27 Şub 2014

Okul Kararı, Başarı ve Etiket Sevgimiz...


Etiketlere inanır mısınız? Örneğin ODTÜlü bir bilgisayar mühendisi her durumda daha az bilinen bir okuldan mezun olan bir bilgisayar mühendisinden "iyi" midir? Ya da düz liseden mezun olmuş birisi, feşmekan koleji mezununa göre daha iyi ingilizce konuşuyor olabilir mi? Okul okul gezerken çoğu zaman (ülke olarak) etiketlere ne kadar önem verdiğimizi düşündüm.

Okul nedir, eğitim nedir diye düşünürken daha önceki yazılarımdan bahsettiğim gibi işin bir kaç yönü var.


1-Ahlaki, vicdani eğitim
2-Sosyal gelişim
3-Akademik gelişim.

Bu yazıda daha çok akademik gelişim üzerinde durmak istiyorum. 1 ve 2 öncelikli olsa da bir o kadar önemli olan bir konu akademik beceri. Çocukları yıllarca okutuyoruz ama matematik öğretebiliyor muyuz? Üniversiteden mezun olanlar gerçekten onlara yakıştırdığımız becerilerle çıkabiliyorlar mı? Bizi iş hayatında "değerli, becerikli" kılan şeyleri okulda mı öğrendik?

Ben tam da bu soruları sorarken şu yazıya rastladım:

Google'da işe girmek: http://www.nytimes.com/2014/02/23/opinion/sunday/friedman-how-to-get-a-job-at-google.html?_r=0

Google diyor ki... GPA(not ortalaması) önemsiz... Testler önemsiz... Google'da çalışan "üniversite mezunu olmayan" programcıların oranı artıyor...

Önemsedikleri şeyler şunlar:

1 - Öğrenmeyi öğrenmek. Bu insan kendi kendine gelişebiliyor mu. Bu kadar hızlı değişimin olduğu ortamda kendini güncel tutabiliyor mu?

2- Lider mi?  Ama geleneksel lider değil: Sınıf başkanı mıydın, satranç klübünü yönettin mi değil... Bir takımın parçasıyken gerekli durumda bir adım öne çıkıp liderlik yapabiliyor mu? Ve yine gerekli durumda GERİ durabiliyor mu? Gerektiğinde bir adım geri gidip başkasının liderliğine izin verebiliyor mu?

3- Gerekli durumlarda kendi inandığı şeyi sonuna kadar savunacak cesaret... Yeni bir veri geldiğinde ikna olup vazgeçebilecek kadar alçakgönüllülük. Hem büyük, hem küçük ego aynı kişide.

Yazıyı çevirebilseydim keşke. Gerçekten güzel. Çocuklarımızın illa ki Google'a girmesi gerekmiyor tabi. Ben bakış açılarını sevdiğim için paylaşmak istedim.

Tanıdığım pek çok yetenekli mühendis var. İşin ilginç yanı onlar programlamaya ilkokulda, ortaokulda başlamışlar. Onlara baktığımda hep şunu düşündüm, evet akıllı insanlar, sınavları da kazanmışlar ama kazanmasalardı da iyi olacaklardı. Onların yeteneklerini doğrulamak için o diplomaya ihtiyaçları yoktu. Ya da etiketli olmayan bir okuldan mezun olan çok yetenekli kişileri düşünün. Günümüzün iş dünyasında çok becerikli olmalarına, mezunlardan fersah fersah önde olmalarına rağmen etiket nedeniyle zorlandıkları oldu mu?

Yani çocuğu en iyi isimli okula göndermek, onun en iyi eğitimi alacağının garantisi değil.

Öğrenmeyi öğretmek....

22 Şub 2014

Mutluluk neydi? Okul neydi? Sevgi neydi?

