27 Haz 2011

Bir Kar Masalı Röportajımız Star Gazetesinde...

Hafta sonu çok dinamik bir ekibe proje yönetimi anlattığım için yoğun geçti, gelip de bloga haber verecek fırsatım olmadı bir türlü...

Bir Kar Masalı'nı biliyorsunuz dostlar. OIP ve Esra ile beraber yapmış olduğumuz bir çalışma. Geçenlerde Ceyda Düvenci sağolsun twitleyince tekrar gündeme gelmiş oldu. Giyindik, buluştuk gazeteci arkadaşla, sonra da anlattık anlattık. Eve yakın yerde buluştuğumuz için Ela'yı da götürme şansım oldu. Diğer arkadaşlar işter  geldiklerinden çocukları getiremediler ama keşke Çağan ve Ada da orada olabilseydi. Haberin çıkmasına çok sevindim, görülmüş, önemsenmiş olmak ne güzel. Benim için bir büyük sevinç de kızımla beraber fotoğrafımızı görmek oldu.

Haberin tam metni şurada: Biri resimlemiş, biri yazmış, diğeri de programlamış. (Bir blogcu bir blogcuya gel beraber bir kitap yapalım demiş.)

Tabi bir halk kahramanı olan OIP de uçarak geldi ve kameralara poz vardi. Süper kahramanların hali başka tabi. Onun Clark Kent halini bilmek çok ayrıcalıklı bir his veriyor bana...


İşte bu da benim kuzum, pek güzel poz vermemiş mi?













Röportaja gelirken OIP Bir Kar Masalını renkli olarak bastırıp getirmiş beş tane(Bir tanesi bizde, Ela açıp okuyor) . Gerçekten insanın elinde görmesi çok başkaymış. Umarım bir an önce basılı halini de görürüz.

Bir Kar Masalı'nın e-kitap hali için tıklayınız: Bir Kar Masalı

Bu güzel röportajı yapan Star Gazetesine, Aslı Hanım'a ve sabırla fotoğraflarımızı çeken arkadaşa çok teşekkür ederiz.

26 Haz 2011

Uçurtma...



belki de aldatıldık
belki dünya hiç dönmüyor
imkansız yanıldılar
ölüm yok
ölünmüyor
imkansız ah imkansız

gel uçurtma bayramları var
haydi sevin de gel
ölümsüz özgür çocukluğuna
yeniden yol ver
haydi koş
haydi gel
bir avuç sevinç al annenden
bana da biraz ver
öylesine öylesine yalnızız ki

şu koskocaman şehir ve biz bak ne olur
bari sen gel

20 Haz 2011

Çocuklara Ne Yediriyoruz, Ne içiriyoruz? Organik mi, Doğal Tarım mı, GDO mu, GDOsuz mu? Ya da ne olacak bu dünyanın hali?

Az önce eski yazılarımdan birine yeni bir yorum geldi. Ek Gıdaya Geçiş Mimi Ece Hanım sormuş, başladığınız gibi gittiniz mi diye. Kısaca beni fazlaca huzursuz eden bu konuyla ilgili görüşlerimi yazayım.

Bir proje yönetimi dersindeydi. Bazen hayat insana en olmadık yerlerde bir cümle söylüyor, o cümle sizde kalıyor. Çünkü içinizle dışınızla özünüzle onun doğru olduğunu biliyorsunuz. Şöyle bir şey...

Birleşik kaplar düşünün. Biri siz, sonra aileniz, sonra işiniz, sonra ülkeniz, sonra dünya, hayvanlarıyla, bitkileriyle havasıyla suyuyla, sonra evren... Genişleyen bir ağ düşünün. İşte bu bileşik kaplarda bir sıvı hayal edin. Bunlardan bir tanesindeki kaçak, diğerlerinin su seviyesinin düşmesine neden oluyor. Tercümesi şu:
Eğer hayatınız iyi gitmiyorsa kendinize zaman ayırmıyorsanız
ya da kendinize ayırıyorsanız ama ailenizi( büyük anlamda, sevdikleriniz, eşiniz, dostlarınız yakınlarınız) ihmal ediyorsanız
ya da o alanda sorunununz varsa, içinizi yakan bir iletişimsizlik varsa
ya da aileniz de iyi, siz de iyisiniz ama ülkede bir savaş sürüyorsa bir yerlerde
ya da bir köpeğe kötü davranılıyor, kediler eziliyorsa, yunuslara eziyet ediliyorsa
ya da bir nükleer sızıntı oluyorsa
ya da siyanür tankları sızdırıyorsa göz göre göre
ya da bir yerlerde bir haksızlık yapılıyorsa bir katliam, soykırım,
Ya da hava kirleniyorsa, sular içilmez hale geliyorsa.
Öyle ki biz suları tuvalete sifon diye çekerken bir yerlerde temiz su kaynağına ulaşsa yaşayacak olan çocuklar ölüyorsa..
Karamsar oldu kusura bakmayın. Eğer bu alanlardan birinde ihmal varsa diğerlerinde mutlu olamazsınız. Bir yerden dönüp gelip sizi vurur.

