27 Ağu 2011

Oynadığımız Oyunlar...

Bir kaç gündür anne baba ikilisi olarak grip olduk. Komik bir durumumuz var. Birimizin ateşi çıktığında diğerininki düşüyor. Birimiz terlediğinde diğeri üşüyor, Sonra yer değiştiriyoruz. Çocuk sahibi olan kişinin vay hastayım yan gelip yatayım deme durumu olmuyor. Ki işler de, dur bekle, iyileş demiyor. Dolayısıyla, bir kaç gün yavruyla çok iyi ilgilenemedik. Biraz lego, biraz kendi takılma, biraz kitap okuma ve biraz da çizgi filmlerle geçiştirdik. İlk kez bu kadar çizgi film izliyor Ela. Happy Feet isimli penguen filmini izledi. Laptoptan izledi, geçti karşısına dans etti, biz de uzanmış olduğumuz koltuklardan bakakaldık. Allah hastalara tez zamanda şifa versin. Bugün en derinden dilediğim dilek bu. Dedem ameliyat olmuş, ne olur hızla iyileşsin, ayağa kalksın. Tekrar gezelim beraber. Arkadaşlarımız iyileşsin, hastalıklar bizi terk etsin.

Oyunlara gelince... İlacın etkisiyle biraz kendime gelir gibi olunca, iki günün suçluluğu eklendi, Bugün her zamankinden farklı oyunlar oynayalım dedik.

1- Masal canlandırma








Bu hemen hemen her gün değişik seviyelerde yaptığımız bir şey. Okuduğumuz bir kitap ya da masal olabilir. Ela illa ki canlandırmak istiyor. Tiyatrocu mu olacak? Bugün hamur ve legoları kullanarak aslen babamın uydurduğu masal olan ıssız adayı canlandırdık. Bir ara masalı anlatırım.

2. Meraklı Minik düzenlemece

Meraklı Minik kartlarını vakit buldukça lamine ediyorum. Ama onlar sonra hep beraber bir kutuya giriyorlar. Lamine etmek bir işe yarıyor mu hiç emin değilim. Gaza gelip aldım, boşa gitmesin diye ara ara bulduğum şeyleri sokuyorum laminasyona. Neyse. Oturduk onları türlerine göre ayırdık, sonra gereksiz olan başka kartları ayırdık ve attık. Düzenlerken eğlendik. Sonrasında Ela düzenlediklerimizi bozdu, ben kızdım, o kızdı. Sonra beraber topladık, barıştık.

3. Meraklı Minik kartlarıyla oynamaca
Eşleştirme oyunu oynuyoruz. Bir de popo bulmaca dediğimiz oyunu.

4. Bowling. Zamanında pazardan aldığım plastik labutları dizip devirdik. Sürekli düzeltmek sıkıcıydı.

5. Ela ve babası tiyatroya gitmişler oyunu. Tiyatroda sahnelenen oyunu şarkı şeklinde söyledi. Figüran olarak katıldık.

6. Akdeniz mavi yolculuk

Bu nasıl çıktı bilmiyorum. Ben sırtım ağrıyor, koltuğa uzanıyorum demiştim ki, Ela geldi anne burası gemi olsun  dedi. Gemi olunca, babası da geldi, koltukla yolculuğa başladık. Önce yunan adalarında durduk. Babasıyla Ela gezmeye gittiler. Sonra İtalya, ispanya derken, hem çok eğlendiğim hem de koltuktan kalkmadan oynadığım bir oyun olduğu için çok memnun oldum.

Yaratıcı bir insan değilim, bazen oyun bulmak çok zor oluyor. Zorlanan başkalarına faydası olur diye yazmak istedim. Siz de yazarsanız çok memnun olurum...



.

15 Ağu 2011

İyi annelik mükemmele uzaklıkla ölçülür

İyi annelik mükemmele uzaklıkla ölçülür. Mükemmel, önümüze konan bir ideadır. Başkaları tarafından şekillendirilir ve mutlaktır. Eğilip, bükülmez. Kristal gibidir, her daim derli toplu ve tutarlıdır. İyi anne kristal olamaz. Olsa olsa kulak memesi kıvamındadır. Onu tutturamayanlar için, oyun hamuru kıvamındadır. Bütün gün şekilden şekile girer. Alınmaz, kırılmaz, eğilip bükülmekle, parça parça olmakla sorunu yoktur. Her şekle girse de akşam olduğunda kutuya girdiğinde eski şeklini, rengini bulmuştur. Her renge girebilir, her renkle karışabilir. İyi anne oyun hamuru gibi bir şeydir.

