22 Ara 2014

Hükümet Gündemi mi, Provakatif Anne Blogu mu?


Televizyonu hayatımızdan çıkardık. Zaten izlemiyorduk artık evimizde eşya olarak da yok. Gazete almıyoruz. Haberleri twitter, facebook ve haber sitelerinden alıyoruz artık. Çok kayda değer de bir şey olmayınca okumadan geçtiğim de oluyor açıkcası.

Yalnız son dönem değişik bir şey oldu. Mesela polemik bloggerları vardır. Troll gibidirler. Kaliteli yazı yazamaz da kavga çıkması mümkün konuları döne döne kışkırtıcı bir şekilde yazar. İlgi manyaklığının değişik bir türü.  Ekşi sözlükte, nurturiada... Kadınların yaralı olduğu, fikir ayrılıklarının keskin olduğu konular belli zaten. Her zaman ratingi var. Bu konular nelerdir yazalım:

1- Sezaryen mi, normal doğum mu?

2- Kardeş şart. Korunmayın kardeşim. 10 tane, 14 tane Allah ne verdiyse doğurun...

3- Çalışan anne/Çalışmayan anne: Geçenlerde biriyi çalışan kadın fuhuşa hazırlık yapıyor mu demişti? Öyle bir konu

Yani hükümet mi, anne blogu mu karar veremedim. Bütün dertler halloldu, bir bunlar kaldı. Çok güzel.

Yukarıda benim gebelik fotoğrafım var. Doğum hikayemizi okumuş muydunuz bilmiyorum. Doğum kanalını kapatan bir myom nedeniyle normal doğurma şansım olmadığından 41. haftanın sonunda sezaryen oldum. Eğer sezaryenin olmadığı bir çağda yaşasaydım ölecektim. Sen bu kadına gelip, sezaryen fıtratında yok diyorsun.  E yok tabi. Modern tıbbın hani aracı var?

Neyse kendilerini Selçuk Erdem'in meşhur kahramanlarına havale ediyorum.



"Ne vermiş" seviyesinde yaşamayacağımız günler dilerim.

14 Eki 2014

Çocuk Yetiştirmek ve İnsanın Sonsuz Tembelliği

O okuldan geliyor, kafası dolu. Yorulmuş, eğlenmiş. "Sticker" denen bir şey almış güzel yazdığı için. Sonra ödev yapıyor biraz. O ödev yaparken çalışıyorum ben. Akşam yemeği telaşı, iş yetiştirme telaşı. Aklımda bin bir konu. Yemek yeniyor sonra. Zaten erkenden uyuyacak... O çizgi film izlese, biz koltuğa yayılsak mesela. Ama sonra resim mi yapsak diyor. Hiiiç canım istemiyor aslında. Sonra kağıda dokunuyorum, kaleme dokunuyorum. Kendimizi kağıtlara ve kalemlere kaptırıyoruz. Ben bir oda çiziyorum. Ela'yı jimnastik yaparken çizmeye çalışıyorum. "Anne lütfen ödev yaparken çiz" diyor. Ödev yaparken çizmeye çalışıyorum. O da bir şeyler "tasarlıyor" göstermeden. Sonra bir zar getiriyor, bir oyun yapmış. Kızma birader çeşitlemesi gibi bir şey. Ama kareler çok küçük. Piyonlar sığmıyor. Önce piyonları küçültüyor. Sonra bakıyor olmayacak, yeni bir oyun tasarlıyor, daha büyük. Sonra zar atarak oynuyoruz ve yatma saati geliyor. Hafta sonu da dahil hiç bu kadar dinlenmediğimi fark ediyorum birden. Dinlenmek dediğin oynamak, çizmek, bırakmak. Yoksa koltuk minderi gibi yayılmak, internet başında haber okumak, telefonda oyun oynamak değil gizli gizli... Masal olarak yüzüklerin efendisinin şiddeti azaltılmış özel versiyonunu anlatıyorum. Gerisi diyor ama altı cilt bir gecede bitmemeli... uyuyor ve sabah uyanıyoruz sonra gün tekrar başlıyor. 

30 Eyl 2014

Erken Kalkan Yol Alır


Günaydın...

İlkokulla birlikte servis tekrar girdi hayatımıza. Sabah uyan... Kahvaltı... Giyinme... Servis saati... Haydii koşş...

Bunları konuştuğunuz zaman alabileceğiniz bir tepki var: "Ahhh yazııık çok erkeeen...."

Siz de bu tepkiden sıkılmış annelerdenseniz işte size içinizi rahatlatacak faydalar.

Öncelikle erken yatıp erken kalkmak sağlıklıdır. Araştırmalar göstermiş ki sabah erkenden kalkan insanlar geç kalkan insanlardan daha mutlu. Zaten benim kız yaz kış doğduğundan beri 6:30-7:00 arası kalkan bir çocuk olmuştur. Doğuştan böyle. Biz onu kendimize uydurmadık, ona uyduk. Böylece yıllarca "bir sana doyamadım, bir sabah uykusuna" yaşamış olan bendeniz sabahları erkenden kalkmaya başladım. Cumartesi sabahı 9da kahvaltı bitmiş, çoktaan hazırlanılmış halde sokağa çıktığımızda günün güzelliklerini görmeye başladık.

Sonra bir avantajı daha var. Başarı sizin için önemli mi? Ta taaa.... Teksas üniversitesi araştırma yapmış, erken kalkanların genel ortalamaları geç kalkanlardan daha yüksekmiş. 

Erken kalkan, erken yatar. Melatonin hormonu en fazla akşam 11:00 ila 1:00 arası salgılanıyormuş. O nedenle 10:00dan önce yatakta olmak önemli.

"Karanlıkta uyurken yoğun olarak salgılanan melatonin hormonu, vücudumuzun doğal korunma ve yaşamsal faaliyetlerini sürdürme mekanizmasını destekleyerek grip ve soğuk algınlığı gibi hastalıklara karşı direnç göstermemizi sağlar. Kansere karşı savaşan güçlü bir salgı olduğu klinik ortamlarda kanıtlanan melatoninin, meme tümörlerinin büyümesini yavaşlattığı, kalp ve damar hastalıklarını önlediği ve bağışıklık sistemini koruduğu da ortaya çıkan bulgular arasındadır." Alıntı : http://www.bilgiustam.com/melatonin-hormonu-nedir-faydalari-nelerdir/

Güzel bir şey erken kalkmak.

Erken yatıp, uykuyu alıp güne enerjik başlamak harika.

Tamam ilk bir kaç hafta sabahları muşmula gibi uyanıyor insan. Ama çocuk değil, çocuk mutlu. Anne mor göz altlarıyla zombi gibi uyanıp bugün gitmesen mi okula demeye hevesli oluyor itiraf ediyorum. Alışılıyor.

Erken kalkmak iyidir, erken kalkan yol alır.




19 Eyl 2014

Bakakalırım Giden Servisin Ardından...

“Bakakalırım giden geminin ardından; 
Atamam kendimi denize, dünya güzel; 
Serde erkeklik var, ağlayamam.”

