26 Mar 2012

Anneliğin Dipsiz Kuyuları

Annelik bir çeşit delilik. Tedavisi yok. Her anne bir derecede deli ama artık kişiden kişiye değişiyor o derece. Okuduğum her kötü olay kafamın içinde. Ela top peşinde basamağa doğru koşarken, kafam bir an alternatif bir evren açıp ya ayağı kayarsa düşer alnını kaldırıma çarparsa senaryosunu oynatıyor. Havuzun kenarında koşarken kafamdan geçen senaryolar çatallaşıyor, sonsuz evren var orada. Satranç varyasyonları gibi. Bir anda hepsi kafamın içinde. Ve daha üç yaşında.

Yani sanılmasın ki sürekli bir panik halindeyim. Değilim. Aklıma gelen kötü düşünceleri kovuyorum. Ama bazıları daha çok kalıyor. Bu korkular, dinlediğimiz hikayelerle çoğalıyor. Kaçırılma haberleri, yazın boğulma haberleri, tedbirsizlik haberleri, depremle ilgili tahminler derken, her annenin taktığı başka bir konu oluyor.

En tedirgin olduğum konuların başında havuz ve deniz geliyor. Bu yaz çocuk ne güzel kendi kendine havuza atlarken, kendi korkularım yüzünden "kızım oturup yavaş yavaş in" diyerek çocuğun atlamasını engellemiş oldum. Korkumu yansıtmış oldum. Bir yanı tedbir, elbette çocuğu havuzda başı boş bırakmak sorumsuzluktur.  Ama engellemek de bir o kadar kötü. Dengeyi bulmak lazım. Bir kol ötede karışmadan. Bazen kolay, bazen zor.

Dediğim gibi, özellikle o alanda bir hassasiyet varsa çok zor. Tanıdığım bir kadının kardeşi yıllar önce kaybolmuş. Bu kadın nasıl korkmasın. Çocuğunu sokağa olsun bırakamayan, bakkala gönderemeyen bir kadına dönüşmüş. İnsanın kendi korkularıyla yüzleşmesi zor. Bir o kadar da gerekli. Çünkü alternatifi korktuğun için yaşayamamak ve boğmak. Yaşamasına izin vermemek.

Sizin korkularınız neler? Hayatı kısıtlamaması için neler yapıyorsunuz?

..........................

Yazmayacaktım ama...

Bunun üçü var. On üçü var. On dördü var. On dört yaşında bir kız. Bir haber okuyorsun sonra. Ben yazmaya utanırken, yaşamaya utanmayanların olması nasıl bir şey? Sürekli düşüncelerimin arasına sızan. Bambaşka şeyler yazmak isterken görmezden gelemediğim. Korkulara korku ekleyen.

Boğulmalarla ilgili: http://www.nurturia.com.tr/bugulog/3def783b-6f8c-4f93-b367-9f1801021df3/bogulan-kisi-boguluyormus-gibi-go

23 Mar 2012

Senin annen.

Senin annen, kitap okumayı ve müzik dinlemeyi sever. (Sorulan herkes gibi)
Sen resim yaparken yanında resim yapıp boyaların içinde kaybolmayı sever.
Kirlenmeyi hiç önemsemez, hatta ne kadar kir, o kadar az alerji diye sevinir.
Oyun oynamayı çok sever, hamurlar, kağıtlar, legolar. Kendini kaybeder. Seni eylemek için oynamaz.
Kendisi de eğlenir.
Uzaktan algılamalı anneliği sever. Parkta ideal durum "bankta otur" halidir. Her zaman yapamasa da.
Pek çok şeyi bilmez. Ne çocuk yetiştirmeyi bilir. Ne 1001 hayvanın adını. Öğrenmeye çalışır eğer bilmediğini farkedebilirse.
Senin annen bol keseden sallar. Bilmediği konularda ahkam keser bazen.
Jim Morrison'u sever. Kurt Cobain'in öldüğü günü hatırlar. Bir de Adile Naşit'i.
Senin annen ütüden nefret eder. Ama senin bütün kıyafetlerini dokuz ay boyunca ütülemiştir. (Bu ona bir ömür yeter).
Senin eğitimin ve gelişimin için endişelenmektedir.
Annen Yeni Türkü'yü ve MFÖ'yü dinlediğinde üniversiteyi düşünmektedir.
Kendi kendine bol bol şarkı söyler. Bazılarını hatırlayacaksın, sana küçükken söylemiştir mutlaka.
Memik Oğlan söylemiştir sana, arada nedensiz hüzünlenirsen kesin ondan, bir de Karlı Kayın Ormanı.
Türk sanat müziği, pop ve türkü söyler.
Şarkı söylüyorsa stresli değildir.
Genelde streslidir ve bunu sana bulaştırmamayı ummaktadır.
Sen ona "anne neden üzgünsün" dedikçe ne kadar çok surat astığını anlayıp bunu değiştirmeye çalışmaktadır.
Seninle arasındaki bağ onun için çok önemlidir. Eğer o akışta bir durgunluk hissederse çok üzülür, ağlar.
Senin de zaman zaman söylediğin gibi, anneler de ağlayabilir.
Ama ağlamasalar ve gülseler çok daha iyidir. Bütün anneler.
Anneler ağlamasın gibi bir cümlenin politik olmasına bazen şaşırır, bazen şaşırmaz.
Bazen çok umutlu olur. Sen doğalı beri, çok daha fazla umutlu.
Ne olursa olsun gelecek güzel günlere inanır. Belki de bu ciddi bir zayıflıktır.
Yemeklerine çaktırmadan bir şey katmamış, sana yemek istemediğin şeyleri yedirmemiştir. Şanslıdır bu açıdan.
(Baban bir kez çorbana balık kattı, aramızda kalsın. Yemedin zaten (iki anlamda da))