Cumartesi günü zor bir gün geçirdik. Öğle uykusu uyumak istememe, uykusuzluğun getirdiği huysuzluk ve doğuştan gelen inatçılığın güçlü bileşimi. O kadar sinirlendim, o kadar sinirlendim ki. Kendi kendime şaşırdım. Kendimle sohbet edecek kadar da kendimdeydim üstelik. Nedir dedim, seni bu kadar kızdıran. Her dediğimizin tersini yapması mı, nedir? Sonra şunu fark ettim. O inat ettikçe ben bunu şımarıklığın izleri, bozulan düzenin izleri olarak görüyorum. Sınır koymam gerektiğini düşünüyorum. Yapamadıkça içimdeki "kötü annesin sen" hisleri büyüyor. Teessüf ettim kendime.

İnternette bir şeyler okudukça, eski defterleri açtıkça gerçek yüzüme vurdu. Asıl inatçı siz olmayasınız diyordu yazının biri. Az inatçı, az tutturuk değilim. Üstelik bu kötü bir şey de değil hani. "Hayır diyorsam hayır"dan sağlam felsefe var mı? İnsanın istemediği şeye hayır demesi ve gerçekten neyi istemediğini bilmesi bir çeşit bilgelik değil mi. Güçlü irade. Kısacası adına inat değil de çocuğumun iradesi pek güçlü deyince resim biraz şekil değiştirdi. Hem okudum ki uzun süre odaklanabilen, odağı güçlü kişilerde bu inat şeysi daha fazla olurmuş. Ela'nın babası kadar uzun süre odaklanıp, ne istediğini bilen ve bu konuda çalışan bir kişi daha tanımıyorum. Ona mı benzeyecek, benzesin. O da az inatçı değil zaten... Kısacası, kendimi ikna ettim, durumla barıştım.

Ertesi gün çok daha güzel geçti. Elimden geldiğince seçenekleri ona bıraktım. Yüzde yüz kararlı olmadığım her konuda esnedim. Sabah arkadaşlarla buluştuk, güzel geçti. Öğle uykusu konusunda yolda uyuma/uyumama durumu oldu yine. Eve gelince uyumak istemedi, kitap okuyup yavru aslan taklidi yaparken uyuyakaldı. Bütün gün legolarla inşa işindeydik.

Sonra ben Ela oldum, Ela anne oldu. Animal boogie kitabını bana okumaya başladı. Bi de eliyle gösterip okumuyor mu? "şeyyk şeykk bogi bogi bogi... yavrumm önce resimlere bakalım, bak bakalım burda biri saklanıyor..." Ben de Ela olarak elimden geleni ardıma koymadım. Ağladım, sızladım, pelüş oyuncakları banyoya sokacağım diye ısrar ettim. Ela ısrarla, "ama yavrum onlar ıslanır, kurumaz" diye plastk ördekleri verdi durdu. Pek müşfik, pek tatlıydı. Lokum lokum yiyesim geldi....

Okuduğumuz her kitabı otomatik olarak canlandırmak istiyor. Dün meraklı minikte kara kulak kedileri vardı. Çizgi hikayede anneleri önden gidiyor, yavrular arkadan geliyor, çok da sade bir hikaye. Onu canlandırdık. Tostoraman'ın yavrusu ya da yavru ahtapotu ya da küçük ayıları canlandırdıklarımızı saymıyorum bile.

Tabi, bu iki gün arasında ilk gün çok uykusuz olduğumu, ikinci günse fedakar birisi tarafından saat 9:30a kadar uyutulduğumu (Ela 7'de kalkıyor) belirtmem gerekir. Uyku en belirleyici faktörlerden biri.

