28 Eyl 2012

Hayvan...

"...

Danalar otlarken, Tereza bir ağaç kökünün üzerine otumuş, yanıbaşındaki Karenin de başını onun kucağına yatırmıştı. On yıl kadar önce gazetede rastladığı iki satırlık haberi hatırladı birdenbire; Rusya'da bir kentte bütün köpekler resmi izin olmaksızın, tek bir tane kalmamacasına vurulmuşlardı. Ülkesinin iri yarı komşusunun yalın dehşetini ilk olarak Tereza'nın kafasına dank ettiren bu gösterişsiz ve görünürde önemsiz küçük yazı olmuştu.

Bu küçük yazı gelecekte olacakların habercisiydi. Rus işgalini izleyen ilk yıllar henüz terör yönetimi olarak nitelendirilemezdi. Hemen hemen hiç kimse işgal yönetimiyle uzlaşma içinde olmadığından, Ruslar kuraldışı kişiyi bulup çıkarmak ve onlara ite kaka güç vermek zorundaydılar. Ama bu kişileri nereden bulacaklardı? Komünizve ve Rusya'ya duyulan inanç tümüyle ölmüştü. Böyle olunca da kendilerini yaşamdan alacaklı sanan, beyinlerinde bir intikam taşıyan kişileri bulup çıkardılar. Derken bunların saldırganlıklarını odaklamak, geliştirmek ve canlı tutmak, üzerinde araştırma yapabilecekleri geçici bir hedef bulmak sorunuyla karşı karşıya kaldılar. Seçtikleri hedef hayvanlardı.

Birdenbire gazetelerde yazı dizileri ya da örneğin kenti sınırları içindeki bütün güvercinlerin yokedilmesini isteyen örgütlenmiş okur mektupları görülmeye başlandı. Ve güvercinler yok edildi. Ama asıl nefret köpeklere yönelikti. İnsanlar işgal felaketini hala atlatabilmiş değillerdi, ama radyo, televizyon ve basın bir köpektir tutturmuş gidiyorlardı; nasıl sokaklarımızı ve parklarımızı kirletiyorlar, çocuklarımızın sağlığına kastediyorlar, bir işe yaramadıkları halde yine de beslenmeleri gerekiyor vb. vb. Öyle cinneti andıran bir çıngardı ki çıkan, Tereza gözü dönmüş kalabalığın Karenin'e bir zarar vermesinden korktu. Ancak bir yıl sonra biriken kin (o zamana kadar talim olsun diye hayvanlara yöneltilmişti) gerçek hedefini buldu: İnsanlar. İnsanlar işlerinden alınmaya, tutuklanmaya, yargılanmaya başlandılar. Hayvanlar sonunda rahat nefes alabildiler.

...

Gerçek insan iyiliği, ancak karşısındaki güçsüz bir yaratıksa bütün saflığı ile özgürce ortaya çıkabilir. İnsan soyunun gerçek ahlak sınavı, temel sınavı (iyice derinlere gömüşmüş gözlerden uzak sınavı) onun, merhametine bırakılmış olanlara davranışında gizlidir: Hayvanlara. Ve işte bu açıdan insan soyu temel bir yenilgi yaşamıştır, o kadar temel bir yenilgi ki, bütün öteki yenilgiler kaynağını bundan almaktadır.
"
Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği - Milan Kundera s:292



Milyonlarca sokak hayvanının hayatına kast eden bu düzenlemeye karşı çıkıyor ve sokak hayvanlarının hayatlarını önemsiyorsanız, 30 Eylül 2012 Pazar günü hangi şehirde olursanız olun saat 14:00'da sokağa çıkın ve onlarla dostça yaşayabileceğimizi gösterin.
bilgi edinmek için: http://goo.gl/GXcRM

30 Eylül Pazar Saat 14:00 Sakarya Caddesi - Kızılay (Ankara)
30 Eylül Pazar Saat 14:00 Taksim - Galatasaray Lisesi önü (İstanbul)
30 Eylül Pazar Saat 14:00 Konak YKM önü (İzmir)
30 Eylül Pazar Saat 14:00 Belediye önü (Bodrum)
30 Eylül Pazar Saat 14:00 M.Paşa Camii - Kapali yol
30 Eylül Pazar Saat 14:00 Halk Bankası önü (Antalya)
30 Eylül Pazar Saat 14:00 Kent Meydanı (Bursa)
30 Eylül Pazar Saat 14:00 Adalar Migros önü (Eskişehir)


http://www.facebook.com/events/281941048572251/


18 Eyl 2012

Başka Bir Okul Mümkündür: 7 Ekim 2012



Başka Bir Okul Mümkün (BBOM) Derneği; Çocuk Haklarına Sözleşme’sinde belirlenen hakları hayata geçiren, çocukların kendilerini gerçekleştirmelerini sağlayan,  katılımcı demokrasiyle yönetilen, ekolojik dengeye saygılı ve ticari kar amacı gütmeyen okullar kurmak; bu eğitim anlayışının yaygınlaştırılması ve benzer başka  okulların hayata geçmesi için model teşkil etmek vizyonu ile üç yıl önce yola çıkmıştı. 2013-2014 öğretim yılında İstanbul ve Muğla/Bodrum'daki BBOM okullarının öğretime açıyoruz.

Takipçilerimizin bildiği üzere, okulumuzun kuruluşu için somut adımlar attığımız bir döneme girdik. Kooperatifimizin kuruluşu da bunun ana aşamalarından biriydi. “Başka Bir Okul Mümkün!” dediğimiz için, bunca zamandır yaptığımız çalışmalarla okulumuzu öğrencileri, öğretmenleri, tüm çalışanları, ebeveynleri, binası, bahçesi ile bir araya getirmenin eşiğindeyiz artık. Bu süreçte hepimiz işlerinden, evdeki sorumluluklardan, çocuklarımızla, dostlarımızla geçireceğimiz zamanlardan arttıra arttıra emek harcadık. İlk BBOM Okulları Eylül 2013’te açılıyor.

7 Ekim 2012 Pazar günü İstanbul’da kapsamlı bir tanıtım ve dayanışma toplantısı düzenliyoruz. Kolektif çalışma yapımıza dahil olmak isteyen yeni gönüllülere geldiğimiz aşamayı aktarmak, BBOM Eğitim anlayışını tanıtmak, İstanbul BBOM Okulunun açılışa dair süreci, katılım koşullarını paylaşmak amacıyla yaptığımız bu 
toplantıya “Başka Bir Okul Mümkün!” diyen herkesi bekliyoruz. 
                                                                 
Toplantı saatleri sırasında Serkan Kırmızı “Davulumdan Masallar”la çocuklarımızla 
birlikte olacaktır. (Etkinliğe katılım ücretsizdir.)
Tarih: 7 Ekim, Pazar  Toplantı saati: 15:00-17:00 Kokteyl: 17:00-18:00
Yer: Boğaziçi Üniversitesi Güney Kampüs Demir Demirgil Toplantı Salonu



Küfretmek yerine mum yakmak için... 

30 Ağu 2012

30 Ağustos Zafer Bayramı ve İyi Cüceler

Zafer Bayramı nedeniyle özel bir şeyler yapmak istiyorduk. Acaba ne, acaba ne derken İyi Cüceler'de ahşap boyama ve Zafer Bayramı aktiviyesi imdadımıza yetişti. Hemen kalktık, giyindik ve gittik.

Önlüklerimizi giydik. Halka olduk. İşgal altında olmak nedir, özgür olmamak nedir biraz onlardan bahsettik. Atatürk ve silah arkadaşlarını, Zafer'i kazanan dedelerimizi alkışladık.

Sonra Türkiye haritasından oluşan ahşap bulmacayı boyamaya sıra geldi.

Önce tahtayı zımparaladık. Sonra boyalara geçtik. Etkinliğimizi yapan Deniz Bey'i çok sevdik. Bu etkinlikteki boyalar özellikle araştırılmış, çocuklara zarar vermeyecek türden seçilmiş.

Ela da ciddiyetle zımparalama ve boyama işlemlerini yaptı. Ara ara ben de kendimi kaybedip denizleri maviye boyarken derin düşüncelere daldım. Neyse ki anneler de boyama yapabiliyordu. Gerçi böyle etkinliklerde ben de kendimi çocuktan sayıyorum sanırım. 4 yaş civarına gerileyip heyecanla boyaları ve renkleri bekliyorum.

Ela'nın boyadıkları benimkinden çok daha güzeldi laf aramızda. Özenle ve dikkatle boyadı. Sonra bayraklarla ve haritalarımızla fotoğraf çektirdik. İyi Cüceler'in facebook adresinden görebilecekmişiz. Hatta şimdi baktım, koymuşlar bile!

Sonrasında kendimizi kitaplar dünyasında kaybettik. Büyük kitapçılarındaki çocuk reyonlarına aşinaydık. Oralarda hiç görmediğimiz kitapları gördük. Sonra da tabi birden tanıdık bir figür çıktı karşımıza. Oip'in kutukafa ordusu! Yoda'dan Darth Vader'a minnak kediciklere kadar tüm takım oradaydı.

Çok güzeller. Bütün aileyi almak lazım. Özellikle Yoda'yı seviyorum ben.

"Ya yap, ya yapma, Denemek diye bir şey yok" Katılıyoruz Yoda abi.

Sonrasında caddeye çıkıp Mado'da biraz oturduk. Biz otururken bir motorcu ordusu geçti bayraklarla. İnanılmaz bir görüntüydü. Nereden çıktılar anlamadık. Bir anda bayraklarla doldu cadde. Kenarlarda bizler de alkışladık. Zafer bayramı için ilginç şeyler görsün istiyordum Ela, sanırım bugün başarılı olduk...

Hepinize iyi bayramlar...


Bu arada okumadıysanız Pratikanne'nin iyi cüceler yazısı: http://pratikanne.com/2012/08/iyi-cuceler-kitap-evinde-cocuk-kitabi-avi.html


29 Ağu 2012

Yıllardan Sonra, Yollardan Sonra


Karanlıktı ve yağmur yağıyordu. Eski arkadaşlarımdan Ö. ile iskelede buluştuk. Islak masaların en ucuna, kalabalıktan uzağa kaçtık. Üzerimizde şallar, ara ara serpiştiren yağmur. Gecenin körüne kadar konuştuk, konuştuk. En son ne zaman bu kadar gülmüştüm hatırlamıyorum. Arkadaşımla ilişkimin en öne çıkan yanı : depresyonun dibinde de olsan, en acı, en tuhaf, en yürek yakıcı olaylardan da bahsetsek: biz güleriz abi. Ona buna güleriz. Olmazsa eski fıkralara referans verir, yine güleriz. Gerçekten fıkradaki gibi bir kelimeden bütün referansları çıkarıp gülmek mümkün...