Orhan Veli Kanık

Bakakalırım giden servisin ardından...

Kızım ve binlerce çocuk ilkokula başladı. Eğer köşe başındaki devlet okuluna verseydik yürüyerek gidecekti. Ama şimdi servise binip uzaktaki okula gidiyor. İstanbul'da yaşayan çocukların pek çoğu gibi. Servis geliyor. Bizimki koşuyor, biniyor, el sallıyor...

Anaokulu başka bir şey. Ana kucağı gibi. Oradaki öğretmenlerin önceliği, çocuğu sevmek, onu görmek, onu hissetmek. Biz de çok şanslıydık tabi, çok güzel bir ana okulu süreci yaşadık. Gözüm bir gün arkada kalmadı. Hep koşarak gitti, hep akşam zor geldi.

Ama ilkokul başka bir şey. Bir ciddiyet var. Daha büyük. Öğretmen daha resmi. Formalar giyiliyor. Dersler var. 

Kızım servisi seviyor. Arkadaşı var, yanyana oturup konuşuyorlar yol boyu. Bir havası var servisin, anlıyorum. Okulunu seviyor, ciddiye alıyor. Hepsi güzel. 

Gitmesi de lazım, annenin çalışması gerekiyor. Yetiştirmesi gereken projeler var, dünya güzel.

Ama serde erkeklik yok, istersem ağlayabilirim. 



17 Eyl 2014

Anne Blogları Hakkında...

Blog tutmaya hamileyken başladım. Daha hamile olduğum bile kesin değildi. Belli belirsiz pembe bir çizgiydi. Aylarca kendim yazdım, kendim okudum derken zamanla okuyucularım, arkadaşlarım, karşılıklı yorumlaştığımız yazarlarım oldu. Sıcak bir sevgi çemberiydi. Soru soruyor yanıt buluyordun. Derdini anlatıyordun. Destek oluyordun. Derken nurturia geldi. Daha geniş bir anne çemberiyle kuşatıldım. Bloglar ve Nurturia olmasa şu anda olduğum anne/kişi olmayacaktım. Bu nedenle blog yazmak bana harika bir hediye vermiş oldu...

Başka işlerim güçlerim de olduğu için blog yazmayla "ciddi" düşünmedim. Flört ettim. Canım isteyince yazdım, İstemediğinde aylarca uzak kaldım. Blogu para kazanmak için bir yol olarak görmedim. 

Ancak, yurt dışında gerçekten çok başarılı anne-blogcular var. Bu işten gerçekten iyi para da kazanıyorlar. Ciddiyetle yazıyorlar, okurları var. Bizde de bu ekolde başarılı olmuş blogcu anneler var. Bana göre bunda hiç bir yanlışlık yok. Bir meslek, bir girişimcilik gibi düşündüğümüzde, bir insan günlerini saatlerini üşenmeden harcıyorsa, yazdığına çizdiğine dikkat ediyorsa, neden para kazanmasın? Bloga reklam almakta ya da bir ürünün tanıtımını yapmakta yanlış bir yön görmüyorum. Anneler yazarak para kazanıyor, harika bence.

İlke olarak karşı olmamakla birlikte, bir de "bazı" yazılar oluyor. Tanıdığınızı sandığınız bir blogcu anne, önceki düşüncelerine ters bir yazıyı hele hele tanıtım amaçlı yazdı mı, insan hayal kırıklığına uğruyor. Güven kaybı yaşıyor. Blog yazan annelerin bunu iyi düşünmesi gerekir bence. Bunu yakın zamanda yaşanan bir olaya dair yazmıyorum. 6 yıldır blog dünyasında yaşayan biri olarak gözlemlediğim bir durum. İnsan tutarlılık istiyor. Göremediğinde hayal kırıklığı yaşıyor, doğal bir durum. 

Bir de "okur" olma durumu var tabi. Bu yazıda biraz blog okuyucusuna seslenmek istiyorum. Blog yazan kişiler (ben mesela) mühendis bir insanım. Ne psikoloji, ne sosyoloji, ne tıp okumuşluğum var. Gıda mühendisliğinden anlamam. Buraya yazdığım her şey (mesleğim dışında) amatör. Sağdan soldan duyduklarıma göre oluşturduğum fikirlerden ibaret. Büyük bir kısmı da muhtemelen yanlış. Diğer blogcular için de aynı şey geçerli. Annelik kültleşmeye çok elverişli bir hal. Anne olmadan önce çok rasyonel, akılcı hallerde olabilirsiniz. Ama doğum bitip eve geldiğiniz dakika bu değişiyor. 

Bir anda nazara inanılmaya başlanıyor mesela! Tahtaya vurmalar, popo kaşımalar... Aklınıza yatmasa da (Allah aşkına ya grip için odaya soğan konulur mu!) ya tutarsa diye olmadık şeyler deneniyor. Böyle olması da doğal belki. Çünkü annelik çok içgüdüsel, çok hayvani, medeniyet karşıtı bir şey. Öyle bir duygu geliyor yerleşiyor ki, "ben yokum, o var" dedirtmeye çalışıyor sana. O dalgada normalde "hadi canım" diyeceğiniz şeyler dünyanın sonu gibi gelmeye başlıyor. Çocuk bir damla çikolata yerse ölecek, bir saniye tv görse beyni tutulacak gibi hissetmeye başlıyorsunuz. Abartılı duygular bombardımanı. Bende ilk yıl feciydi, sonra giderek azaldı. Çocuk 6 yaşına yaklaştı, ben 6 yıl önceki halime yeni yaklaştım. 

Ve gördüğüm (sadece ben değil) anneler olarak çok hızlı kültleşebiliyoruz. Organikçiler bu yana, çiğsütçüler bu yana... Çok fazla fikir var. Olması da güzel ama tartışmalar çok duygusal zeminde gidiyor bazen. Kaynaklar nerede, içerik nerde, araştırma nerede. Annelik insanın içindeki "şüpheci"ye sus diyor. "Sus ya doğruysa". Annelik kaygısı mı, içgüdüsü mü, nedenini bilmiyorum. İnanma ihtiyacı öyle yüksek ki, birisi bir doktor ismi söylüyor, haydii o doktora. Birisi bir akım söylüyor, haydi o akıma. Biraz şüpheci bakabilsek, biraz araştırsak, eleştirel bakabilsek görüyoruz ki aslında pek çok şey çeviri. Çevirilerin kaynağı şüpheli. 

O nedenle benim önerim, her şeye inanmamak. Bir blogcu yazdı diye, hatta gazetede bile çıksa. Hayır. İnanmak zorunda değiliz. Şüphelenip araştırabiliriz. Eğer çok sayıda kaynak varsa, araştırma varsa tamam. Bir kaç birbirini referans gösteren zayıf bağlantılar varsa, hayır. Düşünün, sorun.

Annelik bir denge hali. Siyah/beyazdan çok grinin bin yüz elli tonu var. 

Görüşmek üzere!

9 May 2014

Mutlu anlar var sadece

Yaşarken bilmeyebilirsiniz.