Bu günlerde en çok anaokul ve ilkokul konusunu düşünmektedir.

Seni kendinden ve her şeyden çok sevmektedir.
Yaptığı yanlışlar iyi niyetlidir ama sen gene de büyüyünce kız, olur mu?

22 Mar 2012

Bugünlerde : Anı Defteri

Çocuğun söylediğini, yaptığını, ilklerini hep nurturia'ya yazıyorum. Burada da bulunsun. Seçmelerden...

21.03.2012
Dedi

(Yeni oyuna geçmeden önce oyuncakları topluyoruz hep beraber)
Ben: haydi toplayalım hep beraber. iyi kızım benim, iyi kocam benim
Ela: anne babam yardım etmezse kötü koca olur değil mi?
(Feminizm 101)


19.03.2012
Dedi

tostoraman dedi ki hiç bir tostoraman mağaranın kuytusuna adım atmasın aman... nedenmiş o nedenmişş... çünküüüü koca kötü faree koşuverir ardından. ona bir kez rastladım. üstünden geçti çok zaman..

peki baba neye benziyordu anlatsana, korkunç kötü müydü, ne kötülük etti sanaa? pek iyi hatırlamıyoruummmmm 

(Okuma bilmek şart değil, ezberleriz olur biter)

19.03.2012
Dedi

ben: yaz geliyor, yaz gelince ne yaparız?

ela: koşarız, zıplarız, oynarız, denize gideriz, dondurma yeriz, havuzda yüzerizzz

(nası istemiş yazı meğer)

14.03.2012
Dedi

çıt çıt çıt çıt çedene de sar bedeni bedene,
dünya dolu yar olsa da alacağım bir tane,
bir de yetmez iki tane, iki de yetmez üç tane, üç de yetmez...

(ona kadar gidiyor)
(korkuyorum. bi kere de 20ye kadar söyledi)

14.03.2012
Dedi

Annesinin üzerindeki kıyafette elinde ayna olan bir kadın vardır. Ela: bu kadın diyor ki anne, aynaaa aynaaa söyle bana var mı dünyada benim kadar güzel??? ayna da diyor ki yokkk kralçemm yokkk

12.03.2012
Dedi

uydurduğu masal:

"dede balık tutmaya gitmiş. sonra balığı tutmuş götürürken bir eve rastlamış. evin içinde bir cadı varmış, bir de kedi varmış. kedi şöyle bir bakmış içeri girmiş. cadı da onu eve sokmuş. sonra dede evden kaçmış ormana. o sırada meğer torunları da onu arıyormuş.
 torunummm diye sarılmışlar ve evlerine gitmişler."

12.03.2012
Dedi

ela: pamuk prensesin cücelerin evinde de yatağı olsun.
ben: tamam pamuk prenses kendi yatağında uyumuş. sonra cüceler gelmiş şaşırmış
ela: tamam da cüceler çok küçük değil mi, merdivenlerden nasıl çıkmışlar üst kata?
ben....