Çocuklar olmadan buluşmak çok farklı. Kızlar varken de çok güzel ama konular bölünüyor, aralar giriyor. İnsan anne üst kimliğinden çıkamıyor.Oysa başbaşa buluşunca ne kadar farklı. Yıllar geçmemiş gibi. Sen aynı sensin gibi. Bunu yaşamayan birine anlatmak çok zor. 
---

Ela anaokuluna gideli bir ay oldu. Yeni hayatımıza alışıyoruz. Severek gidiyor. Her gün değişik bir konu anlatıyor. Onun anlattığı parçaları birleştirmek oyun gibi, bulmaca gibi. Akşam dışarda işimiz vardı, dışarda yedik. Yemeği gösterip, "Bunu kim bulmuş acaba?" dedi. "Çok eskiden bulmuşlar, bilmiyoruz kimin bulduğunu" dedik. "Belki de dinazorlardır?" dedi kikirdeyerek. Bunu da bir süredir yapıyor, dalga geçiyor bizimle. Sonra dedi ki, "anne biliyor musun (bu bir kalıp, anne biliyor musuunn diye giriş yapıyor hep.) bir sürü şey aynı anda bulunmuş dünyada". Tam ne dediğini anlayamadım ama duyduğum anda aklıma bir sürü icadın dünyanın farklı yerlerinde tekrar tekrar bulunduğu geldi. Ama Ela'nın anlattığının o olduğuna aymadım. Ben onu düşünürken eskiden kap kaçak yapıyorlarmış topraktan diyince jeton düştü. Büyük ihtimalle o konuda bir kitap okumuşlar, çalışma yapmışlar ve orada öğrendiklerini anlatıyor. Anne biliyor musun... Bilmiyorum ve her gün öğreniyorum, en baştan.
---
Akşam uzandık. "Anne sen benim koynuma gel" dedi. Yattım, ben çocuk oldum. Dedi ki, "biz babanla işe gideceğiz, teyzen gelecek, sen onunla kalacaksın tamam mı?" Ben de oyun icabı "ama sen gitmee" dedim. Dedi ki "Ben senin yanağına bir öpücük koyacağım, sen onu saklayacaksın, akşam gelince bana vereceksin". Eskiden yaparmışız bunu, unutmuşum. Sisler içinde kaybolmuş bir anı. Üstelik ne kadar eski, altı ay mı, bir yıl mı? Hafıza ne kadar yanıltıcı ve zamansız. Sanki bir fener var, bir o yıla ışık tutuyor, bir buna. Bir süre unutuyorsun. Bir sabah kalkıyorsun ve sanki başka bir yıldasın, hepsi bir bir canlanıyor. Ela'nın bebekliğini anımsamakta zorlanıyorum. Ne yerdik, ne içerdik. Blogu okumak da yanıltıcı. Başka biri yazdı o yazıları. O ben değildim. Zihnimi bir süreliğine ele geçiren hormonların konuşturduğu kişiydi. Biraz ben, biraz başkası.

Ela'nın "Anne gidiyor ama geliyor" olgusunu iyi anladığını düşündüm. Obje saklamalar, gitmeden konuşmalar işe yaramış. Yine de insanın içinin bir yanı cız ediyor. Bir ses hiç ayrılmayalım derken, bir ses "ama arada yalnızlık" diye diretiyor.
---

Tatilde bir kitap okudum. Julian Barnes, "The Sense of an Ending". İlk okuyuşta fazla anlam ifade etmedi, hafızanın yanıltıcılığı, tarih biliminin sorunları, belgelerin güvenilmezliği vb. Kitabı bitirdikten sonra tekrar okumaya başlayınca görüyorsun ki, bu başka bir kitap. Sanki yeni bir kitap. Bilginin eşiğinde okuduğunda, ilk okumada gölgede kalmış detaylar öne çıkıyor. Anlatıcının güvenilmezliğini yüreğinde hissetmeye başlıyorsun ve dikkat ediyorsun. İkinci okumam henüz bitmedi. Yarısındayım, buna rağmen ilk okumayı ne kadar boş ve kötü yaptığımı (yazarın amacı da onu göstermek zaten) gördükçe üzülüyorum. Hayatlarımızı da böyle okuyoruz aslında. Hızlı, aceleci. Belki üçüncü ya da dördüncü okumada anca anlamaya başlarız. Başlar mıyız? 

26 Tem 2012

Annelerin Sosyal Alışveriş Davranışları

Konunun uzmanı değilim. Yazacaklarım tamamen kendi deneyimimden ibaret.

2008'in son gününden beri anneyim. Ancak alışveriş serüveni bebeği kucağa almadan çok önce başlıyor. Meşhur doğum ihtiyaç listeleri var mesela. İçinde bebeğin tarağından, tırnak makasına kadar, meme ucu kremine kadar detaylar detaylar... Sanki dağın başında doğum yapacakmışız ve yanımızda bir kişi bile olmayacakmışcasına panik halinde "Mutlaka almam lazım" krizlerine girişlerimiz.

Eğer bebeklerle ve annelerle dolu bir çevrede yaşamıyorsanız bu yeni alışveriş kolu başta size çok yabancı geliyor. "Hangi bebek bezi" diye aratın ve Nurturia'daki yanıtlara bakın mesela. Büyük mesele. Şaka olsun diye söylemiyorum. En sıradan anne bile, araştırıyor araştırıyor. Hele hangi oto koltuğu sorunsalı var ki, çocuğun gideceği üniversiteyi seçerken daha az stres olabiliriz. 

Nasıl karar veriyoruz? Nasıl alıyoruz?

Öncelikle annelik söz konusu olduğunda ilk duymak istediğimiz şey deneyim. Sevdiğimiz bir anne ya da baba (Örnek: Ela'nın bebek arabasını alırken, babaolmak.com'daki bebek arabasıyla aynı olduğunu görünce içim rahatlamıştı.) o ürünü kullanıyorsa, beğeniyorsa, savunuyorsa hiç düşünmeden o ürünü gidip alabiliyoruz. Örnek Lansinoh marka göğüs pedi ve kremi önerilmişti bana. Alternatifi, rakibi var mı onu bile bilmiyorum. Doğrudan gittik, aldık kutu kutu.

İkinci konu da şu, hamileyken geze geze alışveriş yapmayı seven olsa da, o zamanı ve enerjiyi bulabilenler azınlıkta. Kendi adıma hamileyken ve sonrasında bebek alışverişinin tamamını online olarak yaptım. Sadece e-bebek gibi bilindik siteler değil, web sitesi kötü gözüken, ödemede sorun çıkabilen e-ticaret siteleriyle bile hiç üşenmeden telefonla konuşarak tüm istediklerimi eve getirttim. Pek çok annenin de böyle yaptığını biliyorum.

İlk başta sosyallik insanın çevresiyle sınırlı. Daha sonra bloglar geliyor. Pratikanne, Kitubi gibi bloglara bakarak karar almak. Sonrasında insan annelikle beraber sosyal medyaya dalıyor. "Micro boredom" denen bir kavram var.  Minik sıkıcı anlar diyelim biz ona. Mesela çocuğunuzu parkta sallıyorsunuz. Beş dakika boyunca bir elinizle sallayıp, bir elinizle iPhone'da takılabiliyorsunuz. Ya da ayağında çocuk uyuturken, çocuk odasında uyusun diye beklerken, çocuk bitmek bilmeyen bir tabak yemeği yerken, yolda, evde, tuvalette, mutfakta çorba karıştırırken elimizde hep akıllı telefonlar. Onun dışında da iPad'de, laptopta, sürekli ekran başındayız ve bağlıyız.

Zamanla anlamaya başlıyoruz ki gizli örgüt, cemiyet gibi bir şey olmuşuz. Ve öyle de kalmamız gerekiyor çünkü bu muhabbet çocuğu olmayan kişiler için bildiğin eziyet. O baskı nedeniyle daha içimize kapanık, daha birbirine bağlıyız. Başta nurturia olmak üzere her yerdeyiz. Nurturia, twitter, kadınlar klübü, forumlar, friendfeed, facebook, google grupları, bloglar... olarak gidiyor. Sadece annelik dolayısıyla tanıştığım, görüştüğüm, doğum günlerine çağırılıp gittiğim, çağırdığım yakın çevre sanırım yüz kişi civarındadır. Online olarak haftada bir yazıştıklarım ve haberleştiklerim binin üzerine çıkar diye tahmin ediyorum. Onların da tanıdıklarını hesaba katarsanız epeyce büyük bir ağ olmuşuz.

O nedenle bu ağdan duymadığım bir eticaret sitesini duyduğumda gerçekten var mı öyle bir site diye sorabiliyorum. Unnado'da ne kampanya var, markafoni'de çocuklar için bir şey var mı diye bakmama gerek yok. İhtiyacım olabilecek bir şey olduğu anda nurturia'da derhal haber veriliyor. Normalde satın alma yapmadan önce kırk kere düşünen, kolay kolay bir şey almayan, alışverişten nefret eden ben, bu şekilde anlık karar vererek pek çok şey aldım kızıma. Bir deniz kolluğu, bir kaç elbise, migros oyuncak indirimi günlerinde bir dolu (gereksiz) oyuncak ve daha neler neler aldım. Sosyal alışveriş konusu konuşuluyor ya, annelik tam öyle bir konu aslında. Durduk yerde gideyim de çocuğuma swing arabalarından alayım demiyorsun. Birisi, gecenin köründe bunu aldım diyor, resmini koyuyor, linkini veriyor ve sen kendini kredi kartını ararken buluyorsun.

Günün zamanının kayda değer bir kısmı sosyal medyada, yüzünü görmediğimiz arkadaşlarımızla deneyim paylaşarak geçiyor. Ve kadınlar konuşuyor, her konuda. Sayfalarca yazılıyor, tartışılıyor.

Yazıyı Amerika'daki durumu anlatan bir iconografikle bitireyim. Bizde benzeri yapılsa daha farklı olurdu diye tahmin ediyorum. Sonuç değişmiyor: Kadınlar sosyal alışveriş yapıyor ve derdimize %100 derman olacak çözümü (nurturia hariç) bulamadık.

Anneler ve babalar bu konuda ne düşünüyor merak ediyorum. Alışveriş kararlarınızı alırken sosyal medyadan ne kadar etkileniyorsunuz? En önemli mecra ne sizin için? Yorumları görmek isterim.





16 Tem 2012

Bir kaç küçük not...


Zogi diye Ela'nın çok sevdiği bir kitabımız var. Tostoraman'ın papucunu dama attı Zogi. Kısaca bahsetmek gerekirse, bir ejderha anaokulunun yıldız öğrencisi Zogi. Ama başı dertten kurtulmuyor ve Prenses İnci her defasında ona yardım ediyor. Yara bandı veriyor, merhem sürüyor. Çünkü İnci prenses olmak istemiyor, doktor olmak istiyor... (Prensesin her "Doktor olmak istiyorum bennn!..." diyişinde duygulanan bana ne oluyor? 3.5 yıl oldu hala mı hormonlar?) 