Sonra sonra fotoğraflara bakarken, bir anıyı hatırlarken yüzünüzde patlayan bir flaş. Gönlünüzün dolup taşması, akması, yüreciğinizin kabarması gözlerinizden taşması siz fark etmeden. Böyle bir şey. Yoksa günlük hayat sabah kalk, günaydın güzelime, bugün ne yersin, haydi okul, haydi ev, akşam yemeği, akşam oyunu, banyo, masal, kitap, uyku, sabah bir daha, geçmiş yıllar. O temponun arasında bazı anlar. "Annemm benimmm" anları. O kadar. Annelik o.

Anneler gününe inanmıyorum. Annelik anları var ya yıldırım çarpması gibi oluyor insan. Annelik değişken voltaj. Bir an 5, bir an 12 volt. Sonra BAMMM yüz milyon volt. "Annem" diye koşan minik. O nedenle anneler bu voltaj değişmeleri nedeniyle gün içinde binbir duygu yaşarlar. Olmadık zamanda ağlar, bol bol güler. Arada eşe dosta ayıp olmasın diye "annelik çok zor canım" derler. Oysa o yıldırım çarptığında, o anlara şahit olduğunda yaşadığın esrime ömre bedel. Yaşamayan kendi annesine baksın, belki belki birazcık fikri olabilir.

Anneannemi çok özledim ben bugün. Bütün annelerin ve anneannelerin ve anne yarıları teyzelerin ve babaannelerin anneler günü kutlu olsun. Kızımın arkadaşlarının annelerinin, canım arkadaşlarımın anneler günü kutlu olsun. Bir çocuğun büyüyüşüne tanıklık etmek büyük lütuf. O çocuklarımıza kıyanlar gün yüzü görmesin.


(Kızımın yemek bitince aç diyerek verdiği kağıt. )
(Kağıdı açınca bir kağıt daha verdi. "1 2 3 Ağla Anne")

8 Nis 2014

Teknolojik Anneler


Teknolojik anneler, çok sevdiğim iki blogcu arkadaşımın girişimi. Derya ve İpek o kadar güzel bir iş yapıyorlar ki, teknoloji alanında çalışan bizler hayran kalıyoruz. Damdan düşenin halinden damdan düşen anlar. İki anne teknoloji konusunda eğitim almamışken, kendilerini eğite eğite bilgi sahibi oluyorlar, gelişiyorlar. Onlar gibi yola çıkacaklara eşlik ediyorlar. Çok da iyi yapıyorlar.

Teknoloji ve anne kelimeleri sanki iki ayrı uç gibi algılanır. Bir Kar Masalı'nı çıkardığımızda "annelerin bile app yaptığı" cümlesindeki küçük "bile" sözcüğü gibi. Oysa yeni ve eski anneler gümbür gümbür teknoloji kullanıyor. Anneanneler Tor yüklüyor, blog yazıyor,  VPN kurup Twitter'a giriyor. Durum ciddi. Teknolojinin sonu yok. Ne kadar bilsen, öğrenecek yeni bir şey var. Teknolojik annelerin misyonu da bu. Anneleri bilgiyle donatıyorlar, geliştiriyorlar.

Anneler değişirse dünya değişir.

Bağlantılarınıza mutlaka eklemenizi tavsiye ederim. :  http://teknolojikanneler.com/

Soru sorabildiğiniz bir de facebook grupları var:
https://www.facebook.com/groups/teknolojikanneler/

Geçen cuma düzenledikleri bir etkinliğe katılma şansım oldu.
http://teknolojikanneler.com/internet-guvenligi-seminerine-davetlisiniz/

Kavramları konuşmak, üzerine tartışmak iyi geldi. Sürekli kapanan açılan siteler, takipler derken hepimiz bir kursa yazılmış gibi olduk. Bundan iki yıl önce anonimity, VPN, proxy filan diye konuşmuyorduk kendi aramızda. Çocuğum yemeğini yemedi, suyunu içmedi derken şimdilerde başka konulardayız.

Dolayısıyla seminerin zamanlaması çok güzel denk geldi. Tekrarı olursa gitmenizi tavsiye ederim. Teknolojiye uzak insanların sıkılabileceği bir konuyu adeta bir standup gibi eğlenceli hale getirerek anlattı arkadaşlar.

OpenVPN nasıl kurulur, emailler nasıl şifrelenir. Hadi şifreledin nasıl olacak da olacak gibi konuları konuştuk işin felsefesinden sonra.

Bana şifreli posta göndermek isterseniz :
adresim : ozguranne@gmail.com
KeyIDm: 0xF7D89713

Konuştuğumuz konu iki ekmek bir süt al gel de olsa şifreli konuşalım, tenhada buluşalım olur mu anneler...



27 Şub 2014

Okul Kararı, Başarı ve Etiket Sevgimiz...


Etiketlere inanır mısınız? Örneğin ODTÜlü bir bilgisayar mühendisi her durumda daha az bilinen bir okuldan mezun olan bir bilgisayar mühendisinden "iyi" midir? Ya da düz liseden mezun olmuş birisi, feşmekan koleji mezununa göre daha iyi ingilizce konuşuyor olabilir mi? Okul okul gezerken çoğu zaman (ülke olarak) etiketlere ne kadar önem verdiğimizi düşündüm.

Okul nedir, eğitim nedir diye düşünürken daha önceki yazılarımdan bahsettiğim gibi işin bir kaç yönü var.


1-Ahlaki, vicdani eğitim
2-Sosyal gelişim
3-Akademik gelişim.

Bu yazıda daha çok akademik gelişim üzerinde durmak istiyorum. 1 ve 2 öncelikli olsa da bir o kadar önemli olan bir konu akademik beceri. Çocukları yıllarca okutuyoruz ama matematik öğretebiliyor muyuz? Üniversiteden mezun olanlar gerçekten onlara yakıştırdığımız becerilerle çıkabiliyorlar mı? Bizi iş hayatında "değerli, becerikli" kılan şeyleri okulda mı öğrendik?

Ben tam da bu soruları sorarken şu yazıya rastladım:

Google'da işe girmek: http://www.nytimes.com/2014/02/23/opinion/sunday/friedman-how-to-get-a-job-at-google.html?_r=0

Google diyor ki... GPA(not ortalaması) önemsiz... Testler önemsiz... Google'da çalışan "üniversite mezunu olmayan" programcıların oranı artıyor...

Önemsedikleri şeyler şunlar:

1 - Öğrenmeyi öğrenmek. Bu insan kendi kendine gelişebiliyor mu. Bu kadar hızlı değişimin olduğu ortamda kendini güncel tutabiliyor mu?

2- Lider mi?  Ama geleneksel lider değil: Sınıf başkanı mıydın, satranç klübünü yönettin mi değil... Bir takımın parçasıyken gerekli durumda bir adım öne çıkıp liderlik yapabiliyor mu? Ve yine gerekli durumda GERİ durabiliyor mu? Gerektiğinde bir adım geri gidip başkasının liderliğine izin verebiliyor mu?

3- Gerekli durumlarda kendi inandığı şeyi sonuna kadar savunacak cesaret... Yeni bir veri geldiğinde ikna olup vazgeçebilecek kadar alçakgönüllülük. Hem büyük, hem küçük ego aynı kişide.