08.03.2012
Dedi

ela: bebeğim büyüyünce ne olacaksın?
ela(oyuncak bebek): eii
ela: sen de benim gibi doktor olabilirsin istersen?



Ekleyiniz:)

20 Mar 2012

Renk ve Oyuncak Takıntıları

Bir süredir aklımı kurcalayan bir konu var. Geçen "Davulumdan Masallar" sırasında tekrar aklıma geldi.


Ela gerçekten küçüklüğünden beri mavi sevdalısı. En sevdiği renk mavi. Hep mavi giymek ister. Bir şey alınacaksa illa mavisi alınır. Diğer renkleri de giyiyor, yani sadece mavi giymek gibi bir durum yok. Ama mavi de mavi. Davulumdan masallarda illa mavi renkli balık olacak. Resim yaparken illa mavi renk olacak. Olmadığında çok üzülüyor, ağlıyor. Hafif bir obsesyon durumu mu yoksa diye endişelendim açıkcası. Biraz araştırınca benzer durumda olan çocuklar gördüm. Mavi, pembe, dinazor hastaları varmış.


Mavi sevince, biz de gidip mavi kazaklar, mavi tshirtler, pantolonlar alıyoruz. Anneanne ve dededesiyle ayakkabı bakmaya gitmişler. Satıcı çocuk onlar erkek ayakkabısı demiş, pembe ayakkabılar göstermiş, çeşit çeşit çıkarmış, Ela illa seçtiği bir tane mavi beyaz ayakkabıda ısrar etmiş. (Eve gelince bana "anne satıcı da ayakkabıyı erkek ayakkabısı sanmışş" dedi gülerek. ) 


Tabi bir de şu var. Besliyoruz da bunu aslında istemeden. O mavi sevikçe mavi alınmaya devam ediyor.Küçükken balık seviyordu diye şu anda evde bir sürü balıklı kitap, balıklı yapboz ve diğer ürünler var.  Şimdi hatırladım, bir de deniz-balık dönemi geçirmiştik. Belki de geçici? 


Bir ara sadece mamutlarla oynuyoruk. Mamut aşağı, mamut yukarı. Neyse o dönem geçti. Mamutlara hala ilgimiz sevgimiz büyük olsa da başka oyuncaklarla da oynuyoruz. 


Peki doğrusu nedir acaba? Onun istediği rengi almaya giydirmeye devam etmek mi, diğer renklere ve oyuncaklara yer açması için ısrar etmek mi? Yoksa dönemdir geçer diyip beklemek mi?


Çocuğuyla benzer bir durum yaşayan var mı?

19 Mar 2012

Doğum Günü Pastası

Aylar geçti üstünden ve o kadar anlattım ama resmini koymadım.

Aile partimizde tostoraman vardı:

Arkadaş doğum günümüzde dinazor abi:
O aralar yaptığımız bir resim:
Ve domestik kardan adam:

18 Mar 2012

Anneleri Çıldırtan Hediyeler

Çocuklu hayatın bir parçası hediye almak ve vermek. Doğum günü olsun, yılbaşı olsun, "içimden geldi aldım" olsun. Bir şekilde sizin çocuğunuza hediyeler geliyor, siz de arkadaşlarınızın, akrabalarınızın çocuklarına hediye alıyorsunuz. Bazı insanlar gerçekten çok güzel hediye alıyor. Düşünmek yeterli tabi, o ayrı ama mesela bazı arkadaşınız bir kıyafet alıyor, tam üstünüze göre, üstelik sizin renginiz. Ya da bir oyuncak almış neredeyse her gün oynamışsınız iki yıl boyunca. Bu şekilde on ikiden tutturan insanlara çok hayran kalıyorum. 

Ne yazık ki ben çok iyi hediye alabilen birisi değilim. Çok stres oluyorum bi defa. Kırk kere düşünüyorum, şöyle mi olur, böyle mi derken, aldığım hediye tam da istediğim gibi olmuyor. Bu duruma üzülüyorum ve kendimi geliştirmeye çalışıyorum. Mesela size soru. Şöyle bir durumda ne yaparsınız: Bir arkadaşınızın oğluna hediye alacaksınız. Biliyorsunuz ki çocuk arabalara bayılıyor. Ancak bunu bilen de çocuğa araba alıyor.

a- Araba alırım
b- Değişik araba bulmaya çabalarım
c- Çok arabası olduğu için yeni bir şey denerse belki sever diye düşünür ve ona başka bir şey alırım. (Sorunun yanıtını yorumlara yazarsanız çok sevinirim.)