İşte o sahnede, bıyıklı şövalye bir anda kılıcı atıyor "Ben de!!" diye bağırıyor. Bir anda. İşte o sahnede biz çok gülüyoruz. Ah şövalye ah. Kızın gözüne gireceğim diye önce kılıç kalkan ekibi ol, at üstünde cesur yürek ol, kız doktor olucam diyince hemen doktora çark et. Sevimlisin ama oldu mu şimdi şövalye? Oldu mu? 

Bizim ailecek en sevdiğimiz kitap oldu. Her yönüyle, hem akıllı ve gayretli Zogi'siyle, hem prensi, prensesiyle, öğretmeniyle, şaşkın mavi ejderhasıyla (benim favorim). Çok çok güzel bir kitap. Bugün Ela anaokuluna götürdü öğretmeni okusun diye. Çevirisi de güzel. Diğer Julia Donaldson kitaplarının çevirilerinden daha çok beğendik.

 Bir Dolap Kitap böyle anlatmış Zogi'yi: http://www.birdolapkitap.com/2010/08/26/ejderha-zogiyle-tanisin/

Şimdiden Zogi'li pasta ister Ela doğum gününe. Çalışıp yapacağız bakalım. 

Sevgili yorum sahibi okurum, bir yerden başladık işte. Daha sık yazmaya çalışacağım olur mu, sen gitme bir yere. 


6 Tem 2012

Başka Bir Okul Mümkün! Başka Bir Dünya Mümkün!



Çocuklarımız nasıl büyüyecek, nasıl okullara gidecek diye düşüneduralım... Bazılarımız "Yeter!" diyip, konuşmayı bırakmış, eyleme geçmiş durumda. Duymuşsunuzdur belki 15 Temmuz 2012'de bugüne kadar yaptıklarını ve bundan sonra neler yapacaklarını anlatacaklar. Siz de gelin, bir ucundan tutun, tutalım. 

Bana gelen epostadan aktarıyorum: 


Merhaba;

Başka Bir Okul’u mümkün kılmak adına çok çalıştık, çok koşturduk. Sonuçta hatırı sayılır bir yol aldık. Niyetimiz, çabamız 2013 yılının Eylül ayında okulumuzun kapılarını aralamak.

Bugüne dek neler yaptık, bundan sonra nelere ihtiyaç var sizlerle paylaşmak, konuşmak istiyoruz. Aramıza katılmak isteyip bugüne dek fırsat bulamamış, vakit ayıramamış arkadaşlarımıza yer açmak, yeni dostların enerjisiyle sorunları daha hızla aşmak istiyoruz.

“Başka Bir Okul” hayalimizi, kat ettiğimiz mesafeyi ve şimdi bizi nelerin beklediğini paylaşacağımız Dayanışma ve Tanışma Toplantısı’nda hepinizi aramızda görebilmek umuduyla…

Toplantımıza tabi ki çocuklarımız da davetli. Toplantı boyunca Serkan Kırmızı “Davulumdan Masallar” atölyesiyle onlarla birlikte olacak.

Yer: Boğaziçi Üniversitesi, Güney Kampüs, Demir Demirgil Toplantı Salonu
Tarih: 15 Temmuz 2012, Pazar
Saat: 17:00 - 20:00

Sorularınız ve daha fazla bilgi için aşağıdaki iletişim bilgileri üzerinden bize ulaşabilirsiniz.

Dayanışmayla;

Feyza EYİKUL
Koordinatör
Başka Bir Okul Mümkün Derneği
İletişim Ofisi:Sinanpaşa Mah. İlhan Sok. 
Pembe Rüya Apt. No:15 D:4 
Beşiktaş/ İstanbul
www.baskabirokulmumkun.net
baskabirokul.blogspot.com

4 Haz 2012

Gerçek Yolculuk Geri Dönüştür / And you said something That I've never forgotten



Önce New York...

Bende çok ayrı bir yeri olan şehir. Bundan 5-6 yıl önce sabahın 6sında, uzun bir gecenin sonunda bir kız arkadaşımla bir barın önündeki kaldırımda sigara içerken içe doğan görüntüler. Sonra onların bir bir gerçekleşmesini izlemek. İnsanın zihni bazen nasıl açılıyor. Gün içinde, güncel kaygılar içinde oradan oraya savrulurken o net zihin hali, o berraklık ne kadar uzak. İnsan yeni aşık olduğunda, bir de kendi içinden çıkarak dünyaya ve kendine bakabildiği -büyük değişim öncesi anlarında- yaşadığı o algı berraklığı. Dune'daki Muaddib'in bir an içerisinde birden fazla yerde olduğu, geçmişi, geleceği, yolları keşfettiği trans hali. Biraz abartmış olabilirim.


Sadece... New York'un bende böyle bir etkisi vardı eskiden. Bunca yıl sonra, çoluklu çocuklu halimle gittiğimde benzer bir aydınlanma yaşadım. Öncekinde hayatımın bir yönüydü gördüğüm, şimdiki başka bir yol. Genel bir olumlu hava var tabi Amerikan memleketinde. Buradaki genel kısır, olumsuzu gör, sürekli şikayet et, "neden olamayacağını zevkle açıkla"ya alternatif, "nasıl yapılır, ne yapmalı" bakış açısı. Kim, kimle, burada, hemen. Endişelerin, kaygıların -kafamızda yarattığımız ve tohumları bizim dışımızdaki kişiler tarafından atılan ekşimiş meyvelerini- geride bırakmak. Büyük gökdelenlerin arasında gezinirken büyük düşünmek. Daha da büyük. Sanrılarımız ve biz.



Ve tabi ayartmalara direnmek. Bir yemek, bir içki, bir gösteri, para kazanmak için küçük bir projecik, bir konuşma, bir seminer. Ayartmalara direnmek, üretmek isteyen insanın edinmesi gereken bir numero özellik. İster sanat, ister iş, ister yazılım, ister blog. Odağı kaybetmeden, her gün, bir önceki günün işine bir iş daha, bir sayfa daha, bir çizik daha, bir satır daha, taşın üstüne bir taş daha. Uzun soluklu, büyük kumdan resime bir kum tanesi daha. Bir büyük rüzgarla hepsi dağılacak ve hepimiz kül olacağız elbet. Yine de burada olduğumuz zamanda sürecin kendisine yaslanarak. En azından benim tercihim bu, hayalim bu. İnşa etmek.


Ela tabi burada kaldı. Önce Antalya'ya gitti, babisiyle dedesiyle zaman geçirdi, kendi deyimiyle "babiyle çay içtik, manti büktük". Sonra annem ve kardeşimle önce İstanbul, ardından Zonguldak. Çok eğlenmiş. Annemi özledim demiş. İçim rahattı, annem, kızkardeşim, babi. Anne yarısı, anne iki katı. Dedesiyle parka gitmiş, teyzesiyle oynamış, anneannesiyle uyumuş. Ağlamamış, ama özlemiş. Çok özlemiş. Geldiğimizden beri kucak kucağayız. Kapı çaldı, babası açmaya giderken "babaaa gitmee" diye bağırmasında. Ben bugün eyleme giderken, izin vermemesinde. Ama izin verdi ve gittik. Ela için gittik, gelecek için gittik. Yasaklanırsa ölecek kadınların ahı için annemle beraber gittik.

Nihayet istediği asansörlü, otoparklı, araba park yerini aldık. Geldiğinden beri onunla oynuyor. Daha önce almadığıma çok üzüldüm. Kendini en feminist sanan annede bile kız/erkek oyuncağı kavramı varmış demek ki. Deli oluyor arabalara. Ve aslında bakınca bu tarz oyuncaklar bana da kap kaçaktan daha eğlenceli geliyor. Gerçi evde onlar da var ve oynuyoruz. Karşı değilim. Mekanik şeyleri seviyor bizimki.

Başka... Gitmeden önce Trump Tower'da Disney Live etkinliğine davetliydik. Oldukça eğlenceliydi. Ertesi gün yola çıkınca yazacak vakit olmadı. Trump Towers'daki çocuk-büyük tuvaletine bayıldım. Danslar, müzik güzeldi. Ela uzun bir değerlendirme yaptı çıkınca. Deniz kızını uzun uzun anlattı, ama denizin dibindeki cadıyı(annesini) ve uçan balıkları sevmemiş.

Böyle işte sevgili okur. Ne yazdım bilemiyorum, ne başlık koymalı buna.

Yazının soundtracki :



On a rooftop in Brooklyn
One in the morning
Watching the lights flash
In Manhattan
I see five bridges
The empire state building
And you said something
That I've never forgotten

We lean against railings
Describing the colours
And the smells of our homelands
Acting like lovers
How did we get here?
To this point of living?
I held my breath
And you said something

And I am doing nothing wrong
Riding in your car
Your radio playing
We sing up to the eighth floor
A rooftop, in Manhattan
One in the morning
When you said something
That I've never forgotten
When you said something
That was really important



29 Nis 2012

Kadınlar, kadınlar...

Anlatacak çok şey var ama oturamıyorum...

Bugün Belgrad Ormanlarında yürüyüş yaptık. Çok güzel, bugüne kadar gitmemiş olmamız ayıp. Sadece... Yürürken biz yanımızdan iki kadın geçti konuşa konuşa... "Biz onun gibi yardımcıyla hazır yemekle büyütmedik iki çocuğu..." bu kadarı geldi kulağımıza. Ahh ah dedim. Şu yarış bitmeyecek mi?

10 Nis 2012

Çocukluğumdan bir kaç anı...



Dün başladım, meğer daha yazasım varmış... Annemin şöyle bir huyu var. Sanıyorum birazı bana da geçmiş. Onun kadar yapabiliyor muyum bilmiyorum ama yapmak istiyorum. Güzelliğe dair bir algısı vardır annemin. Ama standart güzellikler değil bunlar. Taşın içinde bitmiş otu görür. Olmadık yerde yetişmiş çiçeği. Ve boğazdan ne zaman geçerse geçsin mutlaka denize bakar ve mutlu olur. Az zamanda çok işler başarır ama bu onu güzelliği gördüğü zaman yavaşlamaktan alıkoymaz. Ben ne onun kadar iş başarabiliyorum, ne de gönlümce yavaşlayabildim... Gülleri koklamak için durmak diyorlar ya. Anların kıymetini bilmek. Üç saniye daha fazla sarılmak. En sevdiği yemeği düşünüp, planlar yapmak. İnce detayları farketmek ve bunlardan sevinçler çıkarmak.

Denize bakmaya doyamamak mesela, çocuk gibi sevinmek deniz kıyısına gittiğinde. Böyle şeyler... Planlanmış, yapılmış aktiviteler değil, kimliğinin bir parçası olarak, her gün, her an.