Dün parktaydık. Mısır satıyordu bir amca. Anneler yiyor, çocuklar yiyordu. GDOsuz mısır var mı?  Ben küçüktüm, Ankara'da anneannemlerde mısırcı amcanın geçişini beklerdim. Ne lezzetlidir o mısır, ne güzeldir süt mısır adı bile güzel. Yok. kalmadı artık. Çocuğum o mısırdan isteyince ne diyebilirim? Benim de canım çekmişken. Hayır yavrum. Peki çubuk kraker? Yılların çubuk krakeri masum mu? İçinde ne var?

Artık bütün gıdaları organik almıyoruz. Kayınpeder ve kayınvalide ziraatçı oldukları ve çok da işin içinde oldukları için bildiklerimiz var. Mevsiminde pazardan almaya gayret ediyoruz sebzemizi. Normal tavuk yedirmiyoruz Ela'ya. Köy tavuğu geliyor, organik almaya çalışıyoruz. Ama biz yiyoruz. Sebzeleri pazardan alıyoruz ama ne tarım ilaçlarını biliyoruz üzerlerindeki, ne de organikler ne kadar organik bilmiyoruz. Süt, çiğ sütü yazlığa gitttiğimizde alıyoruz egenin bir köyündeki inekten. Burada pastörize içiyoruz. Demem o ki, bireysel olarak yapılacak her hareket aslında bir kendini kandırma, aslında zararın neresinden dönsem kardır psikolojisi. Bir çocuk bunları yemese ne olur? Yığınlar ucuz diye meyve sularını hüpletirken, yapay tatlandırıcılı, fruktoz şuruplu tatlıları, şerbetleri yerken, fast foodları tüketirken. Meyvelerin üzerinde ne idüğü belirsiz bakterirler, ilaçlar fink atarken. Boşa kürek.

Daha köklü bir değişime ihtiyaç var. Sadece biz değil, sadece ülkemizi değil dünyayı kapsayacak bir reforma ihtiyacımız var. İnsanların canının, sağlığının hızlı kar etmekten önemli olduğunu görecek yeni bir ahlak anlayışı gelmeli. Anneler iktidara gelmeli önce. Çocukları, hepimizin çocuklarını düşünecek anneler. Politik açıdan sağ, sol, odur budur demeden. İçine ettiğimizin aslında çocuklarımızın yediği içtiği olduğunu görecek annelere ve babalara. Sen bunu yapmıştın, biz de bunu yaptık demeden.

Anlamak zorunda kalacağımız günler gelmeden anlasak keşke.


Kızılderili deyişiyle bitirelim:

Yalnızca son ağaç kesildikten, son ırmak zehirlendikten, son balık yakalandıktan sonra... Ancak o zaman paranin yenemeyeceğini anlayacaksınız.

17 Haz 2011

Yeni Anneye : Tutulamayacak Öğütler...

Ey genç anne... Gazı da geçiyor, uykusu da geliyor. Üstelik ne istediğini anlar hale geliyorsun. Sonra oturuyor bir gün, sonra yürüyor. Sonra koşuyor, sen de onunla koşuyorsun. Konuşuyor bıdır bıdır. Bilmediğini sandığın anılarını anlatıyor. Yüzüne gülüyor, seviyorum diyor, sarılıyor. Sevmiyorum diyor, küsüyor, dudağını büküyor. Çişini söylüyor, uykum geldi diyor. Uykusu geliyor, uyumamak için, acıktım/çişim geldi/susadım diyor. Benim bildiklerim daha bu kadar...

Sonra anne bakıyor, inanamıyor geçen zamana. Arkadaşıyla telefondayken yeni bebek kokusu geliyor. Bebek izin vermiyor konuşmaya. O koku başını döndürüyor annenin, o minicik elleri ayakları. Keşke daha çok koklasaydım diyor... Doya doya koklamış olmasına rağmen. Uykusuzluk, gaz filan unutuluyor da o burun sızlatan koku unutulmuyor. Ne ilk bakışı, ne ilk gülüşü.


