28 Oca 2013

0-3 Yaş İçin Montessori Uygulamaları Semineri - Küçük Kara Balık'ta



Hadi en baştan alalım...

Hayatın ilk izleri oluşmaya başladığında, çocuğumuza sunduğumuz yaşam alanı, ilk objeler ve oyuncaklar ile çocuğumuz kendisini gerçekleştirmeye ne kadar yakın?
Bu süreç ona, ileriki yıllara taşıyacağı özgüvenli, mutlu, huzurlu bir birey olmak için altyapı oluşturuyor mu?

Tüm dünyada 100 yılı aşkın bir süredir uygulanan, çocuga saygı duyma ve kendi başına yapabilme beceresini
temel alan Montessori yönteminin 0-3 yaş uygulamalarını daha yakından tanımak,

Montessori felsefesinin bebeğiniz ve çocuğunuzun yaşam alanını düzenleme, çocuk gelişimi için erken dönem
obje, oyuncak seçimi ve tuvalet alışkanlığı kazanmaya bakış açısını öğrenmek,

Basit uygulamalar, örnekler ve videolarla hayatınızı “çocuk dostu” hale getirebilmek için,

Sizleri, Küçük Kara Balık Çocuk Evi Montessori eğitim danışmanı Eliane Freina ile düzenlediğimiz, “0-3 yaş arası çocuklar için Montessori Eğitimi Semineri’”ne davet ediyoruz.

Eliane Freina kimdir? Eliane Freina, 1978’de Avusturya’da doğdu. Grafik tasarım eğitiminin ardından çocuklarla çalışma sevgisi sebebiyle kariyerinde değişiklik yaparak çocuk gelişimi okumaya karar verdi. Klasik sistemde tam aradığı bakış açısını bulamaması onu alternatif eğitim modelleri aramaya yöneltti.
2007-2009 arasında Avusturya’da Montessori eğitimine devam ederken bir yandan da, Viyana “The Children's House International Montessori Kindergarten”da Montessori eğitmenliği görevine başladı. 2009-2011 arasında 0-3 yaş Montessori eğitmenliği kursunu tamamlayarak çalıştığı Montessori Anaokulunda “uzman öğretmen” (Head Teacher) görevini devralan Freina, Eylül 2012’den itibaren KKBCE’de ( www.kkbce.com ) Montessori Danışmanlığı yapıyor.

Tarih: 10 Şubat, Pazar
Saat: 14.30-16.30
Yer: Küçük Kara Balık Çocuk Evi, Salih Omurtak caddesi, No:49, Koşuyolu-Kadıköy
Ücret: 50TL
Kayıt: kayit@kkbce.com


15 Oca 2013

Öyle bir dert verdin ki kendime geleeemedimmm

İnsan hazır olduğunda okuduğu cümleler anlam bulmaya başlıyor. Sanki sahne yırtılıyor, görüyorsun ki senin masa sandığın kapıymış, kapı sandığın taş duvarmış.


Önce Monte Kristo Kontu'nu okudum baştan. Ortaokuldan beri en sevdiğim kitaplardan. Defalarca filmi, dizisi çekildi. Kaç yaşındaydım bilmiyorum TRTde bir dizi vardı. Oradan aklımda kalan bir kaç sahne. Hapishanede iki adamın karşılaştığı sahne. Ama ne iki adam. Adam vaar, adam var. Toy Edmond Dantes'i adam edecek kadar adam bir adam. Kitapları yemiş, yutmuş, bilge bir adam. Bir de hazinesi var. Tarihin çok şanslı bir döneminde yaşadığı için birden fazla bilimde uzman. Tıp, tarih, felsefe. Tekrar okuduğuma çok memnun oldum. İthaki yayınlarından. 

Monte Kristo Kontu bildiğiniz gibi Monte Kristo adasındaki hazineyi buluyor ve kendisine tuzak kuranlardan bir biir intikam alıyor. Zenginliği, karizması, her şeyi önceden bilmesi, aristokrat tavırları derken Paris'liler adama hasta oluyorlar. Gerçi çok oryantalist: Egzotik doğu, despot liderler, ilginç tılsımlar. Monte Kristo Kontu çevresindekileri etkilemek için hiç bir pozdan kaçınmıyor. Kendileri de zengin olan iki gence: "Benim iki at arabam her an hazırdır. Koşumlar takılmış atlar hazır halde beklerler. Canım istediği an o dakika, hiç beklemeden yola çıkabilmeliyim" Gençlerin de dibi düşer tabi. Bu denli büyük bir konfor! 

Ve aslında düşünecek olursak çoğumuzun kapısında bir araba sürekli hazır ve nazır olarak bizi bekliyor. Biz olmuşuz Monte Kristo kontu. Elimizi şaklattığımızda değil belki ama bir telefona pek çok yemek evimize geliyor.