Babam öğretir. Çok küçükken başladı, baba demek keşif demek. Ormanda o maç izlerken bir yandan, tepedeki keçi yollarında dolaşmak demek. Taştan taşa zıplamak, ağaçları, yaprakları görmek. Ağaçların çeşitlerini ayırt etmek. Yine hayatın doğal akışı içinde. Önce sorarak, sonra düşündürerek. Planladığını sanmıyorum. Kendi merakını aslında seninle paylaşıyor ve sen de onunla heyecanlanıyorsun. Sonra o senin de heyecanın oluyor. Öğrendiğin şeyleri gidip anlatmaya başlıyorsun. Çaydanlık neden kaynar, elektronlar nereye gider? Bunu yapabilmeyi çok isterim. Sorular sordurabilmeyi. Baktığında arkasında ne var diye düşündürebilmeyi...

Bir küçük anı daha. Teyzem bizde kalmıştı ben küçükken. Bir yılmış ama ben nedense çok daha uzunmuş gibi hatırlıyorum. O zamanlar evde annemle teyzemin konuşmaları vardı arka planda. Ben oynardım, onlar konuşurdu. Çok eğlenirlerdi konuşurken. O konuşmalara yakın olmak hoşuma giderdi. Bazen gider benimle konuşuunn derdim Ela gibi.

İnsan çocuğu olduktan sonra çocukluğu ikinci kez yaşıyormuş gibi oluyor sanki. Size de oluyor mu?

Hayatın Pratiği: Yaşantılar ve Şeyler

Bana kim, ne zaman kazandırdı bu alışkanlığı bilmiyorum. Çok eskilere gidiyor. Ailede öğrenmiş olsam gerek. Mantığı şu... Size cazip görünen şeyler aslında ne kadar cazip, ne kadar size hitap ediyor, pratikte ne kadar hayatınızı değiştiriyor? Bunu sürekli sorma hali gibi bir şey. Bakkala gittiniz, onlarcası arasından bir çikolata seçeceksiniz. Markalar, kağıtlar, o kağıtların ve reklamların ve imajların sizde canlandırdığı duygular... Ama yediğinizde çikolata işte. İki lokmada bitecek bir şey. Çikolatanın anlam ve önemi nedir? Tadı. Demek ki diğer ıvır zıvır tamamen önemsiz.

Yüzük mesela. Sevdiğiniz size yüzük almak istiyor. Üç taş da olsa, beş taş da olsa, altından da olsa, papatyalardan da yapılmış olsa, sigaranın o parlak kağıdından da yapılmış olsa, yüzük yüzüktür. Anlamı şeklinden, biçiminden bağımsızdır. Sözdür yüzük. O kadar.

Ya da ev... Hafta sonu Burgazada'ya gitmiştik. Gezerken görüyorsun, birbirinden güzel evler var. İnsana uzaktan bakınca burada yaşasam, her gün çıkar gezerim... gibi geliyor. Düşünün ki yüzme havuzunuz var ama ona hiç girmiyorsunuz. Düşünün ki evde jakuzi var ama bir kere doldurup keyif yapmamışsınız. Ya da anca bir kere, bir heves yapmışsınız bitmiş. Düşünün ki yatınız var ama kırk yılda bir misafir geldiğinde hep beraber boğaz turuna çıkıyorsunuz. Sahip olduklarınızın pratik hayatınıza olan etkisi nedir? Ormana komşu oturmak çok güzel, gidiyor musunuz?

Evde bir sürü oyuncak var. Hangileriyle oynuyoruz, hangilerini bir heves aldık ve kenara kaldırdık. İnsanın gerçekten neyi istediğini bilmesi, kendini tanıması önemli. Çünkü keyfini çıkarmak denen şey başka bir şey. Kayınpederim, her sabah altıda kalkarak motorlu zodyakıyla Antalya'da denize açılıyor ve balık tutuyor. Her sabah kendisine Türk kahvesi yapıp içiyor. Hayatımda gördüğüm en keyifçi insanların başında geliyor. Annemin okula gitmeden önce bir hazırlanma ritüeli vardı ben küçükken. Hala var. Çayı kenarda, sigarası elinde, yavaş yavaş makyajını yaparken...  O görüntü bana hep çok rahatlatıcı gelmiştir. Babam arabayla bizi bizim bilmediğimiz yerlere götürürken... Daracık yollarda oradan oraya giderken...

Kendimizi sitelere kapatıyoruz. Pahalı evler, pahalı arabalar, güvence peşindeyiz. Çocuğa pahalı elbiseler alıyoruz ki rahatsız bir şekilde ortada dolaşsın. Sırf kızımız süslü desinler diye. Pazardan alacağımız eşortmanla daha mutlu çocuk, daha rahat hareket ediyor en azından. İstanbul trafiğinde kullanacak olduktan sonra cipler ne işe yarıyor, 10km hızla köprüden geçerken.

Şeyler değil, yaşantılar önemli. Sahip olduklarınla yaptıkların. Yoksa tükenip gidiyor ömür dediğin...

8 Nis 2012

Girişimci Annenin Girişimci Kızı Olur Mu?

Az önce okuduğum bir yazıdan sonra düşündüm bir soruyu. Açıkcası ben kızımın girişimci,  yazılımcı, makina mühendisi, iktisatçı vb olmasındansa resim öğretmeni olmasını tercih eden bir anneyim. Elbette, ne isterse o olsun, o ayrı... Bu yazı tamamen okuduğum yazının istatistiki (geyik) sonucudur...

İngilizce bilenler için yazının orjinali şurada: http://techcrunch.com/2012/04/07/founder-nature-vs-nurture/?grcc=33333Z98ZtrendingZ0

Girişimcilikle ilgili istatistikler...

Eğer ilk çocuksan girişimci olma olasılığın %55 daha fazlaymış. Eğer iki kardeşsen ve ilk çocuksan bu %63e çıkıyormuş.

Eğer kadınsanız bu oranlar çook daha fazla oluyormuş. İlk çocuk ve kadınsanız girişimci olma ihtimaliz %118 daha fazlaymış ( iki çocuklu bir ailedenseniz.)

Kadın girişimciler için... Annenizin girişimci olma ihtimali 1.4 kat daha fazlaymış...

Yani Ela epeyce koşulu sağlıyor. Eğer tek çocuk kalırsa CEO ya da kurucu ortak olma ihtimali epeyce fazla. Tek çocuklarda oranlar çok yüksekmiş...

Düşündürücü...

6 Nis 2012

Ela'ya Masal Anlatmak...


Masal anlatırken...
Ben: Bir adamın 3 tane kızı varmış..
Ela: Bugün adam olmasın, anne olsun...
Ben: Annenin üç tane kızı varmış...
Ela: 3 kız olmasın, biri abi, biri abla, biri küçük kardeş olsun...
Ben :Bir annenin bir oğlu, iki kızı varmış, küçük kız en tatlılarıymış.
Ela: öbürleri de iyi ve tatlı olsun...
...
Ben: Anne işe uzak diyarlara gitmiş, sonra...
Birden karşısına bir canavar çıkmış
Ela: canavar olmasın, dinazor olsun.
Ben: Birden karşısına dinazor çıkmış...
...
Ben: Sonra kız dinazoru öpünce büyü bozulmuş vee...
Ela: Bugün dönüşmesin dinazor kalsın.
Ben: O zaman kız dönüşsün? Kız dinazor olsun?
Ela: Tamam da diğer dinazor kız dinazor zaten, bu erkek dinazora dönüşsün, oynasınlar...
Ben: sen anlat bi dahakine.
06 Nisan 2012 Cuma

5 Nis 2012

Nurturia'da Şenlik Var!!! Yarışma ve Geriye Dönük Oto Koltuğu

Nurturia hepimizin bildiği sevdiği, anne-baba-çocuk sosyal ağı. Sor sorunu yanıtlasınlar, derdini anlat dinlesinler, çocuğunun küçülenlerini sat, alsınlar... Arkadaşların olsun, buluş da buluş. Dolayısıyla en sevdiğimiz, tam olarak ailemizin sosyal ağı. Annelerin, her gün girmeden duramadığı, çocuğu uyurken cepten "nurtilediği" bir çeşit delilik.

Yetmezmiş gibi iki yeni haber var.




Olacakları görür gibiyim. Babalar günü fotoğraf yarışmasında çok eğlenmiştik. İçimiz temizlenmişti, çok ama çok güzel kareler görmüştük hayatın içinden. Şimdi de annelerin, babaların, dedelerin, anneannelerin çocuğuyla oynayan karelerini göreceğiz. İçimiz umutla dolacak. Çok garip bir his. Fotoğraf seçemiyorum, akşama bıraktım. Ama öyle ki kazanmaktan çok birbirinden güzel fotoğrafları görecek olduğum için heyecanlanıyorum. Bir önceki yarışmadan derlenen videoyu görmüş müydünüz? (Öte yandan ödülün de çok cazip olduğunu söyleyebilirim. Lego Duplo her gün oynadığımız bir oyuncak. Parasını sonuna kadar hak ediyor.)

İzleyin ne demek istediğimi anlayacaksınız...


İkinci büyük habere gelelim...

Aslında bunu ayrıca da yazmak lazım ki kaynamasın...


Artık pek çok oyuncağı, bir sürü anadan babadan gelen yorumlarıyla okuyup, etkili tanıtımıyla görüp anlayıp satın alabiliyoruz. Ahhh ah neden Ela doğarken nurturia yoktu sanki?

Amaaa.... Bir ürün var ki çok önemli. Geriye dönük oto koltuğunun önemine inananlar (Biz o çevrenin takıntılı bunlar dediği ana babalarız. )

BESAFE geriye dönük koltukları artık arayıp tarayıp geldi mi, gelmedi mi beklememize gerek yok. 

İşte bu bence hem anne-babalar hem de çocuklar için çok güzel bir haber. Güvenlik oyuncaktan önce gelir. Ne olur önemseyelim...

Neden geriye dönük?






NOT: Bu linke yarıştığınız fotosunun linkini yorum olarak bırakırsanız oy vereceğim:)

26 Mar 2012

Anneliğin Dipsiz Kuyuları

Annelik bir çeşit delilik. Tedavisi yok. Her anne bir derecede deli ama artık kişiden kişiye değişiyor o derece. Okuduğum her kötü olay kafamın içinde. Ela top peşinde basamağa doğru koşarken, kafam bir an alternatif bir evren açıp ya ayağı kayarsa düşer alnını kaldırıma çarparsa senaryosunu oynatıyor. Havuzun kenarında koşarken kafamdan geçen senaryolar çatallaşıyor, sonsuz evren var orada. Satranç varyasyonları gibi. Bir anda hepsi kafamın içinde. Ve daha üç yaşında.

Yani sanılmasın ki sürekli bir panik halindeyim. Değilim. Aklıma gelen kötü düşünceleri kovuyorum. Ama bazıları daha çok kalıyor. Bu korkular, dinlediğimiz hikayelerle çoğalıyor. Kaçırılma haberleri, yazın boğulma haberleri, tedbirsizlik haberleri, depremle ilgili tahminler derken, her annenin taktığı başka bir konu oluyor.