O yüzden endişelenmeyi bırak ve yavruyu kokla diyeceğim. 
Bana da demişlerdi.
Ben de söyleyeyim...

15 Haz 2011

Delirmemizi Önleyen İnsanlar...

Annelik geçici delilik hali bir bir şey. Anne dediğin -en azından çevremdeki anneler ve ben- gerçekten küçük şeyleri çok büyütüp endişeyi abartma haline geçebiliyoruz. Bir kere Ela düşmüştü, daha yeni yeni yürüyordu o zamanlar. Bir kere değil defalarca düştü. İşte bir seferinde dudağı patladı ve kanadı. Öyle dışardan belli olan bir durum olmadı, aldım kucağıma, dişine bir şey olmuş mu diye baktım, sonra rahatladım filan. Ama ilk anda kanı görünce bir anda bir alarm çalıyor bedende. Onun gibi bir hisden bahsediyorum. Benzer bir hisse bir adet kesme şekeri götürdüğünü görünce de kapılabiliyorum filan filan.

Eğer çevrendekiler de senin gibiyse, bu duygunu destekler nitelikteyse olay olumlanıp olumlanıp daha da büyük hale geliyor. Şöyle bir görüntü hayal edin. Bir masa örtüsü olsun, üzerinde cam bardaklar... Siz azıcık çekmişsiniz bir ucundan ama henüz büyük tehlike yok. Sizinle beraber üç beş on kişi daha çekiştirirse her şey devrilecek... Ama masanın ucunda bir kişi daha var. Ve masa örtüsünün kopup gitmesini o engelliyor. Yatıştırıcı, sakinleştirici, genelde aykırı ama başka açıdan baktırıcı o kişi.

Çok garip bir yerden anlattım ama ben o insanları çok seviyorum. Senin kopup gitmene izin vermeyen. Bazen kendini bir drama gömülüp dağılıp gitmeni bir gülüşle engelleyen. Bazen bir öyküyle, bazen yerinde bir espriyle. Senin duyguna aynı şekilde karşılık vermeden, o dramın içine çekilmeden. Karşıdan bakarak ama yanında.

Böyle insanlar lazım bize. Kendi küçük dünyalarımıza gömülmüş yaşarken göremediklerimizi gösteren. Duygusal insan duyarsızlığı diye bir şey vardır. Kendi duygularını aşırı önemseyen, kırılgan kişilerin çok empatik, başkalarının hislerine saygılı olacağını sanırız. Oysa gerçek genelde tam tersidir. Kendi duygularına gömülmüş, onları dünya meselesi gibi yaşayan kişi başkalarının neler hissedebileceğini pek düşünmüyor. O halde kalmamak gerek. Çocuklarımıza bunu öğretmek gerek ilk. "İnsanın sonsuz acısı" hislerine tutunmamayı. Duyguyu görmeyi, koklamayı ama takılıp kalmamayı.


Denge insanları lazım bize. Daha çok kahkaha, daha çok kendiyle dalga geçme hali.

13 Haz 2011

Çocuklu Ailenin Yağmurlu Haftasonu ve 2.5luk bir Kriz .

2.5 yaşını bitirmesine günler kaldı Ela'nın. İlk kez bu hafta biz de iki yaş krizi kapıdan baktırır, kazma kürek yaktırır diyebileceğimiz dönemin canlı şahitleri olduk. Cuma günü başladı ve bu sabah itibariyle (umarım) evi terk etti bu kriz hali.

Cumartesi sabahı 6:20de uyandı kızım. Uykusuzluk. Alarm 1. Ela'nın dedesi Ela için koli göndermiş, içi yemek dolu. Kargoyu bekliyoruz, gelmedi, hadi gidip alalım ordan parka gideriz en azından yürürüz dedik. Çıktık. Kargoda dediler ki dağıtımda eve dönün. Eve döndük ama Ela tabi gıcık oldu haklı olarak. Babayı eve yolladık, anne kız biraz dolaştık. Koli geldi. Köy tavuğu. Çıkan her malzemeyi ince ince, böl, buzluğa at. Ela hanım hapııır hupuuur yesin. Köy tavuğu bildiğimiz tavuktan başka bir hayvan adeta. Öğle uykusu. Erken uyandı. Alarm 2. Hadi Nezahat Gökyiğit'e gidelim. Yağmur yağdı dindi, en azından yürüyüş yaparız diye evden çıktık. Evde durulacak gibi değildi. Huzursuz, uykusuz, inatçı. O tiz sesler kimden geliyor? Allah'ım bu benim çocuğum mu hisleri... Dışarı çıktık vee yağmur başladı. Göze alamadık yağmurda gezmeyi. Çıkmış da bulunduk. Hiç mi hiç sevmememize rağmen istikamet Paladium.

