30 Ağu 2012

30 Ağustos Zafer Bayramı ve İyi Cüceler

Zafer Bayramı nedeniyle özel bir şeyler yapmak istiyorduk. Acaba ne, acaba ne derken İyi Cüceler'de ahşap boyama ve Zafer Bayramı aktiviyesi imdadımıza yetişti. Hemen kalktık, giyindik ve gittik.

Önlüklerimizi giydik. Halka olduk. İşgal altında olmak nedir, özgür olmamak nedir biraz onlardan bahsettik. Atatürk ve silah arkadaşlarını, Zafer'i kazanan dedelerimizi alkışladık.

Sonra Türkiye haritasından oluşan ahşap bulmacayı boyamaya sıra geldi.

Önce tahtayı zımparaladık. Sonra boyalara geçtik. Etkinliğimizi yapan Deniz Bey'i çok sevdik. Bu etkinlikteki boyalar özellikle araştırılmış, çocuklara zarar vermeyecek türden seçilmiş.

Ela da ciddiyetle zımparalama ve boyama işlemlerini yaptı. Ara ara ben de kendimi kaybedip denizleri maviye boyarken derin düşüncelere daldım. Neyse ki anneler de boyama yapabiliyordu. Gerçi böyle etkinliklerde ben de kendimi çocuktan sayıyorum sanırım. 4 yaş civarına gerileyip heyecanla boyaları ve renkleri bekliyorum.

Ela'nın boyadıkları benimkinden çok daha güzeldi laf aramızda. Özenle ve dikkatle boyadı. Sonra bayraklarla ve haritalarımızla fotoğraf çektirdik. İyi Cüceler'in facebook adresinden görebilecekmişiz. Hatta şimdi baktım, koymuşlar bile!

Sonrasında kendimizi kitaplar dünyasında kaybettik. Büyük kitapçılarındaki çocuk reyonlarına aşinaydık. Oralarda hiç görmediğimiz kitapları gördük. Sonra da tabi birden tanıdık bir figür çıktı karşımıza. Oip'in kutukafa ordusu! Yoda'dan Darth Vader'a minnak kediciklere kadar tüm takım oradaydı.

Çok güzeller. Bütün aileyi almak lazım. Özellikle Yoda'yı seviyorum ben.

"Ya yap, ya yapma, Denemek diye bir şey yok" Katılıyoruz Yoda abi.

Sonrasında caddeye çıkıp Mado'da biraz oturduk. Biz otururken bir motorcu ordusu geçti bayraklarla. İnanılmaz bir görüntüydü. Nereden çıktılar anlamadık. Bir anda bayraklarla doldu cadde. Kenarlarda bizler de alkışladık. Zafer bayramı için ilginç şeyler görsün istiyordum Ela, sanırım bugün başarılı olduk...

Hepinize iyi bayramlar...


Bu arada okumadıysanız Pratikanne'nin iyi cüceler yazısı: http://pratikanne.com/2012/08/iyi-cuceler-kitap-evinde-cocuk-kitabi-avi.html


29 Ağu 2012

Yıllardan Sonra, Yollardan Sonra


Karanlıktı ve yağmur yağıyordu. Eski arkadaşlarımdan Ö. ile iskelede buluştuk. Islak masaların en ucuna, kalabalıktan uzağa kaçtık. Üzerimizde şallar, ara ara serpiştiren yağmur. Gecenin körüne kadar konuştuk, konuştuk. En son ne zaman bu kadar gülmüştüm hatırlamıyorum. Arkadaşımla ilişkimin en öne çıkan yanı : depresyonun dibinde de olsan, en acı, en tuhaf, en yürek yakıcı olaylardan da bahsetsek: biz güleriz abi. Ona buna güleriz. Olmazsa eski fıkralara referans verir, yine güleriz. Gerçekten fıkradaki gibi bir kelimeden bütün referansları çıkarıp gülmek mümkün...

