye sordum, hadi o bi dereceye kadar mantıklı diyelim. Sonrasında koptum, işte geniz akıntısı varsa acaba burun şekliyle ilgili bıdı bıdı. Sanane kadın. Yazar burada kendine sesleniyor. Olsa doktor söylemez mi. Yokkk. Orada ben gittim, yeni biri geldi içime. O soruyu sooor, sor dedim.

Size de oluyor mu? Yalnız değilim di mi?

19 Nis 2011

Görünmeyeni görmek, Bir diyalog, Kitap Tavsiyesi...

İşlerim yoğun, çok fazla uğrayamıyorum. En çok geceleri uyumadan önce zihnimde yazıyorum da yazıyorum. Sabaha hepsi gitmiş oluyor.

Dün gece bir arkadaşım geldi bize. Ela uyuyana kadar Ela ile oynadık. O uyuduktan sonra bizbize kaldık. Muhteşem bir sohbetti. Gelenler, gidenler, yaşananlar. Bir de hiç gitmeyenler var. Öyle ki belki çok görüşmüyorsun, belki araya mesafeler girmiş. Ama sanki açık bir telefon var. Konuşmuyorsunuz belki ama hat açık. O aradaki görünmez bağı hissedebiliyorsun.

Geçenlerde bir seminere katıldım. Çok çeşitli konularda konuşuldu, yalnız bir kısmını paylaşacağım. Diyordu ki konuşmacı, biz adam seçerken pek çok kritere bakarız. Ters, huysuz olmaması bir yana, bir de şuna bakarız. Bu kişi hayata karşı ne kadar şükran duyuyor? "Yani dünya bana borçlu, siz bana bunları vermelisiniz, hepsi benim hakkım"  bakış açısında mı? Yoksa, burada olmak için çok emek vermek gerektiğini, çok çalışmak gerektiğini biliyor mu ve kendini şanslı hissediyor mu? Oldukça etkileyiciydi.

Ela sohbetleri devam ediyor. Dün banyoda ellerimizi yıkarken, birden dedi ki
-Anne ben banyo yapmak istemiyorum, lütfen.
-Tamam kızım, yapmayalım bugün banyo.
-Anne ben banyo yapmak İSTEMİYORUM, tamam mı
-tamam yavrum, canın istediği bir zaman yaparız.
-Anne?
-Evet kızım
-Ben banyo yapmak istiyorum.

Bu küçük diyalog beni çok etkiledi. Gece gece derin felsefi anlamlar aradım altında. Çünkü aslında söyleneni duymak ilk meseleyse, söylenmeyeni duymak ikincisi. Orada ben banyo yapmak istemiyorum derken söylemek istediği başka bir şeydi. Ya da bazen "ben bunu sevmedim" diye diretirken. Her soruya, neden anne, neden yiyoruz, neden büyüyoruz derken. Orada kendi büyümesini anlatıyor, kişiliğini ortaya koyuyor. Eğer onu duyarsan ve sözcüklerin doğrudan anlamlarına takılmazsan resmi görmene izin veriyor. Konu banyo değil, biziz.

Bugünlerde bir kaç arkadaşım ard arda onlara önerdiğim kitaplardan bahsettiler. Okuduklarını ve çok sevdiklerini. İçim sevinçle doldu. O kitapları bir kez daha tavsiye etmek istiyorum:

Idle Parent : Tom Hodgkinson : Anlattığı, daha basit bir hayata, daha mutlu çocuklara ve ebeveynlere giden özgürlükçü bir yol. Püritenler gibi her şeyi planlamayı bırakın, sisteme 8-5 mesaisinden mutlu olacak köleler yetiştirmeyi bırakın, çocukları kapitalist tüketim çılgınlığından koruyun. Çayıra çimene yayılın, temizlik için delireceğinize(orta sınıf ailesinin obsesif temizlik/temizlikçi durumu hakkında yazasım var ama ne zaman),  biraz kirli yaşayın. Efendim, ışıkları açacağınıza mum yakarsanız kirler gözükmez:) Şeklinde öğütleri olan, eski yazarlara ve çocuklar hakkındaki görüşlerine yer veren zihin açıcı bir kitap. İlla mum yakmanız gerekmez, ama insan durup düşünüyor. Özellikle ben ilk doğurduğum sıralar kontrol delisi olmuşken iyi gelmişti. Biraz huzur, hem anaya babaya, hem de ve özellikle de çocuklara.