Ama o da ne... Herkes böyle düşünmüş olacak ki yerin altına indikçe iniyoruz ama otoparkta yer yok. Ve arabada neredeyse her konuda olay çıkaran bir güzel. Camıım aç. Koltuğumu bağlamak istemiyorum. Onu istemem, bunu istemem. Parrrrk isterim. Otoparktan çıkıyoruz. O sırada arkadaşım Y. arıyor. Ataşehir'e doğru gidiyoruz. Bir yerden tesadüfen bir sol yapıyoruz ki Ela bağırıyor, anneaaa park! Artık yağmur filan neyse göze alıp parka gidiyoruz ve neyse ki yağmur duruyor. Salıncak, kaydırak ıslak. Ama abla salıncağı hafif nemli. Kapşonlu montu koyup, Ela'yı çoook hızlı, daha hızlı sallıyoruz. Sonra Y ve A geliyor. Ela Y'nin montunu giyiyor ve dünya tatlısı bir elf kızı oluyor bir anda.

Çin lokantasına gidip bir şeyler yerken, Ela çubuklarla kılıç sallıyor. Doğa'nın anne ve babası da katılıyor bize. Yedikten sonra tabi ki... tekrar park. Tekrar sallanma ama bu defa parkta ablalar var. Biraz daha oynayalım derken Y bizi onların sitesine çağırıyor. Gidiyoruz. Oradaki çocuk parkı daha bir güzel. Kumlar incecik. Halk parkı gibi değil. Ela akşam 10a kadar bayıla bayıla oynuyor. Büyük abi ve ablalarla beraber dönen şeye biniyor, deli gibi dönüyorlar ama gıkı çıkmıyor. Mutlu, hem de çok. Sonrasında Y'lere gidiyoruz ve orada dünya tatlısı bir kedi, köpük var. Ela ve köpük iki kedi mırıl mırıl oynuyorlar. Mest. Gece 11i buluyor dönmemiz. Babasıyla birbirimize bakıyoruz. Yarın en azndan 8e kadar uyur di mi tabi canımmm.

Ama sabah ışıkları yüzümüze vuruyor. Saat 6:20 Nöbetleşe uyuyoruz ama o uykusuz, biz perişan. Öğlene kadar durumu idare ediyoruz. Git gel derken Öğlen oluyor. Ela uyuyor. Ben yatağa düşüyorum. 1.5 saat bile olmadan uyanıyor. Neden? Gerçekten az uyuduğu bir gün. Nezahat Gökyiğit'e gidiyoruz. Hava kapalı ya sanki bizden başka giden olmayacakmış gibi bir his... Ama dışarı çıkınca güneş açıyor ve parkta arabayı koyacak yeri zor buluyoruz. Geziyoruz, yürüyoruz, ördeklere bakıyoruz. Çocuk parkında çok eğleniyoruz. Termosta çayımız var. Suyumuz, meyvemiz, sütümüz tam. Oynuyoruz, sonra Ela'nın amcası geliyor. Tırman, zıpla, koş oyna. Sonra Adana Dostlara gidiyoruz. Ela ilk kez kaydırağa tersinden çıkıyor. Oyun alanında oynuyor. Hatta köftesini orada yiyor. Ama krizler başlıyor. Üst kata çıkmak istiyor. Açık olan değil kapalı suyu istiyor. İstediği her şeyi tutkuyla çılgınca istiyor, istiyor. İlk seçin sonuçları kulağımıza çalınmaya başlıyor. Zonguldak'ı duyuyorum. Şaşırıyorum. Sonra seçim damgasını vuruyor akşama.

Eve geliyoruz. Bütün gün açık havada koşturmuş uykusuz bir çocuğun baygın gitmesi gerekmez mi? Üç günün olaylarıyla harmanlanmış iki masal. Bir de üstünü ninni masal, yani Evren'le OIP'in ninnisini söyledim. Nihayet uyku ama madden ve manen tükeniş.