Tam ben bunları düşünürken, Pratikanne bu yazıyı yazdı. Orada "First world problems" diye bir kavramdan bahsetmiş. "Birinci Dünya Sorunları": Zengin ve endüstrileşmiş toplumda yaşayanlara özgü,  üçüncü dünya ülkesinden olanların duyduklarında burun kıvıracakları sorunlar diyor urban dictionary 

(İnternetteki biri benimle aynı fikirde değil:((( )

Bunun üstüne aratmaya başladım. First World Problems m.eme diye aratın. Okudukça yerlere yattım diyebilirim. "Tuvalete gidicem ama telefonumda şarj %5" "Cüzdanımda o kadar para var ki oturunca popom acıyor" "Annemler bana doğum günümde 2. el araba almış" gibi söyleyene çok acı gelen ama dışardan bakınca çok komik duran dertler bütünü. Hani siz evde ananızın yaptığı yemeğe ama tuzu azzz derseniz, o da ye, bak Afrika'da aç insanlar var, derdi ya. Hah, tam öyle bir durum. Gerçekten de dalga geçmeye başlayınca bana bir rahatlık geldi. O kadar anlamsız saçma sapan şeyleri dert ediyoruz, paylaşıyoruz ki. Çok mıy mıyız bir yandan. Ben de dahil. "Çocuğum üçüncü köftesini yemedi o kadar da yapmıştım" Şimdi geriye dönüp de okusam şu blogu acayip dalga geçerim herhalde. 

Sonra bir arkadaşımın paylaştığı bir blogu okumaya başlayıp tuhaf bağlantılar buldum.

Bir kaç problem paylaşayım izninizle:

(Lokantada dr.pepper adlı içecek yoktu Pepsi içmek zorunda kaldım:((( )


(Pizza kutusu buzdolabına sığmıyor :(()

Bu da benden gelsin: 



Derdiniz tasanız böyle boş şeyler olsun.

Sevgiler....


3 Oca 2013

Dört Yaş: Çocuklu hayat / Çocukla hayat



Yeni yılla birlikte Ela'nın da dördüncü yaşını bitirmiş olduk. Nasıl da kolay sayması, bir, iki, üç, dört...

Artık yazamıyorum, Ela'nın söyledikleri yaptıkları blogun sınırlarını aştı. İşler güçler derken evin bireyi oldu. Girince paltosunu, ayakkabısını kendi çıkaran (bazen) yerine asan. Sofraya çatal kaşık getiren, kıyafetlerini dolaplarına yerleştiren bir kız oldu.

Anaokuluna başladı. Küçük Kara Balık'a gidiyor. O gittikçe, bizler de sanki baştan yaşıyoruz. Her akşam okulculuk oynuyoruz ve halı saatini (circle time) gerçekleştiriyoruz evde. Yoga hareketlerini gösteriyor, yapıyoruz. Okulda oynadıkları oyunları bir de evde oynuyoruz.

Zaman akıyor. Dört yıl. Daha uzun gibi, daha kısa gibi. Hayatın ortadan ikiye bölünmüş senden iki insan çıkmış gibi. Anne-kişi, normal-kişi.

Geçenlerde Ankara'da akademisyen bir arkadaşımızla konuşuyorduk. ODTÜ'de bir derse katıldık. Bilkent'de öğretim üyesi olan arkadaşımız 6 yaşındaki kızıyla beraber derse katıldı. T. hiç sesini çıkarmadan uslu uslu dersi dinledi, babasının deyimiyle 6 yaşında yüksek lisans dersine girdi.(Oyun programcısı olacak hiç kaçarı yok:)  Biz Ankara'ya gidebilmek için, kızı Zonguldak'a annemlere bıraktık. Daha önce önemli toplantılara götürmüşlüğümüz var. Yine de en uç noktayı C. anlattı. Gittikleri konferansta 9 aylık bir bebek varmış. Anne-baba akademisyen olunca çocuk 9 aylık ömründe 8 farklı ülke görmüş. Koymuşlar yere, toplantı yapılırken o da çevreyi keşfetmiş.

Bakıcısız, yardımcısız, aile büyükleri uzakta yaşarken çocuk büyütmek zor. Sabah servise bindirip karşıdaki erken bir toplantıya yetişme şansımız yok.

O nedenle düşünüyorum, hayata daha çok çocukları dahil ederek yaşamak gerekiyor. Söylemesi yapmasından daha zor. Merak ediyorum. Bildiğiniz bulduğunuz çareler var mı? Bu tarz durumlarda siz ne yapıyorsunuz? Desteksiz çocuk yetiştirenler, meraktayız.