Okulla yatıp okulla kalkarken soru soruyu çağırıyor. Okulları gezmeye başladığınız anda bir sürü kavram giriyor hayatınıza. Siz daha "mini mini birler çalışkan ikiler" noktasında değilsiniz. Siz daha bebesi anaokula giden dünyadan habersiz anasınız. Sabah geç kalksanız bir şey olmuyor, azıcık geç gidiyor okula. O kadar.

Sonra kapı açılınca içeri SBS başarıları giriyor, dereceler giriyor, yüzme, drama, İngilizce, o da yetmez Almanca, yetmez ama Fransızca ve hatırı kalmasın İspanyolca... Ek dersler, öğrenci kulüpleri. Çok bilinmeyenli denklem. Tabi insanın elindeki malzemeye de bakması lazım. (Bu arada resim dersi olmuş görsel sanatlar. Çok hüzünlendirdi bu beni. "Resim dersi" halbuki ne masumdu, ne amaçsızdı. Görsel sanat diyince sanki mutlaka bir proje olmalı, bir amaç olmalı gibi. Belki de ben tam anlamıyorum bu konuyu)

Tabi bu kadar kavramla tanışınca Ela'nın babası ve anası olarak savrulduk. Hangisini önemsemeli? 8 yıl sonra gireceği sınava hazırlanmak? Arkadaşlık? Resim? Bale? Drama? Münazara? Bahçe? Beslenme? 

Hani kime sorsanız der ya "çocuğumun mutluluğu önemli." Kimse çocuğu bile bile mutsuz olsun istemez. Ama bir de şu var...  Biz daha kendi mutluluğumuzu anca çözmüşüz, çocuğun mutluluğunu ne bilelim. Sen gider laylaylay okula verirsin, çocuk hırslı çıkar, sıkılır. Sen hırslı okula verirsin, bunalıma girer. Mutluluk gibi soyut kavramlar da işin içine girince biz "sevgi neydi, sevgi emekti" noktasına kadar gitmeye başladık. İşin doğrusu şu ki bir şey bildiğimiz yok. 

İnsan böyle durumlarda eski defterleri açıyor. Kendi geçmişini, okula giderken hissettiklerini. Karakterinde olumlu ya da olumsuz gördüğün şeylerin ne kadarı okuldan, ne kadarı arkadaşlardan? Düşününce kendi adıma konuşursam okul benim için güzel bir yerdi, ama ders olarak değil. Tenefüslerde koşturması güzeldi. Arkadaşlarla kikirdemek güzeldi. 

İlkokul çok net bir iz bırakmamış ama orta okulu hatırlıyorum. Orta okulda anadolu lisesine gidiyorduk. Eskiden ilkokuldan sonra ayrışıyorduk. Sevgili müdürümüz bizi her gün okulun ortasında topluyor ve her pazartesi "sizler seçilmiş öğrencilersiniz, buraya bir sınavla girdiniz" diyordu. 

Bu "seçilmişlik"  hali bizim bilinç altımıza ne kodlar yazdı kimbilir. Seçildik ya, illa ki güzel okulları kazanacağız. Seçildik ya, o güzel okullardan mezun olup, güzel işlere girip, güzel maaşları alacağız. O güzel maaşlarla çocuklarımızı seçtiğimiz okullara yollayacağız  ki onlar da seçilsin. Sevmediğimiz işlerde, sevmediğimiz kocalarla/karılarla yaşayıp paralarımızla ev araba alıp içlerini gereksiz ıvır zıvırlarla doldurup neden tatmin olmadığımızı merak edeceğiz belki. En azından bazılarımız. 

Geçtiğimiz yıllarda çok sayıda arkadaşım bir anda "ben ne yapıyorum, burada ne arıyorum, ben kimim" diyerek o çok yüksek maaşlı işlerden ayrıldı. Kimi girişim kuracağım dedi, kimi sanata verdi kendini. Konuyu çok dağıtıyorum ama aslında gelmek istediğim nokta şu. (Does anybody know what we are living for/ niye yaşadığımızı kim biliyor)

Çocuğumuz mutlu olsun yolu, sbs yolu mudur, özel okul yolu mudur, hangi yoldur yanıtlamak çok zor. Tek yanıtı yok. Ne çocuklar birbirine benzer, ne aileler. Bu günden öngörmenin de yolu yok.