Kurtlarla Koşan Kadınlar: (Women Who Run With The Wolves) Masallar ve öyküler üzerinden derin analizler yaparak ilerliyor. Masalların görünür olmayan anlamlarını arayarak modern ormanda kaybolmuş kadına içgüdünün/içsesinin yolunu gösteriyor. Şeytanla pazarlık yaparak kendini konfora satanları, yanlış aileye doğanları, ölümü, cinselliği, çocukları, aşkı, birlikte olmanın anlamını ve kadın arkadaşları, en çok da şifa anlamında öyküleri, öykü anlatıcıları, sesli masal geleneğini anlatıyor bize. Yola çıkamayan, kendini erken unutulmuş hisseden kadınlara içlerindeki vahşiyi uyandırmanın yollarını gösteriyor. Bazen yapılacak şey o kadar ortada ve basittir ki. Doğru olanı bilmek mi zordur? Doğru olanı yapmak mı zordur?

Özgürlüğün Manifestosu: Tom Hodgkingson  Idle parent kitabının yazarı, eğer birini okuduysanız öbürünü okumanız şart değil. Zincirlerimizden kurtulmamız, kafamızın içindeki bağlılıkları kırmamız için yazılmış pratik öğütleri olan bir kitap. Okudukça, hayatın kendisi mi zor, onu zorlaştıran bizim seçimlerimiz mi insan düşünüyor. Tavsiye ederim.

Eski yazılardan: Annelik seçimleri 

13 Nis 2011

Zihin teorisi

Back when you were a child of 2 or so, you were virtually mindless, at least compared to how you are now. In the first few years of life, your primary focus was you: You wanted food, comfort, a colorful toy -- and you were willing to cry very loudly to get what you wanted. In return, you offered nothing but potential quiet. You were what can be called egocentric, one of the definitions of which is extreme self-centeredness. You can hardly be blamed for this, however; you hadn't developed to a point where you could look past your own needs.

İki yaşındayken, bugüne kıyasla neredeyse zihinsizdiniz. Hayatınızın ilk yıllarında ana odak noktası kendindiniz. Yemek, rahatlık, renkli bir oyuncak... alana kadar bağırarak ağlamaya hazırdınız. Karşılığında sunduğunuz şey potansiyel sessizlikti. Size egosantrik denebilirdi, ben merkezciliğin uç tanımlarından biri. Elbette, bunun için suçlanamazsınız, çünkü henüz kendi ihtiyaçlarınızın ötesini görebileceğiniz bir noktada değildiniz.

Then, at about age 3 or 4 -- if you're neurotypical, meaning your mental development was comparatively normal -- you underwent what seemed like a magical transformation. You became a genius at mind-reading. You suddenly were capable of looking past yourself and could take into account others' wants, needs, knowledge and mental states. You had developed what some researchers call theory of mind.

Zamanla, 3-4 yaşlarınıza geldiğinizde, eğer zihinsel gelişiminiz normalse, büyülü bir değişim geçirirsiniz. Zihin okumada ustalaşırsınız. Birden bire, kendinizin ötesini görmeye, başkalarının da isteklerini, ihtiyaçlarını, bilgilerini ve zihinsel durumlarını dikkate almaya başlarsınız. Bu, "zihin teorisi"ni  geliştirdiniz demektir.

okuyun, tavsiye ederim...

http://people.howstuffworks.com/theory-of-mind.htm

7 Nis 2011

İnsan Anlaşılmak İster ...

Blogcuanne'nin bir yazısı vardı. Sünger olabilmekten bahsediyordu. Siz sıkıntılarınızı anlatırken çözümler üretmeye çalışmadan emen bir yapıda olmaktan. O yazıyı okurken aklıma yıllar önce okuduğum bir komik kitap gelmişti. "Kadınlar için çuvallama kılavuzu", öneririm. Çuvallamak için yapılabilecek en akıllı işlerden biri, bir kadın arkadaş bulup, dertlenince ona anlatıp anlatıp rahatlayıp hiç bir aksiyon almamakmış. Anlatıp rahatlıyorsun, bir süre idare ediyorsun. Sonra dolup tekrar anlatıyorsun. Bana sünger kavramı onu çağırıştırdığı için biraz sorgulayıcı yaklaşmıştım.