Diyeceğim o ki salabildiğimiz kadar salmalı. En azından ben bundan böyle daha da geniş olmaya çalışacağım. Buraya yazmak kolay, bakalım gerçekte nasıl olacak. Gelişmeleri anlatırım.

sevgiler.

13 Ağu 2011

Somali'de 3 Aç Türk: Hepsi kardeşimiz...

Şaka gibi, karaip korsanları gibi, başka bir yüzyılda yaşıyormuşuz gibi... Ama değil. Çok sevdiğim arkadaşım Banu'nun kardeşi ve diğer iki arkadaşı 11 aydır Somali'li korsanların elinde.

Arkadaşımın dilinden şu adresten okuyabilirsiniz:  Somali'de 3 Türk neden aç?

Kendi kardeşinizi düşünün. Bir gün değil, iki gün değil, bir hafta, bir ay değil... üç aydır haber alamamayı. Eşinizin orda olduğunu düşünün ve o yokken bebeğinizi kucağınıza aldığınızı...

Biz Ne Yapabiliriz?

Dilekçeleri doldurabiliriz. Dilekçeler...
Bloglarda, twitterda ve ekşi sözlükte paylaşabiliriz... Sosyal Medya
Basından tanıdık yazarlar varsa, dikkatlerini çekmeye çalışabiliriz...  Basın

Lütfen duyurmamıza yardım edin. Twitter'da yayın... #somalide3acturk

.

8 Ağu 2011

Çocuklarla Yaşanan Krizleri Çözerken... Duygusal İp Üstünde

Geçenlerde Pratikanne yeni tasarımlı blogunda çok güzel bir yazı yazmış: Çocuklarla Uzlaşma Dersleri. Proje yönetimi eğitimlerinde müzakere taktikleri konusu geldiğinde son dönemlerde hep evdeki olaylardan da örnekler vermeye başladığımı farkettim. Sağlam bir müzakereci kızım. İnatçı, iddacı, geri adım atmaz, aynı talebi yedi yüz bin kere sıkılmadan söyleyebilir...

İki buçuk yaşında çocuğu olup da ağlama krizi, inatlaşma, bağırma çağırma vb yaşamayan azdır tahmin ediyorum. Yaşamayanlar da yaşayacaklar muhtemelen. İlk ergenlik krizi, ilk bağımsızlaşma bireyselleşme. "Bireyselleş evladım da bugün başım ağrıyor, alçak sesle bağırsan"... olmuyor. "Ama anne ben yüksek sesle bağırmak istiyorum, canım istiyor, içimden geliyor" diyor minik birey. Öyle olsun.

Bu gibi durumlarda yapılabilecek önerilerin büyük çoğunluğunu Pratik anne dile getirmiş zaten. Benim söyleyeceğim başka bir konu. O önerileri düşünecek, uygulayabilecek bir halde olmak her zaman mümkün mü? Ya da ne yapsak da anne baba olarak iki buçuk yaşımıza geri dönmesek?

Yanıt veriyorum:  DUYGUSAL DENGE...

Birisi evde durduk yerde bağırırken, ağlarken, yerde tepinirken bundan duygusal olarak etkilenmemek zordur. Bu durum bizim de içimizde bazı düğmelere basar, karşı duyguları uyandırır. Eğer biz de karşımızdaki minik birey gibi bunları kontrol edemez ve kaptırırsak vay halimize. Kendimden bildiğim şeyler şunlar: Açsam, yorgunsam, stres altındaysam bu kontrol durumu çok fena patlıyor. O nedenle, yapmam gereken şey, gerekli zamanlarda dinlenmeye zaman ayırmak, uyumak gibi pratik önlemler. En önemlisi de  stres yaratabilecek ortamları kontrol etmeye çalışmak. Benzer şekilde Ela'nın da uykusunu almış, karnı tok, rahatlamış olmasına dikkat etmek.