Dolayısıyla başa geri dönersek, "çocuğa saygılı, neşeli bir yer". Bizi biz yapan şey sınavlar değildi. Arkadaşlardı, dostluktu, neşeydi. Her okulda olan şey, ister devlet, ister özel. Çocukların güvenliği tam olsun, tenefüslerde durmadan koşsunlar. Haftada iki saat beden dersinde değil. Her gün, her tenefüste. 

Ben böyle yazıyorum çiziyorum ama özet şu: Beni takip etmeyin, ben de kayboldum. Bu hafta da okullarla görüşmeye devam. 




20 Şub 2014

Teoride ve Pratikte : Annelik ve Montessori ve diğer bazı konular...

Az önce Küçük Kara Balık Çocuk Evimizdeki seminerden çıktım. Aklım taze tazeyken bazı düşündüklerimi anlatmak istedim...

Montessori konusunda kaç seminere gittim saymadım. Bugün de aklımdan geçen "ya ben eski veliyim, çocuk  da Montessori çocuğu... Kaç kere gittim, acaba bu defa..." derken derken kaytarmadım tabi. Gittim. İyi ki de gitmişim çünkü, öyle seminere giderek kitap okuyarak olacak bir iş değil sadece. İnsanın aktif olarak düşünmesi gerekiyor. Öğrenmenin sonu yok...

İşin doğrusu şu ki, Montessori felsefesi bizim yetiştirilme tarzımızdan oldukça farklı. O nedenle insanın kendi hareketlerinin, motivasyonlarının, düşüncelerinin farkına varması çok önemli. Hilal Hanım'ın seminerde bahsettiği bir konu vardı. "Model olun, o zaten öğrenir". Bundan başlayalım.

Kendi küçüklüğümüzü düşünelim mesela. "koşma düşersin" "elleme" "sen yapamazsın" "dur ben yaparım" Bu mesajları annenizden babanızdan duymadıysanız komşunuzdan duymuşsunuzdur. Bizdeki klasik yetiştirme tarzında annelerden beklentimiz, yedirsin, içirsin, giydirsin. Yani anne denilen kişi sürekli çocuğun peşinde "sorun çözen" derleyen toplayan bir tip. Sizden sosyal olarak beklenen de bu. "Alışıldık" olan bir çatalın ucunda bir lokmayla çocuğun peşinde koşturmak.

Oysa, çocukların ihtiyacı bu değil.

Çocuğun kendi yapmaya ihtiyacı var. O pantolonu kendi giymeye. Ayakkabıyı kendi giymeye. Suyunu kendi almaya. Kendi alanında sorumlu olmaya ihtiyacı var. İçsel gücünü görmeye de ihtiyacı var.
Belirli bir özgürlük alanı içinde seçimler yapabilmeye.

Özellikle "Özgürlük ve Disiplin" konusu üzerinde konuştuk.

Eskiden çocuğa istediklerimizi yaptırmak için ceza verilirdi, şimdi ödül veriliyor. Ama aslında olması gereken ne ödül, ne de ceza. "Öğrenme arzusu veya toplumla işbirliği kurma gereklilik değil, istiyorum nosyonu üzerine kurulmalıdır" diyor Hilal Hanım.