Yazıyı çevirebilseydim keşke. Gerçekten güzel. Çocuklarımızın illa ki Google'a girmesi gerekmiyor tabi. Ben bakış açılarını sevdiğim için paylaşmak istedim.

Tanıdığım pek çok yetenekli mühendis var. İşin ilginç yanı onlar programlamaya ilkokulda, ortaokulda başlamışlar. Onlara baktığımda hep şunu düşündüm, evet akıllı insanlar, sınavları da kazanmışlar ama kazanmasalardı da iyi olacaklardı. Onların yeteneklerini doğrulamak için o diplomaya ihtiyaçları yoktu. Ya da etiketli olmayan bir okuldan mezun olan çok yetenekli kişileri düşünün. Günümüzün iş dünyasında çok becerikli olmalarına, mezunlardan fersah fersah önde olmalarına rağmen etiket nedeniyle zorlandıkları oldu mu?

Yani çocuğu en iyi isimli okula göndermek, onun en iyi eğitimi alacağının garantisi değil.

Öğrenmeyi öğretmek....

22 Şub 2014

Mutluluk neydi? Okul neydi? Sevgi neydi?

Okulla yatıp okulla kalkarken soru soruyu çağırıyor. Okulları gezmeye başladığınız anda bir sürü kavram giriyor hayatınıza. Siz daha "mini mini birler çalışkan ikiler" noktasında değilsiniz. Siz daha bebesi anaokula giden dünyadan habersiz anasınız. Sabah geç kalksanız bir şey olmuyor, azıcık geç gidiyor okula. O kadar.

Sonra kapı açılınca içeri SBS başarıları giriyor, dereceler giriyor, yüzme, drama, İngilizce, o da yetmez Almanca, yetmez ama Fransızca ve hatırı kalmasın İspanyolca... Ek dersler, öğrenci kulüpleri. Çok bilinmeyenli denklem. Tabi insanın elindeki malzemeye de bakması lazım. (Bu arada resim dersi olmuş görsel sanatlar. Çok hüzünlendirdi bu beni. "Resim dersi" halbuki ne masumdu, ne amaçsızdı. Görsel sanat diyince sanki mutlaka bir proje olmalı, bir amaç olmalı gibi. Belki de ben tam anlamıyorum bu konuyu)

Tabi bu kadar kavramla tanışınca Ela'nın babası ve anası olarak savrulduk. Hangisini önemsemeli? 8 yıl sonra gireceği sınava hazırlanmak? Arkadaşlık? Resim? Bale? Drama? Münazara? Bahçe? Beslenme? 

Hani kime sorsanız der ya "çocuğumun mutluluğu önemli." Kimse çocuğu bile bile mutsuz olsun istemez. Ama bir de şu var...  Biz daha kendi mutluluğumuzu anca çözmüşüz, çocuğun mutluluğunu ne bilelim. Sen gider laylaylay okula verirsin, çocuk hırslı çıkar, sıkılır. Sen hırslı okula verirsin, bunalıma girer. Mutluluk gibi soyut kavramlar da işin içine girince biz "sevgi neydi, sevgi emekti" noktasına kadar gitmeye başladık. İşin doğrusu şu ki bir şey bildiğimiz yok. 

İnsan böyle durumlarda eski defterleri açıyor. Kendi geçmişini, okula giderken hissettiklerini. Karakterinde olumlu ya da olumsuz gördüğün şeylerin ne kadarı okuldan, ne kadarı arkadaşlardan? Düşününce kendi adıma konuşursam okul benim için güzel bir yerdi, ama ders olarak değil. Tenefüslerde koşturması güzeldi. Arkadaşlarla kikirdemek güzeldi. 

İlkokul çok net bir iz bırakmamış ama orta okulu hatırlıyorum. Orta okulda anadolu lisesine gidiyorduk. Eskiden ilkokuldan sonra ayrışıyorduk. Sevgili müdürümüz bizi her gün okulun ortasında topluyor ve her pazartesi "sizler seçilmiş öğrencilersiniz, buraya bir sınavla girdiniz" diyordu. 

Bu "seçilmişlik"  hali bizim bilinç altımıza ne kodlar yazdı kimbilir. Seçildik ya, illa ki güzel okulları kazanacağız. Seçildik ya, o güzel okullardan mezun olup, güzel işlere girip, güzel maaşları alacağız. O güzel maaşlarla çocuklarımızı seçtiğimiz okullara yollayacağız  ki onlar da seçilsin. Sevmediğimiz işlerde, sevmediğimiz kocalarla/karılarla yaşayıp paralarımızla ev araba alıp içlerini gereksiz ıvır zıvırlarla doldurup neden tatmin olmadığımızı merak edeceğiz belki. En azından bazılarımız. 

Geçtiğimiz yıllarda çok sayıda arkadaşım bir anda "ben ne yapıyorum, burada ne arıyorum, ben kimim" diyerek o çok yüksek maaşlı işlerden ayrıldı. Kimi girişim kuracağım dedi, kimi sanata verdi kendini. Konuyu çok dağıtıyorum ama aslında gelmek istediğim nokta şu. (Does anybody know what we are living for/ niye yaşadığımızı kim biliyor)

Çocuğumuz mutlu olsun yolu, sbs yolu mudur, özel okul yolu mudur, hangi yoldur yanıtlamak çok zor. Tek yanıtı yok. Ne çocuklar birbirine benzer, ne aileler. Bu günden öngörmenin de yolu yok.

Dolayısıyla başa geri dönersek, "çocuğa saygılı, neşeli bir yer". Bizi biz yapan şey sınavlar değildi. Arkadaşlardı, dostluktu, neşeydi. Her okulda olan şey, ister devlet, ister özel. Çocukların güvenliği tam olsun, tenefüslerde durmadan koşsunlar. Haftada iki saat beden dersinde değil. Her gün, her tenefüste. 

Ben böyle yazıyorum çiziyorum ama özet şu: Beni takip etmeyin, ben de kayboldum. Bu hafta da okullarla görüşmeye devam. 




20 Şub 2014

Teoride ve Pratikte : Annelik ve Montessori ve diğer bazı konular...

Az önce Küçük Kara Balık Çocuk Evimizdeki seminerden çıktım. Aklım taze tazeyken bazı düşündüklerimi anlatmak istedim...

Montessori konusunda kaç seminere gittim saymadım. Bugün de aklımdan geçen "ya ben eski veliyim, çocuk  da Montessori çocuğu... Kaç kere gittim, acaba bu defa..." derken derken kaytarmadım tabi. Gittim. İyi ki de gitmişim çünkü, öyle seminere giderek kitap okuyarak olacak bir iş değil sadece. İnsanın aktif olarak düşünmesi gerekiyor. Öğrenmenin sonu yok...

İşin doğrusu şu ki, Montessori felsefesi bizim yetiştirilme tarzımızdan oldukça farklı. O nedenle insanın kendi hareketlerinin, motivasyonlarının, düşüncelerinin farkına varması çok önemli. Hilal Hanım'ın seminerde bahsettiği bir konu vardı. "Model olun, o zaten öğrenir". Bundan başlayalım.