Doğru cevabı ben bilmiyorum. Daha çok karşındakini tanıdığım oranda hangisinden daha mutlu olacağını kestirmeye çalışıp genelde farklı bir şey almayı tercih ediyorum. Öte yandan... Çok da riskli. Annesi demez mi, bu kadın hiç mi çocuğumu tanımıyor, neden gitmiş bu alakasız şeyi almış? Demez. Anneler genelde her durumda mutlu olur ama ya çocuk? Neyse ki değiştirme kartı diye bir şey koyuyorlar da, böyle durumlarda en azından seçenek oluyor.

Gelelim imkansız hediyelere... Bazı hediyeler var ki, onları aldığınız takdirde uzunca bir süre muhabbetle(!) anılabilirsiniz hediye verdiğiniz aile tarafından. Bu listede emeği geçen (ve hediye seçmeme yardım eden) Kuzeytan anneye sevgilerimizi iletelim. Bir çocuğa (emin olmadan) almamanız gereken hediyeler

1- Mikrofon. Başta çok neşeli gelse de bir süre sonra anne ve babanın halini on saniye kadar hayal edin. Edemiyorsanız kendinize alın. Bir ay içinde pişman olmazsanız istediğiniz çocuğa hediye edebilirsiniz.

2- Oyun Hamuru Seti ve benzerleri: Biz şahsen ailecek böyle hediyelere bayılıyoruz. Ama temizliğini kendi yapan, titiz anneler o hamurları halıdan sökücem derken sizi güzel cümlelerle anabilirler. Aman dikkat.

3- Her çeşit ses çıkaran oyuncak ve müzik aleti: En sevdiğiniz şarkıyı hayal edin. Sonra bunu yediyüz kere arka arkaya dinlediğinizi düşünün. Aldığınız şey müzik aleti bile olsa, bırakın anası babası alsın. Mesela ben Ela'ya gidip bir mini piyano almıştım bebekken.  O ne feci sesti Yarabbim! Her bastığı tuşta kafamda bir tel tınnn diye atıyordu. Alacaksanız da alçak ve yumuşak seslileri tercih edin.

4- Minik parçalı oyuncaklar: 3 yaşına kadar zaten almamanız gerektiğini biliyorsunuz. 3 yaşından sonra da öyle bir dağılıyorlar ki... Eğer anne ve baba bizim kadar dağınıksa huzurla alın. Bir eksik, bir fazla farketmez. Ama değilse?

5-Pelüş oyuncak: Bunlar oldukça zararsız ve son derece sevimli, bir o kadar da sıkıcı ve  gereksiz oyuncaklar. Dost acı söyler:) Şahsen alınmış her pelüş oyuncağı yüreğimin derinliklerinden gelen bir sevgiyle sevsem de, pratikte bir oyuncak sepetinin içinde duruyorlar. Küçük bebeklere alınabilir.

6- Zeka oyuncakları: Adı zeka oyuncağı da olsa, biz yapbozdur, üst üste dizdir, bulmacadır, çok seviyoruz böyle oyunları. Ama "bakalım sizin çocuğunuz yetmiş iki parça yapboz yapabiliyor mu nihahah" gibi anlaşılabilirsiniz. Öyle anlaşılmasanız da, çocuk hevesle açacak hediyeyi, belki yapamayacak, üzülecek? Riskli. 

İlk anda aklıma gelenler bunlar. Siz de aklınıza gelen en çıldırtıcı hediyeleri yazarsanız güzel bir öneri listemiz oluşmuş olur.

Sevgiler!

(Ela'nın amcası moon dough almış. Kudurmuş gibi oynadık. Ela uyudu, ortalığı toplama gazına biraz daha oynayabilirim her an)

17 Mar 2012

Davulumdan Masallar, Çekmeköy Küçük Şeyler ve Bir Doğum Günü

Kış geliyor, kış geliyor (winter is coming) dedikten sonra kış gitmek bilmedi tabi. Hafta içi Ela'yı Gülay Hanım'ın evinden almak için (beş parasız ve kredi kartsız depresyon kazağını giymiş halde) yollara düştükten ve toplamda iki saat kadar sonra eve döndükten sonra ciddi ciddi yeter demiştim içimden. Oysa bir ilkbahar sabahı (yine her zamanki gibi) güneşle uyanınca, bunun gerçek bildiğimiz, sıcak, ısıtan güneş olduğunu anlayıp mutlu oldum. Hemen sözlerimi geri aldım.