En tedirgin olduğum konuların başında havuz ve deniz geliyor. Bu yaz çocuk ne güzel kendi kendine havuza atlarken, kendi korkularım yüzünden "kızım oturup yavaş yavaş in" diyerek çocuğun atlamasını engellemiş oldum. Korkumu yansıtmış oldum. Bir yanı tedbir, elbette çocuğu havuzda başı boş bırakmak sorumsuzluktur.  Ama engellemek de bir o kadar kötü. Dengeyi bulmak lazım. Bir kol ötede karışmadan. Bazen kolay, bazen zor.

Dediğim gibi, özellikle o alanda bir hassasiyet varsa çok zor. Tanıdığım bir kadının kardeşi yıllar önce kaybolmuş. Bu kadın nasıl korkmasın. Çocuğunu sokağa olsun bırakamayan, bakkala gönderemeyen bir kadına dönüşmüş. İnsanın kendi korkularıyla yüzleşmesi zor. Bir o kadar da gerekli. Çünkü alternatifi korktuğun için yaşayamamak ve boğmak. Yaşamasına izin vermemek.

Sizin korkularınız neler? Hayatı kısıtlamaması için neler yapıyorsunuz?

..........................

Yazmayacaktım ama...

Bunun üçü var. On üçü var. On dördü var. On dört yaşında bir kız. Bir haber okuyorsun sonra. Ben yazmaya utanırken, yaşamaya utanmayanların olması nasıl bir şey? Sürekli düşüncelerimin arasına sızan. Bambaşka şeyler yazmak isterken görmezden gelemediğim. Korkulara korku ekleyen.

Boğulmalarla ilgili: http://www.nurturia.com.tr/bugulog/3def783b-6f8c-4f93-b367-9f1801021df3/bogulan-kisi-boguluyormus-gibi-go

23 Mar 2012

Senin annen.

Senin annen, kitap okumayı ve müzik dinlemeyi sever. (Sorulan herkes gibi)
Sen resim yaparken yanında resim yapıp boyaların içinde kaybolmayı sever.
Kirlenmeyi hiç önemsemez, hatta ne kadar kir, o kadar az alerji diye sevinir.
Oyun oynamayı çok sever, hamurlar, kağıtlar, legolar. Kendini kaybeder. Seni eylemek için oynamaz.
Kendisi de eğlenir.
Uzaktan algılamalı anneliği sever. Parkta ideal durum "bankta otur" halidir. Her zaman yapamasa da.
Pek çok şeyi bilmez. Ne çocuk yetiştirmeyi bilir. Ne 1001 hayvanın adını. Öğrenmeye çalışır eğer bilmediğini farkedebilirse.
Senin annen bol keseden sallar. Bilmediği konularda ahkam keser bazen.
Jim Morrison'u sever. Kurt Cobain'in öldüğü günü hatırlar. Bir de Adile Naşit'i.
Senin annen ütüden nefret eder. Ama senin bütün kıyafetlerini dokuz ay boyunca ütülemiştir. (Bu ona bir ömür yeter).
Senin eğitimin ve gelişimin için endişelenmektedir.
Annen Yeni Türkü'yü ve MFÖ'yü dinlediğinde üniversiteyi düşünmektedir.
Kendi kendine bol bol şarkı söyler. Bazılarını hatırlayacaksın, sana küçükken söylemiştir mutlaka.
Memik Oğlan söylemiştir sana, arada nedensiz hüzünlenirsen kesin ondan, bir de Karlı Kayın Ormanı.
Türk sanat müziği, pop ve türkü söyler.
Şarkı söylüyorsa stresli değildir.
Genelde streslidir ve bunu sana bulaştırmamayı ummaktadır.
Sen ona "anne neden üzgünsün" dedikçe ne kadar çok surat astığını anlayıp bunu değiştirmeye çalışmaktadır.
Seninle arasındaki bağ onun için çok önemlidir. Eğer o akışta bir durgunluk hissederse çok üzülür, ağlar.
Senin de zaman zaman söylediğin gibi, anneler de ağlayabilir.
Ama ağlamasalar ve gülseler çok daha iyidir. Bütün anneler.
Anneler ağlamasın gibi bir cümlenin politik olmasına bazen şaşırır, bazen şaşırmaz.
Bazen çok umutlu olur. Sen doğalı beri, çok daha fazla umutlu.
Ne olursa olsun gelecek güzel günlere inanır. Belki de bu ciddi bir zayıflıktır.
Yemeklerine çaktırmadan bir şey katmamış, sana yemek istemediğin şeyleri yedirmemiştir. Şanslıdır bu açıdan.
(Baban bir kez çorbana balık kattı, aramızda kalsın. Yemedin zaten (iki anlamda da))

Bu günlerde en çok anaokul ve ilkokul konusunu düşünmektedir.

Seni kendinden ve her şeyden çok sevmektedir.
Yaptığı yanlışlar iyi niyetlidir ama sen gene de büyüyünce kız, olur mu?

22 Mar 2012

Bugünlerde : Anı Defteri

Çocuğun söylediğini, yaptığını, ilklerini hep nurturia'ya yazıyorum. Burada da bulunsun. Seçmelerden...

21.03.2012
Dedi

(Yeni oyuna geçmeden önce oyuncakları topluyoruz hep beraber)
Ben: haydi toplayalım hep beraber. iyi kızım benim, iyi kocam benim
Ela: anne babam yardım etmezse kötü koca olur değil mi?
(Feminizm 101)


19.03.2012
Dedi

tostoraman dedi ki hiç bir tostoraman mağaranın kuytusuna adım atmasın aman... nedenmiş o nedenmişş... çünküüüü koca kötü faree koşuverir ardından. ona bir kez rastladım. üstünden geçti çok zaman..

peki baba neye benziyordu anlatsana, korkunç kötü müydü, ne kötülük etti sanaa? pek iyi hatırlamıyoruummmmm 

(Okuma bilmek şart değil, ezberleriz olur biter)

19.03.2012
Dedi

ben: yaz geliyor, yaz gelince ne yaparız?

ela: koşarız, zıplarız, oynarız, denize gideriz, dondurma yeriz, havuzda yüzerizzz

(nası istemiş yazı meğer)

14.03.2012
Dedi

çıt çıt çıt çıt çedene de sar bedeni bedene,
dünya dolu yar olsa da alacağım bir tane,
bir de yetmez iki tane, iki de yetmez üç tane, üç de yetmez...

(ona kadar gidiyor)
(korkuyorum. bi kere de 20ye kadar söyledi)

14.03.2012
Dedi

Annesinin üzerindeki kıyafette elinde ayna olan bir kadın vardır. Ela: bu kadın diyor ki anne, aynaaa aynaaa söyle bana var mı dünyada benim kadar güzel??? ayna da diyor ki yokkk kralçemm yokkk

12.03.2012
Dedi

uydurduğu masal:

"dede balık tutmaya gitmiş. sonra balığı tutmuş götürürken bir eve rastlamış. evin içinde bir cadı varmış, bir de kedi varmış. kedi şöyle bir bakmış içeri girmiş. cadı da onu eve sokmuş. sonra dede evden kaçmış ormana. o sırada meğer torunları da onu arıyormuş.
 torunummm diye sarılmışlar ve evlerine gitmişler."

12.03.2012
Dedi

ela: pamuk prensesin cücelerin evinde de yatağı olsun.
ben: tamam pamuk prenses kendi yatağında uyumuş. sonra cüceler gelmiş şaşırmış
ela: tamam da cüceler çok küçük değil mi, merdivenlerden nasıl çıkmışlar üst kata?
ben....

08.03.2012
Dedi

ela: bebeğim büyüyünce ne olacaksın?
ela(oyuncak bebek): eii
ela: sen de benim gibi doktor olabilirsin istersen?



Ekleyiniz:)

20 Mar 2012

Renk ve Oyuncak Takıntıları

Bir süredir aklımı kurcalayan bir konu var. Geçen "Davulumdan Masallar" sırasında tekrar aklıma geldi.


Ela gerçekten küçüklüğünden beri mavi sevdalısı. En sevdiği renk mavi. Hep mavi giymek ister. Bir şey alınacaksa illa mavisi alınır. Diğer renkleri de giyiyor, yani sadece mavi giymek gibi bir durum yok. Ama mavi de mavi. Davulumdan masallarda illa mavi renkli balık olacak. Resim yaparken illa mavi renk olacak. Olmadığında çok üzülüyor, ağlıyor. Hafif bir obsesyon durumu mu yoksa diye endişelendim açıkcası. Biraz araştırınca benzer durumda olan çocuklar gördüm. Mavi, pembe, dinazor hastaları varmış.


Mavi sevince, biz de gidip mavi kazaklar, mavi tshirtler, pantolonlar alıyoruz. Anneanne ve dededesiyle ayakkabı bakmaya gitmişler. Satıcı çocuk onlar erkek ayakkabısı demiş, pembe ayakkabılar göstermiş, çeşit çeşit çıkarmış, Ela illa seçtiği bir tane mavi beyaz ayakkabıda ısrar etmiş. (Eve gelince bana "anne satıcı da ayakkabıyı erkek ayakkabısı sanmışş" dedi gülerek. ) 


Tabi bir de şu var. Besliyoruz da bunu aslında istemeden. O mavi sevikçe mavi alınmaya devam ediyor.Küçükken balık seviyordu diye şu anda evde bir sürü balıklı kitap, balıklı yapboz ve diğer ürünler var.  Şimdi hatırladım, bir de deniz-balık dönemi geçirmiştik. Belki de geçici? 


Bir ara sadece mamutlarla oynuyoruk. Mamut aşağı, mamut yukarı. Neyse o dönem geçti. Mamutlara hala ilgimiz sevgimiz büyük olsa da başka oyuncaklarla da oynuyoruz. 


Peki doğrusu nedir acaba? Onun istediği rengi almaya giydirmeye devam etmek mi, diğer renklere ve oyuncaklara yer açması için ısrar etmek mi? Yoksa dönemdir geçer diyip beklemek mi?


Çocuğuyla benzer bir durum yaşayan var mı?

19 Mar 2012

Doğum Günü Pastası

Aylar geçti üstünden ve o kadar anlattım ama resmini koymadım.

Aile partimizde tostoraman vardı:

Arkadaş doğum günümüzde dinazor abi:
O aralar yaptığımız bir resim:
Ve domestik kardan adam:

18 Mar 2012

Anneleri Çıldırtan Hediyeler

Çocuklu hayatın bir parçası hediye almak ve vermek. Doğum günü olsun, yılbaşı olsun, "içimden geldi aldım" olsun. Bir şekilde sizin çocuğunuza hediyeler geliyor, siz de arkadaşlarınızın, akrabalarınızın çocuklarına hediye alıyorsunuz. Bazı insanlar gerçekten çok güzel hediye alıyor. Düşünmek yeterli tabi, o ayrı ama mesela bazı arkadaşınız bir kıyafet alıyor, tam üstünüze göre, üstelik sizin renginiz. Ya da bir oyuncak almış neredeyse her gün oynamışsınız iki yıl boyunca. Bu şekilde on ikiden tutturan insanlara çok hayran kalıyorum. 