Ceza ve ödül kısa süreli çözümler. Çocuğa diyorsun ki ellerini yıka, sana sticker vericem. Bir süre hevesle koşturuyor. Oysa çocuk ellerini neden yıkaması gerektiğini anlayabilir. Bir konuda bir ısrarı varsa onun sonucunu yaşayabilir. Örneğin, boyaları toplamasını istiyoruz diyelim. Boyaları neden toplamasını istiyoruz? Çünkü ortalık dağınık oluyor. Basabiliriz, takılabiliriz, boyalar kaybolabilir. Önce kuralı net koymak gerekiyormuş. Muğlak mesaj olmayacak. Mesela bir kilim üzerinde boya yapılabilir. Ve bittiğinde boyaların toplanması gerekiyor, yoksa kaybolabilir. Boyaları toplamamayı da tercih edebilir çocuk ama eğer sonuçlarını (tabi anlaması gerekiyor) göze alıyorsa.

Bir başka konu da matematik. 3-6 yaş dönemi matematiksel kavramlara çok meraklı oldukları bir dönemmiş. Ama burada matematikten anladığımız, çocuğum 1den 100e kadar sayıyor gibi değil. Şuradan on tane taş getir dediğimizde getirebiliyor mu? Kavramları içsel olarak anlaması önemli.

Semineri güzel bir soruyla bitirdi. "Bundan yirmi yıl sonra çocuğunuzun iç sesi ne söylesin istersiniz?" Şu an verdiğimiz mesajlar çok önemli. Biz ne yapıyoruz bilmiyorum, üstüne düşüneceğim biraz. Ama "galiba kaybolduk Ela" diyen dedesine "yapabilirsin, ben başaracağına inanıyorum Dede" dediğine göre bazı şeyleri de doğru yapıyoruz diye umuyorum.

Daha çok fazla konu var tabi ama aklımda özellikle bunlar kaldı. Elimizden geldiğince evde uygulamaya çalışıyoruz. Yarın vakit bulabilirsem özellikle bir kaç konuda yazmak istediklerim var.

--

Bugün yaşadığımız bir olay:
Bir okulu gezerken kütüphanesine gittik. Ela koştu, kütüphane raflarından bir kitap aldı. Masaya geçti, sandalye çekti, oturdu. Kitaba bakmaya başladı. Sonra biz "haydi gidiyoruz" dediğimizde sandalyeden kalktı. Sandalyesini geri itti, kitabı aldığı yere dikkatlice koydu ve geldi. Çok basit, çok önemsiz gözüken bir olaydı belki. Neden bilmiyorum, onu öyle görünce, o düzen, o kendiliğinden gelen kurallar uyma hali... Çok gururlandım. Belki koca koca insanların şirkette toplantı sonrası ortalığı dağınık bırakıp gittiklerine çok şahit olduğumdan... Montessori her yaşa lazım.


19 Şub 2014

Devlet Okulu mu, Özel okul mu?


Eğer İstanbul dışı bir yerde yaşasaydık böyle bir soruyu sormaya gerek olmazdı belki.  Benim büyüdüğüm şehirde bir tane kolej vardı. Annem öğretmen olduğu için, babam sosyal çevresi nedeniyle zaten devlet okulundaki ve özel okuldaki öğremenleri, müdürleri tanıyordu. Devlet okuluna da gitsem, koleje de gitsem en iyi öğretmen kimdir, kimin sınıfında çocuklar neşeli mutlu biliyorduk.

Kolej ve devlet okulu arasındaki farklar  sınıf mevcudu, kolejin fiziksel koşulları (şık tahtalar, güzel sıralar, temiz tuvaletler) ve İngilizce'ydi. Devlet okulundan öğlen çıkardın. Koleje giderken 3:30da çıkar, eve gider, annemin hazırladığı harika kahvaltıları yerdik arkadaşlarla birlikte.

Şu anda durum şöyle... Devlet okuluna verdiniz diyelim.

Eğer okul öğlene kadarsa ve çalışan anneyseniz bir bakıcı tutmanız lazım. Bakıcıyı yarım gün bulmak çok zor, arkadaşlarımdan gördüğüm kadarıyla yarım gün ihtiyacınız bile olsa tam gün parası ödüyorsunuz. (800-1200 TL arası ücretleri 12yle çarpın, yıllık gideri bulun) Ya da etüdlü bir okul bulmaya çalışacaksınız.