Kendi küçüklüğümüzü düşünelim mesela. "koşma düşersin" "elleme" "sen yapamazsın" "dur ben yaparım" Bu mesajları annenizden babanızdan duymadıysanız komşunuzdan duymuşsunuzdur. Bizdeki klasik yetiştirme tarzında annelerden beklentimiz, yedirsin, içirsin, giydirsin. Yani anne denilen kişi sürekli çocuğun peşinde "sorun çözen" derleyen toplayan bir tip. Sizden sosyal olarak beklenen de bu. "Alışıldık" olan bir çatalın ucunda bir lokmayla çocuğun peşinde koşturmak.

Oysa, çocukların ihtiyacı bu değil.

Çocuğun kendi yapmaya ihtiyacı var. O pantolonu kendi giymeye. Ayakkabıyı kendi giymeye. Suyunu kendi almaya. Kendi alanında sorumlu olmaya ihtiyacı var. İçsel gücünü görmeye de ihtiyacı var.
Belirli bir özgürlük alanı içinde seçimler yapabilmeye.

Özellikle "Özgürlük ve Disiplin" konusu üzerinde konuştuk.

Eskiden çocuğa istediklerimizi yaptırmak için ceza verilirdi, şimdi ödül veriliyor. Ama aslında olması gereken ne ödül, ne de ceza. "Öğrenme arzusu veya toplumla işbirliği kurma gereklilik değil, istiyorum nosyonu üzerine kurulmalıdır" diyor Hilal Hanım.



Ceza ve ödül kısa süreli çözümler. Çocuğa diyorsun ki ellerini yıka, sana sticker vericem. Bir süre hevesle koşturuyor. Oysa çocuk ellerini neden yıkaması gerektiğini anlayabilir. Bir konuda bir ısrarı varsa onun sonucunu yaşayabilir. Örneğin, boyaları toplamasını istiyoruz diyelim. Boyaları neden toplamasını istiyoruz? Çünkü ortalık dağınık oluyor. Basabiliriz, takılabiliriz, boyalar kaybolabilir. Önce kuralı net koymak gerekiyormuş. Muğlak mesaj olmayacak. Mesela bir kilim üzerinde boya yapılabilir. Ve bittiğinde boyaların toplanması gerekiyor, yoksa kaybolabilir. Boyaları toplamamayı da tercih edebilir çocuk ama eğer sonuçlarını (tabi anlaması gerekiyor) göze alıyorsa.

Bir başka konu da matematik. 3-6 yaş dönemi matematiksel kavramlara çok meraklı oldukları bir dönemmiş. Ama burada matematikten anladığımız, çocuğum 1den 100e kadar sayıyor gibi değil. Şuradan on tane taş getir dediğimizde getirebiliyor mu? Kavramları içsel olarak anlaması önemli.

Semineri güzel bir soruyla bitirdi. "Bundan yirmi yıl sonra çocuğunuzun iç sesi ne söylesin istersiniz?" Şu an verdiğimiz mesajlar çok önemli. Biz ne yapıyoruz bilmiyorum, üstüne düşüneceğim biraz. Ama "galiba kaybolduk Ela" diyen dedesine "yapabilirsin, ben başaracağına inanıyorum Dede" dediğine göre bazı şeyleri de doğru yapıyoruz diye umuyorum.

Daha çok fazla konu var tabi ama aklımda özellikle bunlar kaldı. Elimizden geldiğince evde uygulamaya çalışıyoruz. Yarın vakit bulabilirsem özellikle bir kaç konuda yazmak istediklerim var.

--

Bugün yaşadığımız bir olay:
Bir okulu gezerken kütüphanesine gittik. Ela koştu, kütüphane raflarından bir kitap aldı. Masaya geçti, sandalye çekti, oturdu. Kitaba bakmaya başladı. Sonra biz "haydi gidiyoruz" dediğimizde sandalyeden kalktı. Sandalyesini geri itti, kitabı aldığı yere dikkatlice koydu ve geldi. Çok basit, çok önemsiz gözüken bir olaydı belki. Neden bilmiyorum, onu öyle görünce, o düzen, o kendiliğinden gelen kurallar uyma hali... Çok gururlandım. Belki koca koca insanların şirkette toplantı sonrası ortalığı dağınık bırakıp gittiklerine çok şahit olduğumdan... Montessori her yaşa lazım.


19 Şub 2014

Devlet Okulu mu, Özel okul mu?


Eğer İstanbul dışı bir yerde yaşasaydık böyle bir soruyu sormaya gerek olmazdı belki.  Benim büyüdüğüm şehirde bir tane kolej vardı. Annem öğretmen olduğu için, babam sosyal çevresi nedeniyle zaten devlet okulundaki ve özel okuldaki öğremenleri, müdürleri tanıyordu. Devlet okuluna da gitsem, koleje de gitsem en iyi öğretmen kimdir, kimin sınıfında çocuklar neşeli mutlu biliyorduk.

Kolej ve devlet okulu arasındaki farklar  sınıf mevcudu, kolejin fiziksel koşulları (şık tahtalar, güzel sıralar, temiz tuvaletler) ve İngilizce'ydi. Devlet okulundan öğlen çıkardın. Koleje giderken 3:30da çıkar, eve gider, annemin hazırladığı harika kahvaltıları yerdik arkadaşlarla birlikte.

Şu anda durum şöyle... Devlet okuluna verdiniz diyelim.

Eğer okul öğlene kadarsa ve çalışan anneyseniz bir bakıcı tutmanız lazım. Bakıcıyı yarım gün bulmak çok zor, arkadaşlarımdan gördüğüm kadarıyla yarım gün ihtiyacınız bile olsa tam gün parası ödüyorsunuz. (800-1200 TL arası ücretleri 12yle çarpın, yıllık gideri bulun) Ya da etüdlü bir okul bulmaya çalışacaksınız.

Devlet okuluna ilkokul diye verdiniz, öğretmeni sevdiniz ne güzel. Okulu bir anda ortaokula çevirebilirler. Ne yapacaksınız? Google'da basit bir araştırma yaparsanız hiç de az rastlanan bir durum olmadığını görürsünüz.

Şubat ayındayız. Ela Eylül'de okula başlayacak. E-devlette henüz okulu gözükmüyor. Şansına ne çıkarsa. Evin yakınındaki ilkokul olabilir de, olmayabilir de. İsterdim ki gideyim, görüşeyim, okulun şartlarını değerlendireyim. Ne zaman belirlenir bilmiyorum.

Fiziksel şartlar. Açıkcası büyük bahçe, muhteşem tahtalar, güzel sıralar... Benim için hiç öncelikli değil. Ama güvenlik çok önemli. Okullarda duyduğumuz tahta düşmesi, okulun kapısının düşmesi gibi şeyler çok korkutucu. Bunlar güvenlik önlemi ciddiye alınmamış özel okullarda da olabilecek şeyler. Bir de tabi tuvaletler 5.5 yaşındaki çocukların gidebileceği boyda mı sorusu var. Ve temizliği nasıl?