Ne yazık ki ben çok iyi hediye alabilen birisi değilim. Çok stres oluyorum bi defa. Kırk kere düşünüyorum, şöyle mi olur, böyle mi derken, aldığım hediye tam da istediğim gibi olmuyor. Bu duruma üzülüyorum ve kendimi geliştirmeye çalışıyorum. Mesela size soru. Şöyle bir durumda ne yaparsınız: Bir arkadaşınızın oğluna hediye alacaksınız. Biliyorsunuz ki çocuk arabalara bayılıyor. Ancak bunu bilen de çocuğa araba alıyor.

a- Araba alırım
b- Değişik araba bulmaya çabalarım
c- Çok arabası olduğu için yeni bir şey denerse belki sever diye düşünür ve ona başka bir şey alırım. (Sorunun yanıtını yorumlara yazarsanız çok sevinirim.)

Doğru cevabı ben bilmiyorum. Daha çok karşındakini tanıdığım oranda hangisinden daha mutlu olacağını kestirmeye çalışıp genelde farklı bir şey almayı tercih ediyorum. Öte yandan... Çok da riskli. Annesi demez mi, bu kadın hiç mi çocuğumu tanımıyor, neden gitmiş bu alakasız şeyi almış? Demez. Anneler genelde her durumda mutlu olur ama ya çocuk? Neyse ki değiştirme kartı diye bir şey koyuyorlar da, böyle durumlarda en azından seçenek oluyor.

Gelelim imkansız hediyelere... Bazı hediyeler var ki, onları aldığınız takdirde uzunca bir süre muhabbetle(!) anılabilirsiniz hediye verdiğiniz aile tarafından. Bu listede emeği geçen (ve hediye seçmeme yardım eden) Kuzeytan anneye sevgilerimizi iletelim. Bir çocuğa (emin olmadan) almamanız gereken hediyeler

1- Mikrofon. Başta çok neşeli gelse de bir süre sonra anne ve babanın halini on saniye kadar hayal edin. Edemiyorsanız kendinize alın. Bir ay içinde pişman olmazsanız istediğiniz çocuğa hediye edebilirsiniz.

2- Oyun Hamuru Seti ve benzerleri: Biz şahsen ailecek böyle hediyelere bayılıyoruz. Ama temizliğini kendi yapan, titiz anneler o hamurları halıdan sökücem derken sizi güzel cümlelerle anabilirler. Aman dikkat.

3- Her çeşit ses çıkaran oyuncak ve müzik aleti: En sevdiğiniz şarkıyı hayal edin. Sonra bunu yediyüz kere arka arkaya dinlediğinizi düşünün. Aldığınız şey müzik aleti bile olsa, bırakın anası babası alsın. Mesela ben Ela'ya gidip bir mini piyano almıştım bebekken.  O ne feci sesti Yarabbim! Her bastığı tuşta kafamda bir tel tınnn diye atıyordu. Alacaksanız da alçak ve yumuşak seslileri tercih edin.

4- Minik parçalı oyuncaklar: 3 yaşına kadar zaten almamanız gerektiğini biliyorsunuz. 3 yaşından sonra da öyle bir dağılıyorlar ki... Eğer anne ve baba bizim kadar dağınıksa huzurla alın. Bir eksik, bir fazla farketmez. Ama değilse?

5-Pelüş oyuncak: Bunlar oldukça zararsız ve son derece sevimli, bir o kadar da sıkıcı ve  gereksiz oyuncaklar. Dost acı söyler:) Şahsen alınmış her pelüş oyuncağı yüreğimin derinliklerinden gelen bir sevgiyle sevsem de, pratikte bir oyuncak sepetinin içinde duruyorlar. Küçük bebeklere alınabilir.

6- Zeka oyuncakları: Adı zeka oyuncağı da olsa, biz yapbozdur, üst üste dizdir, bulmacadır, çok seviyoruz böyle oyunları. Ama "bakalım sizin çocuğunuz yetmiş iki parça yapboz yapabiliyor mu nihahah" gibi anlaşılabilirsiniz. Öyle anlaşılmasanız da, çocuk hevesle açacak hediyeyi, belki yapamayacak, üzülecek? Riskli. 

İlk anda aklıma gelenler bunlar. Siz de aklınıza gelen en çıldırtıcı hediyeleri yazarsanız güzel bir öneri listemiz oluşmuş olur.

Sevgiler!

(Ela'nın amcası moon dough almış. Kudurmuş gibi oynadık. Ela uyudu, ortalığı toplama gazına biraz daha oynayabilirim her an)

17 Mar 2012

Davulumdan Masallar, Çekmeköy Küçük Şeyler ve Bir Doğum Günü

Kış geliyor, kış geliyor (winter is coming) dedikten sonra kış gitmek bilmedi tabi. Hafta içi Ela'yı Gülay Hanım'ın evinden almak için (beş parasız ve kredi kartsız depresyon kazağını giymiş halde) yollara düştükten ve toplamda iki saat kadar sonra eve döndükten sonra ciddi ciddi yeter demiştim içimden. Oysa bir ilkbahar sabahı (yine her zamanki gibi) güneşle uyanınca, bunun gerçek bildiğimiz, sıcak, ısıtan güneş olduğunu anlayıp mutlu oldum. Hemen sözlerimi geri aldım.


Üstelik... Üstelik bugün Davulumdan Masallar'a gidecektik. Çekmeköy'deki Küçük Şeyler Anaokulunda. Hazırlandık, giyindik, yollara düştük. Yol sandığımızdan uzun sürdüyse de yetiştik ve derin bir nefes aldık. Daha sonra Serkan Bey geldi. Hava güzel, dışarıda oynayalım dedik. Çocuklar, anneler, babalar elele halka olduk. Martı olduk uçtuk. Gemiye bindik, ritm tuttuk. Ağzımızla balık yakaladık, bir güzel yedik. Kendi adıma o kadar eğlendim ki anlatamam. Ela'ya gelince... Ela çok eğlendi. Oldukça fazla katılım gösterdi. İlk başta bana yapıştı ve ayrılmak istemedi, sonra adapte oldu ve kendi kendine de martı olup kanat çırptı, kaydıraktan kaydı. Bir tek balık seçerken illa mavili renkli olacak diye tutturdu. Bu mavi konusundan ayrıca bahsececeğim. Ritm kısmında bana da görev verildi, ben de ciddiyetle ayaklarımı sopaları vurarak kendimi fena halde kaptırdım. Epey de uzun sürdü. Güneş altında koşturduk durduk. Çekmeköy Küçük Şeyler Anaokulunun bahçesi bir harika. İçerisi de çok güzel ama o bahçeye bayıldım. Aklım orada kaldı. Geniş, ferah. Balık sever martılara birebir... En kısa sürede tekrar olduğunda  gitme kararı aldık. Tavsiye ederim.

Sonra martılar uçtu gitti, ama biz kaldık. Çekmeköy Küçük Şeyler Anaokulunun sahibi çift ve üçüzlerle çay içip sohbet ettik. Sonrasında Çekmeköy'de Cappucino diye bir yere gittik. Güneş... Dışarda oturmak. Meğer ne hasretmişiz güneş sana. Özlediğimizi farketmeden yanmışız meğer. Seratoninler filan şırıl şırıl. Çocuklar neşeli, biz keyifli. Yalnız bilmiyorum bu blogda hiç hayatımdan şikayet ettim mi? Etmişimdir mutlaka. Geri alıyorum. Arkadaşlarımın üç minik dinazoru ahtapot kollarına sahip olmadıkları halde, kollayıp, yedirip, içirip, çişe götürüp getirip eylemesine hayran kaldım. Orkestra yönetir gibi. Tek çocuk sahiplerinin şikayet etmesi, öğrenci olup da vaktim yok diyenlere duyduğum hisler gibi olmalı onlara göre. Şikayet etmek zaten boşa enerji. Böyle eğlendik, dinlendik, atlara baktık, ağaçların altından geçtik derken... Eve dönüş için yola koyulduk.

Ela tabi, açık hava bol gıda, araba tıngır mıngır uyudu. Eve gelince, onu uyandırmaya kıyamadım ve babasıyla arabada bırakıp bir koşu üstümü değiştirip, doğum günü tatlısının hediyesini kapıp, geri döndüm. Çok güzeldi. Çocuklarımız büyümüş. Bloglarda tanıştık. Beş aylık hallerini biliriz. Öyle farklı bir duygu ki onları öyle görmek. Annemin eski fotoğraflarından biri aklıma geldi. O fotoğrafta doğum günü olan çocuk üniversitede doçent olmuş... O geldi aklıma. Doruk'un büyüyeceği, koca adam olacağı ve bizim de onunla gurur duyacağımız ve bak işte o doğum gününe gittiğimiz çocuk şimdi bunları yapıyor diyeceğimiz günler geldi aklıma. Biraz duygusal olmuş olabilirim.

Daha yazacaklarım vardı ama başka yazı konusu olsun.
Zaman geçip gidiyor. İyi şeyler kalsın geride.

16 Mar 2012

Pazarın Orta Yerinde Aşk İçin Ağlanır mı?

Hamile kaldıktan sonra sonu acıklı, içinde hüzün olan filmleri izlemeyi bıraktım bir süre. Moralim bozulmasın, neşeli ol ki genç kalasın tadında yaşamaya başladım. Bu da genel olarak merhaba Hollywood, merhaba aile filmleri, merhaba romantik komedi demek anlamına geliyor. While You Were Sleeping(sen uyurken), Family Man(Aile Babası) ve hatta Serendipity(Aşk Tesadüf, öyle bişeydi adı) gibi filmleri bile izledim. Kardeşim diğerleri neyse de Serendipity nedir Allahaşkına diye, gerek yüzüme, gerek arkamdan konuştu. Haksız da değildi. Sonu iyi bitsin, içinde kafa takıcı konu olmasın derseniz seçenekler ciddi anlamda daralıyor.

Geçen yazının konusu olan "çocuk geldi üç yaşına, benim geldi aklım başıma" hallerinden sonra, artık akıllı, mantıklı, konulu filmlere hazırım, hatta açım aç noktasına geldim. Bunlardan biri Nefes(Breath) adlı Kore filmiydi. (Açılışı BabıAziz'le yaptım ama o ayrı bir yazı konusu) Nefes hakkında söylenebilecek çok şey var tabi. Filmin kahramanı olan ablamız umutsuz ev kadınları tadında bir sanatçı. Detaylara girmeyeceğim, izlemek isteyenlere ipucu olmasın. Yalnız filmin en başında uğraştığı bir sanat eseri var. Belli ki birisi yapmış getirmiş, bizim sanatçı eseri ellemek dışında bir şey yapmadı. İnsan ister istemez arka setten birinin (eseri yapan kişinin) dikkatli elle, bozmaa bozmaa diye bağırdığını hayal ediyor çekim sırasında. Çok konsantre olamadım. Fena değildi. Çok iyi bir başlangıç olmadı.