Sürekli inat. En ufak şeyde ağlama. Tiz ince çığlıklar. "Üstünde durmazsak geçer mi" algoritmasının pratikte uygulamasının olmaması. Dikkat dağıtma filan derken. Krize tek bulduğumuz çözüm yollara düşmek... Yaşasın parklar ve bahçeler. Dışardayken iyiyiz. Misafir geldiğinde bizden iyisi yok. Ama bazen gerçekten... Pedegoga mı gitsek yoksa önce ben psikologa mı gitsem diye düşünürken buldum kendimi. Sinir krizinin eşiğindeki anneler diye film çekmek istiyorum. Aslında böyle yazınca ortada hiç bir şey yok. O manik depresif hal yorucu. Bir an melek bir yavruyla sırdaşsın, mutlusun. Bir sonraki an içine cin kaçmış gibi bir çocuk.

Duygusal dönme dolap. Sabır sabır. İçte bir benlik daha var ve iyi ki, "bak inatlaşmaya başlama karşındaki 2.5 yaşında bir çocuk" diyor. Sürekli bir şeyler öğreniyor. Gözümün önünde takla attı. Her gün bir beceri, her gün detaylı hikayeler. Unuttuklarımı hatırlatma, sohbet, macera. Dur... İnsanın kendi duygu kontrolü çok önemli. Etkiyle tepki arasına zaman koy... Tepkiden önce düşün. duygunu dinle. O duyguyla yanıt verme. Analiz et. En iyisi bu mu? Ama bazen zor.

10 Haz 2011

2-5 Yaş Arası Çocuklar... Çocuğunuz bunları yapıyor mu gerçekten?

Sabah sabah friendfeedde gördüğüm bir haberi paylaşmak istiyorum. 2-5 Yaş arasında olup da aşağıda sayılanları yapma yüzdeleri şöyleymiş:

Teknik Beceriler:

Bilgisayar faresi kullanabilme                                     %69
Bir bilgisayarı kapatıp, açabilme                                %63
Basit bir bilgisayar oyununu oynayabilme                  %58
Mobil arama yapabilme                                           %28
Web sayfası açabilme                                              %25
Akıllı telefon ya da tablet(ipad gibi) kullanabilme       %19
Web siteleri arasında gezebilme                                %16
En az bir web sitesi adresi bilme                               %15
En az bir e-posta adresi bilme                                  %5

Yaşamsal Beceriler

Yapboz yapabilme                                %77
Kendi isminin yazılı halini tanıyabilme     %66
Bisiklete binebilme                                %52
Ev adresini bilme                                  %39
Adını ve Soyadını yazabilme                 %37
Kendine kahvaltı hazırlayabilme            %27
Yardımsız/desteksiz yüzebilme             %20
Kendi ayakkabı bağlarını bağlayabilme   %11

E ne diyosunuz bu oranlara? Artık ayakkabılarımızı bağlamayı bilmeden web sitelerinde gezip ayfon kullanabiliyor muyuz yani? Makalenin tamamı şurada var: AVG Digital Skills Summary

Oldukça ilginç başka istatistikler de var. Bu araştırma Kuzey Amerika, AB, Japonya gibi ülkelerde yapılmış. Sayılardan da belli.

Ama kızıma bakınca şunları yapabildiğini görüyorum.


Bilgisayar faresi kullanabilme :     Laptopun touchpadini kullanıyor.                               
Bir bilgisayarı kapatıp, açabilme                               Yapıyor.
Basit bir bilgisayar oyununu oynayabilme                  Yapıyor
Mobil arama yapabilme                                          Eh işte.
Web sayfası açabilme                                              Youtube sayılırsa evet.
Akıllı telefon ya da tablet(ipad gibi) kullanabilme      Bana öğretiyor
Web siteleri arasında gezebilme                                Daha değil
En az bir web sitesi adresi bilme                               1 tane biliyor
En az bir e-posta adresi bilme                                 Bilmiyor.


Yapboz yapabilme                                Yapıyor
Kendi isminin yazılı halini tanıyabilme     Yapıyor
Bisiklete binebilme                                hayır
Ev adresini bilme                                 hayır
Adını ve Soyadını yazabilme                 hayır
Kendine kahvaltı hazırlayabilme            bir muz alıp yemek sayılmaz herhalde di mi?
Yardımsız/desteksiz yüzebilme             hayır
Kendi ayakkabı bağlarını bağlayabilme   hayır.