Hayatı basitleştirmek, sadeleştirmek gerek. Çok dolambaçlı planlar, aşırı yorgunluk yerine daha sakin, daha düz programlar yapıp mutlaka ayakları uzatmaya vakit yaratmak gerek. Evdeki olumlu, sakin atmosfer yediği yemek kadar (hatta belki daha fazla) önemli. Ağlamaya verdiğimiz tepkiler : ne olur sussun!, aman çocuğum ağlıyor demesinler! çevre ne der! neden ağlıyor ben beceriksizim! beni kastediyor! benimle uğraşıyor! bir an önce susmalı dayanamıyrum! gibi tepkilerin tamamı bizimle ilgili.  Kendi yorgunluğumuz ve stresimiz nedeniyle, sorunu çözmek yerine yara bandı yapıştırıp unutmak istememizin göstergeleri.

Stresimiz, yorgunluğumuz bizim sorunumuz, yavrunun değil. O nedenle dinlenmeli ve rahatlama taktikleri bulmalı. Her insanın farklıdır, kimi kitap okur, kimi yüzmeye gider. Baş başa kalacak anları yaratmak gerek. Enerjinizi çekecek kişi ve aktivitelerden uzak durmayı, bunları yönetmeyi bilmeli...

Öğretileri yıkmak gerek.

4 Ağu 2011

Flaş Flaş... Büyük Buluşma... Az Sonra...




Bu kısa tatilin en güzel yanlarından biri de Sarı Çizmeli'nin yakışıklı oğlu Umut Ege ile tanışmamız oldu. Önce biraz utangaçlardı ama alıştılar. Umut Ege sabırla Ela'ya bisiklete binmeyi göstermeye çalıştı ama çok ilerleme gösteremedik henüz. Bir kaç seneye yazlıkçı çetesi olup bizi tanımayacaklar gibi geliyor. Akşamları "dondurmacının önünde" buluşmaları çok iyiydi. Çok memnun olduk....

Bir diğer büyük buluşma, Ela YAvrusu buluşması da çok güzeldi ama... Bir tane bile foto çekmez mi insan? Çekmemişiz....

Güzel anılarla döndük eve.

2 Ağu 2011

Gelip Geçen Zamanlar...

O kadar uzun zaman oldu ki yazmayalı...

Kardeşim evlendi. İki koca düğünle, güzellikle ve çok eğlenerek. Umarım bütün hayatları da dansla, müzikle, neşeyle ve dostlarla geçer.

Ela düğünlerin yıldızıydı. İlkinde gelinlik benzeri elbisesiyle kendini gelin sandı, ikincisinde mavi elbisesiyle dans pistinden inmedi. Dedeleri ve amcası, yengesi ve teyzesinin arkadaşları sağ olsun. Düğünde biz de eğlendik, Ela kendi takıldı, bizler dans edebildik.

Sonra yazlığa geçtik. İstanbul-Uşak, Uşak-Dikili. İlk kez arabayla uzun yol yapıyorum. Değişik bir hismiş, bunu ayrıca yazmam gerek. Yolda olmak, yolun çağrısını duymak farklıymış. Dün Sabancı'ya giderken dönüşü kaçıracak kadar kaptırmıştım. Düşünceler öylesine su üstüne çıkıyor ki, o çağrıya uymak çok kolay, çok kolay. 

Ela yazlıkta anneanne ve dedeyle ve büyük dedeyle 10 gün kaldı. Kolluklarla yüzmeyi öğrendi. Bıraktım gittim, bi geldim yüzüyor. İnanılmazdı. Açıkcası ilk anda bakmaya korktum, itiraf ediyorum. Sonra rahatladım.

Yavrusu ile tanıştık. Evren yazılarından daha da sıcak, daha yakın. Havuzlarında yüzdük, Ela ilk kez havuza girmiş oldu. Yavrusuya doyamadık.

Döndük, geldik şimdi. İşler birikiyor. Yoğun bir dönem bizi bekliyor.

Son 3-4 yıla bakınca demek ki böyle olmalıymış demek kolay olan. Oysa bilemiyorsun, çok dönemeç var.

Şimdi yeni bir dönem başlıyor. Umarım hayırlı, güzel bir dönem olur. Girişimciliğin gerçek testi başlıyor.

Üzerinde çalıştığımız yeni masal pek renkli, pek neşeli.

Yaşayalım görelim.

Her yeni günle sorgulamak ve baştan başlamak için bir fırsat düşüyor insanın önüne. Tutup tutmamak size kalmış...

sevgiler.