Öğretmen. Eskiler okul seçme öğretmen seç der. Çok iyi bir tavsiye ama bunun nasıl yapıldığını bilmiyorum. Çevremde devlet okuluna gönderen kimse yok. Okulun çıkışında bekleyip yavaşça velilere mi yanaşsam? Okul müdürüne sorsam en iyi öğretmenimiz Aslı Hanım der mi? Eğer önereceğiniz bir yöntem varsa deneyelim. Googlelara sordum söylemediler, şarkılara yalvardım bilemediler...

Devlet okulunun iyi yanı: (Blogcu anne yazmıştı) Özele de göndersen memnun olmuyorsan, devlete de göndersen memnun olmuyorsan en azından bi dolu para vermiyorsun...

Özel okullara gelince...

Özel okullarla ilgili yaptığım minik araştırma sonrası gördüğüm şu. 15,000-20,000 arası okullar.  24,000-30,000 arası okullar ve 30,000 üstü okullar. Geçen yazıma gelen yorumlardan da gördüğüm gibi, bu paraları veriyor olmak, o okuldan çok memnun olmak anlamına gelmiyor.

Örneğin, bütün okullarda sticker var. Sticker yoksa yıldız var. Yıldız yoksa bir ödül mekanizması var. Ceza da var. Beğendiğim bir okulda, "tenefüse çıkmama" cezası olduğunu duydum ve çok içim acıdı. Yorumdaki arkadaşın çocuğu da pencereden baktı diye ceza almış. Bir arkadaşımızın kızı (o kadar uyumlu sakin ve çalışkandır ki görseniz aklınız çıkar.) okulda ceza aldığı için içlendi, üzüldü. Arkadaşlarla konuşuyoruz, devlet okulunda sıra dayağı olurdu mesela. Ama herkese bir kez vurulduğundan insanın en azından gururu kırılmazdı gibi bir karşılaştırma.

5.5 yaşındaki yavrumu okula başlatacağım ve camdan bakıyor diye ya da bir kurala uymadı diye tenefüse çıkamayacak. Bunu aklım fikrim kabul etmekte zorlanıyor işte. Üstelik çocuğum bu okula gidebilsin diye eşek yüküyle para ödeyeceğim.

Bu haftayı özel okulları gezmeye ayırdım. Gezince ne göreceğimi bilmiyorum. Çok güzel binalar, muhteşem bahçeler, spor etkinlikleri... Ama insan sınıfın içinde ne yaşandığını bilmiyor.

Mevlana'nın sözüdür ya, "Sen ne söylersen söyle, anlattığın karşıdakinin anladığı kadardır" Okul işi  de öyle. Sen ne sunarsan sun, çocuğun anladığı kadarsın. Onca şaşadan çocuğun aldığı nedir.

Bir Felsefesi, bir cümlesi olan bir okulun hayalini kuruyorum. Bizde ödül/ceza yoktur. Bizde başarı öğrenmenin kendisidir diyecek...

Görüşlerinizi ve tecrübelerinizi bekliyorum.



17 Şub 2014

İlkokul seçimi için kriterler oluşurken...


Bizim evde akıllı, meraklı, hevesli ve okula bayılan bir minik var. Öğrenmeyi seven, özgüven sahibi. Montessori anaokuluna her gün koşarak gitmiş, okula gidemediğinde özlemiş, üzülmüş... "Lütfen en son ben çıkayım okuldan" diye ısrar eden bir kuzum var. İstediğinde resim yapıyor, istediğinde çalışma yapıyor ve her gün mutlaka dışarı çıkıyor.

Şimdi beş yaşına yeni girmiş bu kuzuyu ben dört duvar arasında bütün gün oturacağı ve belki tenefüslerde dışarı çıkmayacağı (Bir özel okulda ilkokul öğrencilerinin tenefüslerde bahçeye çıkmasına izin vermiyorlarmış, büyük bir okul.) bir binaya göndereceğim her gün. 

Duygularını ifade etmekte zorlanmayan küçüğüm bana ilkokula gitmek istemediğini söyledi. Şu anki öğretmenlerini çok seviyormuş. Yeni okul, yeni arkadaşlara baştan alışması gerekirmiş, bu onu korkutuyormuş. 

Açık konuşmak gerekirse beni de korkutuyor. Yeni bir okul seçmek, onun kurallarına alışmak zor. Veliye de zor. Üstelik sorumlu taraf biziz. Kararı verecek olan biz. 

Neye göre, hangi kriterlere göre? 

(Biraz da kendi düşüncelerimi anlamak için yazıyorum, ondan böyle dağınık.)

Öncelikle çocuktan yola çıkalım dedik. Çocuğuma bakınca benim gördüğüm, okulu ve öğrenmeyi çok seven bir çocuk. En sevdiği şey resim yapmak. Baskı altında olmayı sevmiyor. Kararları onun için önemli. 

Bunlara baktığımızda akademik olarak tatmin edici olacak, merak ve öğrenme duygusunu tatmin edecek "ciddi" bir okul arıyoruz. Eğitimi ciddiye alan bir okul arıyoruz.  Ama bu okul "hırslı" olmamalı. Test, sınav amaçlı değil. Öğrenmenin kendi zevkini hissettirecek bir yer bulmalıyız. Öyle bir okul olmalı ki öğretmenler işe heyecanlı gelmeli. Mutlu, hevesli öğretmenler olmalı orada.

Demek ki öğretmen değişiminin çok olmadığı, mutlu öğretmenlerin olduğu bir okul arıyoruz. 
"Ciddi" bir okul arıyoruz. Eğitimi ciddiye alan bir okul arıyoruz.
Çocuğun zorlandığı bir durum olduğunda paniklemeyecek bir okul arıyoruz.
Çocuğun birey olarak ciddiye alınacağı bir okul arıyoruz.

Bulur muyuz? 
Öneriniz var mı? 




15 Şub 2014

Okul Seçimi Konusunu Düşünürken Düşündüklerim...

Empati kelimesini lisede öğrenmiştim. Engin Geçtan'ın bir kitabında geçiyordu kelime. Psikiyatrist olmak üzere okuyan öğrenciler kendi aralarında "empati yaptım" diyorlarmış, sanki "empati" bir işlevmiş, fonksiyonmuş gibi. O günlerde aklıma girmişti. Empati diye bir kavram vardı, kendini başkasının yerine koymak anlamına geliyordu... Ama bunu onu kendin gibi görerek de yapmamak gerekiyordu. Karmaşık bir iş.

Ela için ilkokul seçmemiz gereken bu günlerde dönüp dönüp bazı temel kavramları düşünüyorum. Eğitim/Öğretim dediğimiz şeyin iki yönü var çünkü. Birincisi bilgiyle ilgili. Saatlerce İngilizce görüp iki kelime konuşamayan arkadaşlarımız vardı kolejde okuyan. Matematiğin kavramlarını oturtmadan test çözenler. Birincı kısım işin akademik yönü. İkinci ve daha önemli olan yanıysa karakter gelişimi. Evde anne babayla başlayan bir değerler aktarımı aslında eğitim dediğimiz şey.