Devlet okuluna ilkokul diye verdiniz, öğretmeni sevdiniz ne güzel. Okulu bir anda ortaokula çevirebilirler. Ne yapacaksınız? Google'da basit bir araştırma yaparsanız hiç de az rastlanan bir durum olmadığını görürsünüz.

Şubat ayındayız. Ela Eylül'de okula başlayacak. E-devlette henüz okulu gözükmüyor. Şansına ne çıkarsa. Evin yakınındaki ilkokul olabilir de, olmayabilir de. İsterdim ki gideyim, görüşeyim, okulun şartlarını değerlendireyim. Ne zaman belirlenir bilmiyorum.

Fiziksel şartlar. Açıkcası büyük bahçe, muhteşem tahtalar, güzel sıralar... Benim için hiç öncelikli değil. Ama güvenlik çok önemli. Okullarda duyduğumuz tahta düşmesi, okulun kapısının düşmesi gibi şeyler çok korkutucu. Bunlar güvenlik önlemi ciddiye alınmamış özel okullarda da olabilecek şeyler. Bir de tabi tuvaletler 5.5 yaşındaki çocukların gidebileceği boyda mı sorusu var. Ve temizliği nasıl?

Öğretmen. Eskiler okul seçme öğretmen seç der. Çok iyi bir tavsiye ama bunun nasıl yapıldığını bilmiyorum. Çevremde devlet okuluna gönderen kimse yok. Okulun çıkışında bekleyip yavaşça velilere mi yanaşsam? Okul müdürüne sorsam en iyi öğretmenimiz Aslı Hanım der mi? Eğer önereceğiniz bir yöntem varsa deneyelim. Googlelara sordum söylemediler, şarkılara yalvardım bilemediler...

Devlet okulunun iyi yanı: (Blogcu anne yazmıştı) Özele de göndersen memnun olmuyorsan, devlete de göndersen memnun olmuyorsan en azından bi dolu para vermiyorsun...

Özel okullara gelince...

Özel okullarla ilgili yaptığım minik araştırma sonrası gördüğüm şu. 15,000-20,000 arası okullar.  24,000-30,000 arası okullar ve 30,000 üstü okullar. Geçen yazıma gelen yorumlardan da gördüğüm gibi, bu paraları veriyor olmak, o okuldan çok memnun olmak anlamına gelmiyor.

Örneğin, bütün okullarda sticker var. Sticker yoksa yıldız var. Yıldız yoksa bir ödül mekanizması var. Ceza da var. Beğendiğim bir okulda, "tenefüse çıkmama" cezası olduğunu duydum ve çok içim acıdı. Yorumdaki arkadaşın çocuğu da pencereden baktı diye ceza almış. Bir arkadaşımızın kızı (o kadar uyumlu sakin ve çalışkandır ki görseniz aklınız çıkar.) okulda ceza aldığı için içlendi, üzüldü. Arkadaşlarla konuşuyoruz, devlet okulunda sıra dayağı olurdu mesela. Ama herkese bir kez vurulduğundan insanın en azından gururu kırılmazdı gibi bir karşılaştırma.

5.5 yaşındaki yavrumu okula başlatacağım ve camdan bakıyor diye ya da bir kurala uymadı diye tenefüse çıkamayacak. Bunu aklım fikrim kabul etmekte zorlanıyor işte. Üstelik çocuğum bu okula gidebilsin diye eşek yüküyle para ödeyeceğim.

Bu haftayı özel okulları gezmeye ayırdım. Gezince ne göreceğimi bilmiyorum. Çok güzel binalar, muhteşem bahçeler, spor etkinlikleri... Ama insan sınıfın içinde ne yaşandığını bilmiyor.