Çocuklar olmadan buluşmak çok farklı. Kızlar varken de çok güzel ama konular bölünüyor, aralar giriyor. İnsan anne üst kimliğinden çıkamıyor.Oysa başbaşa buluşunca ne kadar farklı. Yıllar geçmemiş gibi. Sen aynı sensin gibi. Bunu yaşamayan birine anlatmak çok zor. 
---

Ela anaokuluna gideli bir ay oldu. Yeni hayatımıza alışıyoruz. Severek gidiyor. Her gün değişik bir konu anlatıyor. Onun anlattığı parçaları birleştirmek oyun gibi, bulmaca gibi. Akşam dışarda işimiz vardı, dışarda yedik. Yemeği gösterip, "Bunu kim bulmuş acaba?" dedi. "Çok eskiden bulmuşlar, bilmiyoruz kimin bulduğunu" dedik. "Belki de dinazorlardır?" dedi kikirdeyerek. Bunu da bir süredir yapıyor, dalga geçiyor bizimle. Sonra dedi ki, "anne biliyor musun (bu bir kalıp, anne biliyor musuunn diye giriş yapıyor hep.) bir sürü şey aynı anda bulunmuş dünyada". Tam ne dediğini anlayamadım ama duyduğum anda aklıma bir sürü icadın dünyanın farklı yerlerinde tekrar tekrar bulunduğu geldi. Ama Ela'nın anlattığının o olduğuna aymadım. Ben onu düşünürken eskiden kap kaçak yapıyorlarmış topraktan diyince jeton düştü. Büyük ihtimalle o konuda bir kitap okumuşlar, çalışma yapmışlar ve orada öğrendiklerini anlatıyor. Anne biliyor musun... Bilmiyorum ve her gün öğreniyorum, en baştan.
---
Akşam uzandık. "Anne sen benim koynuma gel" dedi. Yattım, ben çocuk oldum. Dedi ki, "biz babanla işe gideceğiz, teyzen gelecek, sen onunla kalacaksın tamam mı?" Ben de oyun icabı "ama sen gitmee" dedim. Dedi ki "Ben senin yanağına bir öpücük koyacağım, sen onu saklayacaksın, akşam gelince bana vereceksin". Eskiden yaparmışız bunu, unutmuşum. Sisler içinde kaybolmuş bir anı. Üstelik ne kadar eski, altı ay mı, bir yıl mı? Hafıza ne kadar yanıltıcı ve zamansız. Sanki bir fener var, bir o yıla ışık tutuyor, bir buna. Bir süre unutuyorsun. Bir sabah kalkıyorsun ve sanki başka bir yıldasın, hepsi bir bir canlanıyor. Ela'nın bebekliğini anımsamakta zorlanıyorum. Ne yerdik, ne içerdik. Blogu okumak da yanıltıcı. Başka biri yazdı o yazıları. O ben değildim. Zihnimi bir süreliğine ele geçiren hormonların konuşturduğu kişiydi. Biraz ben, biraz başkası.

Ela'nın "Anne gidiyor ama geliyor" olgusunu iyi anladığını düşündüm. Obje saklamalar, gitmeden konuşmalar işe yaramış. Yine de insanın içinin bir yanı cız ediyor. Bir ses hiç ayrılmayalım derken, bir ses "ama arada yalnızlık" diye diretiyor.
---

Tatilde bir kitap okudum. Julian Barnes, "The Sense of an Ending". İlk okuyuşta fazla anlam ifade etmedi, hafızanın yanıltıcılığı, tarih biliminin sorunları, belgelerin güvenilmezliği vb. Kitabı bitirdikten sonra tekrar okumaya başlayınca görüyorsun ki, bu başka bir kitap. Sanki yeni bir kitap. Bilginin eşiğinde okuduğunda, ilk okumada gölgede kalmış detaylar öne çıkıyor. Anlatıcının güvenilmezliğini yüreğinde hissetmeye başlıyorsun ve dikkat ediyorsun. İkinci okumam henüz bitmedi. Yarısındayım, buna rağmen ilk okumayı ne kadar boş ve kötü yaptığımı (yazarın amacı da onu göstermek zaten) gördükçe üzülüyorum. Hayatlarımızı da böyle okuyoruz aslında. Hızlı, aceleci. Belki üçüncü ya da dördüncü okumada anca anlamaya başlarız. Başlar mıyız?