Elbette daha küçük ama yaşamsal beceri kısmında bu kadar çok hayır düşündürttü beni. Mesela ev adresini öğretmek önemli olabilir. Bağcıklı ayakkabımız yok, cırt cırtları açıp çıkarabiliyor ayakkabısını. Düşünmek lazım. Teknolojiyle geç tanışmaları iyidir diye düşünen bir kişi değilim. Yine de bu tablo beni sarstı.  Ela çoğunluktan farklı değil, eğer teknolojik ülkeler kapsamında düşünürsek. Anne baba yazılım, iPhone/iPad işlerinde olunca birazı doğal ama yine de...

Ne düşünüyorsunuz?

6 Haz 2011

Yetişkin Olmak Ne Demek?

Küçükken ayrım çok açıktı. Bir biz çocuklar vardık, bir de yetişkinler. Anneler, babalar, büyükler. Biz bazı şeyleri anlayamıyorduk, yaramazdık, söz dinlemezdik, bazen usluyduk, oturaklıydık ama delişmendik. Büyükler daha tutarlı gözüküyordu oradan bakınca. Karakter denen bir şey vardı mesela, o karakter neyi gerektiriyorsa onu yapıyordu büyükler.

Çocukluğun ne zaman bittiğini, yetişkinliğin ne zaman başladığını merak ettim. Değişik ölçüleri olabilir. Kendi paranı kazandığında, kendi evine çıktığında, çocuğun olduğunda gibi. Şimdi düşünüyorum da yetişkin olmak başka bir şey. Yaşla, kazanılan parayla pulla ilgili değil. Belki bazılarının hiç gelemediği bir aşama. Sorumlulukların olduğu bir yer, tutarlılıkların. Kendi zaaflarını başkalarına yansıtarak içindeki karanlığı hafifletmeye çalışmaktan vazgeçtiğin yer.


Bilmiyorum. Var mı iyi bir tanımı olan?

Amasra, Safranbolu, Gideros, Cide









3 Haz 2011

Çocukla Gezi Rehberi

Bazen o kadar çok yazacak şey oluyor ki... Hangisinden başlasam döngüsüne girip çıkamıyorum. Başlasam benden zaman isteyecek bir gezi yazım var mesela. Safranbolu, Amasra ve Gideros, Cide...

Aldık sevdiğimiz arkadaşlarımız, aldık kızları, Ela'yı ve Doğa'yı yollara düştük. Bu sene baharın hali belli. Oldukça yağışlı bir tatil oldu. Yağdı, durdu. Yağarken oturduk, durunca yürüdük. Fotoğraflarla bezenmiş güzel bir yazı yazma isteğim var ama... zor gibi duruyor.

Öncelikle bu tatilde iki aile gitmesen asla yapamayacağımız pek çok şeyi yapabildik. Mesela o müthiş balık/salata akşamlarında bütün büyükler aynı anda masadayken yemeğimizi yedik, sohbet ettik. Doğa ve Ela ortalarda oynadılar, arkadaş buldular, masada resim yaptılar beraber. (Hatta Doğa gerçekten çok güzel bir resim yaptı, saklıyoruz.) Ela garsondan gidip gidip yeni kağıt istedi. Ve çok eğlendiler... Yollarda şarkı söylerken eğlendiler, biz kızlar önde babalar arkada ansiklopediden (yol boyu baştan sonra 2 kez okundu ve ezberledik, kültürlendik:)  parçalar okuyup/uydururken eğlendiler. Beraber uyudular, uyandılar. Safranbolu'da hafif yağmur çiselerken biz çocuklarla oturduk, büyükler gezdi, biz gezdik onlar oturdu. Nöbetleşe aktivitelerde bulunduk.

Üstelik tatile gittiğimiz gibi Ela'nın ateşi çıktı ve boğazı kırmızı oldu. Buna rağmen keyfinde ve enerjisinde bir kayıp yoktu. Ben başında nefesini dinlemekten biraz uykusuz kaldım. Enerji yüksek olunca vız geliyor insana. Annemler geldi. Gideros'a hep beraber gittik. Doğa ve Ela'nın annemle muhabbeti de ayrıydı. Anaokulu gibi dizilmişler, masal dinliyorlar. Görülesi bir manzaraydı.

Ve tabi Gideros... Her gidişimde orada kalmak için derin bir istek duyuyorum. Rüyalardaki mekanlar gibi. İnsan ara ara gidip arınıp gelecek.

Safranbolu'da gezmek için golf arabaları vardı. Kimin aklına geldiyse bin yaşasın. Çocukla gezmek için çok pratik oldu yağmur altında.


Şimdilik bu kadar, devamı gelecek...