Bugün bir arkadaşımla buluşacaktık. Buluşma yeri semt pazarının ortasına denk geldi. Erken de gitmişim, bir an orta yerde kalakaldım. Dünyanın orta yerinde aşk için ağlıyorum diye bir film vardı zamanında alıp izlemediğimiz. Kendi kendime anca pazarın orta yerinde aşk için ağlayabilir miyim derken pazarcı çekil abla dedi. Yoluma devam ettim ben de.

Film izlemeye devam.
sevgiler...

15 Mar 2012

Ah blog, vah blog...

Ah blog, vah blog, içimi dökeyim blog.

Aşkın ömrü kaç yıl bilmiyorum. Belki üç belki beş, belki ömür boyu. Öte yandan anne-blogculuğun ömrü üç yılmış. En azından benim için. Artık ne çocukla ilgili okuyorum, ne teoriler umrumda. Yuvarlanıp gidiyoruz, ekolümüz budur. Bunu yaparken de kendi kişiliklerimize, karanlıklarımıza, aydınlıklarımıza, alabildiğimiz, alamadığımız derslere göre takılıyoruz. Hep beraber yemek yiyor, oyun oynuyoruz. Ki aslında Ela artık çok daha fazla kendi kendine oynar oldu. O oynarken başka şeyler yapabiliyoruz. 

Hayatımıza çizgi filmler girdi. TV girmedi ama dvdden bilimum çizgi filmi değişik zamanlarda izleyebiliyoruz. Bazen iPadden, bazen laptoptan, bazen dvdden TVde. Sınırlı ve kontrollü bir şekilde (NŞA) yarım saat. Oyunları beraber oynuyoruz. Legolar, bebekler, arabalar. Legolardan evler, yatakhaneler, otoparklar, havaalanları, çiftlikler... yapabiliyoruz. Hamurdan balıklar ve mantı, belki de dolma. Bebekleri uyutup, diego(kaplan) uyandırıyoruz. Ela son zamanlarda doktor olmak istiyor. Diş doktoru.

Önce Hamburg'a gittik. Sonra Antalya'ya. Bizm Hamburg'dayken İstanbul'da babaannesi, dedesi, amcası ve yengesiyle kaldı. Çok uyumlu ve sakinmiş. Bir kez annemi arayacağım diyerek telefonun başına geçmiş ve rakamları çevirmiş. Konuştuk. Sonra Antalya'da babilerde kaldı bir kaç gün, biz seminerlerdeyken. Mantı yapmışlar beraber. Yemişler sonra. Geçenlerde ani kararla annemlere gittik. Oyunlar, masallar, şarkılar. Anneannesine sürekli masal uyduruyor. Bizim anlattığımız masalları alıyor, oyuncuları ve oyunları değiştiriyor. Kendini kahraman yapıyor, kurtarıcı. Mesela dedesi ormanda kaboluyor ve cadıya esir düşüyor. Çıkışta torununa rastlıyor, çünkü onu aramaya çıkan torunu. Pamuk prensesi annesi sevsin diyor. Peki diyorum cadı kıskanmış, cadı da sevsin. Peki. Cücelerin yatağına yatmış... Yatmasın. Nereye yatsın? Kendi yatağına... 

Hayal gücü, masallar, şarkılar. Başka bir evrede, başka bir evrendeyiz. Sanki Ursula L. Guin'in bir romanının içindeyiz. Mesela evimizdeki ejderha diyor ki, "Hadi gidin yemeğinizi yiyin ben de uyuyayım. Siz gelene kadar çocukları yemeyeceğim." Kibar ejderha. Dinolar biraz yaramaz ama idare ediyoruz. 

Genel olarak memnunuz halimizden. Henüz anaokulu günleri başlamadı. Bakalım o nasıl olacak, yeni bir macera. Artık okullu olduk diye anlatırız belki buradan.

Eskisi gibi yazamamak üzüyor beni ama aklım bu konularda değil. Yeni bir blog açmaya dermanım yok. Oysa anlatacak çok şey var...

5 Mar 2012

Ben Nesli, Sen Nesli...

Uzun zaman önce okuduğum bir kitap: Ben Nesli: Generation Me. Tekrar okumaya başladım bu ara. Genel olarak yeni kuşak Amerika'lıların fena halde özgüvenli olduğuna ama bu özgüven geliştirme aktivitelerinin aslında narsistik eğilimi besleme yönünde olduğuna dair gözlemlerini anlatıyor.

Kadınlarla ilgili olan bir cümlesini aktarmak istiyorum. Diyor ki 30 yaşına kadar olan kadınlara verdiğimiz mesajla, sonrasında verdiğimiz taban tabana ters. 30 yaşına kadar "kim tutar seni, her şeyi olabilirsin." 30dan sonra işe dönen anneysen, suçlusun. "Otur çocuğuna bak. Herşeyi yapamazsın. Hatta evde otursan bile pek yeterli değilsin bana sorarsan"

"Bizlere her şeyi yapabileceğimiz söyleniyor ama bir kere anne olduktan sonra o her şey "evde" ya da "9dan 5e kadar" yapabileceklerimize dönüşüyor." "Çalışan babalar bir çok konuda yan çizebilirken, çalışan annelere karşı çelişkili duygular besliyoruz."

"Erkek ve kadın eşitttir; yoo durun bakalım çocuklar sizin sorumluluğunuzda" "Yaşayabilmek için iki maaşa ihtiyaç duyuyorsunuz; yoo bi dakika bekleyin, tek maaşla yaşamayı öğrenin" "Çalışmanın size verdiği tatmin ve statüyü elinizde tutmalısınız; yoo bir dakika, evde oturmak daha önemli"

"Hem çalışan hem de evde oturan anneler, başarısız olmak zorunda."

"Araştırmalara göre kreşe giden çocuklar sadece anneleri tarafından büyütülenlere göre daha fazla bilişsel yetenek ve akademik başarı gösteriyor. Ama bu araştırmalar asla ana akım medyada yer almıyor. 

The Mommy Myth kitabına çok fazla referans var. Çocuklar daha doğmadan odaları hazırlanıyor. Bireyselliği vurgulayıcı isimleri her yerde. "Bu bizim çocuklar etrafındaki narsistliğimiz... Çocuklarımızın ne kadar doğru, eşsiz ve değerli olduğuna aşırı bireyselleştirilmiş bir önem verip onları diğerlerinden daha özel bir umut pırıltısı olarak görüyoruz"

Bu yazıyı yazarken bazı görüşlerin aslında kuşak olarak hem bizi, hem de Amerikan kadınlarını nasıl şekillendirdiğini anlatmak istedim. Yoksa kesinlikle o mu iyi, bu mu telaşesine ve tartışmasına yol açmak istemiyorum. Gerek nurturiada, gerek bloglarda, gerek sözlükte o kadar çok ve gereksizce tartıştık ki.

Bireyselliği yüceltmekten çok, paylaşımı, ahlakı, düşünceli olmayı, empatiyi özendirebilsek keşke. Belki ben neslinden sonra bir gün sen nesli de gelir diye ummak istiyorum.

İyi geceler...


9 Şub 2012

Gamze için yardıma ihtiyacımız var

Merhaba, bana gelen bir maili olduğu gibi yayınlıyorum. Lütfen okuyalım ve elimizden geleni yapalım. Şu anda yurt dışında konferanstayım, dönünce daha detaylı yazacağım. Seyahatte bir anne olarak söyleyecek söz bulamıyorum. Elimizden geleni yapalım.... İlik nakli için kan vermek gerekiyor sanırım. Uyarsa kullanıyorlar... 

"Sizden 2,5 yasında dunyalar tatlısı bir oğluşu olan arkadasım Gamze için yardım istiyorum.Kendısı 28 yasında lösemi hastası bugun 9 eylül ünv. acilden girişi yapıldı daha önce tedavı gormustu ancak ilik nakli gerekiyor.Çok okunan bir blogunuz var sizden bu haberı duyurmanızı rica edebılır miyim?Lütfen... destek verebılırsenız çok ama çok memnun oluruz.
 
 
Bu arkadasımın oğlu için hazırladığı blog sayfası onunla ilgili daha detaylı bilgi edinmeniz için.
 
Şimdiden çok teşekkür ederim.Başarılarınızın ve yazılarınızın devamını dilerim"

Gülşah Hanım'a teşekkürler... 

Az önce nurturia'ya baktım. Hiç girmedim epeydir. Sanırım orada da bir örgütlenme var. Haydi anneler....  


3 Şub 2012

Önce özetler, sonra haberler...

Daha doğum gününü bile yazamadım. Tostoraman pastasının son halini, boynum tutulmuş halde yaptığım dinolu pastayı koyamadım. Anlayın beni, gerçekten yoğun günler...

O nedenle hızlıca haberlere geçelim
  • Öğle uykusunu bıraktık. Böylece Ela bana göre çocukların yatması gereken saatte uyuyor, güneşle uyanıyor. Çok neşeli uyanıyor, güneş gibi uyanıyor.
  • Ela grip oldu, ateş, öksürük derken geçen hafta epeyce uykusuz ve yorgun geçti, ama şimdi iyi. 
  • Ela'nın renklerle ilişkin enteresan bir durumu var. Güneşi sarı değil mor yapıyor, ışınlarını mavi yapıyor. Pembe değil mavi seviyor ve giymek istiyor. Dün ağacı yeşil elmayı kırmızı yaparken ben, çok sıkıcı buldu ve mavi ağaç ve turuncu elma yaptı. Belki sıradan bir şeydir, dikkatimi çektiği için yazdım.
  • Sohbet, muhabbet. Sürekli masal, hikaye anlatıyor. Oyun kurguluyor ve tam olarak dediği gibi oynamamızı istiyor. Büyüyünce DM olacak. 
  • Manipulasyon teknikleri geliştirdi. Bana "anneannem olsa bunu yapardı", Gülay hanım(bakıcı teyzemiz) "Hamide abla olsa verirdi" diyerek istediklerini yaptırmaya çalışıyor. Şoktayım. 
  • Migrostan çok ucuza ve ne düşünerek aldığımızı bilemediğim incik boncuktan kolyeler, bileklikler yapıyor. Az daha büyüsün, iğne oyasına filan başlatmayı düşünüyorum.
  • Legolarla şatolar, masallar yapıyoruz. Geçen uyuyan güzelin şatosunda güzel uyurken prens geldi, sonra prensesin babası gelip hadi ordan dedi prense. Sonra prenses arabasına binip uzaklaştı. Geleneksel yaklaşım ve feminizmi aynı potada erittik mi, post modern mi olduk, ne olduk söyleyin doktor?
  • Kamyonlarla insan ve hayvan taşımacılığı yükselişte. Sonra kamyondan inip gemiye biniyorlar. Sürekli taşımacılık, sürekli nakliyat. Gemiye ranza yaptık ama bir kaç kız lego gidip hayvanlarla uyumayı tercih etti.
  • Buz devri hayvanları hala favori oyuncaklar ama erkek mamutun dağ altında mahsur kalmasından ve kız mamutun onu diegonun da yardımıyla kurtarmasından fenalık geldi. 
  • Evde "biz kızlar"dır gidiyor. Biz kızlar burda yatacağız, baba sen öbür gemiye git.
  • Gemi demişken, evde ne kadar koltuk, yatak varsa hepsi gemi, kalan yerler deniz. Biz de korsanız. Portside Pirates şarkısında in the deep blue seaa kısmında "siiiii"yi sesimizi incelterek söyleriz. Sonra gemiden gemiye geçip sandıklar içindeki ganimetleri boynumuza takarız. Kokoş değiliz, ganimetin peşindeyiz.
Hızlıca aklıma gelenler böyle.