Mevlana'nın sözüdür ya, "Sen ne söylersen söyle, anlattığın karşıdakinin anladığı kadardır" Okul işi  de öyle. Sen ne sunarsan sun, çocuğun anladığı kadarsın. Onca şaşadan çocuğun aldığı nedir.

Bir Felsefesi, bir cümlesi olan bir okulun hayalini kuruyorum. Bizde ödül/ceza yoktur. Bizde başarı öğrenmenin kendisidir diyecek...

Görüşlerinizi ve tecrübelerinizi bekliyorum.



17 Şub 2014

İlkokul seçimi için kriterler oluşurken...


Bizim evde akıllı, meraklı, hevesli ve okula bayılan bir minik var. Öğrenmeyi seven, özgüven sahibi. Montessori anaokuluna her gün koşarak gitmiş, okula gidemediğinde özlemiş, üzülmüş... "Lütfen en son ben çıkayım okuldan" diye ısrar eden bir kuzum var. İstediğinde resim yapıyor, istediğinde çalışma yapıyor ve her gün mutlaka dışarı çıkıyor.

Şimdi beş yaşına yeni girmiş bu kuzuyu ben dört duvar arasında bütün gün oturacağı ve belki tenefüslerde dışarı çıkmayacağı (Bir özel okulda ilkokul öğrencilerinin tenefüslerde bahçeye çıkmasına izin vermiyorlarmış, büyük bir okul.) bir binaya göndereceğim her gün. 

Duygularını ifade etmekte zorlanmayan küçüğüm bana ilkokula gitmek istemediğini söyledi. Şu anki öğretmenlerini çok seviyormuş. Yeni okul, yeni arkadaşlara baştan alışması gerekirmiş, bu onu korkutuyormuş. 

Açık konuşmak gerekirse beni de korkutuyor. Yeni bir okul seçmek, onun kurallarına alışmak zor. Veliye de zor. Üstelik sorumlu taraf biziz. Kararı verecek olan biz. 

Neye göre, hangi kriterlere göre? 

(Biraz da kendi düşüncelerimi anlamak için yazıyorum, ondan böyle dağınık.)

Öncelikle çocuktan yola çıkalım dedik. Çocuğuma bakınca benim gördüğüm, okulu ve öğrenmeyi çok seven bir çocuk. En sevdiği şey resim yapmak. Baskı altında olmayı sevmiyor. Kararları onun için önemli. 

Bunlara baktığımızda akademik olarak tatmin edici olacak, merak ve öğrenme duygusunu tatmin edecek "ciddi" bir okul arıyoruz. Eğitimi ciddiye alan bir okul arıyoruz.  Ama bu okul "hırslı" olmamalı. Test, sınav amaçlı değil. Öğrenmenin kendi zevkini hissettirecek bir yer bulmalıyız. Öyle bir okul olmalı ki öğretmenler işe heyecanlı gelmeli. Mutlu, hevesli öğretmenler olmalı orada.

Demek ki öğretmen değişiminin çok olmadığı, mutlu öğretmenlerin olduğu bir okul arıyoruz. 
"Ciddi" bir okul arıyoruz. Eğitimi ciddiye alan bir okul arıyoruz.
Çocuğun zorlandığı bir durum olduğunda paniklemeyecek bir okul arıyoruz.
Çocuğun birey olarak ciddiye alınacağı bir okul arıyoruz.

Bulur muyuz? 
Öneriniz var mı? 




15 Şub 2014

Okul Seçimi Konusunu Düşünürken Düşündüklerim...

Empati kelimesini lisede öğrenmiştim. Engin Geçtan'ın bir kitabında geçiyordu kelime. Psikiyatrist olmak üzere okuyan öğrenciler kendi aralarında "empati yaptım" diyorlarmış, sanki "empati" bir işlevmiş, fonksiyonmuş gibi. O günlerde aklıma girmişti. Empati diye bir kavram vardı, kendini başkasının yerine koymak anlamına geliyordu... Ama bunu onu kendin gibi görerek de yapmamak gerekiyordu. Karmaşık bir iş.