Ama işin bir diğer yönü var tabi. Konuşmak. Dinlemek. Hangisi daha nadir bulunuyor? Dinlemek bence. Gerçekten kendini vererek dinlemek, soru sorarak: Aktif dinleme deniyor buna proje terminolojisinde. Aklınız bir sonraki sözünüzde olmadan. Kafanızı karşıya vererek, onun alanına geçerek, ona dahil olarak. Yani onu anlamaktan bahsediyoruz. Pek çok sorun aslında anlaşmazlık kaynaklı, yalnızlık kaynaklı. Bir kez kendinizi yüzde yüz ifade edebilir ve anlaşılabilirseniz kayboluyor. Anlaşılmak ve görülmek temel ihtiyaçlarımız.

Çözümler sonra gelecektir. Derdi anlatırken sürekli çözüm fikirleriyle gelinmesi bu anlamda rahatsız edici. Önce bir dinle, anla bakalım asıl acı nerede duygusu. Anlamadan çözüm üretmeye çalışmak kanayan yaraya yara bandını yapıştırıp arkasını dönüp gitmek... gibi bir his yaratıyor. O nedenle kızdırıyor bazen. Çözüm olacaksa kaynağı bulmalı, onu çözmeli, yapılabiliyorsa eğer.

Öte yandan ara ara bütün insanlarda görülen bir acılara yapışmak hali olabiliyor. Kişi derdini öyle bir doluyor ki başına, işin içinden çıkamıyor. Dipsiz bir kuyu. Çıkmak da istemiyor, durmadan aynı konuyu deşerek, anlatarak, deşerek... Belki çözülmediğinden? En iddalı süngerin bile suyunu çıkaracak çözümsüzlük. Yapışma, bırakmama. Bakış açısını, durduğun yeri değiştirmek gerekiyor böyle durumlarda. Sorunlar, onları yaratan düşünce seviyesiyle çözülemez demiş Einstein. Çok doğru.

---

Dün anneanne gitti, babi geldi. Dede geldi, amca geldi, pilis abla geldi. Anneanneye "anane ben de seninle gelmek istiyorum" dedi Ela. Akşam misafirler gelince de mutlu oldu. Onu izlemek dünyanın en güzel şeyi. Çocuklar bazen çok yürekli, çok gayretli. Onlardan öğrenecek çok şeyimiz var. Tutarsız değiller en güzeli, açıklar. O bakışları gözlerini bulur. Gözlerini hiç kaçırmazlar. Biz büyüdük ve kirlendi dünya...

5 Nis 2011

Bahar Nerdesin?

Son zamanların en belirsiz ve kaotik dönemini geçiriyoruz. Bu nedenle stres üst seviyede. Yazacak ne halim, ne vaktim var. Ne yazarmışım eskiden, hey gidi hey... Bahar geliyor derken gelen soğuklar mı sebebi bu depresif hallerin? Yetişmeyen işler mi? Yoksa hayatın her yanına yayılmış belirsizlik mi? Bir sene sonra nerde olacağız? Ne yapacağız? Kim biliyor ki? Yarın ne olacağını bilmezken.

Annem, canım annem, her zaman olduğu gibi ihtiyaç duyduğumuz anda buradaydı. Kendi hastalığını filan dinlemeden her şeye koşturdu. Şimdi gidecek ve ne yapacağız diye düşünüyoruz. Ela çok alıştı. Sabahları gidip arıyor, "ananaee senn napıoosun burda?" diye bir soruşu var görmek gerek:)  Çocuk için çevresinde ne kadar çok insan o kadar iyi. Düzeltiyorum. Ne kadar ilgili insan o kadar iyi. Dil gelişimi, zeka gelişimi, en önemlisi mutluluk gelişimi bu geliş gidişlerle şaha kalkıyor. Çocuk şakıyor adeta.

Bu blog işlevini tamamladı diye düşünüyorum bazen. Belki gitmek zamanı yaklaşıyor... Kimbilir?

1 Nis 2011

Ağlamayan Çocuğa Meme Yok Mu Soruyorum Sayın Okuyucular.

Ağlayabilenlerden misiniz?Ağlayarak, sızlayarak ilgiyi alabilengillerden misiniz? Siz daha ah demeden insanların yardıma koştuklarından mısınız?

Yoksa dik duruşlu, kendine yeter görünüşlü olup da kimsenin acaba bir sıkıntısı var mıdır demediği tiplerden misiniz? Bariz sorununuz olsa ve gözükse bile aranıp sorulmayanlardan mısınız?

Hangisi iyi sizce?

Çocukluk geçtikten sonra meme için ağlamalı mı hala? Çekip almalı mı? Yoksa artık memeyi bırakmalı mı?