28 Eki 2011

Van'ın Düşündürdükleri...

Bugünlerde hep deprem rüyasını görüyoruz değil mi? Geceleri panik içinde uyanıp çocuğumuzun odasına koşuyoruz belki. Ya da daha bir sarılıyoruz sevdiklerimize. En azından eşyalara bakıp hangisi üstüme düşer acaba diye düşünüyoruz. Binaya bakıyoruz, dayanır mı diye...

Birileri ise depremin gerçeğini yaşıyor. Sürekli sallanıyor. Soğukta, kar altında, çadırsızlıkta. Yardımlar oluşturuldu, yollandı, yollanıyor. Kalbi ısıtan ve soğutan hikayeler arka arkaya geliyor. Hangi duyduğumuz doğru, hangisi yanlış... Hangi twitti retweet etmeli, etmemeli.

Deprem paraları yola harcanmış. Duble yollarımız olmuş. Ufak bir detay var yalnız. Yol paraları ne oldu? Bizden alınan vergilerin bir kısmı yol için değil miydi?

Hakkımı helal etmiyorum.

Ayrıca o binaları yapanlara... O binaları denetleyenlere... Salla salla hallederiz diyenlere... Rüşvet alanlara ve verenlere... Bir kereden bir şey olmazcılara... Pişkinlere... Ahlaksızlara... Sessiz sedasız paraların iç edilmesinden hiç rahatsızlık duymayan sözüm ona insanlara...

Ve bize tabi. Her olay gibi kabullenerek yaşamaya devam etmemize, kendi küçük dünyalarımıza kapanmamıza, asla sokağa çıkmamamıza, tüm tepkimizin küfürden ibaret oluşuna....

Çok üzgünüm. Gerçekten. Başımız sağ olsun.

Ve felaketler dışında da birleşebilsek mesela arada?

16 Eki 2011

Zaman, Girişimcilik, Annelik, Hayallerim, Aşkım ve Sen...

Ne yazacağımı bilmeden oturdum. Bitmek bilmez bir yoğunlukmuş girişimcilik. Oradan oraya sürüklenmek, bir sürü konu hakkında bilgi sahibi olmakmış. Koşturmaca, araştırma, düşünme. Bu araya hayatı sığdırmak gerekiyor, hayat akıp gidiyor. Günlerimizin saatlerimizin kıymetini bilmek gerekiyor. Özlemek, sarılmak, aramak, öpmek. Fırsat varken sonuna kadar. İnsan kimi son görüşü olduğunu bilmeden yaşıyor. Son sarılmayı. Son öpücüğü. En son cümleyi.

Geçen haftalarda, nasılsa mekandan bağımsızız gidelim Antalya'da çalışalım dedik. Sırtımızda laptoplar yanımızda Ela. Önce Alanya'ya gittik, dedemi, teyzemi ve annemi gördük. Salonu derhal ofise dönüştürdük. Ela anneannesi, büyük dedesi ve teyzesiyle oyunlar oynadı. Denize gitme fırsatımız oldu. Biraz da Alanyum'da çalıştık derken, biz iş, Ela keyif peşinde geçti zaman. Sonra Kemer'e gittik. Anneanneyi de kandırıp Kemer'e gittik. Orada anneanne, babi(babaanne) ve dede Ela'yla oynarken biz çalışmaya devam ettik. Çok yağmur yağdı. Yine de havuza girdik Norveç'lilerle beraber. Ela açısından çok keyifli geçti. Ben de kendi adıma uğraşmakta olduğum projenin son fazına girmiş oldum. Az kaldı.

Bloga hiç zaman ayıramıyorum. Kızıma ne kadar ayırabiliyorum endişeliyim. Kendime hiç ayırmıyorum. Bu böyle gitmez biliyorum. Hem yazık, hem zaman geçiyor, hem verimli değil ama işte... Bir girişim evde ikinci bir bebeğin varlığı gibi. Gece yarısı ağlıyor. O ağlamıyor, ben uyanıyorum ve bir email görüyorum. Yapılacak işler çok... Yetişecek ne çok şey var. Elbette güzel haber ama girişimcilik bence anneliğe çok yakın. Bir süre, onu beslemek, büyütmek gerekiyor. Yürümeyi öğrenene kadar. Sonra... Sonrasını daha bilmiyorum ama zamanla anneden bağımsızlaşacaktır herhalde. Şu anda her şeyi bize bakıyor.

Dün OIp'lere gitmiştik. Bize çok ama çok özel bir şey hediye etti. Merak ettiniz mi.?




Bir Dolap Kitap Bir Kar Masalı'nı konuşmuş: Bir Kar Masalı Açık Radyo'da

Bir Kar Masalı Dünya Ağacı Yayınlarından çıktı. Aldınız mı?

Yola çıkmak, bir yerden başlamak...

8 Eki 2011

...

Hatırlıyorum, henüz hamile bile değildi Ö. ve ben İngiltere'deki evlerine gitmiştim. Yarı Türkçe yarı İngilizce sohbetlerimizin baş konuğuydu Alasdair. Uzun gecenin sonunda bana Türk kahvesi falı bakacak kadar. Dev gibi bir adam, boylu poslu. Daha Zara hayatımızda değildi o zaman. Ela'ın adı bile geçmiyordu. Sıcak sımsıcak bir insan. Kocaman bir kalbi. Sıcacık. Aşıklar.

Sonra daha 40 günlük olmamış bebekle geldiler. Adalara gittik, rüzgar. Kızını tutuşu, sevişi gözümün önünde. Ani fren yapan şoföre öfkesine şaşırmıştım o sakin adamın. Akşam kızkardeşinin düğününde eşimle sohbet ederlerken bana, maşallah sizinki de iyi sökmüş Türkçe'yi demişlerdi. O kadar koyu sohbet halindelerdi boğaza karşı.

Çok sevdiğimiz arkadaşlarımızın sevgilileri eşleri girer hayatımıza, arkadaşları. Bazıları o kadar içerden hissedilir ki, insan ilk kimi tanıdığını unutacakmış gibi olur. Anlatması çok zor. Çok boş. O adam yok şimdi. Daha iyi bir yerde, hastalığın olmadığı.  Düşünmekle işin içinden çıkılır gibi değil. Yazmakla için soğumuyor bir türlü. Bir anne bebek bloguna yakışır bir yazı değil belki.

Hayatın ne kadar kısa olduğunu unutuyoruz. Önemli olan tek şeyin yanımızdan geçerken bir kez sarılmak olduğunu. O eli havadayken yakalamak gerekiyor çünkü anlar geçiyor. Yarın yok.

Güle güle arkadaşım. Nurlar içinde yat.