Öyle bir şey ki... Her toplum, her kabile kendi değerlerini geçiyor bir sonrakine. Bu değerler güzel değerlerse, toplum da ona göre şekilleniyor. Paylaşmayı öğrenenler, büyüyünce de paylaşan, saygılı insanlar oluyor, sağlıklı bir organizma oluyor toplum. Bireyselliği, "önce kendini kurtar" mesajları başka bir toplum yaratıyor. 

Şu anda olan bitene baktıkça, kendimi ve çevremdekileri ağır bir depresyonun altında gibi görüyorum. Değerlerimiz, şu anda toplumdaki değerlerle ne kadar ters. Çok yalnız hissediyorum, sonra olmadığımı hatırlatıyorum kendime ama bazen... Gerçekten o yalnızlık hissi çok derin. Sanki konuşsan anlatamayacaksın. Sanki karşındakinin hiç bir hevesi yok o acıyı görmeye, duymaya. 

Böyle karanlık hisler içinde bir okul seçiyorsun çocuğuna. Neye göre seçeceksin? Hangi değerlere göre. 

İçimdeki akademik beklenti çok belli. Bulur muyuz şüpheli, ama akademik olarak benim bir okuldan beklediğim iki şey var.
1- Kimse kendini aptal hissetmemeli
2- Kimse akıllı olduğu için dışlanmamalı

Bu kadarı yeter. John Lennon'un Working Class Hero şarkısında geçer.  They hate you if you are clever and despise a fool. (Akıllıysan nefret ederler, aptalsan aşağı görürler) Akademik beklentim, bunun yaşanmayacağı bir okul. Öğretmenlerin tepeden bakmadığı, yanlış yapanın yerin dibine sokulmadığı, hızlı gidene dur, yavan gidene koş denmeyen bir okul var hayalimde. Yine de bu işin ikinci yönü.

Kişilik gelişimine gelince... Orada sarpa sarıyor işler. İlkokulu kolejde okudum ben. Sonrasında annem ve babamın itirazlarına rağmen inat ederek kazandığım anadolu lisesine geçtim. Dönüp geriye baktığımda iyi ki öyle olmuş diyorum. Aksi halde olduğum insan olmayacaktım. Hep kolejli kalacaktım. "Kolejlilik"  dediğim şey, kolejde okumanın ötesinde bir kavram. Ayrıcalıklı olduğunuzu bilirsiniz, ama anlamazsınız. Ayrıcalıklı olmamanın nasıl bir şey olduğunu hiç yaşamadığınız zaman, anladığınızı sanırsınız. İşte başta bahsettiğim o empati kelimesi var ya, yaptığınızı sana sana yapamazsınız. 

İnsan görmediğini bilmiyor. İnsan hep kendisine benzer kişilerle bir arada olduğu sürece başka hayatları, başka seçimleri, başka koşulları anlamıyor. "Empati" dediğinde tek yapabildiği, kendi dünyasının gözlüklerini çıkarmadan, başkasının dünyasına bakmak oluyor. "Ekmek olmazsa ne yapardım... ah tabi ya pasta yerim ne olacak"


Gerisi gelecek...

18 Oca 2014

Poppy's Adventures : Yeni appimiz çıktı duymayan kalmasın




Çok güzel bir haberim var... 

Güzel işler peşindeyiz... Çok güzel nurtopu gibi bir App'imiz oldu. Bu öncekilerden biraz farklı. Tamamen eğitim amaçlı, "eğlendirirken öğretebilecek miyiz bakalım" sorusunun yanıtı olacak bir uygulama. Tamamen ücretsiz ve reklamsız.

İçinde dört farklı ortamında Poppy'yi göreceğiz. Etkileşimli bir doğum günü öyküsü gelecek sonra. Dört mini oyun ve (çocukların favorisi) flashcardları kullanarak etkileşimde bulunacak minik parmaklar. 

Anadili İngilizce olan seslendirmecilerin seslendirdiği kelimeleri duyarak, farkında olmadan öğrenecekler. Flashcard kısmında önce kelimenin resmini görüp, duyarak sonra mikrofona tekrarlayarak ve kendi seslerini duyarak ilginç bir deneyim yaşayacaklar. (Sizin gözlemlerinizi çok merak ediyorum açıkcası. Ela flashcard kısmını çok sevdi ve telaffuzu benden iyi)


Nerden çıktı, neden çıktı diye soracak olursanız, güzel bir hikayesi var...

Boğaziçi Üniversitesi Eğitim Fakültesi Öğretim Üyelerinden Senem Hanım çocukların dil öğreniminde tablet kullanımı ile ilgili bir araştırma yapıyor. Bu araştırma bu tür eğitici uygulamaları içeriyor. Biz de OİP'ciğimle beraber gece gündüz çalıştık ve ortaya bu uygulama çıktı. İçerikler Senem'den. Siz onu çikolatalı pasta blogundan tanıyorsunuz zaten... 

Eğitici uygulama ilk kez yaptığımız bir şey. O nedenle çok heyecanlıyız. Şu anda sadece iPad için var. 

İndirin, deneyin, yorumlarınızı gönderin. Uzun yazmak isteyenler için adres: ozguranne@gmail.com

Eğer duyurmamıza yardım ederseniz harika olur. Facebook, twitter ve bloglarda yazarsanız çok seviniriz! Ne kadar yayılırsa o kadar iyi.

İndirmek için:

Videosu için:
Facebook'ta takip etmek için:

(iPhone ve Android için isteyenler yorum yazabilir mi lütfen? )






6 Oca 2014

Hayır Diyebilen Çocuk Yetiştirmek.

Çocuk yetiştirmek çok zor bir iş. Gecesi ayrı, gündüzü ayrı. Yedir, içir, uyut, oyna. Akıllı olsun, başarılı olsun, ayaklarının üstünde durabilsin. Son dönem: Çok özgüvenli olsun.

Ama sanki çok daha önemli bir nokta var. Ahlaklı ve vicdanlı olabilecek mi? İnsan olabilecek mi? Birey olabilecek mi?

Bu üç soru çok bağımsız gibi gözüküyor ama bana göre aynı şeyi soruyor. Benim kızım/oğlum bir gün geldiğinde ahlaki da
vranabilecek mi? Ahlak diyince evlenmeden sevişecek mi gibi bir şey gelmiyor benim aklıma. Doğruluk, dürüstlük, haram lokma yememe... Evet de... İnsanın hiç farkında olmadan evet dediği şeyler ne olacak? Neye tepki gösterecek? Neyi kınayacak? Mesela savaşa karşı olabilir. Çocuklar ölmesin diyebilir, ne masum bir dilek değil mi... Çocukluk şarkısı gibi adeta... Bir dünyaaa bırakıın biz çocuklaaraa kirlenmiş olmasın gözyaşlarıylaaa... Ah ne masum.