Sevgiler, görüşmek üzere. Bir süre buralarda olmayabiliriz ama tez zamanda pastaları koyucam:)


18 Oca 2012

Aferin üzerine

Pratik Anne'nin yazısı üzerine düşünceler...

Üstüne yazı yazmayı istedim ama vakit bulamadım. Hızlıca yorum yazayım. Şöyle düşünüyorum ben. Kelimeler önemsizdir. Diyelim aferin! demedik. Kelimeyi attık dilimizden. O bir şey başardığında heyecanlanmayacak mıyız? Gözlerimiz parlamayacak mı? İstemsizce gülümsemeyecek miyiz? Kendimizi bu kadar kontrol edebilecek miyiz?

Albert Mehrabian der ki,
Mesajın yüzde 55%'i yüz ifadelerimiz, beden dilimiz.
Mesajın yüzde 38% ses tonu, söyleyiş tarzı

7% si kelimeler...

Kısacası aferin! dedik demediğin ötesinde geçerli olan bizim ne hissettiğimiz ve ne yansıttığımız. Ödül dediğimiz bazen bir gülüş, bazen bir bakış olabilir. Onun önüne geçmek bana doğal gelmiyor.

Öte yandan, kendimizi kontrol etmemiz gereken şeyler olduğunu da düşünüyorum. Çocuğun her yaptığına bir hikmet bulmaya çalışmamak gibi. Kendi "ben"imizin farkında olup, çocuğa yansıtmamak gibi. Kendi narsiszmimizin uzantısı yapmamak gibi. E tabi yapacaksın, kimin kızısın, oğlusun durumuna getirmeden. Büyümek yani. Önce kendimizi büyütmek.

Her anne babanın karakter itibariyle zayıf/güçlü yönleri var. Örneğin hırslı bir anne/baba çocuğa ister istemez, başarılı olma mesajı verecektir. Çocuk başarılı oldukça güçlü tepkiler verecektir, sürece değil, sonuca yönelik davranacaktır ister istemez. Aferin dese de, demese de. (Kendi anne babamızı düşünelim. Biz ne yapınca gururlanıyorlardı da, ne yapınca pek de sallamıyorlardı mesela.)  Eğer kişi bunun farkında olursa, kendini bilirse, bu yönünü dengelemek için (davranışsal değil içsel olarak) çaba gösterebilir. Ya da anne/baba kendilerini özgüvensiz, kenarda kalmış hissediyor. Onların farkında olmadıkları mesajı da "kendini göster, ayağa kalk, atak ol" vb olabilir. Çocuk bir arkadaşına vurduğunda içten içe onaylıyor olabilir, "oh ezdirmedi kendini" diye. Bu tür şeylerin anahtarının davranışsal olduğunu düşünmüyorum. Çocuklar çok sezgiseller. Tam olarak düşünsel olarak yorumlamasalar da arkasındaki duyguyu hissediyorlar. İkide bir seni seviyorum demek gerekli değil, sarılmayı anlıyorlar. Eğer anne/babada zekaya tapınma varsa, "çocuğumuz çok zeki" söylenecektir, söylenmese de vurgulanacaktır. Konuşmanın alt metininde duracaktır orada. Çocuklar bunu anlar.

Kısacası eğer yazıdaki maddeleri ciddiye alıyorsak onları biz yapmalıyız!
  • Biz süreçten keyif almayı öğrenmeliyiz bilmiyorsak eğer...
  • Zorluklarda vazgeçmemeli, hemen yıkılıvermemeliyiz.
  • Kendi hatalarımızı daha kolay affetmeliyiz belki...
Bunları kendi hayatımızda yaşamayazsak, gösteremezsek söylediklerimiz hep havada kalır gibi geliyor bana.

Sevgiler, çok. Pratik Anne ve Evren'e yazıları için teşekkürler....

11 Oca 2012

Su testisi.

Semra Canbulat'ın yazısından alıntıdır: Tıklayın

Hıncal Uluç'un Defne Joy Foster'ın ölümünün ardından yazdığı "Su testisi su yolunda kırılır" temalı yazısı sadece basın tarihinin en utanç verici yazılarından biri olmakla kalmıyor; Barış Manço'nun ölümünün ardından yazdıklarıyla birlikte değerlendirildiğinde şimdi takındığı bu ahlakçı tutum; patriarkal sistemin iki yüzlü ahlakının da medyadaki sıkı örneklerinden birini oluşturuyor.


Hangi "uzman kişiden" görüş alırlarsa alsınlar, kadın cinayetlerinin sistematikliğini sağlayan işbirlikçi tutum muhalif toplumsal hareketler ve yayınları tarafından birincil önemdeki toplumsal sorun olarak nitelendirilmediği sürece, kadın cinayetlerinin gerekçelerini aile içi görüş ayrılığına indirgeyen cümleler değişmeyecektir. Aile içindeki tartışmaları öldürme nedeni olarak seçen ve sunan haber dili, öfkesine yenilen erkek halini masumiyetin karinesi olarak kabul ediyorsa, elinde şiddet aracı bulundurma yetkisine sahip olanların taciz ve tecavüze yönelmelerini olağanlaştırıyorsa, keyfiliğin sorumsuzluğunu normalleştiriyorsa, sadakat ve bağlılık yeminlerini ilahi değil yasal olduğuna ilişkin hiçbir başvuru kaynağıyla beslenemiyorsa genç kadınların ki bu genç kadınlık hali 49 yaşına kadar uzanıyor, ölümcül şiddete maruz kaldığı haberlerini okumaya devam edeceğiz."

8 Oca 2012

En İyi Eş, Dost Blog Ödüllerimi Dağıtıyorum...


Geçtiğimiz günlerde Blog Ödülleri verildi malum. Dereceye girenleri kutlar, blog alemine faydalı bir organizasyon olmasını dileriz. Kendim de oy vermiş bir insan olarak sonuçları merak ettim ama epeyce bir süre birinci kim, ikinci kim, hangi dalda anlamak epey zor oldu. Üstelik dereceye girenlere ödül de vermemişler. Bir sürü sponsoru olan bir yarışmada vere vere bir plaket vermeleri ayıp doğrusu.

O nedenle  ben de sponsorsuz filan kendi çapımda kendi gönlümün ödüllerini vereyim dedim. Ödül dediğimiz de bir teşekkür aslında. Çok objektif olduğumu söyleyemeyeceğim ödül verirken. Eş, dost, aile, akrabaya dağıtıcam, kusura bakmazsınız... O nedenle de adı, eş dost ödülü oldu. Dilediğince dağıtabilirsiniz...

Kızım üç yaşına gelince, geriye dönük bakınca insan fark ediyor. Anne-Baba blogları önce beni ısındırdı, sonra elimden tuttu. Sonra da bir çoğu hayatıma girdi, dostum oldu. Siz de kendi ödüllerinizi verebilir, yorum olarak ekleyebilirsiniz. Bir çeşit sobe de olabilir, neden olmasın.... 

Geldik yarışma dallarına:

Rınn rınn rınnn... Açıklıyoruummmm.... 

En zihin açıcı, fikir kaşıyıcı, put kırıcı, açık konuşan, kimselere benzemez, on parmağında on marifet, her yazısı arşivlik anne blogu dalında:

En faydalı linkler, en düşünülesi konular, çocuk yetiştirirken orjinal buluşlar, faydalı ürünler, pratik yöntemler ve sağlıklı yaşam dalında:

Farklı bakış açıları, farklı hayatlar, popüler annelik öğretisine muhalif, başka bakış açıları, tüketim karşıtı, güzel görüşlü gönül insanı dalında

Geriye dönük oto koltuğu diyince akla gelen isim, bilimsel bilgi, makale paylaşımı, kitaplardan alıntılar, ana-girişimci, varlığıyla ilham, cesur, aklı balında blogger ve nurturia'nın annesi dalında:
http://kitubi.com/

Annelikle ilgili, ama değil gibi, kendi halinde bir deli, ama okuması çok zevkli, bilin bakalım kim?
http://kendiizinisurendeli.wordpress.com/

Dünyada anlatması en zor şey mizahtır. Hakkıyla yapan, çizen, gösteren, güldüren, incelikler kraliçesi ve dünyanın bi tanesi, en komik ve yetenekli blogcu dalında:
http://olmadikislerpesinde.blogspot.com/

Kendi güzel, kişiliği güzel, oğlunu yetiştirişi güzel, üstelik oğlu dünya tatlısı dalında ödülü paylaştırmak zorunda kaldım. (Ayırmak içime sinmedi zaten)
http://kuzeytan.blogspot.com/
http://www.toprakbuyurken.blogspot.com/

En iyi anne benim annem tabi, en iyi anneanne de ol. Bir nevi benim nasıl yetiştirildiğimin blogu. En iyi geçmiş zaman annesi blogu dalında:
http://aysema-mektuplar.blogspot.com/
http://ruyalargercekoldu.blogspot.com/


Arkadaşlık, yoldaşlık dalında, bir kahvenin kırk yıl olan hatırı dalında:
https://kirazsevdasi.wordpress.com/


Sakinlik, olgunluk, dinginlik, girişimcilik, iki çocuk büyütmeye heveslendirme dallarında, hep cesaret, hep güven veren, okuduğunuzda mutlu olduğunuz blog dalında: (Eski Mira'nın bahçesi, ama kalabalıklaştı şimdi)
http://www.anne-log.com/

Sanat sever, şiir sever, ada sever dallarında, başından beri beraber yürüdüğümüz blogcu dallarında ödülü paylaştırmak istiyorum yine:
http://birincitekirsahis.blogspot.com/
http://saricizmeli.blogspot.com/

Her zaman destek, her zaman yanında. Ama en çok girip girip çocuğumuzla izleyeceğimiz ingilizce öğreten videolar bulma, paylaşma ve eğitimi destekleme dalında:
http://cikolatalipasta.blogspot.com/

Anne olup, kendini bulma ve buldurma dalında:
http://www.sirars.blogspot.com/

Elbette burada ödül veremediğim ama sevdiğim çok blogcu var.
Haydi siz de ödülleri dağıtın, haydi.

Link olarak yazarsanız çok sevinir, okuruz.

Sevgiler blogcu dostları.