Üstelik... Üstelik bugün Davulumdan Masallar'a gidecektik. Çekmeköy'deki Küçük Şeyler Anaokulunda. Hazırlandık, giyindik, yollara düştük. Yol sandığımızdan uzun sürdüyse de yetiştik ve derin bir nefes aldık. Daha sonra Serkan Bey geldi. Hava güzel, dışarıda oynayalım dedik. Çocuklar, anneler, babalar elele halka olduk. Martı olduk uçtuk. Gemiye bindik, ritm tuttuk. Ağzımızla balık yakaladık, bir güzel yedik. Kendi adıma o kadar eğlendim ki anlatamam. Ela'ya gelince... Ela çok eğlendi. Oldukça fazla katılım gösterdi. İlk başta bana yapıştı ve ayrılmak istemedi, sonra adapte oldu ve kendi kendine de martı olup kanat çırptı, kaydıraktan kaydı. Bir tek balık seçerken illa mavili renkli olacak diye tutturdu. Bu mavi konusundan ayrıca bahsececeğim. Ritm kısmında bana da görev verildi, ben de ciddiyetle ayaklarımı sopaları vurarak kendimi fena halde kaptırdım. Epey de uzun sürdü. Güneş altında koşturduk durduk. Çekmeköy Küçük Şeyler Anaokulunun bahçesi bir harika. İçerisi de çok güzel ama o bahçeye bayıldım. Aklım orada kaldı. Geniş, ferah. Balık sever martılara birebir... En kısa sürede tekrar olduğunda  gitme kararı aldık. Tavsiye ederim.

Sonra martılar uçtu gitti, ama biz kaldık. Çekmeköy Küçük Şeyler Anaokulunun sahibi çift ve üçüzlerle çay içip sohbet ettik. Sonrasında Çekmeköy'de Cappucino diye bir yere gittik. Güneş... Dışarda oturmak. Meğer ne hasretmişiz güneş sana. Özlediğimizi farketmeden yanmışız meğer. Seratoninler filan şırıl şırıl. Çocuklar neşeli, biz keyifli. Yalnız bilmiyorum bu blogda hiç hayatımdan şikayet ettim mi? Etmişimdir mutlaka. Geri alıyorum. Arkadaşlarımın üç minik dinazoru ahtapot kollarına sahip olmadıkları halde, kollayıp, yedirip, içirip, çişe götürüp getirip eylemesine hayran kaldım. Orkestra yönetir gibi. Tek çocuk sahiplerinin şikayet etmesi, öğrenci olup da vaktim yok diyenlere duyduğum hisler gibi olmalı onlara göre. Şikayet etmek zaten boşa enerji. Böyle eğlendik, dinlendik, atlara baktık, ağaçların altından geçtik derken... Eve dönüş için yola koyulduk.

Ela tabi, açık hava bol gıda, araba tıngır mıngır uyudu. Eve gelince, onu uyandırmaya kıyamadım ve babasıyla arabada bırakıp bir koşu üstümü değiştirip, doğum günü tatlısının hediyesini kapıp, geri döndüm. Çok güzeldi. Çocuklarımız büyümüş. Bloglarda tanıştık. Beş aylık hallerini biliriz. Öyle farklı bir duygu ki onları öyle görmek. Annemin eski fotoğraflarından biri aklıma geldi. O fotoğrafta doğum günü olan çocuk üniversitede doçent olmuş... O geldi aklıma. Doruk'un büyüyeceği, koca adam olacağı ve bizim de onunla gurur duyacağımız ve bak işte o doğum gününe gittiğimiz çocuk şimdi bunları yapıyor diyeceğimiz günler geldi aklıma. Biraz duygusal olmuş olabilirim.

Daha yazacaklarım vardı ama başka yazı konusu olsun.
Zaman geçip gidiyor. İyi şeyler kalsın geride.

16 Mar 2012

Pazarın Orta Yerinde Aşk İçin Ağlanır mı?