Ela için ilkokul seçmemiz gereken bu günlerde dönüp dönüp bazı temel kavramları düşünüyorum. Eğitim/Öğretim dediğimiz şeyin iki yönü var çünkü. Birincisi bilgiyle ilgili. Saatlerce İngilizce görüp iki kelime konuşamayan arkadaşlarımız vardı kolejde okuyan. Matematiğin kavramlarını oturtmadan test çözenler. Birincı kısım işin akademik yönü. İkinci ve daha önemli olan yanıysa karakter gelişimi. Evde anne babayla başlayan bir değerler aktarımı aslında eğitim dediğimiz şey.

Öyle bir şey ki... Her toplum, her kabile kendi değerlerini geçiyor bir sonrakine. Bu değerler güzel değerlerse, toplum da ona göre şekilleniyor. Paylaşmayı öğrenenler, büyüyünce de paylaşan, saygılı insanlar oluyor, sağlıklı bir organizma oluyor toplum. Bireyselliği, "önce kendini kurtar" mesajları başka bir toplum yaratıyor. 

Şu anda olan bitene baktıkça, kendimi ve çevremdekileri ağır bir depresyonun altında gibi görüyorum. Değerlerimiz, şu anda toplumdaki değerlerle ne kadar ters. Çok yalnız hissediyorum, sonra olmadığımı hatırlatıyorum kendime ama bazen... Gerçekten o yalnızlık hissi çok derin. Sanki konuşsan anlatamayacaksın. Sanki karşındakinin hiç bir hevesi yok o acıyı görmeye, duymaya. 

Böyle karanlık hisler içinde bir okul seçiyorsun çocuğuna. Neye göre seçeceksin? Hangi değerlere göre. 

İçimdeki akademik beklenti çok belli. Bulur muyuz şüpheli, ama akademik olarak benim bir okuldan beklediğim iki şey var.
1- Kimse kendini aptal hissetmemeli
2- Kimse akıllı olduğu için dışlanmamalı

Bu kadarı yeter. John Lennon'un Working Class Hero şarkısında geçer.  They hate you if you are clever and despise a fool. (Akıllıysan nefret ederler, aptalsan aşağı görürler) Akademik beklentim, bunun yaşanmayacağı bir okul. Öğretmenlerin tepeden bakmadığı, yanlış yapanın yerin dibine sokulmadığı, hızlı gidene dur, yavan gidene koş denmeyen bir okul var hayalimde. Yine de bu işin ikinci yönü.

Kişilik gelişimine gelince... Orada sarpa sarıyor işler. İlkokulu kolejde okudum ben. Sonrasında annem ve babamın itirazlarına rağmen inat ederek kazandığım anadolu lisesine geçtim. Dönüp geriye baktığımda iyi ki öyle olmuş diyorum. Aksi halde olduğum insan olmayacaktım. Hep kolejli kalacaktım. "Kolejlilik"  dediğim şey, kolejde okumanın ötesinde bir kavram. Ayrıcalıklı olduğunuzu bilirsiniz, ama anlamazsınız. Ayrıcalıklı olmamanın nasıl bir şey olduğunu hiç yaşamadığınız zaman, anladığınızı sanırsınız. İşte başta bahsettiğim o empati kelimesi var ya, yaptığınızı sana sana yapamazsınız. 

İnsan görmediğini bilmiyor. İnsan hep kendisine benzer kişilerle bir arada olduğu sürece başka hayatları, başka seçimleri, başka koşulları anlamıyor. "Empati" dediğinde tek yapabildiği, kendi dünyasının gözlüklerini çıkarmadan, başkasının dünyasına bakmak oluyor. "Ekmek olmazsa ne yapardım... ah tabi ya pasta yerim ne olacak"


Gerisi gelecek...