Sonra ABD Irak'a gireceği zaman tezkere oylamasında eli havaya kalkan biri olabilir o çocuk mesela. Grup kararına uyabilir. Ama Saddam çok kötü bir insan. Hı hı. Zaten Vietnamlılar help help diye bağırmasa savaş çıkmazdı. Zaten diktatör devirmek için gönderiyoruz silahları. Çocuklar ağlamasın diye. Hı hı. Başka hiç gayemiz yok. Evet. Bir çocuk kadar masum, o el havaya kalkıyor mu, kalkmıyor mu?

İşte o el neden ve ne koşullarda havaya kalkıyor onu öğretmek gerekiyor. İnsan kendi başına akıllı, fakat bir gruba dahil oldu mu salaklaşan bir varlık. Bunu öğretebilir miyiz mesela? Yıllarca sosyal psikologların araştırma yaptıkları konularda bizim çocuğumuz nasıl davranır. Mesela ortaokuldaki din dersi öğretmeni aranızdan kimler mescit olsa namaz kılar sorusuna hiç de kılmayacakları halde kimler el kaldırır? Neden kaldırır? Mesela bir bakan çıkıp da, "efendim elbette bağımsız değildim bana söylenenleri yaptım" diyorsa mesela 2014 yılında Stanley Milgram mezarında ters dönmüş müdür? Çünkü Hitler'in SS subayları da "emirleri uyguluyordu".  Hangi ahlaki düzlemde "canım ben emirleri uygulamıştım" masum bir bahanedir? Hangi dinde?

İnsan olmak "o emiri"  uygulamamaktan geçiyor. Kalabalığa güruha HAYIR diyebildiğinde insan oluyor insan. Herkesin görmek istemediğini gördüğünde. Evet çok yalnız bir yer orası. Evet kalabalıklarla birlikte halay çekmek çok güzel. Herkesin küfrettiğine küfretmek çok konforlu. Ama ahlak ve vicdan orada oturmuyor.

Birey olmadan... Kendi eylemlerinin sorumluluğunu almadan hiç bir şey olunmuyor. Sırf cemaatin, sırf partin, sırf sana benzeyen insanlar bir şey söylüyor diye sen de söylüyorsan olmadı. Bireysel vicdanını susturdun. Çok da kolay yaptın bunu çünkü malesef beyin öyle çalışıyor. Şeytan dışarda değil.

Zaten şeytanın en büyük hilesi var olmadığına inandırması. Ben yapmadım miki yaptı. Ben yolsuzluk yapmadım annecim, paraları gelmiş evime koymuşlar. Ben hiç bir konuda özeleştiri yapamam çünkü hepsi dış mihrak. İki dua ettim oh tertemiz. Cemaatler sadece "the cemaat"den oluşmuyor. On kişi bir araya geldiğimizde saçmalamaya başlayan garip bir türüz biz. Kendi başımıza he demeyeceğimize, kitle olunca he he demeye başlıyoruz. İster tekamül de adına, ister kişisel gelişim de, ister gölgeyle yüzleşme de, ister şeytanla halleşme de. Eylem aynı.

O yolda yalnız yürüyebilecek cesaretin var mı? Aynadaki aksine bakıp kral çıplak diyebiliyor musun?

Bu eğitimi çocuklarımıza vermediğimiz sürece gelecekten hiç bir umudum yok. Hitler'in gaz odaları da tekrarlanır, dünyadaki "iyilik ve demokrasi adına" kadınların ve erkeklerin ırzına geçilip, çocukların öldürüleceği savaşlar da. Ama biz iyi taraftayız, onlar axis of evil. Evet sayın Bush. Öyle gerçekten. Ya da özentisi. Evet, biz iyiyiz. Onlar canavar. Biz meleğiz, onlar şeytan.

Cognitive dissonance denilen bir şey var. Beynimizin içindeki dalkavuk. İnançlarımıza ters düşen bir durumla karşılaştığımızda hemen yağ yakmaya başlıyor. İlk inançtan vazgeçemiyor, bugüne kadar savunmuşsun. Bir anda yanlış bu diyemiyorsun. Alıntılarsak :
"Festinger’e göre, bireyler inançlarını korumak için, gelen karşı görüşleri sansür ederler. Sadece inandıkları değerleri seçerler ve onları korurlar. Eğer bu karşıt görüşler arasında seçme zorunluluğu varsa en iyisini değil, kendisiyle en uyumlusunu seçerler. Bu açıdan bireyler faydacı bir anlayış güderler."
http://www.onurcoban.com/2011/09/bilissel-celiski-kuram.html

İçinde bir Olric, sürekli "ne güzel söylediniz efendimiz".

Özgür Bolat'ın konuyla ilgili yazısı: Tartışmayın diyor: http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/19607018.asp

Ben kendisine katılmıyorum.

Çok sevdiğim bir film vardır. Danimarka yapımı. Festen. Dogma'nın ilk örneklerinden biridir. İzlediğim günden beri etkisi geçmedi. Bir aile toplantısı. Çok sevilen babanın 60. yaş günü. Yalnız bir detay var ki baba çocukları küçükken taciz etmiş. Sadece ikizleri. Kız olanı intihar etmiş. Erkek olan ayağa kalkıyor ve bunu açıklıyor. Ne yapıyorlar biliyor musunuz? Eğer gündemi takip ediyorsanız şaşırmayacaksınız. Adamı evden atıyorlar. Yani suçluyu değil. Söyleyeni. Herkesin ilk tepkisi inanmamak. Çünkü bu yeni bilgiyi zihinleri alamıyor. Bilişsel Çelişki. Söyleyeni atmak daha kolay.

Pozantı cezaevinde ne oldu? Cezayı kim aldı?
http://www.bianet.org/bianet/bianet/136468-pozanti-cezaevi-nde-cocuklara-cinsel-istismar-iddiasi
https://eksisozluk.com/zeynep-kuris--3896384

İnsanoğlunun ilk tepkisi hasıraltı etmek ve ortaya çıkaranı ortadan kaldırmak. Filmde sonra ne oldu biliyor musunuz? Adam tekrar içeri girdi ve tekrar denedi. Tekrar denedi. Evin çalışanları birlik oldular, araba anahtarlarını sakladılar. İçeri kilitlediler hepsini. Tekrar anlattı. Filmi tekrar izlemek lazım, detayları uçmuş. Ama bir kırılma noktası var.

Bir nokta var ki artık bahanelerin işlemediği, gerçeklerin görmezden gelinemediği. Saklamaların işe yaramadığı. Ayağa kalkıp konuşanın öldürülmediği/hapse atılmadığı/itibarsızlaştırılmadığı. Bir çok kişinin aynı anda ayağa kalktığı bir an var. O an geldiğinde bütün bahaneler çöktüğünde vicdan ve ahlak ne diyecek?

Sizin çocuğunuz ne yapacak? Güruhla uygun adım mı yürüyecek? Yoksa ayağa kalkıp "hayır" diyebilecek mi?

O nedenle önce özgürlük. Çünkü "vicdanı hür" olmak ancak özgürlükle mümkün. Özgürlük olmadan, belada ortak, cezada ortak, günahta ortak, haramda ortaksın. Ve şeytan dışarıda değil.


"Cinayete ses çıkarmayan, caninin suç ortağıdır"
Cemil Meriç