Hamile kaldıktan sonra sonu acıklı, içinde hüzün olan filmleri izlemeyi bıraktım bir süre. Moralim bozulmasın, neşeli ol ki genç kalasın tadında yaşamaya başladım. Bu da genel olarak merhaba Hollywood, merhaba aile filmleri, merhaba romantik komedi demek anlamına geliyor. While You Were Sleeping(sen uyurken), Family Man(Aile Babası) ve hatta Serendipity(Aşk Tesadüf, öyle bişeydi adı) gibi filmleri bile izledim. Kardeşim diğerleri neyse de Serendipity nedir Allahaşkına diye, gerek yüzüme, gerek arkamdan konuştu. Haksız da değildi. Sonu iyi bitsin, içinde kafa takıcı konu olmasın derseniz seçenekler ciddi anlamda daralıyor.

Geçen yazının konusu olan "çocuk geldi üç yaşına, benim geldi aklım başıma" hallerinden sonra, artık akıllı, mantıklı, konulu filmlere hazırım, hatta açım aç noktasına geldim. Bunlardan biri Nefes(Breath) adlı Kore filmiydi. (Açılışı BabıAziz'le yaptım ama o ayrı bir yazı konusu) Nefes hakkında söylenebilecek çok şey var tabi. Filmin kahramanı olan ablamız umutsuz ev kadınları tadında bir sanatçı. Detaylara girmeyeceğim, izlemek isteyenlere ipucu olmasın. Yalnız filmin en başında uğraştığı bir sanat eseri var. Belli ki birisi yapmış getirmiş, bizim sanatçı eseri ellemek dışında bir şey yapmadı. İnsan ister istemez arka setten birinin (eseri yapan kişinin) dikkatli elle, bozmaa bozmaa diye bağırdığını hayal ediyor çekim sırasında. Çok konsantre olamadım. Fena değildi. Çok iyi bir başlangıç olmadı.

Bugün bir arkadaşımla buluşacaktık. Buluşma yeri semt pazarının ortasına denk geldi. Erken de gitmişim, bir an orta yerde kalakaldım. Dünyanın orta yerinde aşk için ağlıyorum diye bir film vardı zamanında alıp izlemediğimiz. Kendi kendime anca pazarın orta yerinde aşk için ağlayabilir miyim derken pazarcı çekil abla dedi. Yoluma devam ettim ben de.

Film izlemeye devam.
sevgiler...

15 Mar 2012

Ah blog, vah blog...

Ah blog, vah blog, içimi dökeyim blog.

Aşkın ömrü kaç yıl bilmiyorum. Belki üç belki beş, belki ömür boyu. Öte yandan anne-blogculuğun ömrü üç yılmış. En azından benim için. Artık ne çocukla ilgili okuyorum, ne teoriler umrumda. Yuvarlanıp gidiyoruz, ekolümüz budur. Bunu yaparken de kendi kişiliklerimize, karanlıklarımıza, aydınlıklarımıza, alabildiğimiz, alamadığımız derslere göre takılıyoruz. Hep beraber yemek yiyor, oyun oynuyoruz. Ki aslında Ela artık çok daha fazla kendi kendine oynar oldu. O oynarken başka şeyler yapabiliyoruz. 

Hayatımıza çizgi filmler girdi. TV girmedi ama dvdden bilimum çizgi filmi değişik zamanlarda izleyebiliyoruz. Bazen iPadden, bazen laptoptan, bazen dvdden TVde. Sınırlı ve kontrollü bir şekilde (NŞA) yarım saat. Oyunları beraber oynuyoruz. Legolar, bebekler, arabalar. Legolardan evler, yatakhaneler, otoparklar, havaalanları, çiftlikler... yapabiliyoruz. Hamurdan balıklar ve mantı, belki de dolma. Bebekleri uyutup, diego(kaplan) uyandırıyoruz. Ela son zamanlarda doktor olmak istiyor. Diş doktoru.

Önce Hamburg'a gittik. Sonra Antalya'ya. Bizm Hamburg'dayken İstanbul'da babaannesi, dedesi, amcası ve yengesiyle kaldı. Çok uyumlu ve sakinmiş. Bir kez annemi arayacağım diyerek telefonun başına geçmiş ve rakamları çevirmiş. Konuştuk. Sonra Antalya'da babilerde kaldı bir kaç gün, biz seminerlerdeyken. Mantı yapmışlar beraber. Yemişler sonra. Geçenlerde ani kararla annemlere gittik. Oyunlar, masallar, şarkılar. Anneannesine sürekli masal uyduruyor. Bizim anlattığımız masalları alıyor, oyuncuları ve oyunları değiştiriyor. Kendini kahraman yapıyor, kurtarıcı. Mesela dedesi ormanda kaboluyor ve cadıya esir düşüyor. Çıkışta torununa rastlıyor, çünkü onu aramaya çıkan torunu. Pamuk prensesi annesi sevsin diyor. Peki diyorum cadı kıskanmış, cadı da sevsin. Peki. Cücelerin yatağına yatmış... Yatmasın. Nereye yatsın? Kendi yatağına... 

Hayal gücü, masallar, şarkılar. Başka bir evrede, başka bir evrendeyiz. Sanki Ursula L. Guin'in bir romanının içindeyiz. Mesela evimizdeki ejderha diyor ki, "Hadi gidin yemeğinizi yiyin ben de uyuyayım. Siz gelene kadar çocukları yemeyeceğim." Kibar ejderha. Dinolar biraz yaramaz ama idare ediyoruz. 

Genel olarak memnunuz halimizden. Henüz anaokulu günleri başlamadı. Bakalım o nasıl olacak, yeni bir macera. Artık okullu olduk diye anlatırız belki buradan.

Eskisi gibi yazamamak üzüyor beni ama aklım bu konularda değil. Yeni bir blog açmaya dermanım yok. Oysa anlatacak çok şey var...

5 Mar 2012

Ben Nesli, Sen Nesli...

Uzun zaman önce okuduğum bir kitap: Ben Nesli: Generation Me. Tekrar okumaya başladım bu ara. Genel olarak yeni kuşak Amerika'lıların fena halde özgüvenli olduğuna ama bu özgüven geliştirme aktivitelerinin aslında narsistik eğilimi besleme yönünde olduğuna dair gözlemlerini anlatıyor.

Kadınlarla ilgili olan bir cümlesini aktarmak istiyorum. Diyor ki 30 yaşına kadar olan kadınlara verdiğimiz mesajla, sonrasında verdiğimiz taban tabana ters. 30 yaşına kadar "kim tutar seni, her şeyi olabilirsin." 30dan sonra işe dönen anneysen, suçlusun. "Otur çocuğuna bak. Herşeyi yapamazsın. Hatta evde otursan bile pek yeterli değilsin bana sorarsan"

"Bizlere her şeyi yapabileceğimiz söyleniyor ama bir kere anne olduktan sonra o her şey "evde" ya da "9dan 5e kadar" yapabileceklerimize dönüşüyor." "Çalışan babalar bir çok konuda yan çizebilirken, çalışan annelere karşı çelişkili duygular besliyoruz."

"Erkek ve kadın eşitttir; yoo durun bakalım çocuklar sizin sorumluluğunuzda" "Yaşayabilmek için iki maaşa ihtiyaç duyuyorsunuz; yoo bi dakika bekleyin, tek maaşla yaşamayı öğrenin" "Çalışmanın size verdiği tatmin ve statüyü elinizde tutmalısınız; yoo bir dakika, evde oturmak daha önemli"

"Hem çalışan hem de evde oturan anneler, başarısız olmak zorunda."

"Araştırmalara göre kreşe giden çocuklar sadece anneleri tarafından büyütülenlere göre daha fazla bilişsel yetenek ve akademik başarı gösteriyor. Ama bu araştırmalar asla ana akım medyada yer almıyor. 

The Mommy Myth kitabına çok fazla referans var. Çocuklar daha doğmadan odaları hazırlanıyor. Bireyselliği vurgulayıcı isimleri her yerde. "Bu bizim çocuklar etrafındaki narsistliğimiz... Çocuklarımızın ne kadar doğru, eşsiz ve değerli olduğuna aşırı bireyselleştirilmiş bir önem verip onları diğerlerinden daha özel bir umut pırıltısı olarak görüyoruz"

Bu yazıyı yazarken bazı görüşlerin aslında kuşak olarak hem bizi, hem de Amerikan kadınlarını nasıl şekillendirdiğini anlatmak istedim. Yoksa kesinlikle o mu iyi, bu mu telaşesine ve tartışmasına yol açmak istemiyorum. Gerek nurturiada, gerek bloglarda, gerek sözlükte o kadar çok ve gereksizce tartıştık ki.

Bireyselliği yüceltmekten çok, paylaşımı, ahlakı, düşünceli olmayı, empatiyi özendirebilsek keşke. Belki ben neslinden sonra bir gün sen nesli de gelir diye ummak istiyorum.

İyi geceler...